Erken Dönem Osmanlı İktisadiyatı (1299-1453)
Arş. Gör. Yakup Akkuş
Atatürk Üniversitesi İİBF
Osmanlı Tarihi’nin dönemlere ayrılması genelde siyasi tarih göz önüne alınarak yapılmaktadır. Erken dönem tabiri, Osmanlı’nın iktisadi ve siyasi tarihini incelemede fazlaca kullanılmamaktadır. H.Çetin Arslan, bu tabiri kuruluş dönemine karşılık gelen 1299-1453 dönemi için kullanmıştır. Özellikle Sanat Tarihi alanında Osmanlı Tarihi, Erken Dönem, Klasik Dönem, Geç Dönem ayrımlarına tabi tutulmaktadır. Osmanlı mimarisinde, Erken Dönem 1300-1500 aralığı için kullanılmaktadır. Osmanlı’nın kültürel tarihini incelemede ise Klasik Dönem(1300-1600), Tanzimat Dönemi (1839) ve I. Meşrutiyet(1876), II. Meşrutiyet (1908) Dönemi olmak üzere üç dönem kullanılmaktadır. A.Güner Sayar, Osmanlı iktisadi düşüncesini incelediği çalışmasında ve Halil İnalcık, Osmanlı’nın ekonomik ve sosyal tarihini incelediği çalışmasında konuyu kültür tarihine göre ele almışlardır.
Osmanlı’da Ekonomik Zihniyet
Tanzimat’ın ilanına kadar geçen süreçte Osmanlı düşünce yapısında ve uygulamada modern iktisada ait önemli bir ize rastlanmamıştır. Osmanlılar ekonomik kaynakları, emeği, sermayeyi ve tabiatı kontrol altında bulundurmak istemişlerdir. Yani devlet ekonomiyi bizzat yönetmemiş, fakat faktörleri kontrol etmiştir. Bu faktörlerin mülkiyetini, fertler arasında dağılımını ve piyasadaki tedavülünü kontrol etmeye çalışmıştır. İktisadî Devlet Teşekkülü dediğimiz birimlerin benzerleri 18. yüzyıldan sonra Osmanlı'da teşekkül etmiştir. Fakat bunları hep pazar içinde tutmaya çalışmışlardır. Pazarı hiçbir zaman devreden çıkarmamışlardır.
Ahmet Davutoğlu’na göre, "Kadim kültürlerin tümünde olduğu gibi İslâm medeniyetinde, daha da özel olarak Osmanlı'da, iktisadın baştan belirleyici bir konumu yoktur. İktisat belirleyen, yönlendiren, şekillendiren temel unsur değildir. İktisat, var oluş bilincine dayalı bir bilginin ürettiği bir ahlâkın şekillendirdiği hukukun içinde oluşan bir siyasetin tabii ve zarurî bir sonucudur. Yani bir şema içinde hadiseye bakarsak, bir varlık bilinci, bir bilgi bilincini oluşturur. Bilgi bilinci, bir ahlâk ortaya çıkartır. Ahlâk bir hukuk ortaya koyar. Hukuk bir siyaset geliştirir. İktisat bu siyaset tarafından belirlenir."
Osmanlı’da ticari faaliyetlere değer verilmemiş, bu işi gayri müslimler meslek edinmişlerdir. A. Sayar’a göre Osmanlı’nın diğer ülkelerle anlaşmalar ve yabancı tüccarların ülke içerisinde serbestçe faaliyetlerine izin verişinin ekonomik fayda elde etme anlayışıyla ilgisi yoktur. Ekonomik faaliyetlerle ilgilenmemenin altında yatan sebepler olarak, harplerde elde edilen büyük miktarlı ganimetler, konuya dini yada ahlaki açıdan bakış, üst kesimin ticaretle uğraşmaması ve sistemin ferdiyetçiliği dışlaması sonucu müteşebbislerin ortaya çıkamaması sayılabilir.
