Eğitim esas nerede aksıyor?




Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) "Eğitim ve Sürdürülebilir Büyüme: Türkiye Deneyimi, Riskler ve Fırsatlar" başlıklı raporunu 19 Haziran Pazartesi günü Swissotel’de düzenlediği bir toplantıyla kamuoyuna duyurdu.

TÜSİAD Raporu, söz konusu kuruluşun daha önce de hazırlayıp kamuoyuna sunduğu raporlar gibi ilginç ve nitelikli bir rapor.

Raporda çeşitli bulgular mevcut, bunları çok kısa özetleyeceğim ama söz konusu bulgulardan biri kanımca sistemin en temel ve aşılması en zor konusuna değiniyor.

Raporda karşımıza çıkan ilk bulgu, eğitim-öğretim sektörüne ilişkin niceliksel/kantitatif bulgular yani ülkemizde özel ve kamu kesimlerinin eğitime ayırdığı tüketim ve yatırım payları, okullaşma oranları, zorunlu eğitim senesi gibi bulgular.

Bu alanlarda Türkiye’nin OECD ortalamalarını yakalaması ve hatta demografik yapısının özellikleri nedeni ile bu ülkeler ortalamasını geçmesine ilişkin zorunluluk genel kabul gören bir doğru, bu alanda pek tartışma yok.

Rapor, eğitim-öğretim sektörünün 21. yüzyılda rekabet gücü, verimlilik, yoksullukla mücadele gibi konularının artık tam da merkezinde yer alıyor.

Gelir bölüşümünün iyileştirilmesi, sosyal uyum, çevrenin korunması gibi alanlarda da eğitim düzeyi artık tümü ile belirleyici bir rol oynuyor, oynayacak, bu alanda da pek tartışma yok.

Rapor ayrıca ülkemizdeki temel eğitim öncesi okullaşma oranının düşüklüğüne de özel bir vurgu yapıyor, çok yerinde bir vurgu olduğuna kuşku yok, bu alanda da pek kavga, itişme yaşanmıyor.

Kanımca raporun en can alıcı ve üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken ve yine kanımca çözüme ulaştırılması en zor ve en çok vakit alacak noktası Türkiye ekonomisinde verimlilik artışı ile niceliksel/kantitatif eğitim göstergeleri arasındaki bağın kopuk olduğu sonucuna varılmış olmasıdır.

Bu konu aslında bizlerin yani eğitim-öğretim sektörü içinde yaşayanların çok uzun süredir bildiği, sezdiği ama çözüm üretmede zorlandığı bir konu.

Bu tartışmanın ülkemizde çok yaygın ve özgür bir ortamda yapılmasının ülkemizin geleceği için son derece yararlı olduğu ortada ama nedense bu tartışma çok güdük kalıyor.

Eğitim-öğretim sektörüne yönelik tartışmalarda konu ister istemez niceliğe yani sayısal yetersizliklere gelip dayanıyor ve bu niceliksel sorunlar aşılırsa çözüme ulaşılacağı zannediliyor.

Bir ülkenin ortalama eğitim yaşı yani on beş yaş ve yukarı nüfusun ortalama eğitim yaşı yükselirse zorunlu eğitim örneğin 12 seneye çıkarılırsa milli gelir içinde eğitime ayrılan kaynakların payı artar ve kamu bütçesinden eğitime ayrılan pay yüzde onların üzerine çıkarsa, öğretmen başına öğrenci sayısı, sınıflardaki ortalama öğrenci sayısı azalırsa, kütüphanelerdeki kitap sayısı artarsa yani eğitim sektörüne ilişkin niceliksel/kantitatif sorunlar çözülür, büyüklükler AB ortalamalarına erişirse zannediliyor ki sektörün ve buna bağlı olarak da ekonominin ve toplumun tüm sorunları çözülecek.

Hele bizde her sorunun kökeninde eğitim eksikliği yattığına ilişkin popüler görüşün yaygınlığı da düşünülürse kantitatif yaklaşımlar hepimize çok iyi geliyor.

Doğal olarak aklı başında kimsenin eğitim sektörüne ilişkin niceliksel sorunların çözümüne yani ortalama eğitim yaşının artmasına, sektöre daha fazla kamusal ve özel kaynak aktarılmasına, sınıf mevcutlarının AB seviyelerine çekilmesine itirazı yok ve olamaz.

Ama temel itirazımız, -ki rapor da bunu vurguluyor- niceliksel iyileştirmelerin temel sorunların çözümüne yeterli katkı yapamayabileceğine ilişkin.

Özetlemek gerekirse belki sayısal iyileştirmeler gerekli ama yeterli olmayan koşullar.

Müfredat ve eğitim ideolojisi yüz kişilik bir sınıfta yararsız hatta engelleyici bir bilgi ve şartlanmayı çocukların yaratıcılığına zarar verecek bir biçimde aktarıyorsa, bu zararın boyutlarının yirmi beş kişilik bir sınıfta daha da artacağını görmek için konunun uzmanı olmaya gerek bile yok.

Bizim eğitim sistemimizin temel sorunu kanımca sayısal değil, ağırlıklı olarak niteliğe yönelik bir konu.

Raporda da belirtildiği gibi sayısal iyileşmeler verimliliğe yansımıyorsa sistemin özünün bir kez daha ama daha açık bir zihin ile ele alınması gerekiyor.

Benim bir öğretim üyesi olarak temel saptamam eğitim sistemimizin felsefesi ve temel ideolojisinin 21. yüzyılın gerektirdiği insan tipi ve formasyonu için yetersiz, aşılmış bir ideolojiye tekabül ettiği doğrultusunda.

Ulus-devlet inşa sürecinin başlangıç aşaması için şekillendirilmiş bir müfredat anlayışı, bilgi toplumunun gereklerini artık karşılayamıyor, bunu iyi görmek gerek.

Edindiğim izlenim MEB’nin bu saptamayı yapmış olduğu ama konu sanıldığı kadar kolay değil, her aşamada, yükseköğretim dahil, sorunlar var.

Eser Karakaş





kaynak = www.referansgazetesi.com