• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 6 123456 SonSon
57 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    ankara-çubuk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    1,009
    Karizma Gücü
    7

    Allah'ın varlığı sorgulanamaz [Sual /Cevap]

    Sual: "Allah varsa, ilim ile isbat edilen bir delili olması gerekir. Bizim gibi modern insanlar, birşeye körükörüne inanmaz. Kur'anın Allah kelamı olduğunu nereden bilelim? İbadetin Allaha faydası olmadığına göre, ibâdet lüzumsuz değil mi?" diyenlere ne cevap vermek gerekir?



    CEVAP:


    İstisnalar hariç, bütün fen adamları, bu kâinatın kendiliğinden var olmadığını, bir yaratıcısının bulunduğunu ittifakla bildirmişlerdir. Fen, ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanların bir karıncayı, bir kuşu, bir balığı yaratması mümkün değildir. Akıllı ve bilgili bir kimse, kâinata bakınca, çok intizamlı yaratıldığını görür. Bunun kendiliğinden olmadığını anlar.


    Etrâfımızı beş duygu organımız ile tanıyoruz. His organlarımız olmasaydı, hiçbir şeyden haberimiz olmayacaktı. Kendimizi bile bilemeyecektik. Yürüyemeyecek, birşey yapamayacak, yaşıyamayacaktık. Anamız, babamız olamayacak, var olamayacaktık. Rûhumuza tatlı gelen güzelleri göremeyecek, güzel sesleri duyamayacak, onları sevemeyecektik. Allahımıza yalnız duygu organlarımız için, durmadan şükür etsek, şükrünü ödemiş olamayız.

    Duygu organlarımıza etki eden herşeye (Varlık) veya (Mevcut) diyoruz. Kum, su, güneş birer mevcuttur. Çünkü, bunları görüyoruz. Ses de bir mevcuttur. Çünkü, işitiyoruz. Hava, bir mevcuttur. Çünkü, elimizi açıp yelpâze gibi sallayınca, havanın elimize çarptığını duyuyoruz. Rüzgar da yüzümüze çarpıyor. Bunun gibi, sıcaklık, soğukluk da birer mevcuttur. Çünkü, derimizle bunları duyuyoruz.

    Elektrik, harâret, yani ısı ve mıknâtıs gibi enerjilerin [kudretlerin] de mevcut olduklarına inanıyoruz. Çünkü, elektrik akımının harâret ve mıknâtıs veyâ kimyâ reaksiyonları meydâna getirdiğini, ısı gelince sıcaklık olduğunu, ısı azalınca soğukluk olduğunu ve mıknâtısın demiri çektiğini his ediyoruz, anlıyoruz. (Ben havanın, ısının, elektriğin mevcut olduklarına inanmam. Çünkü, bunları görmüyorum) sözüne yanlıştır diyoruz. Çünkü, bunlar görülemezlerse de, kendilerini veyâ yaptıkları işleri, duygu organlarımız ile anlıyoruz. Bunun için de, görülemeyen birçok varlıklara inanıyoruz. Göremediğimiz için, yok olmaları lâzım gelmez diyoruz. Bunun gibi, (Ben Allaha inanmam. Melek, cin gibi şeyler yoktur. Var olsalardı görürdüm) sözü de doğru değildir. Akla, fenne uygun olmayan bir sözdür.

    Fen dersleri bildiriyor ki, ağırlığı ve hacmi olan varlıklara (Madde) denir. Buna göre, hava, su, taş, tahta maddedirler. Işık, elektrik akımı birer varlık iseler de, madde değildirler. Maddenin şekil almış parçalarına, (Cisim) denir. Çivi, kürek, maşa, iğne birer cisimdirler. Hepsi, aynı demir maddesinden yapılmışlardır. Duran bir cismi harekete getiren, hareketde olan bir cismi durduran veyâ hareketini değiştiren sebebe (Kuvvet) denir. Duran bir cisme kuvvet etki etmezse, hep durur. Hareket eden bir cisme, kuvvet etki etmezse, hareketi değişmez ve hiç durmaz.

    Maddelerin, cisimlerin ve maddelerde bulunan enerjilerin hepsine (Âlem) veyâ (Tabiat) denir. Âlemde her cisim hareket etmekde, değişmektedir. Demek ki, her cisme, her an çeşitli kuvvetler tesir etmekte, değişiklik hasıl olmaktadır. Cisimlerde meydâna gelen değişikliğe (Hadise) veya (Olay) denir.

    Bir otomobilin parçaları, tabiat kuvvetleri ile mi bir araya gelmiştir?

    Cisimlerin yok olduklarını, başka cisimlerin meydâna geldiklerini görüyoruz. Dedelerimiz, eski milletler yok olmuşlar, binâlar, şehirler yok olmuş. Bizden sonra da başkaları meydâna gelecek. Fen bilgimize göre, bu muazzam değişiklikleri yapan kuvvetler vardır. Allaha inanmayanlar, (Bunları tabiat yapıyor. Herşeyi tabiat kuvvetleri yaratıyor) diyorlar. Bunlara deriz ki, bir otomobilin parçaları, tabiat kuvvetleri ile mi bir araya gelmiştir? Suyun akıntısına kapılan, sağdan soldan çarpan dalgaların tesiri ile biraraya yığılan çöp kümesi gibi biraraya yığılmışlar mıdır? Otomobil tabiat kuvvetlerinin çarpmaları ile mi hareket etmektedir? Bize gülerek, hiç böyle şey olur mu? Otomobil, akıl ile, hesap ile, plân ile, birçok kimselerin, titizlikle çalışarak yaptıkları bir sanat eseridir. Otomobil, dikkat ederek, akıl, fikir yorarak, hem de trafik kâidelerine uyarak, şoför tarafından yürütülmektedir demez mi?

    Tabiatdaki her varlık da, böyle bir sanat eseridir. Bir yaprak parçası, muazzam bir fabrikadır. Bir kum tânesi, bir cânlı hücre, fennin bugün biraz anlayabildiği ince sanatların birer meşheri, sergisidir. Bugün fennin buluşları, başarıları diye öğündüklerimiz, bu tabiat sanatlarından birkaçını görebilmek ve taklit edebilmektir. İslâm düşmanlarının, kendilerine önder olarak gösterdikleri, İngiliz doktoru Darwin bile, (Gözün yapısındaki sanat inceliğini düşündükce, hayretimden tepem atacak gibi oluyor) demiştir. Bir otomobilin tabiat kuvvetleri ile, tesâdüfen hâsıl olacağını kabul etmeyen kimse, baştan başa bir sanat eseri olan bu âlemi tabiat yaratmış diyebilir mi? Elbette diyemez. Hesaplı, plânlı, ilmli, sonsuz kuvvetli bir yaratıcının yaptığına inanmaz mı? Tabiat yaratmıştır, tesâdüfen var olmuştur demek, câhillik, ahmaklık olmaz mı?

    O herşeyi en güzel, en faydalı olarak yarattı

    Allahü teâlâ herşeyi en güzel ve en faydalı olarak yarattı. Meselâ, Erd küresini güneşten yüzelli milyon kilometre uzakta yarattı. Daha uzakta yaratsaydı, hiç sıcak mevsim olmaz, çok soğuktan ölürdük. Daha yakın yaratsaydı, çok sıcak olur, hiç bir canlı yaşayamazdı.

    Etrâfımızı saran hava, hacmen yüzde yirmibir oksijen, yüzde yetmişsekiz azot ve onbinde üç karbondioksit gazlarının karışımıdır. Oksijen hücrelerimize kadar girip, oraya gelmiş olan gıdâ maddelerini yakarak, bize kuvvet, kudret veriyor. Oksijenin havadaki miktarı daha çok olsaydı, hücrelerimizi de yakar, hepimiz kül olurduk. Miktarı 21 den az olsaydı, gıdâlarımızı yakamazdı. Yine, hiçbir canlı yaşayamazdı.

    Yağmurlu, şimşekli havalarda, oksijen azotla birleşerek, havada nitrat tuzları hâsıl olup, yağmurla toprağa iniyor. Bunlar, nebâtâtı besliyor. Nebâtlar da, hayvanlara, hayvanlar da insanlara gıda oluyor. Görülüyor ki, rızkımız semâda hâsıl olmakta, göklerden yağmaktadır. Havadaki karbon dioksid gazı, dimâgçedeki kalb ve teneffüs merkezlerini tenbîh ediyor, çalıştırıyor. Havadaki karbon dioksid miktarı azalırsa, kalbimiz durur ve nefes alamayız. Miktarı artarsa boğuluruz. Karbon dioksid miktarının hiç değişmemesi lâzımdır. Bunun için de, denizleri yarattı. Karbon dioksid miktarı artınca, kısmî tazyîki de artıp, fazlası denizlerde eriyerek, sudaki karbonat ile birleşerek, onu bi-karbonat haline çeviriyor. Bu da, dibe çökerek deryâların dibinde çamur tabakası hâsıl oluyor. Havada azalınca, çamurdan ayrılıp suya ve sudan havaya geçiyor. Bütün canlılar havasız yaşayamaz. Bunun için, havayı, her yerde, her canlıya çalışmadan, parasız veriyor ve ciğere kadar gönderiyor. Susuz da yaşayamayız. Suyu da heryerde yarattı. Fakat, susuzluğa daha fazla tahammül edildiği için, bunu arayıp bulacak, taşıyacak şekilde yarattı. Fe-tebârekâllahü ahsenül-hâlikîn! İnsanlar, bunları yapmak şöyle dursun görebilenlere, anlayabilenlere ne mutlu!

    On adet taş ve kâinattaki sayısız düzen

    Allahü teâlânın, sayamayacağımız kadar çok nizâm ve âhenk içinde, halk ettiği [yarattığı] sayılamayacak kadar çok varlıklar tesadüfen olmuştur diyenlerin sözleri cahilcedir. Şöyle ki: Üzeri birden ona kadar numaralanmış on taşı bir torbaya koyalım. Bunları elimizde torbadan birer birer çıkararak, sıra ile, yani önce bir numaralı, sonra iki numaralı ve nihâyet on numaralı olacak şekilde çıkarmağa çalışalım. Çıkarılan bir taşın numarasının sıraya uymadığı görülürse, çıkarılmış olan taşların hepsi hemen torbaya atılacak ve yeniden bir numaradan başlamak üzere çıkarmağa çalışılacaktır. Böylece, on taşı numaraları sırası ile ardarda çıkarabilmek ihtimali onmilyarda birdir. On adet taşın bir sıra dahilinde dizilme ihtimâli bu kadar az olursa, kâinatdaki sayısız düzenin tesadüfen meydâna gelmesine imkân ve ihtimâl yoktur.

    Gelişigüzel tuşlara basarak kitap yazılır mı?



    Daktilo ile yazmasını bilmeyen bir kimse, bir daktilonun tuşlarına gelişigüzel meselâ beş kere bassa, elde edilen beş harfli kelimenin türkçe veyâ başka bir dilde bir manâ ifâde etmesi acabâ ne derece mümkündür? Şâyet gelişigüzel tuşlara basmakla bir cümle yazmak istenilse idi, bir manâ ifâde eden bir cümle yazılabilecek mi idi? Kaldı ki, bir sayfa yazı veyâ kitap teşkîl edilse, sayfanın ve kitâbın, tesâdüfen belli bir konusu bulunacağını sanan kimseye akıllı denilebilir mi?

    Maddelerin var oluşlarının başlangıcı vardır



    Cisimler yok oluyor. Bunlardan, başka cisimler meydâna geliyor ise de, bu işde, yüzbeş madde hiç yok olmuyor. Yalnız yapıları değişiyor denilirse, radioaktif bozulmalar, elementlerin ve hattâ atomların da yok olduklarını, maddenin enerjiye döndüğünü haber vermektedir. Hattâ, Einstein adındaki Alman fizikcisi, bu dönüşmenin matematiksel formülünü ortaya koymuştur.

    Cisimlerin, maddelerin durmadan değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz olarak gelmiş değildir. Yani, böyle gelmiş böyle gider denilemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı vardır. Değişmelerin başlangıcı vardır demek, maddelerin var oluşlarının başlangıcı vardır demektir. Yani hiçbirşey yok iken, hepsi yoktan yaratılmıştır demektir. İlk, yani birinci olarak maddeler yoktan yaratılmış olmasalardı ve birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelere doğru uzasaydı, şimdi bu âlemin yok olması lâzımdı. Çünkü, âlemin sonsuz öncelerde var olabilmesi için, bunu meydâna getiren maddelerin dahâ önce var olmaları, bunların da var olabilmeleri için, başkalarının bunlardan önce var olmaları lâzım olacaktır. Sonrakinin var olması, öncekinin var olmasına bağlıdır. Önceki var olmazsa, sonraki de var olmayacaktır. Sonsuz önce demek, bir başlangıç yok demektir. Sonsuz öncelerde var olmak demek, ilk, yani, başlangıç olan bir varlık yok demektir. İlk, yani birinci varlık olmayınca, sonraki varlıklar da olamaz. Herşeyin her zaman yok olması lâzım gelir. Yani, herbirinin var olması için, bir öncekinin var olması lâzım olan sonsuz sayıda varlıklar dizisi olamaz. Hepsinin yok olmaları lâzım olur.

    Âlemin şimdi var olması, sonsuzdan var olarak gelmediğini, yoktan var edilmiş bir ilk varlığın bulunduğunu göstermekte olduğu anlaşıldı. Âlemin yoktan var edilmiş olduğunu, o ilk âlemden hâsıl ola ola, bugünkü âlemin var olduğunu anladık.

    Âlemi yoktan var eden bir yaratıcının bulunduğunu ve bu yaratıcının kadîm olması, yani hep var olması, hiç değişmeden, sonsuz var olması lâzım geldiğini, (Şerh-i mevâkıf) kitâbı, uzun isbât etmektedir. Kısacası şöyledir ki, değişmek, başka şey olmak demektir. Yaratıcı değişince, başka olur. Yaratıcılığı bozulur. Yaratıcının değişmemesi, hep aynı kalması lâzımdır. Âlemin sonsuz olamıyacağını anlattığımız gibi düşünürsek, değişmeyen yaratıcının kadîm olması, sonsuz var olması lâzımdır. Bunun için, hiç değişmeyen sonsuz var olan bir yaratıcı vardır. Bu hiç değişmeyen bir yaratıcının ismi (Allah)dır.

