CÜNEYT ÇALIŞKUR
Eskiden her şeyin değerini biliyorduk, şimdi ederini."
Oscar Wilde
Son yüzyıl yazarlarında -19. yüzyılın bir bölümü de dahil- nedenlerini tam anlamıyla çıkarsayamadığım bir özellik dikkatimi çekti: Gülmüyorlar! Salt okuduğum yapıtlarından kapılmadım bu izlenime. Onların biyografilerini yazanlar da asık suratlılar. Aynı özellik otobiyografilerini yazanlarda da sürdürüyor varlığını. Kuşkusuz Canetti'nin 'Körleşme'si, Kafka'nın 'Dava'sı, 'Değişim'i, Çehov'un bazı oyunları ve öyküleri, Beckett'in 'Godot'su, 'Mutlu Günler'i, acı acı güldürüyor bizi -yakın tarihteki Auster'ı, Frederic Blanc'ı, Amelie Nothomb'u, Alain DE Botton'u vb... bunların dışında tutuyorum. Ancak Canetti'nin üç ciltlik otobiyografisini okurken elem, keder, gam, kasavet, matem bürüdü beni. Zweig'in, çağdaşı yazarları irdelediği iki ciltlik kitabında tek bir gülücük yok! Oysa o büyük Gogol nasıl gülüyor ve güldürüyor bizi. Nedense çok sevdiğim bir yazar olmasına karşın Musil'in asık suratlılığını, borsada kaybettiği paralara bağlamışımdır hep. Gerçi, sonraları yeniden zengin olması için kendisine sunulan tüm olanakları reddedip 'Niteliksiz Adam'ı bitirmeye çabalamış, neredeyse açlıktan ölmüştür, ama bu dönüşüm beni ikna etmeye yetmemiştir! Ve dolayısıyla 'çok şey' kaybetmiştir! Proust, kasavet masasının başında ney çalar gibidir. Dostoyevski yer üstüne bir türlü çıkamamıştır.
Gerçi şimdi ayırdına vardım ki, kronik sağlık sorunu olan yazarlar bu gözlemlerimin dışında kalmalıdır. Bu nedenle son iki örneği geri alıyorum, bu duruma çok üzüleceklerini bile bile!
Aynı kapsama alanı içine Virginia Woolf'u, gözlerinden 11 kez ameliyat geçiren, kızı ve gelini şizofren olan James Joyce'u, kör olacağını bile bile yaşamını sürdüren ve son eserlerini eşine yazdıran Borges'i de alıyorum. Ya Oscar Wilde'a çektirilenler... Galiba geriye kimse kalmayacak!..
Bu yazının dertli dolap yazarı tabii ki gülmekle güldürmenin farklı şeyler olduğunun ayırdında, ama yine de "Ne olurdu yüzyıl boyu birlikte gülüp, eğlenseydik!" diye soruyor kendine. Birinin biraz kafası karışıyor diye hepimiz mutsuz oluyoruz. Oysa çalsa sazlar oynasa yazarlar! Bütün harfler aynı, yerleri değişik diye kıyamet kopuyor: TÜRK-KÜRT. Belki birinde imla hatası var; kimse düşünmüyor. Pamuk gibi adamları bile sinirlendirebiliyoruz.
Bakın felsefecilere, aklı başında insanlar, adları çıkmış; Nietzche delirdi diye! Niye kimse Adorno'yu görmüyor? Hem piyano çalmış hem düşünmüş adam.
"Niye düşündüklerini yazmış da bestelememiş?" diye sorabilirsiniz; prosodi tutmaz diye çekilmiş olmalı! Bizim İstiklal Marşımızın durumunu görüyorsunuz: "Ölarda yüzen al sancak...". Bu hatayı futbol seyircisi bile gümbürtüye getiremiyor.
Nazlı'yla gülmek
Kendimi kaptırıp konudan uzaklaştım. Bizim yazarlarımız, maşallah, pek sağlıklı! Ancak onlar da gülmüyor. Bilge'yi (Karasu), Vüsat'ı (O. Bener) güldürebilmek için yapmadığım maymunluk kalmamıştı. Bu durumu ya benim beceriksizliğime ya da onların mizah çıtalarının yüksekliğine bağlıyorum ki, zaten ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Bu isimler hem öğretmenim hem dostum olmayı başarabildiler gençliğimde. Ece'yi (Ayhan) sağlığında gülerken gören varsa bir adım öne çıksın. Felç geçirdikten sonra tanışmamızın da etkisi olabilir bunda. Belki şimdi gülüyordur asık suratını anımsayarak. Nazlı'nın (Eray) mizah dolu fantezilerine çok gülerdik birlikte. Zaten bu, olduğu gibi öykülerine de yansımıştır. Tüm hüznüne karşın kendini eğlendirirken karşısındakini de güldürebilen Murathan'ı (Mungan) klasman dışı tutuyorum. Pardon! Bodrum'da Vüsat'ı bir hafta sürekli güldürdüğümü anımsadım. O zamanlar Fransızca bilmiyordum ve bir Fransız'la sadece cümle başlarına 'de la' ekleyerek Fransızca gırtlağı kullanıp Giberishce -doğaçlama, uyduruk dil- her konuda anlaştım. Böyle bir şeyin gerçekleştiğini görmek sinirlerini bozmuştu herhalde. Şimdi aynı performansı gösterebilmem olanaksız. Araya Fransızca kelimeler katarım mutlaka. Ahh, bilmemenin kolaylığı ve mutluluğu bambaşka!