Toprak mülkiyetine, fiyatlara ve üreticiye sınırlamalar getirilerek piyasanın kendi iç dinamiklerinin oluşmasına engel olunmuştur. Örneğin, Osmanlı düzeninde herkes istediği malları satamaz, pazara eksik ve fazla mal getiremezdi. Üreticinin, malını en yakın pazarda satma zorunluluğu vardı. Ayrıca yeni pazar açılması, pazardaki dükkan sayısı, yerleri, açılış ve kapanış saatleri belirlenmişti. Pazardaki önceden belirlenmiş dükkan sayısının üzerine çıkılınca da dükkanlar kapatılmıştır. Hatta dükkanların yükseklikleri hükümlerle belirlenmiştir. Ticari hayatın önündeki en büyük engellerden biri de devletin bütün ekonomik faaliyetlerden vergi almasıdır. Osmanlı’da servet birikimi ancak üst tabakanın ganimet, toprak ve rüşvet gibi imkanları içerisinde gerçekleşmiştir. Askerler, büyük devlet adamları, valiler, büyük merkezdeki kadılar gibi üst tabakadan sonra servet bakımından güçlü sınıf gayri müslim tüccarlardır. Bununla beraber, askeri sınıf mensuplarının ticaretle uğraşmış ve hatta tarımsal yatırımları finanse etmişlerdir.
Osmanlı medreselerinde iktisat eğitiminin verilmeyişi de batıdaki gibi rahip- iktisatçı(Malthus, Whatley) tipinin oluşmasını, işalemi sektörünün olmaması ise banker-iktisatçı(Ricardo) tipinin oluşmasını engellemiştir.
Erken Dönemde Ekonomik Yapı ve İktisat Politikası
Osmanlı’da ekonominin temel kaynağı topraktır ve tımar sistemine dayanan güçlü bir sistem işlemektedir. Vergi sistemi, tamamen toprak üzerine kurulmuştur. Osmanlılar toprak aldıkları yerlerden her fetih sonucunda gelir kaynakları elde etmişlerdir.
Osmanlı iktisat düşüncesinin batı kaynaklı iktisat fikirleri ile temasa geçmeden çok önce Tanzimat’a kadar tutarlı bir çözümlemeye varılan iktisat politikası araçları sayıca az fakat güçlü olan tedbirlerdir. Bunlar toprak rejimi, vergileme, sikke tağşişi ve narh sistemidir.
A) Toprak Rejimi
En önemli üretim aracı topraktır ve toprak devlet mülkiyeti altındadır. Toprak rejimi üç kısımdan oluşmaktadır; miri arazi, mülk arazi ve vakıf arazidir. Miri arazi mülkiyeti devlete ait olan topraklardır. Miri arazinin en büyük kısmını dirlik toprakları oluşturmaktadır. Dirlik toprakları devlete ait olan bu mülkiyet üzerinde askerler ve ileri gelen kişilerin tasarrufuna verilmektedir. Dirlikler, toprağı kullanan kişilerin sahipliğine göre has, zeamet ve tımar olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır. Has devletin yüksek memurlarına ayrılan topraklardır. Zeamet, ikinci dereceden memurlara verilen topraklardır. Tımar, devlet tarafından ileri gelen askerlereve idarecilere verilmiştir. Tımar sahipleri, çalıştırdıkları kişilerden(reaya) devlet adına vergi toplama ve kendi hakları(kılıç hakkı) dışındaki gelirle de devletin ihtiyacı olan asker yetiştirme sorumluluğuna sahiptiler. Böylece devlet doğrudan vergi toplama yükünden kurtulmuş ve askeri harcamalarına kaynak oluşturmuştur. Mülk arazi, müslümanlara ve gayri-müslimlere ait olan topraklardır. Vakıf arazi ise gelirleri kişiler yada devlet tarafından hayır kurumlarına bırakılan topraklardır. Vakıflar, yolların, köprülerin ve meydanların, okulların ve çeşmelerin yapım ve onarım görevlerinin maddi külfetini karşılamışlardır. Devletin imar yükünü vakıflar üstlenmiştir.
