>Geçen gün oturuyordum; şahit olduğum bir konuşma geldi aklıma. Doktorumda,
>olağan kontrollerim için beklerken, engelli bir hasta gelmişti. Çok içten
>bir insandı. Büyük ihtimalle felç geçirmiş, sonrasında epeyce bir süre
>yürüyememiş ve kendi azmiyle bugünlere kadar gelmiş, destekli de olsa
>yürümeye başlamıştı.
>
>Doktorumla yaptığı konuşmaya, ister istemez kulak misafiri oldum. İkisinin
>arasında geçen ve yaşam ile ilgili olan diyalog, benim kendime gelmemi
>sağladı.
>
>Doktorum, ona, asla kendisini eksik görmemesi gerektiğinden bahsediyor ve
>ısrarla diğer tüm insanlardan farklı olduğunun doğru olduğunu söylüyordu.
>Ancak bu farkın engelli olmasından kaynaklanmadığını; diğer
>insanlarınkinden çok daha zor bir yaşamla, yaşama rağmen savaşabildiği için
>güçlü olduğunu söylüyordu. Adının Songül olduğunu sonradan öğrendiğim o
>tatlı insan da büyük bir azimle, başından geçen olaylar ile nasıl
>savaştığını anlatıyor ve ekliyordu; "Belimde ya da ayaklarımda herhangi bir
>kaşıntı olduğu zaman bile öyle mutlu oluyorum ki!" Doktorum; normal bir
>insanın, bir yerinde kaşıntı olsa kendini iyi hissetmeyeceğinden bahsediyor
>ve mutsuz olacağını söylüyordu. Songül ise insanları anlamadığını; aslında
>insanların, bir yakınlarını gördüklerinde ve hatta oturup bir komşusu ile
>çay içtiğinde bile mutlu olabileceğini söylüyordu.
>
>Oturuyordum; o an, onları dinlerken, oturduğum koltuğa dokundum ve onu
>gerçekten hissettim. Kadifesinin yumuşaklığını ve kıvrımlarını, beynimin
>içine ayrı ayrı kazıdım. Onu hissedebilmek ve bir anı olarak beynime
>kazıyabilmek... Bu da bir mutluluktu, çünkü yaşadığımı anımsatıyordu bana.
>Aslında çok insan gördüm, hüzünlü ve mutsuz olan. Şimdi düşündükçe, onların
>mutluluk adını koydukları şeylerin ne kadar uzak birer safsata olduğunu
>anlıyorum. Gerçek mutluluk burnumuzun dibinde oluyormuş da biz yine her
>zamanki açgözlülüğümüzle hep uzak hayalleri mutlu olmak adına bekler
>olmuşuz. Aslında nefes alabildiğimiz her saniye bizim mutlu olabilmemiz
>için yetmeli.
>
>İki gündür bu soru aklıma takıldı. Biz acaba "gerçekten" yaşıyor muyduk?
>Kim bilir? Matrix teorisini hepimiz biliriz, bir gün bir adam gelir ve der
>ki sen aslında yaşamıyorsun, bunların hiçbiri gerçek değildi, tüm
>hatıralarını sil. Önünde iki seçenek vardır, sahte olan veya gerçek olan
>yaşamı seçebilme seçenekleri. Gerçeği her zaman sahteye tercih etmeliyiz.
>Aslında filmde gerçek olan acıdır ancak yine de kahramanımız onu seçer,
>çünkü bilir ki acılar bittiğinde mutlu olabilme ihtimali yüksektir, ama
>"gerçekten" mutlu olabilecektir. Sahte mutlulukları tercih edip Matrix
>denen, bir bilgisayar programıyla beyninin yönetildiği o yere tekrar girmek
>istemez. Aslında bu film ile anlatmak istenen o kadar çok şey vardır ki;
>biz şu an sadece bir boyuttan bakıyoruz. Mesela biz, gerçekten
>yaşadığımızın farkına ne zaman varacağız? Evet, maalesef ki başımıza
>felaketler geldiği vakit bunu gerçekten anlayabiliyoruz. Kaybettiğimiz
>şeylerin değerini onları kaybettikten sonra anlarsak ne anladık biz
>yaşamaktan? Bir bakmışız ki elimizde kalan sadece vakit kaybı...
>
>Hatırlarım, Pollyanna vardı bizim çocukluğumuzda; tüm öğretmenlerimizin,
>okumamız için tavsiye ettiği bir kitaptı. Orada, hepimiz biliriz, küçük bir
>çocuğun mutluluk oyunları oynaması anlatılırdı. Aslında oyun oynamamıza
>gerek yok; çünkü mutlu olabilmek için o kadar çok nedenimiz var ki. Sadece
>bunları göremiyoruz. Bunların farkına varabilmek için ya başımıza bir
>felaketin gelmesini bekliyor ya da gerçekten yaşadığımızın farkına
>varamadan bu dünyadan göçüp gidiyoruz.
>
>Ben, güçlü olmanın anlamını yeni öğrendim; fantastik film kahramanlarından
>Süperman gibi olağanüstü güçlere sahip olmamıza gerek yokmuş meğerse...
>Başımıza ne kadar kötü şey gelirse gelsin, eğer hâlâ dimdik ayakta
>duruyorsak ve günlük telaşlar içerisinde kaybolmayıp yine de en ufak bir
>köşesinden hayatı yakalayıp mutlu olabiliyorsak; işte o zaman, güç bizim
>elimizde demektir.
>
>Aklıma, fiziksel engelleri bulunan bir insanın yaşama dair verdiği
>mücadeleyi anlatan bir film geldi. Filmin orijinal adı, My Left Foot
>(1989); Türkçesi ise Sol Ayağım idi. O filmde, başrolü Daniel Day Lewis
>oynuyordu ve o yılın en iyi erkek başrol oyuncusu dalında Oscar ödülünün
>sahibi olmuştu. Film, beyin fonksiyonları tam olarak çalışmayan ve hareket
>etme yeteneği sınırlanmış küçük bir çocuğun hayatını anlatıyordu. Ressam ve
>yazar olan, hatta bir aile kuran bu insanın hayata tutunması ve yaşama azmi
>öylesine muhteşem bir biçimde sinemaya aktarılmıştı ki; izleyenleri
>büyülüyordu. Gerçek bir hikayeydi; belki hikaye demek de doğru olmaz; bu
>film, "gerçek" bir yaşam öyküsünü anlatıyordu bize. O insanın azmine hayran
>olmuştum. Ne yazık ki, gerçekten yaşamayı bize öğretebilecek böylesine
>insanlar çok azdır etrafımızda. Eğer siz, böyle biriyseniz; bunun için bile
>mutlu olun, çünkü siz çok değerlisiniz.
>
>Hayatımızda önümüze çıkan hiçbir engel, bizim için bir günahın bedeli
>değildir. Bu engeller, bizim bu hayata ne kadar güçlü direnebildiğimizin
>bir kanıtıdır sadece. Yoldan geçen herhangi bir insandan daha güçlü
>olduğumuz ve daha özel olduğumuz için kendimizle gurur duymalıyız. Çünkü
>biz, "gerçekten" yaşıyoruz...


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla