Toplumun karşılaştığı çeşitli sorunlara ülkemiz aydınlarının sık sık değindiklerine tanık olmaktayız. Her biri kendi bakış açısına, duygu ve düşüncelerine göre çözümler önermektedir. Çoğu zaman aynı konularda birbirinden farklı ya da birbirine karşıt görüşler ileri sürülmektedir. Fakat sık sık görülen odur ki aydınlarımız açıklamalarını dönüp dolaştırıp bir noktaya bağlamaktadır. Var olan sıkıntılarımızın uzun vadede giderilmesi öncelikle bir eğitim sorunudur ve dolayısıyla eğitime daha fazla önem verilmelidir. Sanırım bu gözlemin doğruluğunu kabul etmek abartılı bir davranış olmayacaktır.

Bildiğimiz gibi, eğitim; kişiyi yeteneklerini geliştirerek etkili şekilde yaşama katılımını sağlayacak bilgi ve becerilerle donatımını amaçlayan etkinliklerdir. İnsanın bilgi ve beceri kazanması, zihinsel işlemler yaparak istediği sonuca ulaşmasını kolaylaştırmaktadır. İşte bu nokta, bir iktisatçı için büyük önem taşır. Çünkü öğrenme ve araştırma yolu ile daha iyiye doğru yönelme bizim uğraşı alanımızın temel taşlarından önde gelenini teşkil etmektedir.

Burada biz iktisat hocaları için başlangıçta çok kritik bulduğumuz bir noktayı belirteyim. İslamiyette öğretim, toplumu kötülüklerden kurtarmak için "oku ve öğren" komutu ile başlar. İktisatta da eğitimin ilk adımı "kaynakların kıt olduğunu bil, buna göre önce aklını ve sonra da kısıtlı olanaklarını kullan" şeklinde verilen komuttur. İlk kez karşımıza çıkan öğrencilerin zihinlerine bu noktayı iyice yerleştirmek için özel bir çaba sarfetmekteyiz. Gerçekten de iktisat biliminde ilk altı çizilen, tüm toplumlarda gereksinimlerin sınırsız oluşuna karşılık, gereksinimleri karşılayacak malların üretimine yarayan kaynakların kıt bulunuşudur.

Bunun anlamı, kaynaklar kıt olduğu için tüm malları üretme olanağı olmadığı gibi her tür malı edinme ve kullanma rahatlığı da bulunmamaktadır. Şu halde; bir yandan üreticiler tüm mallar yerine bazı malları üretme ve bazı malları üretmekten vaz geçme şeklinde bir tercih yapmak zorundadırlar, diğer yandan gelirlerinin kısıtlı olması nedeni ile bir kısım malları edinme ve bir kısım malları da edinmekten vaz geçme arasında seçim yapmak durumu ile karşı karşıyadırlar. Hiç kuşkusuz gerek üreticiler ve gerekse tüketiciler aklın ve bilginin öncülüğünde neyi neye tercih edeceğini belirleyerek kısıtlı olanaklarını en uygun biçimde kullanmak isteyeceklerdir.

Üretim ve tüketim dışında diğer iktisadi faaliyetler için de rasyonel hareket etmek esas olmaktadır. Bu bağlamda yatırım, tasarruf, ihracat ve ithalat hep kaynakların kıtlığı ve gereksiminlerin sınırsızlığı göz önüne alınarak yürütülen etkinliklerdir. Mal piyasalarında izlenen bu gözlemler nakit piyasaları için de büyük ölçüde geçerlidir. Aktif değerlerin alımında ve satımında tercihe dayalı kararlar verebilmek için aklın ve bilginin desteği olmadan yapılan işlemlerin sağlamlığına güvenmek mümkün değildir.

1- Bilgi ve Üretim İlişkileri

Ekonomi biliminin iki ana dalından birisi "Pozitif Ekonomi" ve diğeri "Normatif Ekonomi"dir. Pozitif ekonomi kökü kaynakların kıtlığına dayanan olayları objektif bir bakış açısı içinde incelemeye çaba gösterir. Normatif ekonomi ise, değer yargılarına geniş biçimde yer vererek toplumun refahına yönelik sonuçlar elde etmeyi amaçlamaktadır. Ekonomi biliminin her iki dalında da hep hareket noktası, toplumların giderek büyüyen ve çeşitlenen gereksinimleri karşısında kıt olan kaynakların akılcı biçimde kullanılışı olmuştur. Bu temel sorunu çözebilmenin ya da baskısını hafifletebilmenin yolu, insan bilgisini ve deneyimini kullanmadan geçmektedir.