Osmanlı sistemi küçük mülkiyete, küçük işletmeye, küçük üretime dayalı bir sistemdir. Büyük mülkiyet anlayışı yoktur. Devlet, küçük işletmeleri bir araya getirerek, büyük üretimi gerçekleştirme yoluna gitmiştir. Osmanlı’da arazinin üç kıtada yayılmış olması nedeniyle tek bir toprak rejimini oluşturulamamıştır. Toprak az sayıda özel mülkiyet istisnaları dışında devlete aittir. Osmanlılar fethettikleri yerlerde II Mehmet’e kadar toprağı feodal beylerden alıp mir-i araziye kaydetmişlerdir. Bu topraklar genellikle eskiden üzerinde köle olarak çalışanlara kiralanmıştır.
B) Tarım ve Vergileme Rejimi:
İmparatorluk ekonomisi ve maliyesi esas olarak devletin toprak mülkiyetini elinde tutması ve başlıca zenginlik kaynağı olan tarımsal üretimi kontrol etmesine bağlıdır. Kökleri eski İran ve Geç Roma İmparatorluğu dönemine uzanan ve çift öküz ile aile emeğinin esasını oluşturduğu köylü işletmelerine dayanan Osmanlı mirî-tapulu arazi sistemini Halil İnalcık çift-hane sistemi olarak adlandırmaktadır. Bu sistemde aile emeği, bir çift öküz ve ikisinin birlikte işlediği arazi hep birlikte bir üretim birimi ve dolayısıyla bir malî ünite sayılır. Osmanlı siyasal sistemi tarımsal üretimin artırılması ve köylünün korunması için çift-hane sitemini geliştirmiştir.
Tımar sistemi Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerinde aynı değildir. Mesela, Mısır'da ve dağlık olan Balkanlarda bu sistem yürümemiştir. Osmanlı yöneticileri Anadolu'da güçlenmek ve merkezi bir iradeyi yaratmak için yerel güçlerle mücadele etmek zorunda olduklarının bilinciyle, yerel güçleri aynen korumak ve kabullenmek yerine onları bir şekilde merkeze bağlayıp, imtiyazlarını korumalarına müsaade etmişlerdir. Bu politika Osmanlıların 'tavaif-ül müluk' idaresi sistemine karşı olduklarını ispatlamaktadır. Osmanlılar, Rumeli'nde de bu politikayı takip etmiştir. Merkezi iktidarı sağlamak amacı ile uygulanan bu siyaset, aynı şartları küçük farklılıklarla da olsa yaşamış olan Anadolu'da neden feodal yönetimin olmadığının bir göstergesidir. Feodal sistemle tımar sistemi arasındaki en büyük farklardan birisi de, ilkinde özel mülkiyet olmasına rağmen ikinci sistemde mülkiyetin devlete ait olması ve reayanın serfler gibi köle muamelesi görmemesidir. Tımar sistemi aynı zamanda iskan faaliyetlerinin en önemli uygulamasıdır. Ayrıca tımar sistemi için ayrılan arazi tahıl üretiminin yapıldığı arazilerdir. Diğer bağ ve bahçeler genellikle özel ve vakıf mülkiyetinde bulunmaktadırlar.
Osmanlıların, Ankara Savaşı mağlubiyeti ile bir fetret dönemine girdikleri halde bu mutlakıyetçi yapıyı korumayı nasıl başardıkları sorusunun cevabı çok iyi işleyen bir iskan ve vergilendirme sisteminin varlığıdır. Osmanlı imparatorluğu rejimi, öncelikle merkezi hazinede mümkün olduğu kadar çok kıymetli maden biriktirmeyi amaçlamıştır. Her durumda kamu gelirlerini ekonomi dışı amaçlarla azamiye çıkarma çabası(fiskalizm) içerisinde olmuştur.
Osmanlı devletinde vergiler, şer’i vergiler ve örfi vergiler olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Şer’i vergiler şeriatın emrettiği vergilerdir. Bunlar, müslümanlardan alınan öşür, gayri müslimlerden alınan haraç, gayri müslim erkeklerden askerlik görevi karşılığı alınan cizye ve hayvan sayısına göre alınan ağnam vergileridir.
Örfi vergiler ise padişahın iradesiyle alınan vergilerdir. Bu tip vergiler üç kısma ayrılmıştır. Çift resmi, reayanın tımar sahibine ödediği toprak vergisidir. Çift bozan resmi, toprağını izinsiz olarak terk eden veya üç yıl üst üste ekmeyenlerden alınan vergidir. Avarız ise, olağan üstü hallerde divanın kararı ve padişahın emriyle toplanan vergilerdir.
