Sarı laleler nasıl soldu?




Şarkılarla ilişkimiz ne tuhaftır!

Çoğu zaman melodileri alır bizi bir yöne çeker, sözleriyse tam ters yöne...

Başımız döner.

Mesela "unut sevme beni" diye haykırarak eğlenilir bu ülkede.

İçinden hicran, gözyaşı, umutsuzluk geçen sözleri vardır ama gelin de bunu şarkının melodisine anlatın bakalım! Çünkü öylesine kolayca fıkırdaklaşır ki o melodi!..

Hele grup halinde masalarda çatal bıçak tıkırdatarak söylendiğinde aşktan korkunun şarkısı olmaktan çıkıp "sevgili çatlatacak" kadar hafifmeşrep bir havaya bürünüverir!



***

Beni fena halde irkiltir bu türden haller.

Nasıl mı?

Şu manzarayı gözünüzün önüne getirin.

Akşamın lacivert örtüsü yavaş yavaş her yanı kaplamaktadır.

Deniz kıyısındaki lokantanın bir masasında adam (veya kadın) karşısına eşini (veya sevgilisini) almış, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak bir şeyler yiyip içmektedir. Ortalıkta tatlı bir huzur hüküm sürmektedir.

Sonra birdenbire çalgıcılar peydah olur.

Bir işaretle müzik başlar: "Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla dolu/ Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu."

Adam yüzünü denizin durgun karanlığına çevirir, kadın öne eğer. İkisi de mırıldanır gibi eşlik ederler: "Sevda bahçelerinin çiçekleri hep soldu."

Ama çalgıcıların hiç umurunda değildir! Onlar melodinin tatlı dalgalanmalarına kapılmış, sözlerin zehrini unutmuştur.

Oysa masadaki çift birbirlerinden kopmuş, ortalığı hayaletler sarmıştır. Eski sevgililer, kırıklar, kırıklıklar resmigeçit yapmaktadır...


***

Aslında lafı "Sarı Laleler"e; daha doğrusu MFÖ'nün son "hit"iyle ilişkime getireceğim...

Kime sorsam "insanı böyle bir çırpıda kucaklayan ve bir daha bırakmayan şarkı az bulunur" diyor.

Haksız sayılmazlar.

Hele o nakarat!

Nasıl da sakin, nasıl da gündelik hayat kadar sahici ve bir o kadar da etkileyicidir!

"Sana sarı laleler aldım çiçek pazarından."

Ben özellikle o "çiçek pazarı" bölümüne bayılmıştım. Mazhar Alanson'un sesindeki üşengeç ağırlığın insana "Şu aşka bak! Bu adamı da yerinden kaldırıp çiçek pazarına yollatmış ya" dedirtişini sevmiştim.

Tasavvur edin...

Bir çiçekçiye değil, çiçek pazarına gitmeyi düşünün...

Gösterişli, gönül çalıcı, allı pullu buketler, sepetler yaptırmak değil, pazardan sarı laleler sardırıp eve koşa koşa dönmeyi...

Hem "çiçek pazarı" zihnimizde yarattığı çağrışımlarla ne kadar da güzel bir yerliliğe sahiptir, değil mi?

Belki bunun etkisiyle, belki şapşallıktan; "sen olmasan buralara gel(e)mezdim ben/sevemezdim bu şehri/anlamazdım dilinden" dizelerini de yerli yerli anlamış, öyle sevmiştim...

İstanbul'un "dil"ini anlamakta zorluk çeken bir adamın İstanbullu bir kadınla aşka düşüşünü, çatışmalar, gelgitler yaşayışını; "nasıl bir sevdaysa bu/karşı koyamam" deyişini hayal etmiştim.

Fakat medyadan, onun hayallere düşman haberciliğinden uzak kalmak mümkün mü? Alanson'la yapılan tek bir röportaj "Sarı Laleler"i çiğnedi geçti.

Şarkının büyüsü bozuldu, laleler soldu.

Efendim, şarkıyı Mazhar Alanson Hollanda'da yazmış. Sevgilisiyle aralarında fırtınalar esen bir gün çıkıp Amsterdam çiçek pazarından sarı laleler almış. Sonra da şarkısını yapmış...

Bir iki haftadır fark ettim ki, AGU'yu diskçalarıma koyup dinlemiyorum. Neden?

Bilmem! Şarkının havasına turistik ve "ecnebi" bir şeyler katılmasından mı?

Bizde gidip lale almak özel ve çok anlamlı bir seçimdir. Oysa Hollanda'da ne yana dönsen karşına çıkan çiçektir lale ve o ülkenin her sokağı, her meydanı çiçekçilerle doludur zaten...

Mazhar Alanson'un söyleyişini hâlâ çok hoş buluyorum ama neye yarar!

Çünkü bildiğim şu: "Sarı Laleler" de tıpkı yüzlerce yıl önce Osmanlı toprağından Avrupa'ya lale soğanlarını kaçıran tekne gibi benim "karasularım"dan yavaş yavaş uzaklaşıyor...