Buraya kadar genel bir çerçeve içinde oturtmaya çalıştığım konuya biraz derinlik kazandırmak istiyorum. Mikro Ekonomide üretim teorisi geliştirilirken en popüler bir yaklaşım azalan verim kanunudur. Diğer koşullar değişmediği takdirde bir birim girdi eklendiğinde bunun üretim artışına belli bir katkısı vardır. Eğer bir birim girdi ilavesi sürdürülürse ikinci, üçüncü ve daha sonraki girdi birimlerinin üretim artışına katkısı giderek azalacaktır. Basit işgücü, sermaye ve doğal kaynaklar şeklindeki bütün girdiler için azalan verim kanunu işlerliğini gösterecektir. Bunların dışında bir girdi daha vardır ki azalan verim kanununun kapsamı dışındadır. G.M.Clark adındaki iktisatçıya göre; "bilgi" bir girdi olarak üretimde daha yoğun şekilde kullanıldığı takdirde, bu girdinin üretim artışına katkısı azalan değil, artan bir seyir içinde gelişme gösterecektir.

Yapıcı ve yaratıcı niteliği olan "bilgi"nin iktisadi hayatın gelişim çizgisi üzerinde hızlı bir şekilde ağırlığını artıracağı kesinlik kazanmıştır. Yapısal değişim projeleri ile ilgili olarak yapılan ileriye dönük çalışmalar, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde bilginin diğer girdilere (sermaye, doğal kaynaklar ve basit işçilik) oranla üretimdeki payının çok üst düzeylere çıkacağını belgelemektedir. Genel kabul gören bir öngörüye göre; bu dönemde malların piyasa değeri içinde bilginin payı % 80 düzeyinden aşağı olmayacaktır.

2- Bilginin Diğer İktisadi Faaliyetlere Katkısı

Ekonomilerin kendi iç dinamikleri üzerindeki yeni araştırmalar ve yeni buluşlar, ekonomilerin gündeminde "bilgi"nin baş köşede bir yere sahip olacağının güçlü sinyallerini vermektedir. Toplumların gereksinimleri öylesine büyümektedir ki araştırmalar ve geliştirmeler gelecekte söz sahibi olabilmenin en büyük güvencesidir. Bunun en canlı örneği, enerji alanındaki süreklilik arz eden gelişmelerdir. Tarih öncesinde enerji gereksiniminin karşılanması, önceleri insanların adale gücüne ve sonraları at ve öküzün çekim gücüne dayandırılmıştır. Sanayi devrimine girilince de ısı buhara, buhar hareket gücüne ve hareket gücü de elektriğe, elektrik ışığa, hareket gücüne ve ısıya dönüştürülmüştür.

Bugün evlerimizde kullanılan dayanıklı tüketim malları, yüzlerce beygir gücüne eş değerde enerjinin hanehalkının emrine girdiğinin bir kanıtıdır. Sanayileşmesini tamamlamış ülkeler ve sanayileşme aşamasındaki ülkeler artan enerji gereksiminin baskısı altındadırlar. ABD'de enerji tüketimi her yıl %5'i aşan bir oranda artmaktadır. Diğer sanayileşmiş ülkelerde de benzer bir durum vardır. Ülkemizde enerji tüketimi yıllık %12 düzeyinde bir artış kaydetmektedir.

Diğer yandan üretim maliyetleri de bir yükselme eğilimindedir. Fosil orijinli enerji kaynaklarından kömür, petrol ve doğal gaz rezervlerine ulaşabilmek için giderek yer yüzünün derinliklerine inmek ve daha düşük kalitede olanlarına yönelmek gerekmektedir.