Tımar arazisinde reaya, sadece kiracı durumundadır. Ancak kira yerine vergi vermektedir. Köylü işlediği araziden elde ettiği ürünün belli bir kısmını vergi olarak tımar sahibine vermek zorundadır. Bunun dışında, tımar sahibine, topladığı ürününü en yakın pazar yerine götürmek angaryası gibi bir borcu vardır. Erken dönemde, bazı Türk beylere topraklar mülkiyeti ile verilmiş ve devlet bu topraklara müdahale etmemiştir. Adeta bağlı bir prenslik muamelesi yapılmıştır. Örneğin, I.Beyazıt zamanında Mihaloğlu Ali Bey'e verilen temlikler bu gibi bir muameleye tabi tutulmuşlardır.
Osmanlı Devleti, tüketici ve üreticiyi fiyatlar karşısında sürekli olarak koruyan bir iktisat politikası izlemiştir. Devlet, herhangi bir malın üretiminden tüketimine kadar her aşmaya müdahale etmekte ve pazarı kontrol altında tutmaktadır. Narh yoluyla bir vergi marjı tarh edilmektedir. Devletin narh koyduğu her maldan bir vergi alması da narhı gerekli kılmaktaydı. Fakat Osmanlı da her mala narh uygulanmamıştır. Özellikle lüks tüketime konu olan-ipek halılar, değerli yüzükler, mücevherli kılıçlar gibi- lüks malların fiyatları serbestçe belirlenmiştir.
Osmanlı toprak sisteminde vergi gelirlerinin belirli hizmet sahiplerine tahsis edilmesi Osmanlı Maliyesi’nin temelini teşkil etmektedir. Ahmet Sayar’a göre toprak rejimi, hemen yanı başındaki müsadere ve vergileme sistemi ile birleşince ortaya iktisadi bilgi üretimine imkan vermeyen bir tablo çıkmaktadır.
Osmanlı sisteminde, en ağırlıklı önem ve konuma sahip arazi meselesinde fıkıh kitapları ile dönemin genel şartları, halkın ihtiyaçları, toprağın farklı durumları ve geçmişteki uygulamalara müracaat edilmiştir. Arazi sorunlarını çözmek temek üzere fıkıh kitaplarının yanında ayrıca bir arazi ahkamı ve kanunnamesi düzenlenmiştir. Kanunların şer’i hükümlerle çatışmaması için özen gösterilmesine rağmen Osmanlı toprak rejiminde İslami unsurun payı çok azdır.
Osmanlı yönetimi şer’i hükümler yanında, geniş bir serbesti içerisinde örfi bir hukuk sahası kurmuştur. Bunun ilk örneği olarak, Osman Bey zamanında alınan ”Pazar bacı” örnek gösterilmektedir. Osman Bey bu alış-veriş vergisini töreye uygunluğunu göz önüne alarak başlatmıştır.
Ayrıca Osmanlı yönetiminin mensup olduğu Hanefilik mezhebinin kendi içerisinde liberal zihniyeti içermesi örfi hükümlerin şer’i hükümlere ağır basmasının bir sebebidir. Fakat, hilafetin babadan oğula geçmesi sebebiyle iktisadi hürriyetçiliğe açık olan İslamiyet - diğer doğu toplumlarında olduğu gibi Osmanlı’da da- bu ferdiyetçi niteliğini kaybetmiştir.
C) İmalat Kesimi
Osmanlı’da imalat kesimi esnaf birlikleri(lonca) şeklinde örgütlenmiştir. Bu üretim başlangıçta ihtiyaçları karşılamıştır. Ankara’da sof, Bursa’da ipekçilik, Kayseri, Manisa ve Tokat’da dericilik yapılmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nde savaş araç gereçlerini üretmek üzere fabrika ve imalathaneler kurulmuştur. Bunlar, tersane, tophane ve baruthanedir.