Mizah gücü , bildiklerini tam o anda unutabilmek yetisinde yatıyor. Kaldı ki siz, bir kumbara değilsiniz ve bilgi biriktirilmesi gerekli bir şey değil. Eğer 'içselleştirebiliyorsanız' riskli bir yatırım aracı da değil. Siz gülerken ağzınızdan uçup gitmez. Korkunuzu üzerinizden atamıyorsanız, içinize içinize gülün. Periton'da biriktirin tüm kahkahaları, bel ölçülerinizden şikayetçi olmamak koşuluyla tabii. Kime, neye güleceğiniz kendiliğinden gelişir içinizde. Üç pirzola geyiği yapmıyorum burada! Örneğin bu üç rakamı hep güldürmüştür beni. Niye dört ya da iki değil? Allah'ın 'hakkı'ndaki üç müdür bu üç, yoksa çekirgenin 'sıçra'yışındaki üç müdür? Müslümanlıkta 'Üç Aylar'daki üç müdür? 'Üç kağıt'taki üç müdür yoksa!
Hangi kasap ölçtü bunu da üşenmeyip psikolog arkadaşına bildirdi? O da kalkıp diyetisyenlerle görüştü! Alttan alta bir faaliyettir sürüp gidiyor... Bizim dışımızda ve bize rağmen. Düşünsenize abuk abuk gülüp "Ohh, karnım doydu!" diyenleri. -Bu sıradan bir anımsatma ama hâlâ çok komik-. Aslında bu gezegenin yaşam sürecinin öyle bir kesitinde yaşıyoruz ki, katatonik yaratıklara dönüştük. Katılıp kaldık! Ne gülebiliyoruz ne de ağlayabiliyoruz. İnanın, ağlayan bir insan görünce seviniyorum, aynı zamanda bu insan gülebilir de diye.
Kısa devre anı
Deneyimlerimden algıladığım kadarıyla, kimsenin gülme eşiği eğitimiyle, birikimleriyle, gelişimiyle doğru orantılı yükselmiyor. Güldürmeyi misyon edinmişlerde de durum aynı. Espri yapmak adına 'anasını satanları' patolojik bir coğrafi bölgeye taşıyorum ve kendilerini sağaltım kamplarına yönlendiriyorum. Bu tür insanları da gruplandırabilmek, sınıflandırabilmek olası değil, her köşeden çıkabiliyorlar. Entelektüel seviyeleri ne olursa olsun! Komik, uyarıcıyla bizim sinir hücrelerimizde birikmiş atıkların temas anı, bir kısa devre anıdır diye düşünüyorum. Gülmek de otomatik sigortaların bile devre dışı kalıp bedenimizin karanlığa gömülmesidir. Salt atıkları dışarı atmak adına, kısa devre gerçekleşmeden uyarıcı karşısında kendimizi gülmeye zorlamak gülmek değil, ıkınmaktır. Lütfen, bir başka uyarıcıya kadar sabırlı olun! Demek ki bu uyarıcı sizin derdinize deva değil. Karanlığa gömülme süreci size, sigortanızı onarım fırsatı vermiyorsa, ki sizin eğiliminiz de bu yöndedir, oldukça yüklü atığı yakmış olursunuz. Bu durumun tek riski yangın çıkma olasılığıdır; toplu ortamlarda utanç duygusuyla birleşir, gözyaşı ve tere dönüşerek yangını söndürecek sıvıyı kendi üretir. Eğer yalnız olduğunuz bir ortamdaysanız utanç değil, kendi ahvalinizden korkma duygusuyla birleşir. Aynı sıvıyı yine üretir.
Sizi güldüren şeyin niteliği kadar size sunuluş biçimi de çok önemlidir. Kimyasal ve fiziksel sürecin tetiklenmesinde sunumun önemini yadsımak sanatı yadsımaktır. Hepimizin aracı elçilere gereksinimi var! Sanatçı, ciddi yüzlü peygamberlerin güldürebileceğini gösteren ve bundan yüksünmeyendir.
Mizah çıtası ve gülme eşiği kavramlarını farklı yorumlayarak, çıtamı yükseltmem gerektiğine inandıran bir olgudan söz etmek istiyorum. SMS alınganlığı!
Düşünsenize, bir alet türevi keşfediyorlar, programlıyorlar ve insan ilişkilerinin tüm yükünü ve sorumluluğunu ona teslim ediyorlar. Ucuz bir seçenek de sunuyorlar size: SMS! Ancak sınırlı sayıda işaretlerle yüklü. Siz de buna güvenip sevgilinizle bir ilişki sürdürmeye debeleniyorsunuz. Tonlama yok! İfade yok! Göz teması yok! İki nokta üst üste, tire işareti -o da sizin estetikli burnunuz-, sola aç parantez: Mutlusunuz -gülüyorsunuz-, sağa aç parantez: Mutsuzsunuz -suratınız asık-! Karşıdan yanıt geliyor: "Neden gülüyorsun, aç da............ alay et!'. Belki de tüm asık suratlı yazarların öngörüsüydü bu! 'Eskiden her şeyin değerini biliyorduk, şimdi kontörünü.'


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
A
