AB'nin hazım sorunu ve Türkiye
Geçen hafta Brüksel'de yapılan AB'nin geleceği arama toplantısından bizim geleceğimizi etkileyecek hazmetme kapasitesine ilişkin bir karar çıkmadı. Görünen o ki, AB'nin hazım sorunu karşımıza yeni bir kriter olarak konmayacak. Ancak her zaman öznel bir faktör olarak AB üyelik sürecini etkileyecek. Özellikle de kültürel gerekçelerle Türkiye'nin AB üyeliğini hazmedemeyenler hazım sorununu gündemde tutmaya devam edecek.
Hazım sorunu, Kıbrıs ve bizden kaynaklanan diğer problemlerle birleştikçe, Olli Rehn'in de itiraf ettiği gibi, katılım süreci sancılı olacak. Bol bol inişler ve çıkışlar yaşayacağız. Sürecin doğası gereği normal olan bu seyir büyük bir olasılıkla borsayı, doları, faizleri ve yatırımları etkileyecek. Siyaset gündelik dalgalanmalar üstünden yapılacak. Gazeteler iki günde bir battık-çıktık haberleriyle dolacak. Ama emin olun sonunda Türkiye AB üyesi olacak.
Biz vazgeçmediğimiz, oyunu kuralına göre oynadığımız sürece bu yoldan geriye dönüş yok. Zaman içinde Kıbrıs sorunu da aşılacak, hazım meselesi de çözülecek. Başbakan Erdoğan'ın söylediklerine bakıp paniğe de kapılmayın. Erdoğan AB'den Kıbrıs Türklerine zamanında verilen sözlerin yerine getirilmesini, BM Genel Sekreteri'nin Rus vetosu endişesiyle rafa kaldırılan 28 Mayıs 2004 tarihli raporundaki önerilerin hayata geçmesini istiyor. Rum uçak ve gemilerine Türkiye pazarını açmadan önce Kıbrıs Türklerine konan ambargonun kalkmasını talep ediyor. Ayrıca müzakereler kesilse de fark etmez. Nasılsa yine başlar.
Türkiye'nin AB sürecinden artık haklı olduğu Kıbrıs sorunu yüzünden dışlanması ciddi bir güvenlik erozyonuna yol açar. Biraz stratejik vizyonu olan hiçbir AB ülkesi böylesi bir maceraya atılmak istemez. Müzakerelerin kesilmesi GKRY'nin de Yunanistan'ın da işine gelmez. En ufak bir duraksama Rumların elindeki en önemli kozun işlevsizleşmesine sebep olur. Aksamanın uzaması ise çözümün parametrelerinin değişmesine yol açar. Rumların da çok iyi bildiği gibi Türkiye eğer 24 Nisan referandumuna rağmen hâlâ çözüm istiyorsa, limanlarını ve havaalanlarını açmayı düşünüyorsa, nedeni AB üyelik perspektifidir. Bu perspektif değiştiği anda her şey değişir.
Hazım meselesi de yarının değil günümüzün sorunudur. Türkiye'nin tam üyeliği 8 ile 15 yıllık bir zaman dilimi içinde gerçekleşecektir. Bu zamana kadar da 10 yeni üyenin getirdiği yük unutulacak, anayasa tartışmaları bir şekilde sonuçlanacaktır. Üstelik Avrupa İstikrar İnisiyatifi (ESI, www.esiweb.org) tarafından hazırlanan Hollanda'daki genişleme tartışmalarındaki Türkiye faktörünü inceleyen raporda da belirtildiği gibi, üye ülkelerdeki tartışmalar detaylandıkça, bilimsel veriler piyasaya çıktıkça korkulara dayalı Türkiye karşıtlığında azalma görülecektir.
Türkiye isterse sivil toplumuyla, iş dünyasıyla, üniversitesiyle, basınıyla, devletiyle tehdit ve sorun olmadığını AB'ye anlatabilir. Ekonomik kalkınma ve üyeliğin getireceği siyasi istikrarla birlikte Avrupa'ya göçün azalacağını, tarımın yük olmayacağını, dinsel farklılığın AB'ye güç katacağını gösterebilir. TÜSİAD, TOBB, TESEV gibi sivil toplum örgütleri bundan önce olduğu gibi mutlaka bundan sonra da üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirecektir. Dünkü gazetelere yansıyan London School of Economics'deki Türkiye kürsüsü de bu yolda atılmış önemli bir adımdır.
Asıl sorun demokrasimizdeki eksikliklerin, insan haklarını içimize sindirememekten doğan problemlerin önümüzü tıkamamasını sağlamaktır. İfade özgürlüğünü garanti altına alamayan bir ülkenin AB üyelik şansı yoktur. Türkiye özellikle ifade özgürlüğü alanında AB standartlarını yakalamak, 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesinde ve AİHM kararlarında ifadesini bulan özgürlüğü sağlamak zorundadır. Asker tabii ki siyasete karışmayacak, işkenceye zaten tolerans gösterilmeyecektir.
Mensur Akgün
kaynak = www.referansgazetesi.com


LinkBack URL
About LinkBacks


Alıntı Yaparak Cevapla