Ayrıca dini içerik taşıyan ahilik, Osmanlı’da esnaf, zanaatkar ve işçi birlikteliği ve disiplininin görüldüğü önemli bir kurumdur.
D)Ticaret Kesimi
Osmanlı yönetimi, ticarete iktisadi düşünce anlamında fazlaca önem vermemiştir. Ticaret genelde göçerler, gayri müslimler ve yabancı tüccarlarca yapılmıştır. Osmanlıların güçlü bir merkezi politika takip etmesinin bir başka nedeni de ticaretin varlığından elde ettikleri gelirlerdir. Osmanlılar ticaret yapanlardan vergi almaktaydılar.
Osmanlı devleti göçerlere yaylak ve kışlak imkanları sağlamış ve bu yurt sınırları belirlenip tahrir defterlerine kaydedilmiştir. Türkmen göçerler Batı Anadolu’da yetiştirdikleri pamuğu, İtalyanlara satmışlardır. Bunların yanında, halı kilim, yün ve deri ihracatı yapılmıştır.
1400’de Bursa’da Venedik, Floransa ve Cenevizli tüccarların merkezleri vardır. Kuruluştan sonra iki kuşak içinde uluslararası ticaret merkezi haline gelmiştir. Bursa’ya, İpeğin yanında, Arap ülkelerinden gelen baharatlar, İran ve Afganistan’dan gelen ham ipek, İtalya’dan yün gelmektedir.
Avrupa devletleri, sanayi ve imalata büyük önem vermiş, böylece tüccar sınıfının ve merkantilizm düşüncesinin toplumda önder konumuna gelmesine yardımcı olmuştur. Buna karşılık, Osmanlılar fetihle toprak kazanmayı politika haline getirmişler ve imalat alnında lonca sistemine, toprak tasarrufu ve tarım alanında miri devlet kontrolü yöntemine ağırlık vermişlerdir. Osmanlı Devleti, altın ve gümüş ithalatını gümrük vergilerinden muaf tutmasına karşılık, bunların ihracatını yasaklamıştır. Ayrıca tahıl, pamuk, ham yün ve deri gibi hammaddelerin ihracatı sık sık yasaklanmıştır. Fakat bu uygulamanın amacı herhangi bir darlığın baş göstermesini önlemektir.
Erken dönemde kapitülasyon ilk olarak 1352 yılında Cenovalılara tanınmıştır. 1352-1517 döneminde Osmanlıların Avrupa ile ticareti İtalyanların, özellikle de Cenovalılar ve Venediklilerin elindedir. Cenova’ya tanınan kapitülasyonun sebebi siyasidir; Osmanlı yönetimi, Venediklilerle savaş halinde olan Cenovalılarla ittifak kurmuştur. I.Murat döneminde ise Venediklilere 1384-1387 aralığındaki bir tarihte kapitülasyon hakkı tanınmıştır.
E) Para
Osmanlıyı ekonomik uygulamada en fazla etkisi altına alan konular para ile ilgilidir. Devletin kuruluşundan II. Mehmet dönemine kadar geçen zaman içerisinde ekonominin ayni değerler üzerinde seyretmesi paraya duyulan ihtiyacı nisbeten çok dar bir alan içerisinde tutmuştur. Bu zaman süresince sikke tağşişine rastlanmamaktadır. İlk akçe Orhan Bey tarafından 1327 yılında basılmıştır. 1327 yılından 1444’e kadar akçenin gümüş içeriği oldukça istikrarlı bir seyir izlemiştir. Akçe ayarıyla ilk defa 1444 yılında oynanmış ve 1444-1481 yılları arasında akçenin ağırlığı ve gümüş içeriği altı kez düşürülmüştür.
Osmanlı devleti’nde padişahın şahsi parasal gücü ile iktidar gücü arasında önemli bir ilişki mevcuttur. Osmanlı mali sisteminde “miri” hazine denen devlet hazinesinden ayrı olarak özel bir padişah hazinesi vardır. Padişahlar güçlerini esas itibariyle “İç Hazine” veya “Enderun Hazinesi” denen bu kurumdan alırlar. İç hazine, devletin en üst mali yönetici ve sorumlusu olan Baş Defterdarın bile tamamen yetki alanının dışında oluşmuş çok güçlü ve çok mahrem bir kurumdur.