    Allahü teâlâ kendini tanıtmak için Peygamberler göndermiştir



    Allahü teâlâ, kendini tanıtmak için, insanlara Peygamberler göndermiştir. Ve onlara çeşitli mucizeler vermiştir. Mesela Hz. Musa zamanında sihir, büyücülük çok ilerlemişti. Musa aleyhisselam asasını yere koyup büyük bir ejderha olmuş, sihirbazların ellerindeki aletleri, ipleri yutmuştur.

    İsa aleyhisselam zamanında tıb çok ileri idi. İsa aleyhisselam mucize olarak, körleri iyi etmiş, ölüleri diriltmiştir.

    Bizim Peygamberimizin zamanında ise edebi söz ve yazı sanatı çok ileri idi. Yarışmada birinci olan şiir, yazı ve konuşmalar Kâbe duvarına asılırdı. Kur'an-ı kerim gelince, bunlar indirilip yerine, gelen âyetler kondu. İnatçı kâfirler hariç herkes Kur'an-ı kerimin Allahın kelamı olduğuna inandı. Bir benzerini hiç kimse söyleyemedi. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

    (Eğer kulumuz Muhammed aleyhisselama indirdiğimiz Kur'anın Allah tarafından gönderildiğine şüphe ediyorsanız, o hâlde onun benzeri bir sure meydana getirin. Elbette bunu yapamazsınız, hiçbir zaman da yapmanız mümkün değildir.) [Bekara 23,24]

    Bütün düşmanlar elele verip, aylarca, yıllarca uğraştıkları hâlde onun benzerini bugüne kadar söyleyemediler. Söylemeleri de mümkün değildir.

    İbadetlerin faydası herkesin kendinedir

    Bir insan bir alet, bir makina yapınca bunun nasıl ve nerelerde kullanılacağına dair bir tarifnamesini de yanına koyar. Tarifname ile de anlaşılması zor ise, kullanması için kurslar açar. Bir makina yanlış kullanılırsa elden çıkar. Her şeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah da, insan denilen bu muazzam makinayı yaratıp başıboş bırakmamıştır. Bu konuda Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

    (Sizi boş yere yarattığımızı, hakikaten huzurumuza getirmiyeceğimizi mi sandınız?) [Müminun 115]

    Başıboş yaratılmayan insanın, ne yapması gerektiğini elçileri vasıtası ile, kitaplar göndererek bildirmiştir. Son elçi olan Muhammed aleyhisselama gönderilen kitabı ise Kur'an-ı kerimdir. Kur'an-ı kerim çok veciz olduğu için, Peygamber efendimiz bunu hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. Hadis-i şerifler de, diğer insanların sözlerine göre veciz olduğu için, bizlerin kolayca anlayabilmemiz için âlimler bunları açıklamıştır. Kur'an-ı kerimde insanın niçin yaratıldığı açıkça bildirilmiştir:

    (Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.) [Zariyat 56]

    Allahü teâlâ, “Emrime uyan Cennete, uymayan ise Cehenneme gidecektir” buyurmuştur. İbadetlerin faydası Allahü teâlâya değil, herkesin kendinedir. Maaşla çalışan bir doktor, bir hastaya ilaç verse, ilacın doktora faydası yok diye o ilacı kullanmamak akla uygun değildir. Zehir içsem doktora ne zararı olur diyerek zehir içmesi de ahmaklıktır. İşte, günahlarımın Allaha bir zararı yok diyerek, her çeşit günahı işlemek akıllı insanın yapacağı iş değildir.

    Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

    (Akıllı kimse, Allaha ve Peygamberine inanan ve ibâdetlerini yapandır.) [İ.Muhber]

    Öldükten sonra başına gelecekleri düşünmeyen kimse akıllı olabilir mi? Kendini sonsuz tehlikeye atana akıllı denir mi? Kur'an-ı kerimde sık sık (Düşünmüyor musunuz?) diye ikaz edilmektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

    (Aklı olmayanın dini de yoktur.) [Tirmizî]

    Şerefüddin Ahmed bin Yahya Müniri hazretleri buyuruyor ki:

    Bazıları, ibâdetlerin Allahü teâlâya faydası olduğunu ve bunun için emrolunduklarını zannediyorlar. Böyle zannetmek çok yanlıştır. Her insanın yaptığı ibâdetin faydası kendisinedir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

    (Kim, [ibâdetlerini yapar ve günahlarından] temizlenirse, faydası kendisinedir.) [Fatır 18]

    (Benim ibâdetime Allahın ihtiyacı yok) diye, yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzer. Bu hastasına doktor, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise, (Perhiz yapmazsam doktora hiç zararı olmaz) diyerek, perhiz yapmıyor. Doktora zararı olmadığı doğrudur. Fakat kendine zarar vermektedir. Tabib, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Doktorun tavsiyesine uyarsa, şifa bulur. Uymazsa ölür gider. Tabibin bundan hiç zararı olmaz. Bunun gibi, (Allahın benim ibâdetime ihtiyacı yok) diyerek ibâdetten kaçanlar da, Cehenneme gider.
    +
    Sual: Ateistlerin bir kısmı diyor ki: (Diyelim ki, gördüğümüz varlıklar kendi kendine tesâdüfen olmayıp, bir yaratıcısı var. Peki o yaratıcıyı kim yaratmıştır?)


    CEVAP

    Bu suâlin cevabı, âlimlerimiz tarafından defalarca verilmiştir. Onların yazılarını da anlamak için ilme ihtiyaç vardır. Ateistler bu ilimlerden haberdar olsalardı, zâten müslüman olurlardı.

    Allah, her şeyi var eden ve kendi varlığının sonu, sınırı bulunmayan ve nasıl olduğu akıl ile anlaşılamayan, yalnız ilâhlık ve yaratıcılık için gerekli sıfatları bilinen bir varlıktır. Kendi kendine vardır ve bir tanedir. Ondan başka hiçbir şey kendi kendine mevcut olamaz.

    Herşeyi var eden ve varlıkta durduran yalnız Odur. Kendi kendine vardır demek, kendi kendine var olmuştur demek değildir. Çünkü, böyle söylemekle, sonradan var olduğu anlaşılır. Hâlbuki, Onun varlığı gerekir. Hiçbir zaman yok değil idi.

    Kendi kendine var olmak demek, varlığı hiçbir şeye muhtaç olmamak demektir. Bütün varlıkların var olması için, Onun var olması gerekir. Her şeyi var etmesi ve böyle düzgün hâlde durdurması için gerekli olan kemâl sıfatları vardır. Noksanlık, ayıp ve kusuru olamaz. Kusurlu olan ilâh olamaz.

    Bütün varlıkları var eden bir varlık bulunmasa, ya herşey kendi kendine var olur, yahut hiçbir şey var olamaz. Her şeyin kendi kendine var olması, akla da, ilme de uygun birşey değildir. Çünkü, kendi kendine var olmak, kendinden önce kendisinin var olmasını îcâb eder. Vâcib-ül vücûd [kendinin hep var] olması gerekir. Böyle olsaydı, yok iken sonradan var, yahut var iken sonradan yok olmazdı. Hâlbuki, her mahlûk yok iken sonradan var oluyor ve tekrar yok oluyor. Bundan da, hiçbir mahlûkun vâcib-ül vücûd olmadığı kolayca anlaşılır.

    Zâten kendi kendine var olmak, aklın kolayca anlayabileceği birşey değildir. Vâcib-ül vücûd olanın bir olması ve bütün varlıkları yoktan var etmesi gerekir. Mahlûkların var olması için bir vâcib-ül vücûdun varlığı gerekli olmasaydı, onun da kendiliğinden varlığı kabûl edilemezdi.

    Her varlığın kendi kendine var olması, fenne o kadar uzak birşeydir ki, doğacılar bile (tabiat şöyle yaratmış, tabiat kuvvetlerine hükmedemiyoruz) diyorlar. Böylece varlıkların kendiliklerinden olmayıp, bir yapıcısı bulunduğunu, ister istemez açıklamış oluyorlar. Fakat, o yapıcıya lâyık olan isimleri ve sıfatları vermekten çekiniyorlar. Bilgisiz ve irâdesiz bir tabiata [doğaya] bağlanıyorlar.

    Fizik ve kimya olaylarından hiçbirinin kendiliğinden olduğu görülmüyor. (Harekete geçen veya hareketini değiştiren, yahut harekette iken duran bir cisme elbette bir kuvvet etki etmiştir) deniyor. Bütün bu varlıkların bu düzen ile kendiliğinden oluverdiğini sanmak, fizik ve kimya kanunlarını inkâr etmek olur.

    Atomdan Arşa kadar bütün varlıkları yoktan var eden, ilim, irâde ve kuvvet sâhibi bir yaratana inanmayıp da, bu varlıkları, fizik ve kimya kanunlarına uymayan bir tesâdüf eseri zannetmek kadar câhillik olamaz. O hâlde yaratıcıyı inkâr edenler, küfür yobazı birer kara câhildir.

    Varlıkları yoktan var eden bir yaratıcının bulunmadığını, herşeyin kendiliğinden meydana geldiğini söylemek, akla da, fenne de uygun değildir. Çünkü, yok iken var olmak bir iştir. Fizik ve kimya kanunlarına göre, her iş, bu işi yapan bir kuvveti haber vermektedir. Demek ki, daha önce, bir kuvvet kaynağının bulunması, fen bilgilerine göre, muhakkak gereklidir. Her mevcudu var eden, önce başka bir varlığın bulunması gerekli olunca, birbirini yaratmak, ezelden ebede kadar sonsuz olarak zincirleme devam etmesi gerekir. Böyle olsaydı, hiçbir şey var olamazdı. Bunun da açıklaması şöyledir:

    Bir başlangıcı olmayan ve hepsi birbirinden meydana gelen varlıklar, yokluk demektir. Bunu, bir misâl ile açıklayalım:

    Benim elimde, sizden ödünç aldığım bir altın lira var. Siz de, onu bir arkadaşınızdan ödünç almışsınız. O da, bir başkasından almış. İşte bu ödünç verme sırası, dünyadaki bütün insanları dolaşsa bile, bir başlangıcı olmazsa, yâni ödünç olarak değil de, başka şekilde mâlik olan bir kimseden başlamadıkça, elimde mevcut olduğunu söylediğim altın lira, yoktur. Yâni bu para, kimsenin elinde değildir. Çünkü, birinin elinde olduğunu düşünürsek, bunun, bir başkasından alınması gerekir.

    O başkasında da yoktur ki, buna verebilsin. İlk önce veren biri yoktur ki, elden ele dolaşabilsin. İlk önce, biri ödünç verseydi, bu lira şimdi, birinin elinde bulunurdu. Liranın var olması, sonsuzdan değil, ilk önce birinden verildiğini göstermektedir. İşte bunun gibi, her varlık, var olmak için başkasına muhtaç olarak, varlığı başkasına muhtaç olmayan bir varlığa ulaşmamak üzere, bu ihtiyaç zinciri, sonsuzdan başladığı düşünülürse, hiçbir şey var olamaz. Çünkü, herhangi bir varlığın var olması, başkasına, onun var olması da, daha başkasına, böylece sonsuz olarak hep başkasına muhtaç oldukça, hiçbir şey için varlık düşünülemez. Var olarak gördüğümüz herşey, yok olmak gerekir. Çünkü, kendinden önce başka bir şeyin var olmasına muhtaçtır. Hâlbuki o şey de, var değildir. Çünkü o da kendinden önce daha başkasının var olmasına muhtaçtır. Üçüncü şey de böyle, dördüncü, beşinci... hep böyle...

    Âdem aleyhisselâmın varlığı da, yukarıda bildirilen düşünce ile kolayca anlaşılır. Hz. Âdem olmayıp da, insanların babaları sonsuz olsaydı, yeryüzünde hiç insan bulunmazdı. Çünkü, baba sayısı sonsuz demek, ilk baba yok demektir. İlk baba olmayınca, bunun çocukları da, yâni insanlar da, yok demektir. İnsanlar var olduğundan, ilk babanın da var olması gerekir.Maddelerin ve sıfatlarının sonradan yaratıldığı birkaç yoldan isbat edilmiştir:

    1-Maddeler ve bütün zerreleri hep değişmektedir. Değişmekte olan şey, kadîm [başlangıçsız, ezelî] olamaz, hâdis olması [sonradan yaratılması, mahlûk olması] gerekir. Çünkü, her maddenin, kendinden öncekinden meydana gelmesi işi, sonsuz öncelere kadar gidemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı olması, yâni ilk maddelerin, yoktan var edilmiş olmaları gerekir. Yoktan var edilmiş olan ilk maddeler bulunmasaydı, yâni sonraki maddenin kendinden önceki maddeden meydana gelmesi işi sonsuz öncelere gitseydi, maddelerin birbirlerinden meydana gelmelerinin bir başlangıcı olmazdı ve bugün hiçbir maddenin var olmaması gerekirdi. Maddelerin var olmaları ve birbirlerinden meydana gelmeleri, yoktan var edilmiş ilk maddelerden üremiş olduklarını göstermektedir.

    2-Gökten düşen bir taşa, sonsuzdan geldi denemez. Çünkü sonsuz, başlangıcı, ucu yok demektir. Sonsuzdan gelmek, yoktan gelmek olur. Sonsuzdan geldiği düşünülen şeyin, gelmemesi gerekir. Gelen birşeye, sonsuzdan geldi demek, akla, fenne uymayan ve câhilce bir söz olur.

    Bunun gibi, insanların birbirlerinden meydana gelmeleri, sonsuz öncelerden gelemez. Yoktan yaratılmış olan bir ilk insandan başlayarak üremeleri gerekir. (Yoktan var edilmiş olan ilk insan olmayıp, insanların birbirinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelerden gelmektedir) denirse, hiçbir insanın var olmaması gerekir. Her varlık için de böyledir.

    Maddelerin, cisimlerin birbirinden hâsıl olmaları için, (Böyle gelmiş böyle gider. Yoktan var edilmiş ilk maddeler yoktur) demek, akla ve fenne uygun değildir. Değişmek, sonsuz olmayı değil, yoktan yaratılmış olmayı göstermektedir.

    Yaratıcının, maddeleri, zerreleri, çeşitli sebeplerle değiştirdiğini, yâni yok edip, bunların yerine başkalarını yaratmakta olduğunu, her zaman görüyoruz. Dilediği zaman maddeleri birbirinden yaratmaktadır. Âlemleri, her maddeyi, her zerreyi sebeplerle yarattığı gibi, dilerse, sebepsiz, vâsıtasız olarak, yoktan da yaratır.

    Maddelerin, cisimlerin hâdis olduğuna [sonradan yaratıldığına, mahlûk olduğuna] inanan, fânî olduklarına, yâni, tekrar yok olacaklarına da inanır. Yok iken sonradan yaratılmış olan varlıkların yine yok olabilecekleri meydandadır. Birçok varlıklar, şimdi de yok olmaktadır.

    Fenne uygun düşünen bir insanın, maddelerin ve cisimlerin, yâni her varlığın, yoktan var edilmiş olduklarına ve tekrar yok olacaklarına inanması gerekir. Cisimlerin yok iken sonradan var olduklarını ve tekrar yok olduklarını, yâni şekillerinin ve özelliklerinin kalmadığını görüyoruz. Cisimler yok olunca, maddeleri kalıyor ise de, bu maddeleri de ezelî değildir. Çok öncelerde, Allahü teâlâ tarafından yaratılmıştır ve Kıyâmet gününde hepsini tekrar yok edecektir.

    Tek bir Yaratıcı vardır

    Âlem hâdis olunca, bunu yoktan var eden bir yaratıcısı vardır. Çünkü, hiçbir olay kendiliğinden olamaz.

    Bugün fabrikalarda binlerce ilâç, ev eşyası, sanayi ve ticâret maddeleri, elektronik âletler yapılıyor. Bunların çoğu, ince hesaplardan, yüzlerce tecrübeden sonra elde ediliyor. Bunlardan birine bile, kendi kendine var oldu denilebilir mi? Evet, (Hepsinin bir yapıcısının bulunması gerekir) diyorlar da, canlılarda, cansızlarda görülen ve her asırda, daha yenileri, daha inceleri keşfedilen milyonlarca maddenin ve olayın kendi kendilerine tesâdüfen var olduklarını söylemek, ikiyüzlülük, koyu bir inattan veya açık bir ahmaklıktan başka ne olabilir?

    Görülüyor ki, her maddeyi, her hareketi var eden tek bir yaratıcı vardır. Bu yaratıcı (Vâcib-ül-vücûd)dur. Yâni, yok iken sonradan var olmuş değildir. Hep var olması gerekir. Var olması için hiçbir şeye muhtaç değildir.

    Hep var olması gerekmez ise, âlemler gibi hâdis, yâni mahlûk olurdu. Mahlûk, başka bir mahlûkun değişmesinden veya yoktan var edilir. Onu da bir yaratan gerekir. Böylece sonsuz yaratanlar gerekmektedir.

    Ondan önce ve sonra, başka bir yaratıcı yoktur

    Mahlûklardaki değişmelerin sonsuz olamayacağı gibi, yaratıcıların da sonsuz olamayacağını, yaratmanın birinci bir yaratıcıdan başlayacağını yukarıda bildirmiştik. (Yaratıcıların biribirlerini yaratmaları sonsuz olarak gider) denince, hiçbir yaratıcının bulunmaması gerekir.

    İşte, yaratılmış olmayan birinci ilk yaratıcı, mahlûkların tek yaratıcısıdır. Ondan önce ve sonra, başka bir yaratıcı yoktur.

    Yaratıcı yaratılmaz. Yaratılırsa mahluk olur. O, hep vardır. Bir ân yok olsa, her şey yok olur. Vâcib-ül-vücûd, hiçbir bakımdan hiçbir şeye muhtaç değildir. Yerleri, gökleri, atomları, canlıları, düzenli, hesaplı yaratanın kudretinin sonsuz olması, âlim olması, dilediğini hemen yapması, bir olması, onda hiç değişiklik olmaması gerekir.

    Kuvveti sonsuz olmasa ve âlim olmasa, böyle düzenli, hesaplı mahlûkları yaratamaz.

    Bu yaratıcı birden çok olursa, birşeyin yaratılmasında, istekleri uymayınca, istediği yapılmayanlar yaratıcı olamazlar ve yaratılan şeyler karmakarışık olur.

    Yaratıcıda hiç değişiklik olmaz. Şimdi nasılsa, âlemi yaratmadan önce de öyle idi. Herşeyi yoktan yaratmış olduğu gibi, şimdi de, herşeyi yaratmaktadır. Çünkü değişmek, mahlûk olmayı, yoktan yaratılmış olmayı gösterir.

    O hep vardır, yok olmaz. Bunun için, O’nda hiç değişiklik olmaz. Mahlûklar ilk yaratılmalarında Ona muhtaç oldukları gibi, her ân da muhtaçtır. Herşeyi yaratan, her değişikliği yapan yalnız Odur. Düzenli olmaları için ve insanların yaşayabilmeleri ve medenî olabilmeleri için, herşeyi sebeplerle yaratmaktadır. Sebepleri Allahü teâlâ yarattığı gibi, sebeplerin etki etmelerini, iş yapabilmelerini de, O yaratmaktadır. İnsanlar sebeplerin maddelere etki etmelerine vâsıta olmaktadır.

    Yaratmaya vâsıta olmak

    İnsanlar, acıkınca, birşey yiyip içmek, hasta olunca ilâç almak, süt elde etmek için ineği beslemek, elektrik elde etmek için hidro-elektrik santralı kurmak, her çeşit fabrika yapmak, sebepleri kullanarak, yeni şeyler yaratmasına vâsıta olmaktadır.

    İnsanın, irâdesi ve kuvveti de, Allahü teâlânın yarattığı birer sebeptir. İnsanlar da, Allahü teâlânın yaratmasına vâsıta olmaktadır. Allahü teâlâ, böyle yaratmak istiyor.

    Âhırete inanmak, Allahü teâlâya inanmak gibi çok önemlidir. Âhıret olmazsa, dünyada mükâfatlandırılmayan iyilikler ve cezâsı çekilmeyen haksızlıklar, karşılıklarını göremeyecektir. Bu hâl, en ince sanatları, en ince düzenleri bulunan, bu gördüğümüz âlem için çok büyük bir kusur olur.

    En küçük bir topluluğun bir adâlet mahkemesi var da, kâinat dediğimiz şu muazzam âlemin bir Mahkeme-i kübrâ’sı olmaz mı?

    Büyük mahkemeye çıkacağımızı bilerek, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet etmemiz gerekir. Bu emirlerin en başında ise namaz gelmektedir. Peygamber efendimiz, (Namaz, dinin direğidir) buyuruyor. Direksiz binanın yıkılması kolay olur. Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir. Başsız yaşanmıyacağı gibi, namazsız din de olmaz.
    +
    Sual: Bazı akıllı ve zekî kimseler bir şey yaratamaz mı?



    CEVAP

    Yaratamaz. Herşeyi yaratan Allahü teâlâdır. Yerde ve göklerde bulunan bütün varlıkları, maddeleri, cisimleri, özellikleri, olayları, kuvvetleri, kanunları, bağlantıları yaratan, yalnız Odur. Ondan başka yaratıcı yoktur. Ondan başkasına yaratıcı denemez.

    Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki:

    (Her şeyi yaratan Allahtır.) [Zümer 62]

    (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allahtır.) [Saffât 96]

    (Herşeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allahtır.) [Mümin 62]Karada, denizlerde, havada yaşayan hayvanların [mikropların, atom çevresindeki elektronların, moleküllerin, iyonların] ve insanların, meleklerin ve cinnîlerin, yâni her var olanın kendisini ve hareketlerini ve işlerini ve durmalarını, ibâdetlerini ve günahlarını, iyiliklerini, zararlarını, küfürlerini ve îmânlarını yaratan Odur.

    Sineklerin, böceklerin, mikropların, yıldızların, rüzgarların hareketlerini [elektrik itme ve çekmesini, maddenin çekimini, sıvıların ve gazların kaldırma kuvvetlerini] yaratan yalnız Odur. İnsanların ve diğer canlıların rızkını yaratan, gönderen Odur.

    Canlıları öldüren, ölüleri dirilten, sağlamları hasta yapan, hastaları iyi eden yalnız Allahü teâlâdır. Mikrop, doktor ve Azrail, birer sebeptir. İşi yaratan, bunlara etki eden Odur. Ateşte yakmak, karda soğutmak, [elektrikte ısı, ışık ve elektroliz hâsıl etmek] hâssalarını hep O yaratmaktadır. Ateş, kar, elektrik, görünen sebeplerdir. Allahü teâlânın âdeti olan vâsıta ve şartlardır. [Duygu organlarımızı, bunlardaki duyma kuvvetlerini, hücrelerdeki beslenme, üreme, zararlı maddeleri çıkarma, kalbi, kanı, kan sisteminin, öteki doku ve organların ve sistemlerin çalışmalarını, aralarındaki düzeni yaratan hep Odur.]

    Dinsizlerin ve zındıkların, (Her madde ve kuvvet, kendi özelliği ile kendisi etki eder. Meselâ, ateş yakıcıdır. Her zaman, yakar) demeleri çok yanlıştır. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Sebeplerin etkisi kendiliğinden değildir. Sebepleri var edince, bunların etkisini, işlerini de hemen yaratması, Onun âdetidir. Ateşte yakmak özelliğini yaratmasa, ateş yakamaz. Ateşe düşen kimseyi, o istemezse, ateş yakmaz. Maddenin kendinde özellik yoktur. Maddenin özelliklerini, sebeplerin etkilerini ve işlerini, Hak teâlâ yaratıyor. O dilemezse, bu özellikleri ve etkileri yaratmaz. Dileseydi, karda sıcaklık, ateşte soğukluk yaratırdı. Nemrud’un ateşi Hz. İbrahim’i yakamadı. Eğer yakmak, ateşin özelliği olsaydı, elbette yakardı. Yakma işi, ateşten değil, Allahü teâlâdandır. Kılıcın kesmesini, merminin delmesini, zehirin öldürmesini yaratan Odur. Denize düşende boğulmayı yaratıyor. Dilerse, boğulmasına mani olur. Kuşun, tayyarenin uçmasını, [havanın kaldırmasını, sürtünme kuvvetlerini] yaratan Odur. Bu özellikleri, kuvvetleri yaratmasa, bunlar uçamaz.

    Allahü teâlâ, maddelerde dilediği özelliği, işi, yaratır. Yarattığı iş, maddeden hâsıl olur. Fakat, Allahü teâlânın hikmeti ve âdeti şöyledir ki, her maddeye belli özellik, belli etki vermiştir. Maddeleri, birbirlerinin değişmesine sebep kılmıştır. Buğday tohumundan buğday, arpadan arpa yaratır. İnsandan insan, hayvandan hayvan yaratır. Yemek ile karın doymasını yaratıyor. Eğer doymak yaratmasa, ne kadar çok yesek doymazdık. Susuzluk yaratmasaydı, hiç su içmesek susamaz idik. Her şeyi yerli yerince yaratan Allahü teâlayâ hamd olsun!
    +
    Sual: Allah faydasız birşey yaratmaz mı?



    CEVAP

    Yaratmaz. Allahü teâlâ hakîmdir, yarattığı herşeyde nice faydalar vardır. İnsan aklı bunları anlayamaz. Akıl ancak alıştığı, duygu organları ile aldığı bilgileri ölçer, kavrar.

    Kâfirleri yarattığında, bunlara uzun ömür, bol rızık, mevki, rütbe verdiğinde, küfürlerini, kötülük yapmalarını dilediğinde ve yılanları, hınzırları, zehirleri yarattığında [görülemiyen atomun, düşünülemeyen küçücük çekirdeğinde, akılları şaşırtan, şehirleri yok eden muazzam kuvvet yerleştirmesinde, ışık, elektrik, mıknatıs ve kimya enerjileri yaratmasında, fizikte, kimyada, biyolojide okunan ve pek çoğu henüz anlaşılamayan madde ve kuvvet ve hayat kanunlarını, nizamını kurmasında] sayısız hikmetler, faydalar vardır. Faydasız birşey yapmak aşağılıktır.

    Dinimiz, sayısız varlıkların yaratılış hikmetini açıkça bildirmemiştir. Allahü teâlânın yarattıklarındaki hikmetlere bakıp, gerekli ibreti almayı emrettiği için insanoğlu gücü nisbetinde ibret almaya gayret etmelidir!

    Her varlığın yaratılışında, her emir ve yasakta nice hikmetler vardır. Ölçüsüz konuşan bazı kimseler (Bunun hikmeti şudur) diyerek kestirip atıyorlar. Hâlbuki, (Sayısız hikmetinden birisi de şu olabilir) dense belki daha az hata edilmiş olur. Meşhur ölçüsüzlerden birisi (Domuz etinin yasaklanmasındaki hikmet, içinde trişin isimli kurtların bulunmasıdır) demişti. Münkirler ise (Haram olmasındaki sebep, trişin ise, öldürülmesi mümkün) diyerek kafasına göre haramlığını kaldırıyordu. Eğer, (Domuz etinin haram edilişindeki hikmetlerden birisi de trişin) denseydi, münkirin itirazına da sebep olmazdı. Besmelesiz kesilen kuzu eti de haramdır. İnsanoğlu, emir ve yasaklardaki hikmetlerden kaçını anlayabilir?

