İçine çocukluğunu koyduğun kibrit arabalar da yok artık.

Şimdi çocukluğun yirmi yıldır kullanmadığın küçük yemek kaşığın ile birlikte eski ağaç evinde... Aslında hiç ağaç evin olmadı değil mi? Ama olsun gerçekten sağlam hayal kurardın. Yani herkes olmayan ağaç eve çıkarken ayağını yaralayamaz. Şimdi çok yoğunsun. Ağaç eve gitmeyeli de epey oluyor. Ev yepyeni duruyorda, sana biraz uzak galiba. Önce "kendini dinleme" otobüsüne bineceksin. In "dinlence durağında", "ben çocukluğumu özledim" limanına kadar biraz yürümelisin. Hatırlarsın o liman yolunu. Yolun sağında "tezgahından elma çalınan manav amcanın dükkanı" hemen yanında o zaman ne anlama geldiğini bilmediğin "arz-ı halci" Agop'un yeri ve biraz ileride, köşede, seyyar yoğurtçunun belki hala çalan "taze yoğurt çıngırağı". Limana gelince seni hep bir vapur bekler. Fonda, kim çalar bilinmez, bir laterna sesi. Tek yolcuyla eden vapurla doğruca "ağaç ev"e. Vapurla ağaç eve yanaşman da ayrı bir ilginçlik ya neyse... Ne diyordum?.. Ha... Evet "ağaç ev" biraz uzak galiba, önce iki vesaitle gideceksin sonra "asla toz tutmaz" anılardan geçip geleceksin. Sen oraya ilk sevgilini de saklamıştın. Herhalde hala oradadır. Büyümüş müdür ki ? Öyle ya sende büyüdüğüne göre... Ama o zaman ağaç evinin ağacı da yaşlanırdı. Olur mu canım, yok ki öyle bir ağaç!.. Dur hele geçenlerde bir ilkokul arkadaşını gördün. Nasılda büyümüş! Ama boyu hala senden kısa. Bi de şipşişko göbeği olmuş. O zaten o zamanda şişkoydu gerçi... Herşey o kadar değişirken bu kadar nasıl aynı kalıyor. Ağaç evinin olduğu bahçede herçeşit meyve ağacı da vardı. Ee... Hani ağaca vapurla gidiyordun? Benimki de iş mi şimdi, hayal senin. Yok ki zaten öyle bir ağaç. ama sen şimdiki çevikliğini bile o ağaca tırmanırken kazanmadın mı? Bir de ağaca çıkarken ayağına batan kıymığın yara izi var. Nasıl hayal gücü? Kafamı karıştırma!

Evden getirdiğin hafif bayat "anneanne çöreği" yanında kızılcık şerbeti içerdin. Sevmediğin halde bir sürü şerbet getirirdin yanında. Ilıkda hiç gitmezdiki o meret. Çişin gelirdi. Pek severdin ağaç evden aşağı denize işemeyi... Ya da meyve bahçesine. Zevk senin değil mi ? Yok ki zaten öyle bir ağaç.

En son; "üç göbek öteden teyzen olur Hafizanım" öldüğünde görmüştün eski evini. Hiç bir şey etmemişti sana, "senin bıraktığın ev" gibi görünmediğinden olsa gerek. Haniydi kırmızı kırık kiremitler ? Beton tavanın altında mı kalmıştı ? Haniydi çevirmeyi hiç beceremediğin topacının çarpa çarpa kaldırdığı boyasıyla "yeşil tokmaklı" kapı. Az ilerde "Sami efendi Hayratı" da yokken, senin evin olacak değildi herhalde o ev. Kapı önünde ki çocuklar da sizler değildiniz. Sizler temiz gezmezdiniz. Senin ev de pek uzak değildi "ağaç eve". Ama yürüyerek gidilmezdi. Çift vesaitti konuştuk ya... Bi keresinde yanlışlıkla başkasının ağaç evine girmiştin. Herkiminse o ev, içinde kocaman bir köpek vardı. Dört döndürmüştü de seni nasıl bilinmez kendi ağaç evine zor kaçmıştın. "Bir ekmeğe dört insan" bir evin "bu evde köpeğe bakamayız" yasaklısı bir çocuğunun ağaç evi olmalıydı orası. Nasıl gittiysen oraya... Yoktu canım senin evin bir benzeri. Hem yıldızları seyredebilirdin üstten, hem seni yağmurdan korurdu çatısı. Acaba başkası da yanlışlıkla girmiş miydi senin evine. Hiç bir şeyin alınmadı gerçi ama... pek çalınacak bir şeyin de yoktu. Kibrit kutusu arabanla küçük yemek kaşığın, bir sepet; diğer ağaçlardan meyve toplamak için, bir de işte oltayla tava, aşağı denizden balık tutup pişirmek için. Ben senin hiç balık yediğini hatırlamıyorum o evde, meyveleri de hep evden getirirdin. Olsun... Yoktu ki zaten öyle bir ağaç...

g.z.m.