Henüz iç hazinenin bir kurum olarak tam belirginleşmediği erken yıllarda bile, hükümdarın kişisel serveti ile siyasal güç arasındaki bağlantılar görülebilmektedir. Devletin kurucusu olan Osman Gazi, babasından kalan önemli miktarda davar sürüleri ve atlar vardır. Bu sürüler, imparatorluğun sonuna dek Osman Gazi’nin torunlarınca korunmuştur. İlk dönemin Karacabey harası aslında kökü çok eskilere inen bir padişah çiftliği olup, imparatorluk günlerinin çok sayıdaki diğer padişah çiftliklerine bir örnektir.
Sultanların elindeki bu büyük mali güç, çağının değer yargıları ve hukuk sistematiği içerisinde meşrulaştırılmış ve bunun yanı sıra bu gücü güvenceye alacak mekanizmalar da kurulmuştur. Örneğin daha önce değinilen tımar rejimi, taşra kaynaklarını yerel güçlere tahsis etmekle bu mekanizmanın önemli ayaklarından birini oluşturmaktaydı. Böylece merkezle taşra arasında mali ve askeri nitelikli zahiri bir denge kurulmuş ama padişah, gerek Kapıkulu Ocakları ve gerekse İç Hazine’nin varlığı sayesinde bu dengeyi her an kendi lehine işletecek bir ağırlığı da elinde tutmuştur.
F) Vakıflar
Gerek doğrudan padişahın ve gerekse hanedan mensuplarının kişisel servetlerinin meşrulaştırılıp korunmasını sağlayan bir diğer mekanizma da vakıflardır. İmparatorlukta en önemli vakıf grubunu selatin evkafı (sultan vakıfları) oluşturmaktadır. Bu vakıflar sayesinde cami, medrese, han, hamam, kervansaray, imarethane, hastane vs gibi kamusal nitelikli birçok eser yaratılmakta ve böylece o dönemin mali anlayışı gereği devlet bütçesinden finanse edilmeyen birçok kamu kuruluşunun bu yoldan yani padişah ve yakınlarının kişisel servetleri sayesinde yapılması sağlanmıştır.
Ayrıca, padişahların bazı arazileri özel kimselere mülk olarak vermesi olan temlik uygulaması, hem bir güç göstergesi hem de bazı güç odaklarını tatmin edip yatıştıracak bir kaynak aktarımıdır. Her yeni padişah selefinin bu gibi tasarruflarını tanımayıp geri alma hakkını elinde tutmuştur. Fakat, temliklerden faydalananlar bu sahaları vakfa dönüştürerek bir dokunulmazlık zırhının arkasına saklanmışlardır. Bu yoldan oluşan vakıf eserlerden de, aynen sultan vakıflarında olduğu gibi, toplum dolaylı da olsa bir yarar sağlamıştır.
Sözlükçe:
AĞNAM RESMİ : Osmanlı Devleti'nde hayvan ( davar = koyun, keçi ) sahibi Müslümanlardan alınan 1/10 oranındaki vergidir. Bu vergi Osmanlı Devleti'nin tekalif-i örfiye gelirlerinden biridir.
CİZYE : İslam devletlerinin Müslüman olmayan uyruklarından (Zımni) 630 yılından sonra alınmaya başlandığı vergidir. İslam devletleri bir bölgeyi ele geçirdiğinde buradaki zımnilere üç öneri yöneltirdi: Müslümanlığı benimsemeleri ,Müslümanlarla savaşmaları, Cizye ödemeleri .Cizyeyi kabul edenler, uyruk ( Reaya ) sayılırdı.
ÇİFT-HANE: Osmanlı Devleti'nde hanehalkına ait olan toprak alan ölçüsüdür. Bir çift öküzle sürülebilen, işlenebilen toprak genişliğidir. Bu genişlik 60 ile 150 dekar arasında değişir. Çiftlik sözcüğü buradan türemiştir.