    Tek hikmet aramak yanlış olur

    Allaha inanan tanıdık bir jinekolog doktor, (Kız çocukların bakire olarak doğması, mikropları önlemek için) demişti. Bu cevap çok tuhafıma gidince, ona şöyle sorular sormuştum:

    Niye mikrobu önlemek için kızlara böyle bir tedbir alınmış da, kadınlara alınmamış?

    Kadınların, kızların sakalsız yaratılışları, traş olma güçlüğünü önlemek için mi?

    Erkeklerin kadınlar gibi çocuk doğuracak vasıfta yaratılmayışı, erkeklerin sıkıntılara katlanamıyacağı için mi?

    Her şeyde tek hikmet aramak yanlış olur.

    O hâlde insan, akıllara hayret ve durgunluk veren sayısız hikmetlere bakıp acizliğini idrak etmelidir! Allaha iman eden, Onun emir ve yasaklarına riâyet ederse, huzura kavuşur.

    Yeşile, maviye, denize bakmak göz sıhhati için faydalıdır. Gökteki yıldızların, gezegenlerin hepsinin hikmetleri vardır. Bu gezegenler yollarından azıcık saparsa birbirlerine çarpıp paramparça olurlar.

    Yerin içinde maden hazinesi saklıdır. Çeşitli madenler, kömür, petrol, soğuk ve sıcak sular, maden suları, kaplıca suları... Yerin içinde daha neler gizlidir. Yeryüzündekilerin hangi birisini sayabiliriz. İnsanoğlunun istifadesine verilen çeşitli bitkiler, sebzeler, meyveler, hayvanlar bulunur. Bütün bunları yerli yerince dilediği gibi yaratan eşsiz hikmet sahibi Allahü teâlâya hamd olsun. Bunlar Onun varlığının apaçık delilleridir.

    Bilmediğimiz birçok hikmetlerin yanında bildiğimiz hikmetler çok azdır. Güneş ışığında çeşitli ışınlar vardır. Işık olmasaydı gözlerden istifade mümkün olabilir miydi? Renkler nasıl ayırt edilebilirdi? Güneş olmasaydı, gece ile gündüz olmaz, her yer karanlık olurdu. Güneş, şimdiki yerinden dünyaya çok yakın olsaydı, fazla sıcaktan dünyada hiçbir canlı yaşayamazdı. Güneş dünyaya uzak olsaydı, soğuktan yine dünyada hayat olmazdı. Güneşi böyle dünyaya en uygun uzaklıkta yaratan Allahü teâlânın şanı ne yücedir.

    Ayın hikmetlerinden birisi, kameri takviminin hesap edilmesine yaramasıdır. Bazı geceler ay ışığından da istifade edilir. Med-cezir hadisesi, ayın çekim kuvvetinden ileri gelir. Eğer Ay, dünyaya çok yakın olsaydı, med olayı olunca, denizlerdeki sular kabarıp dünyayı su altında bırakırdı. Ay’ı zararsız, ama faydalı bir uzaklıkta yaratan Rabbimizin şanı çok yücedir. Muntazamdır, cümle efalin senin, Akıl ermez, hikmetine kimsenin.
    +
    Sual: Kâinatta tesadüflere yer yoktur deniyor, çeşitli örneklerle açıklar mısınız?



    CEVAP

    Kâinata bakılınca, herşeyin bir nizam intizam içinde olduğu, hiçbir şeyin başıboş olmadığı görülür. Fezada saatte 1600 km. hızla dönmekte olan, içi ateş dolu bir gezegen olan dünyanın üzerinde, yalnız yer çekimi kuvveti ile kalarak, insanın ve diğer canlı varlıkların yaşaması ne büyük bir harikadır.



    Işık saçan güneş, en uygun ısı ile bitkilerin yetişmesini, bazılarının içinde ise, kimyasal değişikler yaparak un, şeker ve daha nice gıda ve deva maddelerinin meydana gelmesini temin eder. Hâlbuki, dünya Kâinat içinde ufacık bir varlıktır. Güneş etrafında dönen gezegenlerden meydana gelen ve içinde dünyanın da bulunduğu güneş sistemi, kâinat içinde bulunan ve sayısı bilinmeyen pek çok sistemlerden biridir.

    Güneşin ışınlarının, 150 milyon km uzağındaki dünyaya ancak milyarda biri gelmektedir. Sadece bu kadar bile arz- atmosfer makinesini çalıştırmaya yetmektedir. Yani bütün canlıların hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri mümkün olabilmektedir.

    Güneşin sıcaklığı, sathında 5500, merkezinde ise 20 milyon dereceyi bulur. Dünyanın güneşe olan mesafesi, bizim ihtiyacımız olan sıcaklığı alacak kadar ayarlanmıştır. Eğer dünyanın güneşe olan uzaklığı daha fazla olsaydı, dünyaya daha az ışık gelir, soğuktan hiçbir canlı var olamazdı. Dünya, güneşe 150 milyon km’den daha yakın olsaydı, daha fazla ışık gelirdi ve sıcaklıktan hiçbir canlı var olamazdı.

    Atmosferde, su buharı bulunduğu için, radyasyon kaybından ötürü geceleri yeryüzünün aşırı soğumasını, sebze ve meyvelerin donmasını da önler. Gece ile gündüz arasında çok aşırı sıcaklık farkı da görülmez. Toprak üstündeki su, ya buharlaşarak havaya geçer, yahut toprak altına sızarak, yer altı sularını meydana getirir. Suyun en önemli kaynağı okyanuslardır. Dünyanın dörtte üçü su ile kaplıdır. Su bu kadar geniş alana yayılmakla kâfi buharlaşmayı sağlar, yağış rejimini düzenler.

    Eğer, okyanusların dağılımı şimdiki gibi yaygın olmasaydı, yağmurda önemli ölçüde bir azalma görülür, neticede, şiddetli bir kuraklık hüküm sürerdi. Okyanuslardan buharlaşan su, sadece okyanuslar üzerine düşmez. Su buharı olarak havaya karışır ve üst atmosferdeki kuvvetli rüzgarlarla dünya üzerine dağılır, böylece ihtiyaç duyulan nem, değişik bölgelere kadar ulaşır. Her bölge, az veya çok suya, "rahmete" kavuşur.

    Her madde, ısınınca hacmi büyür, soğuyunca küçülür. Fakat su +4°C’den itibaren soğursa hacmi genişler. Suda bu özellik olmasaydı, deniz ve göllerde buz haline gelen su tabakası dibe çöker ve bu olay 0°c ve daha düşük sıcaklıkta tekrarlanarak neticede suların buz tabakaları yığını haline gelmesine sebep olur, böylece buradaki bütün canlılar ölürdü. Suyun böyle bir özelliğe sahip olması bir tesadüf müdür? Suyun bu özelliğinin de bir gaye için olduğu görülür. Bir gayeye hizmet eden sebep ise tesadüf olamaz. Şuursuz tabiat böyle bir şeyi yapamaz. Şuurlu olan insanlar da yapamaz. Bunu ancak insanları da yaratan bir kudret sahibi yapabilir.

    En büyük iplik fabrikalarının, modern makinalarla yaptığı ipek, küçük bir ipek böceğinin yaptığı ipek randımanının çok altındadır.

    Eğer ağustos böceğinin boyu, bugünkü ses cihazları kadar büyütülse, yapılan hesaplara göre çıkaracağı sesle camlar kırılır, duvarlar yıkılırdı. Bunun gibi, eğer bir ateş böceği, bir sokak lambası kadar büyütülmüş olsa, bütün bir mahalleyi gündüz gibi aydınlatırdı. Böyle akıl almaz derecede mükemmel ve muazzam eserleri hikmetli bir şekilde ancak sonsuz bir kudret sahibi yaratabilir. Bu yaratıcının hiç değişmemesi ve sonsuz var olması gerekir. İşte bu yaratıcı Allahtır.

    Okyanusların 800 m.den daha fazla olan derinliklerinde yaşayan balıklar, havaya çıkarılınca parçalandığı gibi, insanlar da, hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava hepimizi onbeş ton kuvvetle ezdiği hâlde, pestil haline gelmeyişimiz, teneffüs sayesindedir. Teneffüs yolları, akciğer keseleri, kapiller ve kan damarları ile, vücudumuzun bütün hücrelerine hava gider. İçimizde de, dıştaki tazyike eşit bir basınç mevcuttur.

    Hayvanların yaratılışı

    Allahü teâlâ, sayısız hayvan yarattı. Bir kısmının zararından emin olmak, bir kısmının da insanlara itaat etmesi için, onlara akıl vermedi. Mesela bir çocuk, bir koyun sürüsünü güdebilir.

    Et yiyen hayvanların kolay avlanabilmeleri için, onlara sıçrama kabiliyeti, parçalayıcı dişler ve pençe ihsan etti. Av veya polis köpeğini insanların menfaatine uygun kabiliyette yarattı. Bazı hayvanları binmeye ve yük taşımaya elverişli, bazılarının etinden, sütünden, derisinden, yününden, yumurtasından, kemiğinden, dişlerinden istifade edilecek vasıfta yarattı. Nesillerini devam ettirebilmeleri için her hayvanın cinsine göre en uygun şekilde üreme organlarını da yarattı.

    Fil, hortumu sayesinde yerden bir şey alıp ağzına götürür. Filin hortumu su içmeye mahsus bir kap, yiyeceklerini toplayıcı bir el, nefes alacak bir burun, sırtına yük yükleyecek bir kol, ağırlık kaldırıcı bir vinçtir. Allahü teâlâ, fili binicilerinin faydalanacağı bir vasıta olarak yaratmış, ayrıca özel anlayış kabiliyeti de vermiştir. Bu sayede ehlileştirilip yük taşır ve harpte kullanılır.

    Zürefa, yüksek yaylalarda, kayalık, ağaçlık yerlerde yaşar. Cenab-ı Hakkın kendisine ihsan ettiği uzun boynu sayesinde diğer hayvanların yetişemediği, çıkamadığı yüksek yerlerdeki otlardan, ağaçların tepesinden rızkını temin eder.

    Balık suda yaşar. Allahü teâlâ, balıkların suda kolayca gidebilmeleri için yüzgeçler yaratmıştır. Suda boğulup ölmemeleri için akciğer yaratmamıştır. Su içindeki oksijeni alabilecek solungaçlar yarattı. Balığın ayağı olmadığı hâlde suda çok süratli hareket edebiliyor. Deniz üzerinde uçan kanatlı balıklar da vardır. Mürekkep balığı tehlikeyi sezdiği zaman, derhal bir boya ifraz ederek görünmez olur, nereye gittiği anlaşılamaz.

    Bukalemun, hareket kabiliyeti az olduğu için düşmanlarından kaçamaz. Fakat Allahü teâlâ buna renk değiştirme hususiyeti vermiştir. Çevreye kolaylıkla uyar. Kırmızı, yeşil veya sarı renge bürünebilir. Bulunduğu yerin rengine uyarak, kamufle olur, düşmanlarından korunabilir. Gözleri her tarafa dönebilecek şekilde yaratılmıştır. Bir gözüyle karşısına bakarken, öteki gözüyle de arkasını görebilir. Öyle ki, avını veya düşmanını başını çevirmeden görebilir. Vücudunun uzunluğu kadar dili vardır. Ta arkasındaki avına kolayca ulaşabilir, dilini bir ok gibi fırlatır. Dilinin ucu yapışkan olduğundan avını hemen yakalar. Dilin ucundaki yapışkan kısma isabet eden avın kurtulma ihtimali yoktur. Her hayvana rızkını ve düşmanı için silahını yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

    Karınca, topladığı danelerin yerdeki nem sebebiyle yeşerip bitmemesi için daneleri parçalar. Islanan danelerin çürüyüp bozulmaması için de dışarı çıkarıp kurutur. Sellerin zarar vermemesi için yuvasını yüksek yere yapar. Allahü teâlâ, cemiyet halinde yaşamayı, yardımlaşmayı, kış için azık toplamayı karıncaya ilham etmiştir. Bu ilhamı veren cenab-ı Hakkın şanı çok yücedir.

    Arı da cemiyet halinde yaşar. Her grup kendisine bir başkan seçer. Eğer ikinci bir başkan çıkarsa onu öldürürler. Arı dışkılarını balın içine koymaz. Dışarıya bırakır. Uzak yerlere gidip dolaştıktan sonra şaşırmadan kovanını bulur. Balın imalini, yapısını, faydalarını, bal mumunu, peteklerin altıgen şeklinde yapılışını anlatmak için kitap yazmak gerekir. Akılları durdurucu duyguları arıya ilham eden Allahü teâlânın hikmetlerini anlamak ve anlatmak mümkün müdür?

    Karasinek, altı ayaklı olarak yaratılmıştır. Dördü ile yürür, ikisi yedektir. Yürüdüğü ayakları çamurlanırsa yedek ayakları ile bunları silip kurular.

    Örümcek, yuvasını yapmak ve avına tuzak kurmak için ağ deposu ile yaratılmıştır. Kurduğu ağ, sineklerin ve bazı böceklerin ayaklarına takılır, örümcek, tuzağa yakalanan haşereyi, sıvı bir madde ile etrafını sarar, her an taze yiyebilmek için onu konserve haline getirir. Acıkınca biraz yer, sonra yediği yeri mumyalar. Bütün bu işleri örümceğe ilham eden Allahü teâlânın hikmetlerini düşünüp kulluk vazifemizi ifa etmeliyiz.

    İpekböceği gibi hangi modern fabrika, ağaç yaprağından sağlam kumaş imal edebilir? İpekböceğine dut yaprağı yemesini, ondan ipek imal etmesini ilham eden Allahü teâlâ, insanların istifadeleri için neler yaratıyor. İpekböceği, zamanla kelebek olur. Eğer kurt [larva] halinde kalsalardı, üremeleri mümkün olmazdı. Bunlara nasıl tesadüf denir?

    Ayaksız yürüyen yılan, su içer, inek de su içer. Aynı su, birinde zehir, birinde süt olur. Kaplumbağa tehlike görünce büzülüp taş haline gelir, kirpi de keven dikeni gibi büzülür. Ateş böceği ışık saçar.