Bu gidişin ekonomileri nereye götüreceği belli olduğu için yeni buluşlar nükleer enerji kaynağını ortaya çıkarmıştır. Ünlü fizikçi Einstein'ın bulgularına göre 1 pound (454 gr.) ağırlığındaki uranyum 14 bin ton kömüre eş değerde enerji gücüne sahiptir. Jeologların ifadesine göre; yer kabuğunun 3 mil kadar derinliklerinde nükleer enerji kaynağı oluşturan milyonlarca ton uranyum ve toryum bulunmaktadır. Ancak, tahrip gücü çok yüksek olduğu için hem askeri amaçlar için kullanım alanı teşkil etmesi hem de sivil amaçlarda kontrolünün sağlanamaması halinde radyasyon tehlikesi oluşturması nedeni ile bu enerji kaynağına çeşitli kesimler kuşku ile bakmaktadır.

Üzerinde durulan başka bir güç kaynağı güneş ve sudur. Güneşin ışınlarından yararlanmak daha ziyade yerel gereksinimlerin karşılanmasında görülen uygulamadır. Bina ve su ısıtımı için hanehalkı bu enerji kaynağından yararlanmaktadır. Ayrıca, suyun kimyevi özelliklerinden yararlanarak güç kaynağı elde edilmeye çalışıldığını da öğrenmiş bulunmaktayız.

Ülkemiz gibi bol su kaynaklarına sahip ekonomilerde hidroelektrik türbinler önemli bir alternatiftir. Ülkemiz elektrik üretiminin yaklaşık %40'ı bu kaynaktan sağlanmaktadır. Bizde bilgi kullanımının enerji üretimine katkısı açısından en çarpıcı örnek, GAP kapsamındaki Atatürk Barajıdır. Çok yükseklerdeki Fırat sularının tüneller aracılığı ile Şanlıurfa ve Harran ovalarına indirilmesi 20. Yüzyılın bir teknoloji harikasıdır.

3- İktisat ve Diğer Bilim Dalları Arasında Köprü

Hiç kuşkusuz, bilimde ve teknolojide yeni buluşlar yalnız enerjide değil, ekonominin tüm faaliyet alanlarına yöneliktir. Öncelikle iktisat biliminin diğer bilim alanlarındaki gelişmelerden aldığı destek göz kamaştırıcıdır. Örneğin, yukarıda sözünü ettiğimiz nükleer enerji, var oluş şekli ile fizikte yeni bir buluş ve yeni bir güçtür. Ama bu güç paketlenerek ekonominin emrine girdiği takdirde başlı başına yeni bir değerdir.

Başka bir örneği, matematik biliminden vermek istiyorum. Çağdaş matematikte olasılık hesaplarının ağırlıklı duruma geldiğini görüyoruz. Refah ekonomisi, probabilistik düşüncelere dayandığı için iktisat ve matematik bir akraba topluluğu oluşturan bilim dalları görünümündedir.

Biyoloji alanında, canlı organizmaları oluşturan moleküllerin fiziksel ve kimyasal özellikleri saptanır duruma gelmiştir. Bu temel özellikleri belirleyici nükleit asitlerin ortaya çıkarılışı tarım ekonomisi için de önemli bir bulgudur ve sonuçlarının yaşama geçirilmesi iktisadi bakışla yeni bir değer anlamını taşır.

4- Buluşların Artıları ve Eksileri

Uzay araştırmaları bildiklerimize yeni eklemeler getirmiştir. Yapay uyduların geliştirilmesi ile dünyamızın tepeden bakışla algılanması olanağı doğmuştur. Şehircilik, ormancılık, tarım, yer altı ve yer üstü kaynakların değerlendirilmesi gibi alanlarda sorunların çözümüne katkıda bulunacak yeni veriler elde edilmiştir. Yapay uydu hizmetlerinden yararlanılarak iletişim dalında yeni ufuklar açılmıştır.

Yer bilimlerinde kaydedilen gelişmeler ile dağların, yanardağların ve depremlerin oluşumunu açıklamak için işin kökenine inilerek önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Yer altı varlıklarının genel dağılımına ilişkin yeni bilgilerin ortaya çıkması yanında doğal afetlerin önceden bilinmesi, beşeri ve fiziki kayıpların önlenmesine yardımcı olmuştur.

Bilim ve teknoloji alanında bazı gelişmelere değinerek iktisadi büyümeye katkılarını belirtme çabasını gösterdik. Ancak, bu gelişmelerin zaman zaman toplumu ve doğa varlığını tehdide varan yıkıcı ve yok edici etkileri beraberinde getirdiği izlenmektedir. Üretim ve tüketim sırasında meydana gelen atıklar toprak örtüsünün, suların ve atmosferin bazen toplumumuzun geleceğini karartacak boyutlara varabilmektedir.

Teknik düzeydeki araştırmalara göre insanoğlunun doğayı ve çevreyi kirletmesi üstel bir fonksiyon olarak karşımızdadır. Başka bir deyişle, üretim ve tüketim aritmetik bir dizi içinde artış seyri gösterirken, doğa ve çevre kirlenmesi geometrik bir dizi içinde bir yükseliş temposu sergilemektedir. Gerektiğinde uluslararası işbirliğine de gidilerek daha uzun gecikmelere meydan verilmeden bu durumun ters yüz edilmesi gerekmektedir.

Moleküler biyolojide hücre yapısının özelliklerini ortaya koyan gelişmelerin yüz tarafı da ters tarafı da bulunmaktadır. Hücrelerin konrollü ve selektif olarak çoğaltılması, istenen tipte bir besi hayvanı yetiştirmede çok ileri bir aşamadır. Üstün nitelikli hayvan varlığının ortaya çıkması, onların piyasa değerini hızla yükseltir. Ama genetik mühendisliği teknolojisinin, istenen tip insan yetiştirmek için kullanıldığında bunun iktisadi faaliyetlere katkısından ziyade, ters düşecek yöndeki gelişmeleri hatıra getirmektedir. İnsan varlığının kan bağları ile olan ilişkisini koparmak demek, yüz yılların birikimi din ve ahlak felsefelerinin sarsılmasına kadar varan sonuçları göze alabilmek demektir. Bu konu bir iktisatçının düşünce yapısına sığmayacağından daha fazlasını söylemeye kendimi yetkili göremiyorum.

5- Yeni Buluşların Getirdikleri

Teknik alandaki ilerlemelerin artılarına ve eksilerine değindikten sonra yeniliğe doğru atılan adımların daha önceden gelen bir bilgi birikimine dayandığını dile getirmeliyiz. Genellikle her yeniliğin sahibi kendinden öncekilerin buluşları üzerine inşada bulunur. Bilim adamları, yöneticiler ve teknisyenler yeni buluşlara doğru adımlarını atarlarken geçmişin birikimleri onların önlerindedir. Önceki birikimler toplumun ve insanlığın malı olup, araştırmalara yönelenler için bir besi kaynağıdır.

Teknik bilgilerin iktisadi hayata katkısını anlamak için sadece dinamik toplumlara bakmak gerekmez. Daha iyi yaşam koşullarına kavuşmak için yoğun çabalar gösteren ülkeler olduğu gibi varlıklarını sürdürmeyi amaç edinen ve daha fazlasını vaz geçilmezliğin bir koşulu olarak görmeyen toplumlar da vardır. Teknoloji düzeyi belli sınırlarda kalmış bu ekonomilerde bile "bilgi" değer ve anlamını yitirmemiştir. Statik denge içinde yaşamlarını sürdürenlerin basit malların üretiminde kullandıkları bilgilerin tümü ile hafızalarından silindiğini düşünelim. Böyle bir ekonomide emek, sermaye ve doğal kaynaklar bol miktarlarda bulunsa bile bilgi düzeyi sıfırlandığı için üretim faaliyetleri tamamen duracak ve malların yokluğu en basit ihtiyaçların karşılanmasına olanak tanımadığı için sıkıntılar dayanılmaz boyutlara ulaşacaktır.

Görülüyor ki, gerek büyüme süreci içinde olan ülkelerde ve gerekse büyüme sürecine girmemiş ülkelerde teknik bilginin sağladığı destek "olsa da olur olmasa da olur" denecek türden değildir. Ama, her toplumdan insanların kafa yapıları öylesine değişmiştir ki artık onları bir zaman ve mekan boyutu içinde tutabilmek mümkün değildir. Teknik bilgi üretimi ve akışı yeryüzü yuvarlığının her kesiminde şiddetle aranır duruma gelmiştir.