HAS : Dirlik toprağın en üst dilimini oluşturan topraktır. Bu toprağın yıllık vergi gelirleri 100.000 Akçeden çoktur. Osmanlı padişahlarına, şehzadelere, Divan-ı Hümayun üyelerine, Beyler-beylerine ve Sancakbeylerine ayrılan merkezde ya da merkeze yakın yerlerde seçilmiş topraklardır.
İSPENÇ : Tarımla uğraşan Hıristiyan reayadan Osmanlı devletinin topladığı vergidir. Bu vergi 25 Akçe değerinde olup her erişkin zımniden alınan Tekalif-i şer’i yeden kişisel bir vergidir.
ÖŞÜR : İslam devletlerinde Şeriat yasalarına göre, Müslüman reayadan alınan 1/10 oranındaki ürün vergisidir. Bu vergi ürün üzerinden ürün olarak alınırdı. Öşürün çoğulu Aşardır.
REAYA : Güdülen, yönetilen kişiler anlamında olup, Osmanlı Devleti'nde askeri sınıf dışında kalan herkes için söylenirdi. Devlete vergi ödeyen, çiftçi, esnaf, zanaatkar, madenci, balıkçı ve hayvancılık yapan, Müslüman olsun ya da olmasın herkes için kullanılan bir sözcüktür.
TAHRİR : Osmanlılar, yeni zaptettikleri ülkelerin arazisini tescil ve toprağın mülkiyeti ile kullanım biçimini ve vergi oranlarını belirlemek ve saptamak amacıyla düzenli olarak yazıp, kaydını tutarlardı. Buna tahrir denirdi. Tahrir otuz yılda bir yeniden yazılırdı.
TAVAİF-İ MÜLUK: Abbasi Devleti’nin son zamanlarında ortaya çıkan devletçikler.
TIMAR DİRLİK : Yıllık vergi gelirleri 3.000-20.000 Akçe arasında olan dirliklerdir. Tımar dirlikler asker ( cebellü-cebeli ) besleme koşuluyla verildiyse; sipahi gelirin ilk 3.000 Akçesini kendine ayırır, gelirin geri kalan her 3.000 Akçesi için de tam donanımlı bir atlı asker beslerdi. Tımarlar verildiği görevlilere göre üçe ayrılır;
1. Eşkinci Tımarı, savaşlarda yararlılık gösteren askerlere verilirdi,
2. Mustahfaz Tımarı, Müderrislere ve din adamlarına verilirdi,
3. Hademe ( hizmet ) Tımarı, Sultana doğrudan hizmet eden çoğunluğu
saraylı olan görevlilere verilirdi.
ZEAMET : Osmanlı Devleti'nde topraktan sağlanan yıllık vergi geliri 20.000 Akçe ile 100.000 Akçe arasında değişen dirliklerdir. Bu toprak geliri kadı, sancak müftüsü ve subaşı gibi ikinci dereceden memurlara verilirdi. Sancak merkezlerinde ya da bu merkezlere yakın olan yerlerdeki bu toprakların gelirleri eğer asker besleme koşuluyla sipahilere verilirse, sipahi gelirin ilk 5.000 Akçesini kendine ayırır, gelirin geri kalan her 5.000 Akçesi için tam donanımlı bir atlı asker beslerdi.
Kronoloji:
1261-1300 batı Anadolu’da Menteşe, Aydın, Saruhan, Karesi ve Osman Gazi beyliklerinin kurulması.
1326 – Bursa’nın Orhan Bey’ce fethi.
1327 – Orhan Bey döneminde ilk akçe(gümüş sikke) kestirilmiştir.
1352 - Osmanlılar Cenevizliler'e Osmanlı topraklarında serbest ticaret yapma imtiyazı verdiler.
1363- 65 Güney Bulgaristan ve Trakya’da Osmanlı yayılması.
1384-1387 Venediklilere bu aralıkta bir tarihte kapitülasyon hakkı tanınmıştır.
1390 - Gelibolu tersanesi inşa edildi.
1402 – Ankara Savaşı.
1402 – 13 Fetret Devri.
1413 - I. Mehmed duruma hakim olup devleti yeniden kurdu.
1444 – Varna savaşı; Balkanlar’da Osmanlı egemenliğinin yeniden yerleşmesi.
1448 – II. Kosova savaşı.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