    Tathakurusu, kan emmek için duyargasının ısı ve koku alma yolu ile kan emeceği insanı tanır. Çünkü böceğin duyargası hassas bir antendir. Bununla, hafif bir ısının yol açtığı hava dalgasını farkeder. Kanını sevdiği bir insanın etrafına birkaç sıra kanını sevmediği kişilerden barikat kurulsa, tahtakurusu hepsini geçip kanını sevdiği insana gelir. Kiminden kaçar kimine koşar. Küçücük böceği böyle bir hisle yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

    Her hayvan ve her vasıta çöldeki kuma batmadan kolaylıkla gidemez. Çölde her zaman su bulmak güçtür. Kavurucu sıcaklar su kaybına, terlemeye sebep olur. Allahü teâlâ, çölün şartlarına uygun bir hayvan yaratmıştır. Bu acaip hayvan devedir. Ayaklarının tabanı yastık gibi yumuşak olduğundan, diğer hayvanların aksine kuma batmaz.

    Deve, uzun müddet yiyip içmeden yaşayabilen bir hayvandır. Çölde aç kalan deve, vücudundaki yağları yakarak lüzumlu gıdasını temin eder. Hörgücü yağ deposudur. Uzun çöl yolculuğunda yedek gıda deposu olan hörgücünün yavaş yavaş azaldığı görülür. Böylece kendi kendini besleyebildiği için açlık deve için bir mesele sayılmaz.

    Devenin, ikinci mühim hususiyeti de susuz yaşayabilmesidir. Kızgın kumlar üzerinde ağır yükün altında bir hafta su içmeden yol alabilir. Bu şaşılacak bir vasıftır. Fakat Allahü teâlâ için zor bir şey olmadığı için deveyi çöl ikliminin şartlarına uygun yaratmıştır.

    Devenin yağ deposu olan hörgücü aynı zamanda bir su kaynağıdır. Bilim adamlarının aklının alamadığı kimyevi hadiseler neticesinde, hörgüçteki yağ suya da dönmektedir. Yağ, hem gıda, hem de su ihtiyacını karşılamaktadır.

    Nemli bir yere çöken deve, ihtiyacı olan suyu, yerin neminden alır. Tüyleri, güneşin sıcaklığını yansıtabildiğinden, sıcağın yakıcı tesirinden korunarak su ihtiyacı hissetmez. Devenin başka bir hususiyeti de, vücuttaki suyun kaybolmaması için hemen hemen hiç terlemiyecek şekilde, kum fırtınasında kumların burnuna kaçmaması için burnu hemen kapanacak şekilde yaratılmıştır.

    Otlarken dilini çıkarmadığı için su kaybı daha az olur. Az idrar çıkarır. İdrardaki ürenin çoğu yeniden protein yapılarak hem gıda, hem de su kazanmak için karaciğerinden geçer. Bütün bunları yapan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

    Her hayvan neslini devam ettirecek şekilde yaratılmıştır. Düşmandan korunacak, avını yakalıyacak silahı vardır. Mesela bir cins çekirge düşmanı saldırınca, çok kötü kokulu ve zehirli köpük fışkırtır. Düşmanı saldırmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Bir cins hamamböceği de, düşmanına karşı çok sıcak bir sıvı fışkırtır.

    Memeli hayvanlar içinde uçabilen tek hayvan yarasadır. Ses dalgalarına karşı muazzam hassastır. 200 bin frekanslı sesleri rahatlıkla duyar. Hâlbuki insan, azami 20 bin titreşimi ses olarak duyar. Karanlık gecede rahatlıkla bir yere çarpmadan uçar. Uçarken, kanat çırparken insanların duyamayacağı yüksek frekanslı sesler çıkarır. Bu sesler bir cisme çarpınca hemen yarasaya geri akseder. Yarasa bu cisimlerin hareketli veya sabit olduğunu anlar. Ona göre vaziyet alır. Bu sayede avını yakalar, düşmanından kaçar.

    Yarasa, dinlenirken başaşağı durur. Kanatları ile vücudunu öyle örter ki, yağan yağmurlar kanatları üzerinden aşağı akarak vücudu ıslatmaktan korur. Kapalı yerlerde de tavana yapışıp başaşağı durur.

    Yarasa, bazı hayvanlar gibi, kışlık yiyeceği koyacak yer bulamaz. Kışın aç kalmamak için Allahü teâlâ bu çeşit hayvanlara kış uykusu ihsan etmiştir. Yarasa, kış uykusu esnasında vücudundaki yağı azar azar tüketir. Yağ tabakası aynı zamanda hayvanın üşümemesini sağlar.

    Yarasanın bir kısmı sivri sinek ve mahsule zarar veren böcekleri yer. Bir kısmının gübresinden istifade edilir. Gübresi ziraat dışında, barut yapmak için güherçile imalinde kullanılır. Her hayvanın yaşaması için çeşitli imkanlar yaratan ve hayvanlardan çeşitli şekilde istifade sağlıyan hikmet sahibi Rabbimize hamdolsun!

    Kuşların yaratılışı



    Allahü teâlâ, her kuşun kolayca uçabilmesi, gıdasını toplayabilmesi, soğuktan, sıcaktan korunması, kendini savunması ve üremesi için muhtaç olduğu her şeyi en uygun şekilde yaratmıştır. Mesela, yerde yürüyebilmesi, uçuş için yerden yukarıya yükselmesine ve yere konmasına yardımcı olması için kuşları iki ayaklı yaratmıştır.

    Fazla soğuk ve sıcaktan müteessir olmaması için kuşun vücudunu tüylerle kaplı olarak, ayak derilerini de kalın ve dayanıklı olarak yaratmıştır. Kuşların ayak derileri de tüylü olarak yaratılsaydı, çamura girince çamur tüylere yapışıp uçuşa mani olurlardı.

    Uçuş esnasında tüylerin kolay kopup kuşların çıplak kalmamaları için deriye çok sağlam raptetmiştir. Keza yağmurdan müteessir olmayacak biçimde tüyleri kaygan bir vasıfta yaratmıştır.

    Kuşlardaki kanatların hikmetini düşünmeye çalışmalıdır! Kalın tüyleri tutan kemiğimsi çubuk olmasaydı, tüyleri bütün vücutta kıl gibi bitseydi, rüzgara karşı mukabele edemezdi. Tüyleri tutan çubuk kalın olduğu hâlde içi boş olduğundan uçuşa mani değildir. İçi boş olduğu için de kolay kolay kırılmaz.

    Leylek gibi uzun ayaklı kuşların suda kolayca gıdalarını almalarını temin için boyun ve gagalarını da uzun yaratmıştır. Ayaklar uzun olduğu hâlde boynu kısa olsaydı veya ayakları kısa olduğu hâlde boynu uzun olsaydı gıdalanmaları mümkün olmayacak kadar zor olurdu. Mesela gagası kısa olsaydı, su içinde boğulabilirdi.

    Allahü teâlâ, her cins kuşa, beslenmelerine uygun şekilde gaga yaratmıştır. Gaga, keskin olduğu için bıçak vazifesini görür. Gaga ile parçalanıp yenen şeyler, karındaki yüksek ısı sayesinde gâyet ufak olarak öğütülür, böylece dişlere lüzum kalmaz.

    Cenab-ı Hak, kuşların üremesini yumurta ile yarattı. Eğer yavrusunu karnında yaratmış olsaydı, bu hâl, kuşun uçmasına mani olurdu. Kuluçka müddeti boyunca yumurtaların üzerinde yatması kuşa ilham olunmuştur. Güvercinler, kuluçkadaki yumurtalar soğuyup bozulmasın diye biri çıktığı zaman diğeri ona vekalet ederek kuluçka müddetince nöbetleşe yumurtalar üzerinde yatıyorlar. Sanki bu tedbir kalkınca yumurtaların bozulacağı kendilerine öğretilmiştir. Mektep medrese görmeden kuşlara bunları kim öğretmiştir? Bütün bunlar tesadüfi şeyler değildir. Cenab-ı Hakkın kudretinin tezahürüdür.

    Leylekler, Anadoludan kalkıp Afrikaya göç ediyorlar. Göç sadece leylekler arasında değil, başka kuşlar arasında da vuku bulmaktadır. Turna ve kırlangıç gibi Amerikada ötleğen denilen kuşları, Kanadadaki yazlık yuvasını terkederek, dağ, orman ve nehirler aşarak 4-5 bin kmlik bir seyahatten sonra Güney Amerikadaki kışlıklarına ulaşırlar. Üç gün, geceli gündüzlü hiç durmadan kafile halinde uçarlar.

    Göçmen kuşlar, uygun rüzgarlar bulabilmek için yerden 6 km. yukarılara kadar çıkarlar. Yiyecek bulmak ve soğuktan korunmak için göç ederler. Seyahata çıkmadan önce vücutlarına yağ depo ederler. Yağın, aynı miktardaki protein ve karbonhidrata göre iki misli enerjiye sahip olması, kuşlar için en iyi bir yakıt olmasına sebeptir. Kuşlar, eski yuvalarını bulmak için Güneşi pusula olarak kullanırlar. Sisli ve bulutlu havalarda ise, yerin manyetik sahasını, geceleri ise yıldızları pusula olarak kullanırlar. İnsanlar frekansı 16000den az olan sesleri işitemediği hâlde, kuşlar rahatça işitebildikleri için yollarını kolayca bulabiliyorlar.

    İnsanlar, mevcut olan yerçekimi kanununu 17. asırda öğrenmişken, kuşlar, asırlardan beri yerin manyetik alanıyla çekim gücü arasındaki açıyı ölçerek yönlerini tayin etmeleri bir tesadüf olamaz. Kâinatta tesadüflere yer yoktur. Her şey kudret sahibi Yüce Rabbimizin hikmetleriyle vuku bulmaktadır. Kuşların bu harikulade hadiselerini bilim henüz çözememiştir. Bilim bunları çözmeye başlarsa, kuşlardaki bu kabiliyetin tesadüfi olmadığı anlaşılır, böylece inkâr yerini imana bırakmaya mecbur kalır.

    Bunlar gibi tabiattaki her varlık da, bir sanat eseridir. Bir otomobilin tabiat kuvvetleri ile, tesadüfen meydana geleceğini kabul etmeyen, baştan başa bir sanat eseri olan bu âlemi tabiat yaratmış diyebilir mi? Elbette diyemez. Kâinat tesadüfi değilse, bir gaye için yaratılmıştır. İnsanın yaratılışındaki maksat, Allahü teâlâyı tanıyıp Ona ibâdet etmesidir. (Ben kâinatı inceledim. Tesadüfi değildir. Bunun bir yaratıcısı vardır.) demek insanı felaketten kurtaramaz. Çünkü bir yahudi de (Allah var) diyor. Doğru iman sahibi olabilmek için Muhammed aleyhisselamın getirdiklerinin hepsine de inanmak gerekir.
    +
    Sual: Dinsizler, hiçbir vesikaya dayanmadan, sırf dinleri inkâr için, ilk insanın konuşma bilmediğini, işaretle anlaştığını söylüyorlar. Darwin’in nazariyesini anlatanları da var. Bunlara cevap verir misiniz?





    CEVAP

    Gerçekler onların söyleyip söylememesiyle değişmez. Zaten sözlerinin hiçbir kıymeti yoktur. Bırakın başkalarının kendi haklarındaki sözlerinin bile kıymeti yoktur. Onlar diyorlar ki, maymun soyuyuz, biz diyoruz ki hayır sen maymun değil insan soyundansın. Onlar söylüyor diye, biz onların maymun olduklarını, yani hayvan olduklarını nasıl kabul ederiz!

    Şimdi gelelim ilk insanın, yani Adem aleyhisselamın konuşma bilip bilmediğine:

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Âdem aleyhisselam, Allahü teâlâ ile konuşan bir peygamberdir. ) [Hakim]

    (Âdem aleyhisselam Cennetten dünyaya inince, Allahü teâlâ, ona herşeyin sanatını, ilmini öğretti. ) [Taberânî]

    Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, şu anda dünyada mevcut bütün dilleri öğretti. Âdem aleyhisselam da, Arapça, Süryanice, İbranice ve diğer bütün dillerde kitaplar yazıp her dil ile konuşmuştur. Bu husustaki delillerden biri (Allahü teâlâ, Âdem'e bütün isimleri öğretti) mealindeki 31. âyet-i kerimesidir.

    Hz. Âdem, Hak teâlâdan öğrendiği için, varlıkların adlarını, bütün dil ve lügatları biliyordu. Çocukları bütün dilleri konuşuyordu. Hz. Âdem vefat edince, çocukları kafileler halinde başka başka ülkelere gittiler. Her kafile, ayrı bir dil ile konuşuyordu. Böylece çocukları babalarının konuştuğu diğer dilleri unutmuşlardı. O anda konuştukları dil ile kaldılar. (Mirat-ı Kâinat)
    +
    Sual: Bir hıristiyan, "Tanrı üç olmasaydı, Kur'anda Biz demezdi" diyor. Allah bir olduğu hâlde niçin biz deniyor?



