Kıbrıs kadar 'Kopenhag kriterleri' de önemli




12 Haziran Lüksemburg buluşması öncesi, sonrası ve sırasındaki tüm tartışma Kıbrıs üstüne yoğunlaştı. AB'nin ilk faslın açılıp kapanması için koymaya çalıştığı liman ve havaalanı koşulu hepimizi ziyadesiyle meşgul etti. Pazartesi günü olanları, Kıbrıs sorunu çözülmediği ya da iyi yönetilemediği takdirde bundan sonra olabileceklerin habercisi olarak gördük.

İyi de yaptık. Çünkü Kıbrıs sorunu, gerçekten önemli ve yeni inisiyatiflerin benimsenmesini gerekli kılıyor. Ancak en az Kıbrıs sorunu, hatta ondan da önemli olan, Kopenhag siyasi kriterlerine uyum, çıkarılan yasaların uygulanması, Türk demokrasisinin eksikliklerinin giderilmesi gibi talepleri görmezden geldik.

Oysa, 45. Ortaklık Konseyi Toplantısı için AB tarafından hazırlanan 32 sayfalık belgenin önemli bir bölümü Türkiye'nin siyasi kriterleri karşılamasındaki sorunlara ayrılmıştı ve bu sorunların bazılarının çözümü hükümet kadar hükümet dışı aktörlerle askerlere ve yargıya da sorumluluk yüklemekteydi. Ama bunların hepsi Kıbrıs'ın gölgesinde kaldı. Ciddi ciddi tartışılmadı.

Mesela, asker-sivil ilişkilerinin AB standartlarına kavuşması için sadece yasal düzenleme yapılması yetmiyor. Askerlerin de siyaset alanına girmemeye özen göstermesi şart. Danıştay saldırısından sonra yapılan cinsten talihsiz açıklamalar, Türkiye'nin AB üyelik perspektifini sekteye uğratıyor.

Benzer şeyleri yargı için de söylemek mümkün. Ama yargı erki açısından asıl sorun Türkiye'nin, taraf olduğu uluslararası antlaşmaları, yapılan yasal ve anayasal değişiklikleri kararlarına yansıtamaması. Yargı, ifade özgürlüğünü içine sindirememiş bir görüntü veriyor. Türkiye'de insanlar hâlâ ifade ettikleri düşüncelerinden dolayı yargılanabiliyor ve cezaya çarptırılabiliyor.

En büyük sorunumuz ise dünyaya bakışımızda. Her şeyi, herkesi düşman olarak görüyoruz. Gelecek vizyonumuzu geçmişin acı tecrübelerine, bu tecrübelerden çıkardığımız derslere, kuruluş ideolojisine dayandırıyoruz. İnsan haklarını hep başkalarına lazım diye düşünüyoruz.

Bugün eşi ölüm döşeğinde yatan bir parti temsilcisi, GAP bölgesinde Türkiye'nin Musevi vatandaşları toprak alıyor diye İsrail'in Güneydoğu'yu ele geçirebileceğini iddia edebiliyor. Meclis komisyonlarında Lozan azınlıklarının vakıflarına ilişkin sorunların giderilebileceği bir yasa teklifi tartışılırken bazı vekiller anayasa hükümlerine aykırı görüşler dile getirebiliyor. Önünde hiçbir yasal engel olmayan Heybeliada Ruhban Okulu bir türlü açılamıyor.

İfade özgürlüğünü, hukuku araç olarak kullanarak engellemeye çalışan küçük bir grup insan, medyanın kendilerine sağladığı meşruiyet zemini üstünden siyaset yapıyor ve yaptıklarıyla da Türkiye'yi rehin alıyor. Öyle bir hale geldik ki, iktidar alternatifi olması beklenen ana muhalefet partisi dahi siyaset yerine fantezi üretiyor. Hükümete "Neden daha fazla reform yapmıyorsun" diye sormuyor.

Görünen o ki, AB üyeliğinin gerçekleşmesi için Kıbrıs sorunu ve AB üyesi ülkelerin bize karşı önyargılarından bağımsız olarak, bizim kendimize çekidüzen vermemiz, dünyayı daha farklı bir şekilde algılamayı öğrenmemiz şart. Üyesi olacağımız kulübü işgalci, bölücü, emperyalist diye görmeye devam edersek, bu şekilde görenlere teslim olursak, geleceğin vizyonunu geçmişin acı tecrübeleriyle şekillendirmeye çalışırsak hiçbir yere varamayız.

mensur akgün




kaynak = www.referansgazetesi.com