Kaynağında "bilgi"nin bulunduğu gelişmeleri toplu bir bakış açısı içinde almak istersek belli başlı üç türden söz edebiliriz. Birisi, son iki yüzyılda aralıksız sürüp giden yeni tekniklerdir. Burada söz konusu olan aynı malların üretimi için kullanılan tekniklerdir. En yakın tarihli olanından örnek verelim: 20. Yüzyılın başından beri otomobil sanayiinde montaj hattı "assembly line" adı ile anılan teknik çok popüler olmuştur. Hücre tipi imalat esasına göre, her işçi çok sayıda kademesi olan imalatın küçük bir parçasını yapma görevini üstlenmiştir. Oysa, 20. yüzyılın sonlarına doğru Japonya'da başlayıp yaygınlaşma eğilimi gösteren esnek imalat "flexible manufacturing" tekniği geliştirilmiştir. Bu tür üretimde imalatın belli bir kesimi işçi grubunun sorumluluğuna verilmektedir. O grubun mensubu işçiler kendi işlerini yaptıkları gibi gerektiğinde kendi grubuna dahil diğer işçilerin işlerini de yürütmek durumundadırlar. Bu sonraki tekniğin daha önceki tekniğe nazaran değişik türdeki ürünlere yönelme esnekliği gösterdiği, daha nitelikli ve düşük maliyetli ürün yapımını gerçekleştirdiği görülmektedir.

Kaynağı bilgiye dayalı diğer gelişme hattı, yeni ürünlerin ortaya çıkarılışıdır. Yeni teknolojilerin ürünü olan mallar çok hızlı şekilde piyasalarda boy göstermiştir. Video cihazları, P.C.'ler ve C.D.'ler, varlığı bir kuşak öncesinde bilinmeyen ürünlerdir. Bugün kanatlarını ve motorlarını gördüğümüz tepkili uçakların, ilk kez Wright kardeşlerin uçurdukları ile çok az benzerliği bulunmaktadır.

Özünde bilgi yatan başka bir gelişme alanını, üretim girdilerine üstün nitelikler kazandırılışı teşkil etmektedir. Günümüzde üretimde kullanılan girdilerin en kritik olanı insan gücüdür. Bu gücü tam ve gereği gibi kullanmak daima sorun olmuştur. İnsan gücünü diğer girdilerden farklı kılan, onun bir stok haline getirilemeyişidir. İster açık işsiz olsun, ister gizli işsiz olsun kullanılmayan işgücü ileride bir daha kullanma fırsatı vermez. Aşağıya doğru akan suyu yukarı doğru akıtmak mümkün olmadığı gibi, bir ömrün akışı içinde kaybolan işgücüne tekrar sahip olunamaz.

Ayrıca, nitelikli işgücünün yanlış yerlerde kullanılışı da boşa giden bir harcamadır. Beşeri sermaye ortaya konurken ona sahip olanın doyum düzeyi çok önemlidir. Çağdaş iktisatçıların büyüme modelinde beşeri sermaye başlı başına bir girdi olarak ele alınmaktadır. Aynı nitelikte beşeri sermaye dolar bazında ele alındığı takdirde dünya piyasalarında ve ülkelerin kendi iç piyasalarında akıl almaz değer farklılıkları göstermektedir. Ayrıca, bu durum da insan gücünün kullanımında göz ardı edilemeyecek israf noktaları bulunduğunun bir kanıtıdır.

Bilindiği gibi, nitelikli işgücü yetiştirilmesi için ülkeler yoğun çaba içindedirler. Eğitim ve sağlık koşullarındaki iyileştirmeler bir alt yapı karakterindedir. Gerçekten de günümüzün teknisyenleri ve yöneticileri hem daha eğitimli hem de sağlıklıdırlar. Ortalama yaşam süresinin batılı ülkelerde 80 yıla ve ülkemizde 70 yıla yaklaşması, benzeri daha önceki yıllarda hiç görülmemiş bir gelişmedir. Bir açıdan bakıldığında 20. Yüzyılın yaşam yolcuları çok şanslı birer beşeri varlıktır.