    CEVAP

    Allahü teâlâ bir olduğunu Kur'an-ı kerimde defalarca bildirmiştir. Birkaçı şöyle:

    (İlahınız bir tek ilahtır. Ondan başka ilah yoktur.) [Bekara 163]

    (Allahtan başka ilah yoktur.) [Bekara 255, A.İmran 2, Nisa 87, Taha 8, Tegabün 13]

    (Ondan başka ilâh yoktur.) [A.İmran 6,18, Enâm 102, Tövbe 31, Hud 14, Rad 30, Müminun 116, Kasas 88, Fatır 3, Zümer 6, Mümin 3,62,65, Müzzemmil 9]

    (Tanrı üçtür demeyin! Allah, ancak bir tek ilahtır.) [Nisa 171]

    (O ancak bir tek ilahtır.) [Enam 19]

    (İlahınız tek bir ilahtır.) [Nahl 22]

    (İki ilah edinmeyin, O ancak bir ilahtır. O hâlde yalnız benden korkun.)[Nahl 51]

    (Allahtan başka ilahlar olsaydı, bu ilahlar, Arşın sahibi Allaha elbette bir yol ararlardı. İlahlıkta ortaklık olmaz. Onun için, Allah ile savaşıp Onu yok etmeye çalışırlardı.) [İsra 42]

    (Allahtan başka ilah olsaydı, her ilah, kendi yarattığını idare eder, bir gün elbette biri diğerlerine galip gelirdi. Allah, onların vasfettiklerinden münezzehtir.) [Müminun 91]

    (Sizin ilahınız, elbette kendisinden başka ilah olmayan Allahtır.) [Taha 98]

    (Allahtan başka, yerde-gökte ilahlar olsaydı, yerin-göğün nizamı bozulurdu. Arşın rabbi olan Allah, onların vasfettiklerinden münezzehtir, Allahtan başka ilah yoktur.) [Enbiya 22]

    (Ey Resulüm, senden önceki her peygambere, "Benden başka ilah yoktur. Bana kulluk edin" diye vahyettik.) [Enbiya 25]

    (Allah her şeyin yaratıcısıdır. O birdir.) [Rad 16]

    (Herşeyi O yaratmıştır.) [Enam 101]

    (Yaratmak Ona mahsustur.) [Araf 54]

    (İlahınız birdir.) [Saffat 4]

    (O Allah birdir.) [Zümer 4]

    (O Allah tektir.) [İhlas 1]

    Birçok âyet-i kerimede, Hüve [O], zamiri ile de bir olduğunu bildiriyor. Ben dediği âyet-i kerimeler daha çok zatı ile ilgilidir. Mesela: (Sadece benden korkun!) [Bekara 41]

    "Biz" denilen yerlerde, bazı zatlara göre, umumiyetle bir vasıta vardır. Mesela (Sizi Biz yarattık) [Vakıa 57] (Allahü teâlâ, ilk insan Hz. Ademi toprak, Hz. İsayı anası, diğer insanları ise ana-babası vasıtası ile yaratmıştır.)

    Ayrıca büyüklüğünü, her şeye malik, hakim olduğunu bildirmek için Ben yerine Biz diyor. Mesela Resulullaha hitaben, (Biz sana Kevseri verdik) buyurdu. Verilen şey, verenin büyüklüğüne göre kıymet ve büyüklük kazanır. Verenin ve verilen şeyin kıymetinin büyüklüğünü bildirmek için (Biz sana Kur'an-ı azimi verdik) de buyuruyor. (Hicr 87)

    İsmail Hakkı Bursevi hazretleri buyuruyor ki:

    (Sultanların dört türlü konuşma tarzı vardır:

    1- (Ben yaptım) der.

    2- (Biz yaptık) der.

    3- Kendinden bahsetmeden (Şunlar emredildi) der.

    4- Yalnız ünvanı ile (Sultanınız size şunu emretti) der.

    Allahü teâlânın, bazan ben, bazan biz demesi, halkın aşina olduğu sultanlara mahsus bir hitap tarzıdır. O, mülkün sahibi ve sultanlar sultanıdır. Yukarıdaki gibi dört tarzla da hitap etmiştir:

    1- (Ben yarattım.) [Müddesir 11]

    2- (Biz onu Kadir gecesinde indirdik.) [Kadr 1]

    3- (Oruç size farz kılındı.) [Bekara 183]

    4- (Allah ki sizi yarattı.) [Rum 40]

    Allahü teâlânın Ben demesi yüce zatına göre, Biz demesi, isim ve sıfatlarına göredir. İsim ve sıfatlarının çokluğu zatının birliğine zıt değildir. Çünkü isim ve sıfatların hepsi, zata aittir.) [Ruh-ul-beyan c.1, s.37]

    İmam-ı Razi hazretleri Kevser suresinin tefsirinde buyuruyor ki:

    (İnna [elbette biz] lafzı, bazan çoğul, bazan da tazim için kullanılır. İnna da hediyenin büyüklüğünü gösterir. Çünkü onu veren, Allahü teâlâdır. Sultan, birine bir elma verse, bu çok büyük bir hediye kabul edilir.) [Tefsir-i kebir]

    Her şeyi yaratan ancak Allahtır



    İmam-ı Birgivi, Vasiyetnamesinde, (Bir kimse, rızık Allahtandır. Fakat, kulun da hareket etmesi gerekir dese, kâfir olur.) diyor. Bursalı İsmail Hakkı hazretleri de, Hucet-ül-baligada Halık, yalnız Allahü teâlâdır. İnsana yaratıcı demek ilhaddır) diyor. [İlhad, dinden çıkmak demektir.]

    Allahü teâlânın, hiçbir işinde, ortağı yoktur. Her varlığın halıkı yalnız Odur. Yaratmak, yoktan var etmektir. Maddeyi, elemanı yok iken var etmek ve var ettikten sonra, başka bir varlığa çevirmek de yaratmaktır. Mesela, insanı, nutfeden, cinleri ateşten yarattığını bildiren âyet-i kerimeler böyle olduğunu bildirmektedir. (Rahman 15, Müminun 12-14)

    İnsanlara, yarattı, yaratıcı ve icad edici demek asla caiz değildir. Allahtan başkasına, her ne maksatla olursa olsun, yaratıcı demek küfürdür. Yaratıcı, yalnız Allahü teâlâdır. Nitekim Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

    (Allaha, Allah gibi yaratıcı ortaklar mı buldular da, bu yaratmayı birbirine benzer gördüler? Her şeyi yaratan ancak Allahtır.) [Rad 16]

    (Gökleri ve yeri yoktan yaratan Odur. Her şeyi O yaratmıştır.) [Enam 101]

    (Gökleri ve yeri yaratan Allahın, benzerlerini de yaratmaya kadir olduğunu düşünmezler mi?) [İsra 99]

    (Herşeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allahtır. Ondan başka ilah yoktur. Nasıl aldatılıp döndürülürsünüz?) [Mümin 62]

    (Yaratıcı, bilici ancak Rabbindir.) [Hicr 86]

    Cenab-ı Hak, tek yaratıcı kendisi olduğunu ve başka yaratıcı, başka ortak bulunmadığını bildirirken, yaratıcının çok olduğu nasıl söylenebilir?

    Kur'an-ı kerimde geçen "Ahsen-ül halıkin" ne demektir? Sözlüğe bakılırsa, (Yaratıcıların en güzeli) demek olduğu, bir çok yaratıcı bulunduğu zannedilir. Piyasadaki Kur'an tercümeleri de bundan pek farklı sayılmaz. Onun için sözlükten, Kur'an tercümesinden din öğrenilmez. Muteber tefsirlere, akaid ve fıkıh kitaplarına bakmak gerekir. Beydavi tefsirinin Şeyhzade haşiyesinde buyuruluyor ki: (Ahsen-ül-halıkin takdir edenlerin en iyisi, en güzeli demektir. Çünkü halketmenin hakiki manası, ihtira, inşa ve ibdadır. Bu kelime, yani halık, bu âyet-i kerimede takdir eden manasında kullanılmıştır. Çünkü ihtira manasındaki halketmek, Allahü teâlâdan başkası için düşünülmez ki, Allah onların en güzeli, densin.) [C.4, s. 68]
    +
    Sual: Allahın varlığına inanmayan bazı kimseler, (Allah her şeye gücü yetiyorsa, kendisi gibi bir ilâh veya kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?) gibi sorular soruyorlar. Cevap verir misiniz?

    CEVAP

    Bunlar gibi sorular sorarak güya Müslümanları zor duruma sokmaya çalışıyorlar. Aklı ve ilmi olan kimse için bu soruların cevapları çok basittir.



    Allahın yaratma gücünü anlamak için Allahü teâlâyı ve bütün sıfatlarını iyi bilmek gerekir. Allahü teâlânın kıdem sıfatı da vardır. Yani evveli yoktur, yaratık, yani mahlûk değildir. Allahın yarattığı her şey mahlûk olur. (Allah, evveli olmayan, yani kıdem sıfatlı bir varlık, yani bir ilah yaratabilir mi?) demek tenakuz [çelişki] olur. Yaratılan şey yaratıktır, mahlûktur. (Bir şey yarat ki, mahlûk olmasın!) denmez. Çünkü yaratılan şey mahlûk olur. Mahlûk olan şey de yaratıcı olmaz. Onun için, (Allah kendisi gibi yaratıcı olan bir ilâh yaratabilir mi?) sözü, mantıksız, çelişkili bir sözdür.

    Her yaratık, bir yaratıcı tarafından yaratıldı gerçeği kabul edilmezse, inanmayan da bu işe cevap veremez. Mesela bir kimse, ben nereden geldim dese, bu sırası ile Hz. Adem’e kadar gider. Ondan sonra, Onun topraktan yaratıldığı, toprağı da Allah’ın yarattığı anlaşılır. İnanmayanların dediği gibi, Allah’ı da başka bir ilah yarattı denirse, bu çok yanlış olur, çünkü, bu sefer de onu kim yarattı denir. Onu da bir başkası yarattı denirse, bu sefer peki onu kim yarattı denir. Bu sonsuza kadar böyle sürüp gider, bir netice alınamaz. Her şeyin bir sebebi vardır. Bu sebepleri kendisinin sebebi ve başlangıcı olmayan biri yaratabilir o da Allah’tır.

    Allah mekândan münezzehtir

    Yönetici semineri veren Hıristiyan bir uzman, Türklerin dünyada en kötümser millet olduğunu söyler. Sonra küçük bir test yapar. Bitişik kelimelerden meydana gelen "Thegodisnowhere" cümlesini gösterip okunmasını ister. Katılımcıların hepsi bu cümleyi "The god is no where" diye okur. Yani “Tanrı hiçbir yerde değildir, mekândan münezzehtir.” Uzman, yanlışlarını buldum zannı ile tatlı tatlı gülümser. "Tam beklediğim cevap" der ve ekler: “Hıristiyan ülkelerdeki seminerlerde katılımcılar, bunu şöyle okur: "The God is now here" Yani Tanrı, şimdi buradadır.”

    Hıristiyanlar, necdi veya selefiler gibi, tanrıyı gökte sandıkları için, tanrının her yerde olduğuna inanırlar. Bazı gafiller de, Hıristiyanların bu yanlış inancını bilmeden yaymaya çalışıyorlar. Şimdi İslam âlimlerini dinleyelim:

    İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki: (Allahü teâlâ, mekândan münezzehtir. Ehl-i bâtıl, istiva, vech, yed gibi kelimeleri tevil etmedikleri için dalalete düşmüşlerdir. Allahın, Arşı istiva etmesi, Arşa hükümran olması, Arşı hükmü altına alması demektir. “Hükümdar, Irakı kansız olarak istiva etti.” demek, “Irak’ı kansız olarak ele geçirdi” demektir.)

    İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

    Allahü teâlâ, zamanlı, mekânlı, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmıştır. Bir şey bilmeyen, Onu Arş’ın üstünde veya yukarıda gökte sanır. Arş da, yukarısı da, aşağısı da Onun mahlûkudur. Sonradan yaratılan bir şey, kadim [ezeli] olana yer olamaz. Allah, madde, cisim, araz, yani hâl değildir. Benzeri, ortağı, zıttı yoktur. Bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Hatıra gelen her şey yanlıştır. Allahü teâlâ, kâinatın ne içinde, ne de dışındadır. İçinde, dışında olmak, var olan iki şey arasında düşünülür. Hâlbuki kâinat, hayal mertebesinde yaratılmıştır. Hayal mertebesindeki âlemin devamlı var görünmesi, Allahü teâlânın kudreti ile oluyor.

    Bir filmdeki cansız resimler, aynen canlı gibi hareket etmektedir. Bir kimse hayal kursa, hayalinde çeşitli işler yapsa, (Bu kimse, hayalinin içindedir, dışındadır.) denemez. Çünkü hayal gerçek değildir. Rüya da hayale benzer. Rüya gören kimse, rüyasının ne sağındadır, ne solundadır. Rüyasında yer, içer. Hatta rüyasında rüya bile görür. Allahü teâlânın kudreti ile hep devam etse, insan rüyayı gerçek bilir, rüyadan başka hayat yok zanneder. İçinde bulunduğumuz dünya hayatı da bir rüyadan ibarettir. Demek ki; kâinat hayal mertebesinde yaratıldığı için bize var gibi görünmektedir. Ezelî ve ebedî var olan yalnız Allahü teâlâdır. O halde, Allah, hayal olan bu kâinatın içinde, dışında denemez.

    Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri de buyuruyor ki: (Allahü teâlâ, zamanlı ve mekânlı olmadığı için, hazır ve nâzırdır sözü, görünüş üzere kalmaz, mecâz olur. Yani zamansız ve mekânsız [hiçbir yerde olmayarak] hazırdır [bulunur] ve nâzırdır [görür] demektir. Allahü teâlânın bütün sıfatları zamansız ve mekânsız olduğu gibi, hazır ve nâzır olması da, zaman ile ve mekân ile değildir. Sıfatları da, kendi gibi ezelî ve ebedîdir. Yani hep vardır.

    Allahı cisim gibi, insan gibi düşünenler, (Allah kaldıramayacağı taş yaratabilir mi?) diye soruyorlar. Bütün kâinatı bir anda yok edebilir. Hepsini de bir anda yaratabilir. Kur’an-ı kerimde, (Ol dememiz kâfidir.) buyuruluyor. Bir taşa ağırlık veren, yer çekimi kuvvetini yaratan Odur. Yer çekimini yaratmasa idi, ağırlık da olmazdı. Yarattığı her şeye hâkimdir, gücünün yetmeyeceği bir şey olmaz. Yarattığı her şeye gücü yeter. Her şeye gücü yetenin gücü yetmediği şey olmaz. Gücü yetmediği bir şey, kaldıramadığı bir taş yaratabilir mi demek mantıksızlık olur
    +
    Sual: Ateistler, (Melek, cin, şeytan gibi varlıkları göremiyoruz. Görülmeyen şey yoktur) diyorlar. Adları üstünde, dinsiz oldukları için bu düşüncelerini yadırgamıyoruz. Fakat bir ilahiyat profesörü, melek diye bir şey yok, tabiat kuvvetleridir, bir başka ilahiyatçı da Cebrail diye bir melek yoktur, vahyin gelişi ruh ile irtibat, iletişim kurmasıdır, diyor. Bir başka sapık da, cinler, vücudumuza giren mikroplardır, hastalık yaparlar diyor. Bunların ateistlerden farklı tarafları ne?