Bu gelişmenin etkileri ve izleri insan gücünün ürünü olan diğer girdilerin üstün nitelikler kazanışında da görülmektedir. Bir çarpıcı örnek, metal sanayiinde girdi olarak kullanılan çeliğin gelişimidir. 20. yüzyıl öncesine kıyasla bugünün ürünü olan çelik, hem daha hafif, hem daha güçlü, hem de daha esnektir.

6- Ülkemizdeki Duruma Bir Kuş Bakışı

Şimdiye kadar sorunların kökeninden, bilgi ve üretim ilişkilerinden, bilginin diğer iktisadi faaliyetlere katkısından, bilginin iktisat ile diğer bilim dalları arasında bir köprü oluşturmasından, araştırma ve geliştirmelerin artı ve eksi sayılabilecek sonuçlarından, yeni buluşların yeni ürünlerle birlikte yeni teknikleri ve üstün nitelikli girdileri ortaya çıkardığından söz ettik.

Genel bir bakış açısı içinde bilginin iktisadi faaliyetlerdeki değerini vurguladıktan sonra ülkemizdeki duruma değinerek sözlerimi tamamlamak istiyorum. Bir ülkenin büyümesinde başlıca iki etkenin rolü vardır. Birisi, üretim faktörlerindeki sayısal değer artışlarıdır. Diğeri, verimlilik artışlarından kaynaklanan milli gelir yükselişleridir. 1995-1997 döneminde milli gelirimiz ortalama yıllık %7,7 oranında bir büyüme hızı göstermiştir ki gerçekten moral verici bir gelişmedir.

Ne var ki, belirtilen gelişme ilk göründüğü kadar da çarpıcı değildir. Bu gelişmenin ardındaki nedenlere baktığımızda ağırlık taşıyanı; işgüçü, sermaye ve doğal kaynak kullanımındaki artışlardır. Bilgi ve teknolojiye dayalı üretim artışlarımız düşük düzeylerde kalmıştır. Sanayileşmiş ülkelerde milli gelir artışlarının yaklaşık yarısının verimlilik artışları ile bağlantılı olduğu görülmektedir. Ülkemizdeki geçim standartları yükselişini anlamlı hale getirebilmek için zamanla yarışırcasına "beşeri sermaye"yi diğer girdilerin önünde giden bir konuma sokmak durumundayız.

Birleşmiş Milletler'in kişi başına düşen geliri, eğitim ve sağlık harcamalarını içeren 1990'lı yıllara ait gelişme indeksi rakamı, ülkemiz için düşük düzeydedir. OECD ülkeleri, Latin Amerika ve bazı Uzakdoğu ülkelerinin indeks rakamı oldukça yüksek düzeylerdedir. VII. B.Y.K.P.'de araştırma ve geliştirme harcamalarının milli gelirimizin %1'i olması öngörülmesine rağmen hâlâ %0,5 düzeyinin altında seyretmektedir.

Bilgi ve teknoloji düzeyinin bir başka göstergesi teknik eğitim ile yüksek öğrenim normlarıdır. Sanayileşmiş ülkelerde mesleki ve teknik öğretimin payı %30 dolayında iken, bizde bu pay %10 sınırını geçememiştir. Yüksek öğrenimimizin de iç açıcı bir durumu yoktur. OECD ülkelerinin çoğunda yüksek öğrenimde okullaşma oranı %50'yi aşan düzeylerdedir. Bizde ise, belirtilen oran, açık öğrenim de dahil olduğu halde %17,3 oranı ile sınırlı kalmıştır.

1997 yılında yürürlüğe giren kalkınma stratejimiz, insan gücünü ön planda tutan yapısal değişim projelerine dayandırılmış olduğuna göre, "bilgi ve teknoloji çağı" gerçeğini kabul etmekteyiz. Ama gereğini yerine getirmede geri kaldığımızı da kabul etme durumuna düşmekteyiz. Eğer 21. Yüzyıla girerken bir dünya ülkesi olma gibi kulağa çok hoş gelen iddiamızı gerçekten sürdürmek istiyorsak, "bilgi toplumu" olmanın gereklerine doğru hızlı adımlar atmayı mutlaka başarmalıyız.

kaynak