    CEVAP

    Ateistlerden farklı tarafları tevilli konuşmalarıdır. Yoksa melek, cin ve şeytanı inkâr eden kâfir olur. Bunlar Kur’anı kerimde açıkça yazılıdır.

    Dünya, bir imtihan yeridir. Allahü teâlâ, Bekara suresinin başında gayba imanı, yani görmeden inanmamızı emretmiştir. İyi ile kötünün, inananla inanmayanın ayırt edilmesi için bir imtihan gerekir. Allahü telâlâ imtihan etmeden de kullarının ne yapacağını, suç, günah işleyeceğini bilir. Fakat, henüz suç işlemeden cezalandırılsa, (Suçum yokken, imtihan edilmeden, beni cezalandırmak doğru değil) diyebilir. İşte bunun gibi sebeplerle, insanlar imtihan için dünyaya getirilmiştir. Söz dinleyenle, dinlemeyen, suç işleyenle işlemeyen belli olsun diye, bazı yasaklar konmuş, bazı ibadetleri yapma mecburiyeti getirilmiştir.

    Mesela (domuz eti veya besmelesiz kesilen kuzu eti niye haram) diye soruluyor. Etin mutlaka bir zararı olduğu için değil, emri dinleyenle dinlemeyen belli olsun diye de haram edilmiş olamaz mı?

    Bu öyle bir imtihan ki sorular da, cevaplar da bellidir. [Üstelik kopya çekmekte serbesttir. İstediğin kitaba da bakman serbesttir. Üstelik hocaya sorman da serbesttir, hem de istediğin kadar. Hatta ve hatta imtihanı edenden de yardım istemen, Ona sığınman da serbesttir. Akıl ve insaf sahibi herkes, bu şekildeki imtihandan, Allahü teâlânın kullarına olan merhametini anlamalıdır. Zaten öyle buyruluyor mu: Haşa zulmetmez kuluna hüdası, herkesin çektiği kendi cezası.]

    Kabirde ne sorulacak, ahirette ne sorulacak hepsi bellidir. Ben soruları ve cevapları bilmiyordum diye itiraz edilemeyecektir.

    Cin, şeytan, nazar, cennet, cehennem gibi şeylerin görülmemesi de bir imtihandır. Görüldükten sonra imtihanın ne önemi kalır? Çok çalışkan ve bilgili bir öğrenci ile çok tembel ve cahil bir öğrenci imtihana girse, sorular ve cevaplar belli olsa, ikisi de aynı şeyi yazacak, o zaman çalışkan talebe ile tembel olan ayrılmayacaktır. Bilenle bilmeyenin ayrılması için [daha doğrusu inananla inanmayanın ayrılması için] bir imtihan gerekmez mi?

    Görülmeyen her şeye yok demek, aklı bırakıp, duyulara tâbi olmak demektir. Hayvanlar duyularına tâbi olur; insan ise, akla tâbi olur. İnsanların duyuları, hayvanlarınkinden daha geridedir. Köpek çok kuvvetli koku alır. İnsan, bu kadar koku alamaz, gecenin zifirî karanlığında yarasa gibi hareket edemez. İnsan, ışık olmadan, karanlıkta göremediği hâlde, kedi görebiliyor. O hâlde göze değil, akla göre karar vermek gerekir.


    Mıknatısın manyetik gücünü gözle göremiyoruz. Fakat demiri çekmesinden mıknatısta bir güç olduğunu anlıyoruz. Kumanda aleti ile, TV’yi açıp kapatıyoruz. Kumanda aletinde gözle görmediğimiz bir güç, bu işleri yapıyor. Uzaktan kumandalı bir aletle, otonun kapıları açılabiliyor. Fakat bu işi yapan gücü göremiyoruz. O hâlde, hisse değil, akla değer vermek gerekir. Lazer ışınları ile ameliyat yapılıyor, demir kesiliyor. Bu ışınları ve manyetik dalgaları gözle göremiyoruz. Göremediğimize yok demek akla, ilme uygun değildir.

    Bir teldeki elektrik akımını gözle göremiyoruz. Fakat yaptığı işlerden, içinde cereyan olduğunu anlıyoruz. Gözle görmediğimiz için cereyanı inkâr edemeyiz. Yer çekimini de gözle göremiyoruz. Fakat cisimlerin havaya değil de yere düşmesinden, yerde bir çekim kuvvetinin olduğunu anlıyoruz.

    İnsanları ayakta tutup hareket etmesini sağladığı için ruhun varlığını anlıyoruz. Fakat gözle göremiyoruz. Hakkı bâtıldan ayıran insana akıllı diyoruz. Fakat aklı da göremiyoruz. Görülmediği hâlde, varlığı akılla anlaşılan çok şey vardır. Kimisi, bir şeye bakıp beğendiği zaman gözlerinden çıkan şualar, yani nazar, canlı cansız şeylerin bozulmasına sebep oluyor. Fen, belki bir gün, şuaları ve etkilerini daha iyi açıklayacaktır.

    Kısacası, tekrar edelim, göremediğimize yok demek akla, ilme uygun değildir. Görülmeyen her şeye yok demek, aklı bırakıp, duyulara tâbi olmak demektir. Hayvanlar duyularına tâbi olur; insan ise, akla tâbi olur.
    Arif der ki; hakkı ile övelim...
    Sakız mıdır ağzımıza gevelim..?
    Atatürk`ü, Fatih gibi sevelim...
    Fakat zorla taptırmayın efendim..!

    *OZAN ARİFCİLER BİRLİĞİ*
    TEK YOL İSLAM

    Yolcusu var kızıl yolun
    Farkı benden şudur onun:
    O Leninin O Maonun,
    Ben Bozkurtun aşığıyım

    *OZAN ARİFCİLER BİRLİĞİ*
    TEK YOL İSLAM

    Bayılırlar içmeye
    İçip serden geçmeye
    Dine kefen biçmeye
    Gönüllü terzi bunlar


    ...FOTOLARIM...


    :camp: gp: KANKARDEŞLER BİRLİĞİ 1 YAŞINDA gp: :camp:

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    14-07-2005
    Mesajlar
    87
    Karizma Gücü
    0
    allah (cc) razı olsun...
    Ateşten aşk denizlerinde, mumdan bir kayıktayım
    Gitti gelmek, geldi gitmek vesselam

  3. #3
    ankara-çubuk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-07-2005
    Mesajlar
    1,009
    Karizma Gücü
    7
    sizden de
    Arif der ki; hakkı ile övelim...
    Sakız mıdır ağzımıza gevelim..?
    Atatürk`ü, Fatih gibi sevelim...
    Fakat zorla taptırmayın efendim..!

    *OZAN ARİFCİLER BİRLİĞİ*
    TEK YOL İSLAM

    Yolcusu var kızıl yolun
    Farkı benden şudur onun:
    O Leninin O Maonun,
    Ben Bozkurtun aşığıyım

    *OZAN ARİFCİLER BİRLİĞİ*
    TEK YOL İSLAM

    Bayılırlar içmeye
    İçip serden geçmeye
    Dine kefen biçmeye
    Gönüllü terzi bunlar


    ...FOTOLARIM...


    :camp: gp: KANKARDEŞLER BİRLİĞİ 1 YAŞINDA gp: :camp:

  4. #4
    Chad Na Windu adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-04-2006
    Mesajlar
    182
    Karizma Gücü
    0
    nasil ugrastin o kadar yazdin . helal cc ne motor hacmi mi:ty14:

  5. #5
    encyclopedia adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-04-2006
    Mesajlar
    2,529
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7
    İman ve Ehl- Sünnet İtikadı içersinden güzel bölümleri seçmişsiniz. Arşiv niteliğinde diğer kalan kısımlarınıda yorumlarınızla beraber aktarabilirseniz çok sevinirim. Allah razı olsun... Sevgiler..
    Böyle gençliği sömüren ve kültürünü geçmişini unutturan bir misyonerliği üstlenen medyanın terör'den binlerce kat daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

    Lütfen terörün katlettiği şehitlerimizi düşündüğümüz kadar, televizyonun yok ettiği gençliğimizi de düşünelim..


    Herşeyi benden iyi biliyor olabilirsin ama senin hiç bilmediğin birşeyi biliyorum...

  6. #6

    Kayıt Tarihi
    17-11-2005
    Mesajlar
    787
    Karizma Gücü
    0
    Bugün ortaokuldan belge almış bir çocuk dahi, en azından Voltaire'in, Rousseau'nun adlarını duymuştur. Ama onların yaşadığı yıllarda İstanbul'da kimin padişah olduğunu bilenimiz azdır. Hele o padişahın kimin çocuğu, kimin babası olduğunu ve neler yaptığını bilenlerimiz büsbütün azdır.
    Bunun baş nedeni de, başarılı saydığımız üç beş padişahı, neredeyse Tanrı katına çıkaracak övgülerle donatıp, onlardan kendimize cakalanma payları çıkarmamız; bize övünme olanağı vermeyen yumruk kafalı padişahları da, tümden yok saymamız...* * *
    Tarihsel bir akışın olay ve kişilerine böyle anlamsız bir "böbürlenme, yahut hayıflanma" ölçülerine göre, zikzaklı bir politikayla mı yaklaşılmalı?
    Tarih ne böbürlenmek, ne de hayıflanmak içindir; toplumsal bir oluşumun süreçlerini bilimsel bir soğukkanlılıkla saptamak içindir.
    * * *
    Voltaire ile Rousseau'nun yaşadığı ve Fransa tahtında XV. Louis'nin bulunduğu yıllarda, İstanbul'da III. Mustafa padişahtı.
    III. Mustafa, III. Ahmet ile Mihrişah Sultan'ın oğluydu. Mihrişah Sultan, soyu sopu belli olmayan ve kökeninin Fransız, asıl adının da Janette olduğu söylenen, bir harem cariyesiydi.
    * * *

    III. Mustafa, güvey tıraşı için akşamdan bilenmiş bir ustura kadar keskin, bir özel sektör düşmanıydı.

    1757'de tahta çıktığı zaman kırk yaşındaydı. Aklını üç şeye taktırmıştı: Yıldız falına, kürk satan esnafın kazancına, sadrazam yaptığı kişilerin parasına...
    Önüne gelene kürk satanların ne kazandığını sorup dururdu. Sonunda da, kürkçülerin kendisinden daha çok mangır kazandığı kuşkusuna mı kapıldı ne oldu; Osmanlı ülkesinde kürk giyme yasağı ilan etti.
    * * *
    Neyse ki kürk satıcıları, çok da enayi değillerdi. Düşündüler taşındılar, saraya bağlı aracılarla padişahın eğilimini yokladılar ve bir heyet halinde huzura çıkarak; yasağın kaldırılması koşuluyla, her ay padişaha yirmi bin altın haraç vermeyi önerdiler...
    Öneri onaylandı, kürk yasağı da kaldırıldı.
    * * *
    III. Mustafa'nın babası III. Ahmet, Patrona Ayaklanması'nda; oğlu III. Selim ise, Kabakçı Mustafa Ayaklanması'nda, devrilmişlerdi.
    III. Mustafa da, babasıyla oğlu arasında, iki sadrazamından birinin kafasını kestirmiş, ötekini de boğdurmuştu...
    * * *
    Bunlardan Bahir Mustafa Paşa'nın azledildikten sonra kafası kesilmiş ve tüm servetine padişahça el konmuştur.
    Yağlıkçızade Mehmet Emin Paşa ise, azledildikten sonra; sadrazamlığı sırasında orduya yeterli yiyeceği bulamadığı ve askerden kaçmaları önleyemediği gerekçesiyle, boğdurulmuş; onun da malına mülküne el konulmuştu...
    Üstelik III. Mustafa bunları hep yıldız falına baka baka yapmıştı...
    Kendisine III. Selim'i doğuran ve Ceneviz kökenli olduğu söylenen cariyesine de, anasının adını takmıştı. Onun için, III. Selim'in anasının adı da Mihrişah Sultan'dı.
    * * *
    III. Mustafa zamanında, Osmanlı ordularının uğramış olduğu yenilgiler de korkunçtur. Bu yenilgiler tek tek incelendiğinde; yıldız falı, kürkçü haracı ve kesilip boğdurulan sadrazam servetiyle; binlerce insanı boş yere kırdırmaktan ötede, hiçbir başarı kazanılamamış olduğu çıkar ortaya... Bu yenilgilerin her biri, bir akılsızlık sefaletidir.
    O yenilgilerin analizleriyle, aynı dönemde yaşamış olan Diderot'nun yapıtlarındaki bakışı; yan yana getirmek, çok şeyler öğretebilir kişiye...
    * * *
    Diderot, yahut Voltaire; birer Osmanlı yazar ve düşünürü olsaydı da, III. Mustafa'nın padişahlığında İstanbul'da yazsaydı yazdıklarını, acaba sonuç ne olurdu?
    Ya o yenilgilerin her biri, çok aşamalı birer zafer olurdu; yahut da yazarların yazgısı, sadrazamlarınkinden beter olurdu.
    * * *
    Kazara ben III. Mustafa döneminde yaşasaydım ne yazardım? Herhalde şimdi yazdıklarımın bir harfini bile yazmak aklımdan geçemezdi. III. Mustafa'nın sağlığına dua yazıları yazmakla yetinirdim.
    Oysa 18. yüzyılın ikinci yarısında, bir Türk yazarının bir tiyatro oyununda; Hıristiyan olmuş bir Müslümanla, Müslüman olmuş bir Hıristiyanı ve Yahudi olmuş bir Budistle, Budist olmuş bir Yahudiyi; ortaklaşa sevdikleri, dinsel inancını yitirmiş ve saraydaki akağalarından birine âşık olmuş, bir sadrazam kızıyla tatlı tatlı konuşturması gerekirdi.
    * * *
    Bu düzeye varmış, her türlü koşullanma ötesi bir yaratıcılık; elbet fizik, kimya, biyolojide de kendisini gösterecek ve Osmanlı donanması, Çeşme önlerinde üç bin kilometre uzaktan gelmiş bir donanma tarafından, yakılamayacaktı.
    III. Mustafa da, azlettiği sadrazamın kesik kafasını nereye gömdüreceğini düşüneceğine; Amerika'da olup bitenleri izlemek için, Musullu Emin Paşa'yı, yahut Moldavanlı Ali Paşa'yı Boston'a gönderecekti.
    * * *
    Ne yapmalı ki III. Mustafa'nın kafası, 18. yüzyılın ikinci yarısını anlayamayacak kadar küçüktü, mercimek kadardı.


    Bu günkilerin durumu ne ? Allah varmı Yokmu ?

    III mustafa kafalılara bu nasıl anlatılırki yolunu bir bilsek anlatacağı da.

    Bizansın yıkılışında pazlar oturmuşlar tartışıyorlar. Neyi. Melekler erkekmi dişimi. Şimdi de Allah varmı yokmu ?. Arada pek fark yok.

    Eskiden insana kasabasındaki büyük ağaç veya tepesi tüten volkanik bir dağ çok büyük ve kutsal görünüyordu. İnsanın hafsalası bu kadar büyüklüğü almıyordu. Ondan korkuyor ve ona tapıyordu.

    Şimdiki insan biraz daha bilinçlenmiş olarak kainata bakıyor etrafındaki bitki ve hayvanlara bakıyor gökteki yıldızlara bakıyor. Hafsalası almıyor. Kim yaptı bunları diye soruyor. Bilmiyor. tapınma ihtiyacı duyanlar ya şu yapmıştır diyene inanıp Allaha diye tanımladığına tapıyorlar.

    Dünün ağaça tapan insanı bugünün insanına ne kadar komik geliyorsa yarının kainatı çözmüş insanına da bu günün Allaha tapanları aynı komiklikle görünecektir.
    Bu mesaj en son " 25.06.06 " tarihinde saat 13:37 itibariyle directsoz tarafından düzenlenmiştir...

  7. #7
    termit adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2005
    Mesajlar
    475
    Karizma Gücü
    0
    ankara-çubuk
    çok güzel olmuş sağolasın,Allah razı olsun.
    ELVAN YÖRÜĞÜ

  8. #8
    Misafir smmmo76 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    21-06-2006
    Mesajlar
    600
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı directsoz tarafından gönderildi.
    Bugün ortaokuldan belge almış bir çocuk dahi, en azından Voltaire'in, Rousseau'nun adlarını duymuştur. Ama onların yaşadığı yıllarda İstanbul'da kimin padişah olduğunu bilenimiz azdır. Hele o padişahın kimin çocuğu, kimin babası olduğunu ve neler yaptığını bilenlerimiz büsbütün azdır.
    Bunun baş nedeni de, başarılı saydığımız üç beş padişahı, neredeyse Tanrı katına çıkaracak övgülerle donatıp, onlardan kendimize cakalanma payları çıkarmamız; bize övünme olanağı vermeyen yumruk kafalı padişahları da, tümden yok saymamız...* * *
    Tarihsel bir akışın olay ve kişilerine böyle anlamsız bir "böbürlenme, yahut hayıflanma" ölçülerine göre, zikzaklı bir politikayla mı yaklaşılmalı?
    Tarih ne böbürlenmek, ne de hayıflanmak içindir; toplumsal bir oluşumun süreçlerini bilimsel bir soğukkanlılıkla saptamak içindir.
    * * *
    Voltaire ile Rousseau'nun yaşadığı ve Fransa tahtında XV. Louis'nin bulunduğu yıllarda, İstanbul'da III. Mustafa padişahtı.
    III. Mustafa, III. Ahmet ile Mihrişah Sultan'ın oğluydu. Mihrişah Sultan, soyu sopu belli olmayan ve kökeninin Fransız, asıl adının da Janette olduğu söylenen, bir harem cariyesiydi.
    * * *

    III. Mustafa, güvey tıraşı için akşamdan bilenmiş bir ustura kadar keskin, bir özel sektör düşmanıydı.

    1757'de tahta çıktığı zaman kırk yaşındaydı. Aklını üç şeye taktırmıştı: Yıldız falına, kürk satan esnafın kazancına, sadrazam yaptığı kişilerin parasına...
    Önüne gelene kürk satanların ne kazandığını sorup dururdu. Sonunda da, kürkçülerin kendisinden daha çok mangır kazandığı kuşkusuna mı kapıldı ne oldu; Osmanlı ülkesinde kürk giyme yasağı ilan etti.
    * * *
    Neyse ki kürk satıcıları, çok da enayi değillerdi. Düşündüler taşındılar, saraya bağlı aracılarla padişahın eğilimini yokladılar ve bir heyet halinde huzura çıkarak; yasağın kaldırılması koşuluyla, her ay padişaha yirmi bin altın haraç vermeyi önerdiler...
    Öneri onaylandı, kürk yasağı da kaldırıldı.
    * * *
    III. Mustafa'nın babası III. Ahmet, Patrona Ayaklanması'nda; oğlu III. Selim ise, Kabakçı Mustafa Ayaklanması'nda, devrilmişlerdi.
    III. Mustafa da, babasıyla oğlu arasında, iki sadrazamından birinin kafasını kestirmiş, ötekini de boğdurmuştu...
    * * *
    Bunlardan Bahir Mustafa Paşa'nın azledildikten sonra kafası kesilmiş ve tüm servetine padişahça el konmuştur.
    Yağlıkçızade Mehmet Emin Paşa ise, azledildikten sonra; sadrazamlığı sırasında orduya yeterli yiyeceği bulamadığı ve askerden kaçmaları önleyemediği gerekçesiyle, boğdurulmuş; onun da malına mülküne el konulmuştu...
    Üstelik III. Mustafa bunları hep yıldız falına baka baka yapmıştı...
    Kendisine III. Selim'i doğuran ve Ceneviz kökenli olduğu söylenen cariyesine de, anasının adını takmıştı. Onun için, III. Selim'in anasının adı da Mihrişah Sultan'dı.
    * * *
    III. Mustafa zamanında, Osmanlı ordularının uğramış olduğu yenilgiler de korkunçtur. Bu yenilgiler tek tek incelendiğinde; yıldız falı, kürkçü haracı ve kesilip boğdurulan sadrazam servetiyle; binlerce insanı boş yere kırdırmaktan ötede, hiçbir başarı kazanılamamış olduğu çıkar ortaya... Bu yenilgilerin her biri, bir akılsızlık sefaletidir.
    O yenilgilerin analizleriyle, aynı dönemde yaşamış olan Diderot'nun yapıtlarındaki bakışı; yan yana getirmek, çok şeyler öğretebilir kişiye...
    * * *
    Diderot, yahut Voltaire; birer Osmanlı yazar ve düşünürü olsaydı da, III. Mustafa'nın padişahlığında İstanbul'da yazsaydı yazdıklarını, acaba sonuç ne olurdu?
    Ya o yenilgilerin her biri, çok aşamalı birer zafer olurdu; yahut da yazarların yazgısı, sadrazamlarınkinden beter olurdu.
    * * *
    Kazara ben III. Mustafa döneminde yaşasaydım ne yazardım? Herhalde şimdi yazdıklarımın bir harfini bile yazmak aklımdan geçemezdi. III. Mustafa'nın sağlığına dua yazıları yazmakla yetinirdim.
    Oysa 18. yüzyılın ikinci yarısında, bir Türk yazarının bir tiyatro oyununda; Hıristiyan olmuş bir Müslümanla, Müslüman olmuş bir Hıristiyanı ve Yahudi olmuş bir Budistle, Budist olmuş bir Yahudiyi; ortaklaşa sevdikleri, dinsel inancını yitirmiş ve saraydaki akağalarından birine âşık olmuş, bir sadrazam kızıyla tatlı tatlı konuşturması gerekirdi.
    * * *
    Bu düzeye varmış, her türlü koşullanma ötesi bir yaratıcılık; elbet fizik, kimya, biyolojide de kendisini gösterecek ve Osmanlı donanması, Çeşme önlerinde üç bin kilometre uzaktan gelmiş bir donanma tarafından, yakılamayacaktı.
    III. Mustafa da, azlettiği sadrazamın kesik kafasını nereye gömdüreceğini düşüneceğine; Amerika'da olup bitenleri izlemek için, Musullu Emin Paşa'yı, yahut Moldavanlı Ali Paşa'yı Boston'a gönderecekti.
    * * *
    Ne yapmalı ki III. Mustafa'nın kafası, 18. yüzyılın ikinci yarısını anlayamayacak kadar küçüktü, mercimek kadardı.


    Bu günkilerin durumu ne ? Allah varmı Yokmu ?

    III mustafa kafalılara bu nasıl anlatılırki yolunu bir bilsek anlatacağı da.

    Bizansın yıkılışında pazlar oturmuşlar tartışıyorlar. Neyi. Melekler erkekmi dişimi. Şimdi de Allah varmı yokmu ?. Arada pek fark yok.

    Eskiden insana kasabasındaki büyük ağaç veya tepesi tüten volkanik bir dağ çok büyük ve kutsal görünüyordu. İnsanın hafsalası bu kadar büyüklüğü almıyordu. Ondan korkuyor ve ona tapıyordu.

    Şimdiki insan biraz daha bilinçlenmiş olarak kainata bakıyor etrafındaki bitki ve hayvanlara bakıyor gökteki yıldızlara bakıyor. Hafsalası almıyor. Kim yaptı bunları diye soruyor. Bilmiyor. tapınma ihtiyacı duyanlar ya şu yapmıştır diyene inanıp Allaha diye tanımladığına tapıyorlar.

    Dünün ağaça tapan insanı bugünün insanına ne kadar komik geliyorsa yarının kainatı çözmüş insanına da bu günün Allaha tapanları aynı komiklikle görünecektir.
    benim tavsiyem arkadaşlar burda veya başka yerlerde inançsızlığını kendi yaşamayıp bizlerin inancına saldıran bu mekke dönemi müşriklerinden farkı olmayan bu küfür ehlini dikkate almayalım cevapta vermeyelim.kendi kendine yazsın küfrünü arttırıp dursun böylece ALLAH'ın hem ADL hemde KAHHAR VE CABBAR sıfatlarının tecelli etmesine sebep olan fiilini izleyelim ve bu karanlıktan kurtulması için dua edelim....

  9. #9

    Kayıt Tarihi
    17-11-2005
    Mesajlar
    787
    Karizma Gücü
    0
    Benim yazılarım hep kanıtlıdır. Ya ayetten yada hadisten kaynak belirterek yazarım. Kendi hadislerinizi kendinize küfür sayıyorsunuz.

    "Dünün ağaça tapan insanı bugünün insanına ne kadar komik geliyorsa yarının kainatı çözmüş insanına da bu günün Allaha tapanları aynı komiklikle görünecektir."

    Bunun neresi yalan ve küfür.

    İnsanlar dün ağaca, dağa, öküze, aya, güneşe , vs. daha binlerce bilemediği ve korktuğu metaya tapmıyormu idi.

    Bu gün de kim ve ne olduğunu bilmediği kainatı yapana tapıyor. yarın kainat çözülürse neye tapacak. Ki kainatın çözümü yakındır.

  10. #10

    Kayıt Tarihi
    02-03-2006
    Mesajlar
    1,614
    Karizma Gücü
    0
    Bağışlayın ama: en verimsiz, en gereksiz, en çıkışsız, ve en anlamsız tartışma ve konu bu olsa gerek.
    İnananlar da, inanmayanlar da (binyıllardır aslında konunun tarafları dışındakilerin sürdürdükleri ve sonuç alamadıkları) bu tartışmadan sıkıldılar. Birileri sıkılmadı.
    Vardır diyen görüntüde inanan oluyor!, daha dindar oluyor!?, bak şu ayette, şu hadiste,şu surede ne deniliyor cinsinden (sanki inanmayan o kaynakları ciddiye alıyor da) "bilgi ve kanıt!?" repertuarının ne denli zengin olduğunu yazıp duruyor. (Oysa inanmanın temel koşulu kanıt ve gerekçe aramaksızın,asla bir zerre bile kuşku duymaksızın tabi olmak, kabul etmektir.İman kuşku barındıramaz, kanıt ve gerekçe aramak, inancını kanıt ve gerekçeye dayandırmak kuşku duymanın belirtisidir.Yani böyle bir tartışmayı inanan insan başlatmaz, tarafı olmaz, bu konudaki kuşkular, tartışmalar,kanıtlar! onun ilgi alanı dışındadır.)
    Keza, inanmayan da iman tarzı inanmaya inanmadığı için, bu tarz bilgi ve algıyı kendisi tanımadığı, kabul etmediği için; inananın da kendisi gibi düşünmesi gerektiğini zannediyor. Ha bire paradokslarla, felsefeyle, fizikle Allah arıyor..(İyiyi, doğruyu,güzeli,eşitliği fizikle aramıyor ama iş Allah'a gelince tarz değiştiriyor.)
    Yani bu tarz tartışmanın tarafları doğrudan felsefeci değilse gayretleri güncel siyaset oluyor.(Ama kişisel kanım o ki, bu tartışmadan en çok din zarar görüyor.Çünkü din, fizik ve felsefe kadar özgür değil.Kaynakları sınırlı.Oysa ilginçtir bu tartışma son yıllarda hep "inanan"! kesimlerce başlatılıyor.)
    Sonuç olarak işte film yine başlıyor.Süreci ve sonucu hep birlikte izleyeceğiz. Yani maalesef...

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Allah AŞkina Bİrİ Cevap Versİn !!!!!!
    2005 Konuları bölümünde bur_66 tarafından açılmış
    Yanıt: 10
    Son Mesaj: 24.05.05, 14:12

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •