• Reklam
7 sonuçtan 1 --- 7 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    17-11-2005
    Mesajlar
    787
    Karizma Gücü
    0

    Kemalizmin Ekonomi Politigi

    KEMALIZMIN EKONOMI POLITIGI

    Feroz AHMAD


    Kemalizm diye tanimlanagelen ideoloji, Cumhuriyet Halk Firkasi'nin (CHF) 1931'deki kongresinde açikliga kavusmustu. Kemalizm, o tarihten sonra Türk milletinin kaderine yol gösterecek olan alti ilke; milliyetçilik, cumhuriyetçilik, halkçilik, laiklik, devletçilik ve devrimcilik ilkeleriyle tanimlanacakti. Bu ilkeler, önce parti programina geçirilmis, daha sonra 1937'de Anayasaya da konulanarak kurumsallastirilmisti. Ancak 1931'de açikliga kavusturulmus olsa bile Kemalizm, bir önceki on yilda da, aslinda 1919'da milli mücadeleirin baslamasindan beri duruma ve kosullara uyarlanmak suretiyle egemenligini sürdürmekteydi. Ne var ki, 19.yüzyil sonu ve 20. yüzyil basindaki Osmanlicilik, Panislamizm ve Pantürkizm cereyanlarini dikkate aldigimizda, ideoloji arayisinin çok daha eskilere dayandigini görürüz. Ama bunlar, Müslüman Türk toplulugunun bir kimlik arayisinin ötesine pek geçemeyen sinirli girisimlerdi; bir bütün olarak devletin ve toplumun gelismesi için ideolojik bir çerçeve sunmak pesinde degillerdi. Oysa Kemalizm, yalnizca devrimci milliyetçilik kavrami ile bir kimlik sunmakla kalmamis, öbür bes ilkesiyle de yaratmayi amaçladigi yeni rejimin ve toplumun temelini olusturmustu.

    Özgür karakterine karsin Kemalizmin, hem düsünçe, hem de toplumsal temel bakimindan öncelleri vardi. Böyle bir ideolojiyi, Mustafa Kemal'in gelistirdigi bazi fikirlerin ilk kez ortaya atilip tartisildigi Genç Türk döneminin (1908-1918) katkisin göz ardi ederek ele almak tarih disi bir tutum olur. Ayni sekilde, Kemal Pasa'nin, Osmanli Imparatorlugu'nun son derece hizli ve radikal bir dönüsüm içinde bulundugu on yilda etkin bir rol oynadigini da unutmamaliyiz. Dönemin tartismalarina taniklik etmis, onlara katilmis ve daha sonra en önde gelen bazi aydinlar ve ideologlar -en önemlilerinden yalnizca iki tanesini sayacak olursak, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura- Kemalist hereketle birleserek onun ideolojisinin olusmasina katkida bulunmuslardir.(1)

    Belki de düsüncelerinden dahâ önemlisi Genç Türk döneminin yarattigi toplumsal ve siyasal dönüsümdü. Bu dönemde yalnizca Saray ve Babiali çevresindeki eski yönetici sinif; iktidarinin büyük kismini kaybetmekle kalmamis, ayni zamanda Genç Türkler, Türk siyasâsi için yeni bir toplumsal temel yaratmak amaciyla etkili önlemler almaya baslamislardi. Modernlesme ve Batililasma artik, kurumsal reformlarin uygulanmasi olarak degil; kapitalist bir toplumun tüm özellikleriyle birlikte kapitalizmin kurulmasi olarak tanimliyordu. Bu da, kapitalizmi yaratacak bir sinifin -burjuvazinin- yaratilmasi demekti. Yusuf Akçura, bu sinif olmadan "yalnizca köylülerden ve memurlardan olusmus bir Türk toplumunun yasama sansinin pek zayif olacagi" uyarisinda bulunuyordu.(2) Savasin sonunda böyle bir sinif, henüz iyice çocukluk asamasinda bile olsa dogmaya baslamisti; ayni sekilde, yeni ama küçük bir kapitalist çiftçiler sinifi da ortaya çikmisti. Her iki grup da, Genç Türk hükümetince tesvik edilen savas vurgunculuguyla büyük servetler edinmisti ve oynayacaklari siyasal rol konusunda da daha güvenliydiler. Sonuç olarak 1919'da milli mücadele baslatildigi zaman Türk toplumu, hâlâ sayaca üstün olsalar bile, artik yalnizca köylülerden ve memurlardan olusmuyordu. Kemalistlerin sözcülerinden olan gazeteci Falih Rifki Atay, gene de 1922'de, "Burjuvazi mi? Bilmem ki bu Türk sinifi nerede?" diye sorabiliyordu.(3)

    Ancak Türkiye'nin ekonomi politiginin yalnizca sayilar açisindan ele alinmamasi gerekir. Adi anilacak güçlü bir yerli isadamlari ya da sanayi sinifinin (kapitalistler ya da isçiler) pek olmadigi dogrudur. 1915 sanayi sayimindan, 5'ten fazla isçi çalistiran yalnizca 284 isyeri bulundugu; bunlardan da 148'inin Istanbul'da, 62'sinin Izmir'de, geri kalan 74'ünün de Bati Ânadolu'da bldugu anlasilmaktadir. Bu girisimlere yatirilmis sermayenin yüzde 85'i ise Rum, Yahudi ya da yabancilara aittir.(4) 1915-19i8 yillari arasinda bu alanda ilerleme kaydedildiyse de bunun sayica bir patlamaya, ya da burjuva sanayi toplumuna geçilmesine yol açtigi söylenemez. Gehe de savas yillarinda önemli bir psikolojik, tutum degisikligi gözlenmektedir;(5) Türk yönetici eliti, toplumsal ve ekonomik hayat yeniden örgütlenmedikçe ne Anadolunun siyasal ve kültürel yasaminin modernlestirilmesinin, ne de Avrupa'nin onayini kazanmanin mümkün olmadigini kavramisti. Bu yöndeki ilk adim, Eylül 1914'te kapitülasyonlarin kaldirilmasiydi; bu, baska seylerin yani sira, Türklerin, yerli ticaret ve sanayii koruyup gelistirmek amaciyla ithal mâllarina konan gümrük tarifelerini yükseltebilmelerini saglamisti. Serbest ticatetin varligi, yalnizca yerli sanayinin gelismesini önleyici bir etken olmakla kalmamis, esas olarak gayrimüslimlerden olusan dar bir ticari grubun yerli pazâri ve imalati gelistirmeye çalismak yerine, yabancilarla ticarete giriserek para kazanmasina yol açmisti. Genç Türkler'den sonra gelen Kemalistler, korumaci egilime hiz kazandirdilar ve belki de yukaridan bir burjuva devrimi gerçeklestirdiler. Bu, çogu zaman Kemalist otarsiye oranla daha kolay olan yabancilarla isbirligi yolunu yeg tutar gibi gözüken çocukluk dönemindeki sinifin isteklerine karsin yapildi. Söz konusu sinif hâlâ, devlet politikasini etkileyecek güçten yoksundu; çünkü devlet, yerlesik çikarlardan özerk bir elit tarafindan yönetilmekteydi.

    Bütün bunlardan; Kemalistlerin bilinçli olarak bir devrim yapmak için yola koyulduklarini söylemek istedigim sanilmasin; bir anlamda böyle bir süreç Genç Türkler tarafindan baslatilmisti ve KemalistIer kismen, yaratilan ivmenin hiziyla sürüklendiler. Imparatorlugun çöküsü ve Anadolu'nun en degerli bölgelerinin yabancilar tarafindan isgali bir Türk milletinin ve devletinin varligi sorununu gündeme getirmisti; ama, bunlar henüz gerçeklistirmeyi bekleyen düsüncelerde baska bir sey degildi.

    Dolayisiyla 1919 yilinda, Anadolu'nun, büyük Suriye örnegini izleyecegi ve Bati denetiminde küçük devletlere bölünecegi saniliyordu. Kendi çikarlarini korumak için örgütlenen ve bunu, su ya da bu Büyük, Devlette uzlasip onun himayesini kabul ederek ve gerekirse Anadolu'nun öbür bölgelerini feda ederek gelistirmeye hazir olan yerel esraf gruplari vardi. Bunlar bir milli mücadele fikrine ancak ikincil bir önem veriyorlardi. Örnegin Trakya ve Izmir'de, daha sonra da Anadolu'nun öteki bölgelerinde kurulan "Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri" böyleydi. (6) Baskentte milli direnisin odagi olabilecek Sultan ve çevresi ise kendilerini Müttefik Devletler'in özellikle de Ingiltere'nin merhametine terk etmislerdi. Iktidar görüntüsünü ellerinde tutmalarini saglayacak gelecege iliskin herhangi bir çözümü kabul etmeye hazirlar. Onlarin kafasinda degil milli ekonomi, millet ya da milli egemenlik kavrami bile yoktu. Tersine milli egemenlik fikrini yikici buluyorlardi; çünkü bu fikir artik vaktini doldurmus bir gelenege dayanan kendi iktidarlarini tehdit ediyordu. Bu yüzden Istanbul, Anaaolu'daki milli harekete fanatik bir sekilde ve kurnazlikla direndi. Ancak payitahtin 16 Mart 1920'de Müttefik Kuvvetlerince isgal edilmesi, Osmanli devletinin oldugu gibi, padisahin tipki bir "çobanin sürüsünü gütmesi" gibi halki yönetmesi hakkina sahip oldugu iddiasinin da fiilen sonu oldu.(7)

    Padisah'i aktif bir sekilde destekleyen sosyal gruplar ile bu hassas durumun denetimini elde tutup tutamayacagini bekleyip görmeyi yeg tutanlarin hangileri oldugunu incelemek âydinlatici olacaktir. Beklenebilecegi gibi Sultan'i sonuna kadar destekleyenler Sarây çevresi ile Babiâli'nin, Genç Türkler döneminde Ingiliz taraftan Liberallerle ayni safta yer almis yüksek bürokratlariydi. Egemenlik ve halkçilik gibi milliyeti fikirlerin üstün gelmesi durumunda, Sultan her seyini kaybedecekti. Tevfik Pasa ve Ali Kemal gibi Babiâli kodamanlari ise, anayasa tarafindan sinirlanmis bir monarkin egemenligi altinda kendilerinin, yani yüksek bürokratlarin iktidari elde tuttugu islah edilmis bir geleneksel düzenin sürdürülmesi için Ingiliz destegine dayanmislardi.

    Böyle bir formül, ekonomik ve siyasi bakimdan Ingiltere'ye bagli olmak demekti. Tipki, ekonomik düzende, ülke disina çikanlari Hiristiyan azinliklarin yerini almaktan memnun olan burjuvazi gibi, onlar da bunu kabul etmeye hazirdilar. Bu Türk gruplari, ayni dönemde Hint Milli Kongresi'ndeki, Ingiliz Imparatorlugu'nun mandasi altinda olmayi tam bagimsizliga yegleyen liberal hizbe benziyorlardi. Bunlar, geçerli bir Osmanli Türk Devleti garanti edildigi sürece Ingiliz mandasini kabule hazirdilar; aralarindan bazilari ise, bir Amerikan mandasinin Türkiye'nin ihtiyaçlarina daha uygun olduguna inaniyordu. Ancak Istanbul yanlisi bütün hiziplerin üzerinde birlestikleri nokta, kendi ayaklari üstünde durmadan önce Türkiye'nin bir yabanci devletin himayesi döneminden geçmesi gerektigiydi.

    Mustafa Kemal Pasa, Eylül 1919'daki Sivas Kongresi'nde bir milli hareketi sekillendirmeye basladigi zaman bile, kendi destekçileri arasinda ,manda yanlisi sesler duymustu. Bu, bir ölçüde, Avrupa'nin "hasta adam" olarak niteledigi ve her an ölümü beklenen Imparatorlugun karsilastigi onca zorlugun yârattigi genel moral bozuklugunun bir göstergesiydi. Ayni zamanda, milli kamp içindeki burjuvazi ile toptak agalarinin, Müttefik Devletler'e ekonomik ayricaliklar taninirsa onlarin da, karsiliginda, milliyetçi bir Türkiye'nin kurulmasina göz yumacaklarina inanmalarindan kaynaklaniyordu. Bu yüzden, 1921 Londra Konferansi'na katilan Kemalist Disisleri Bakani Bekir Sami Bey, Avrupa devletlerine önemli ekonomik tavizler vermekten çekinmiyordu:

    "Fransizlara Fransa'nin bosalttigi bölgelerin ve ayrica Mamuretülaziz (Elazig) Diyarbakir ve Sivas vilayetlerinin ekonomik kalkinmasi için yapilacak girisimlerde öncelik taninacak ve buna ek olarak Ergani vb. yerlerde madencilik imtiyazlari verilecekti..."(8)

    Italya, Trakya ve Izmir'in geri verilmesi konusundaki Türk talebini konferansta destekleyecek; buna karsilik milliyetçiler Italya'ya Antalya, Burdur, Mugla, Isparta'da ve ayrica Afyonkarahisar, Kütahya, Aydin ve Konya'nin bazi yerlerinde maden çikarma ve isletme hakkini taniyacaklardi. Bekir Sami Bey, Türk hükümeti ya da Türk sermayesi tarafindan yürütülemeyen isletmeleri Italyan kapitalistlerine devredecek, ayrica Eregli Kömür Madenlerini bir Türk-Italyan sirketine transfer edecek kadar ileri gidiyordu.(9) Bekir Sami, imzaladigi anlasmalarin milletin yüksek çikarlariyla uyum içinde oldugu kanisindaydi. Millet Meclisi'nden kendisinin desteklenmesini istedi; söyle diyordu:

    "Henüz elimizde firsat varken, basiretli bir politika, ülkeyi içine düstügü uçurumdan kurtarabilir. . . eger bu yapilmazsa, hiçbirimiz tarih ve millet önünde yüklendigimiz sorumluluktan kurtulamayiz…."

    Ona göne milli mücadelenin sürdürülmesi, "ülkeyi, bizzat onun ve milletin varligini felce ugratacak ölçüde yikima ugratacakti". Kemal Pasa'ya, Müttefiklerin bundan daha elverisli kosullar tamamlayacaklari inanciyla, kendi temin ettigi kosullar üzerinden baris yapma firsatini yitirmemeyi tavsiye ediyordu.

    Mustafa Kemal ise Bekir Sami'yi, "ne pahasina olursa olsun baris yapma taraflisi" olarak tanimliyordu. Bekir Sami'nin, Meclisin kabul etmesini istedigi kosullar, "Büyük Devletlerin 'üçlü anlasma' adi altinda yaptiklâri ve Anadolu'yu nüfuz alanlarina bölen ânlasmanin kosullarinin aynisiydi". Kemalistler, milli hareketin ilkelerine aykiri olan bu kosullari, kesinlikle kabul edemezlerdi. Bu görüs ayriligi sonucunda; disisleri bakani istifa etmek zorunda kaldi.(11)

    Ne var ki, Bekir Sami'nin görüslerini burjuvazi ve toprak agalari içindeki önemli gruplar, da paylasiyordu. Bu gruplar, milli mücadeleyi, esas olarak siyasal egemenlik ve devletin denetimini elegeçirmek ugrunda verilen bir mücadele olarak görüyorlardi. Avrupa'ya ekonomik bagimliligin sürmesinden kazanacak çok seyleri olduguna inandiklari için, her iki grup açisindan da ekonomik egemenlik ayri derecede önemli degildi. Avrupa'nin sermaye yatiriminin ülkenin altyapisini gelistirecegini, fabrikalarinin ise Türk pazari için gerekli mallari üretecegini düsünüyorlardi.

    Buna karsilik Türkiye, tarim ürünleri ve hammadde ihraç edecekti. Oysa Kemalistler, siyasi ve ekonomik egemenlik arasinda bir ayrim yapmiyor ve biri olmadan öbürünün de olamayacagini savunuyorlardi. Ikdisat Vekili Mahmut Esat, Türkiye Iktisat Kongresi'ndeki konusmasinda bu fikri oldukça kategorik bir sekilde dile getiriyordu:

    "Milli egemenligi, iktisadi milli egemenlik olarak anliyorum. Eger böyle olmazsa o zaman milli egemenlik bir hayal olur."(12)

    Milli hareketin ilk yillarinda Kemalist linderlik degismeyi, hatta devrimci degismeyi vurguluyordu. Türklerin yepyeni bir baslangiç yapma ve yoz Osmanli geçmislerini terk etme süreci içinde olduklarina iliskin berrak bir kavrayis egemendi. Bu tutum, Fransiz Devrimi geleneginin Türkiye'deki radikal düsünce üzerindeki etkisiyle de uyum içindeydi. Iste bu yüzden, Istanbul'un Mart 1920'de Müttefikler tarafindan isgali, yalnizca fiilen Osmanli devletinin sonu olarak degil, yeni bir çagin baslangici olarak, Mustafa Kemal'in deyisiyle "birinci milli sene" olarak görülüyordu.(13) Bu yeni baslangicin tümüyle yeni bir devletin ve toplumun yaratilmasina götürecegi umuluyordu. Kemalistler, bu degisimin gerçeklesmesi için "Osmanli'dan çok farkli bir yeni Türk tipi" yaratmak zorunda olduklarini kavriyorlardi.(14) Devrimci degisme yönündeki bu istek egemen olunca, eski düzenin bagimli ekonomik siyasetinin ilk degistirilecek sey olmasi dogaldi. O dönemin milliyetçi yazinini okudugunuzda bu egilim iyice açiklik kazanir.

    Kemal Pasa, Büyük Millet Meclisi'nde 1922 Mart'inda yaptigi konusmada, Türk ekonomisinin Tanzimat rejiminin (1839-1876) getirdigi serbest ticaret yüzünden kendisini Avrupa rekabetinden koruyamadigini belirtti. Rekabet esiginin, "ekonomik kapitülasyonlarin zincirlerince daha, da genisletilmis olmasi isleri iyice kötülestirmisti.(15) Bu dönemden sonra yabanci sermaye Imparatorlukta olaganüstü bir yere sahip olmus, Osmanli devletini ve hükümetini "yabanci sermayenin jandarmasi" derekesine düsürmüstü.

    Kemal Pasa, Türkiye'nin, bütün öteki yeni milletler gibi, böyle bir durumun sürüp gitmesine göz yumamayacagini söylüyordu.(16) Artik farkli bir çagda yasandigi dogruydu, ama, birçok bakimdan durum degismeden kalmisti. Mustafa Kemal, Ingiltere'de milyonlarca issiz bulunduguna ve bunlarin Ingiltere'nin Türkiye'ye yönelik siyasetini etkileyecegine de dikkat çekiyordu. Ingiltere, Avnipa'da genel olarak hüküm süren savas sonrasi ekonomik krizin yarattigi issizlik sorununu çözmek için açik pazarlar kurmaya çalisacakti.(17) Bu yüzden, Türkiye'nin uyanik bulunmasi ve gümrük tarifelerini belirleme hakki üzerinde direnmesi gerekmekteydi; çünkü bu olmaksizin sanayinin kurulmasi fiilen mümkün degildi. Kemalistleri, kendi burjuva destekçilerinden ayirt eden sey, önemli bir unsurunu sanayinin olusturdugu uzun vadeli bir yeni Türkiye perspektifine sahip olmalariydi. Oysa burjuvazi, durumu, kendi dar perspektifi açisindan degerlendirerek Avrupâ'nin denetimindeki bir ekonomide ticari araci rolünden elde edecegi kârla yetinmekten memnun görünüyordu.

    Dolayisiyla, bagimsizlik savasi sirasinda Kemalistler, yalnizca Anadolu'nun paylasilmasini önlemek istedikleri için degil, ayni zamanda yeni Türkiye'nin, Bati'nin ekonomik sömürgesi olarak kalmasini reddettikleri için de antiemperyalisttiler. Mücadelenin bu yani, Kemalistlerin lafta yabanci sermayeye karsi çikarken ona tavizler verdigini öne süren bazi elestirmenlerin Kemalizmin antiemperyalizmi konusunda kuskular yaratmalari yüzünden, bazen göz ardi edilir. Bu elestirmenler, Kemalizmin ekonomik siyaseti konusunda önemli bir noktayi, yani onun hem kapitalist, hem de ayni zamanda antiemperyalist oldugunu unutmaktadirlar. Bu siyaset, izlenmesi kuskusuz çok zor olmakla birlikte, çeliskili degildi ve sömürgelikten kurtulma dönemindeki hemen bütün yeni millet-devletlerin resmi siyasetiydi. Yabanci sermaye, beraberinde siyasi ya da ekonomik baglar getirmedigi sürece, memnunlukla karsilaniyordu. Savasin yakip yiktigi ve sermayeden yoksun bulunan Türkiye'nin, modern bir ekonominin altyapisini insa edebilmek için yabanci yatirimlara muhtaç oldugu düsünülüyordu. Mustafa Kemal bu görüsü 1922 Mart'inda Mecliste söyle dile getiriyordu:

    "Eger kisa bir sürede milletimizi mutluluga ve refaha kavusturmak istiyorsak yabanci sermayeyi mümkün oldugu kadar hizli bir sekilde çekmek ve ülkemizin refah ve zenginligi, milletimizin mutluluk ve refahi için gerekli olan her türlü yabanci beceriden azami ölçüde yararlanmak zorundayiz, bugünkü mali durumumuz kamu isletmeleri insa etmek, kurmâk ve isletmek için yeterli degildir."(18)

    Ama bunun ardindan mebuslara hemen, ''herseyden önce hayat ve hürriyetimizi teminat altina almak demek olan milli hedefimize ulasmaktan baska bir sey düsünemeyiz; ...bugünkü mücadelemizin hedefi tam bagimsizliktir. Tam bagimsizlik ise ancak mali bagimsizlikla mümkündür''(19) uyarisinda bulunuyordu.

    Kemalist ekonomik siyasetin hedeflerine, belki de en iyi 1923 Subat'inda Izmir'de toplanan Türkiye Iktisat Kongresi'nin tutanaklari ortaya koymaktâdir. Artik bagimsizlik savasi sona ermisti ve Lozan'da baris görüsmeleri yapilmaktaydi. 1919 Milli Misak'iyla saptanan milli sinirlar, savas meydaninda fiilen gerçeklestirilmisti; ama ekonomik egemenlik ugrundaki mücadele, görüsme masasinda hala sürüyordu. Iktisat Kongresi'nin amaçlarindan biri, siyasal önderlik ile çesitli ekonomik gruplar, özellikle de Imparatorlukta yabanci sizmasinin araci olmus ve miiii duygulari tiâtâ Süpheli olan ticaret kesimi arasinda amaç birligi bulundugunu dünyaya göstermektir. Kongre, "Milli Türk Ticacet Birligi"nce temsil edilen bu grup, kuvvetli bir milliyetçi tutum aldi. Ithal mallarina gümrük resmi konmasi hakkini savundular, Türkiye'deki yabanci sermayeye tavizler ya da tekel haklari taninmasina karsi çiktilar, ülkenin karasulârinda serbest tasimacilik hakki talep ettiler ve mümkün oldugu kadar kisa zamanda para basma yetkisine sahip bir milli bankanin kurulmasini istediler. Yabanci sermaye, ancak milli ekonomiye yararli olmasi kosuluyla kabul edilebilirdi .(20) Kongrede ortaya atilan önlemlerin hemen hepsi tek bir temel hedefe yöneliyordu:

    Bir milli ekonominin kurulusunu ilerletmek ve dogmakta olan cumhuriyet devletinin sosyoekonomik temelini kisa sürede olusturacak ekonomik güçleri gelistirmek.

    1923'te kurulan yeni devlet ile baslica ekonomik siniflar, yani ciliz burjuvazi ve toprak agalari arasinda amaç birligi vardi. Ancak bu durum, Kemalist devletin esâs olarak özerk oldugu ve bu siniflarin hizmetinde bulunmadigi gerçegini ortadan kaldirmaz. Bu durum, esas olarak prekapitalist bir dönemi yasayan ve burjuvazi, kapitalist çiftçiler ve isçiler gibi modern siniflarin en ilkel biçimleriyle var olup henüz gelisme süreci içinde bulunduklari bir toplum için hiç de sasirtici degildir. Söz konusu siniflar devleti yönlendirmek söyle dursun, gelismek için ona muhtaç durumdaydilar.

    Yani devlet, Kemalist hareketin çekirdegini olusturan asker ve sivil aydinlarin egemenligi altindaydi. Türk aydininin oynadigi role çok yakin oldugu için, Arthur Koestler'in aydinlar ve tarihi rolleri konusundaki tanimlamasini buraya alalim:

    "Modern anlamda aydinlar, böylece ilkönce bir milletin, toplumsal durumu yönünden bagimsiz düsünceye, yani (kendisinin disinda tutuldugu) var olan degerler hiyerarsisini alasagi eden ve ayni zamanda da onun yerine kendi yeni degerlerini koymaya çalisan bir grup davranisina 'meyleden' degil, ona dogru itilen bölümü olarak ortaya çikarlar. Aydinlarin bu yapici egilimi, onlarin ikinci temel özelligidir. Gerçek putkiricilarin her zaman peygamberimsi bir yanlari olmustur, bütün yenilikçilerin de utangaçça gizlenen bir ögretmenlik damari vardir."(21)

    1923 yilina gelindiginde Kemalist aydinlar fiilen iktidardaydilar. "Var olan degerler hiyerarsisini" degistirmeye ve ülkeyi, degil yalnizca toprak agalârinin ve asiret seflerinin burjuvazinin ufkunun bile ötesine götürmeye kararliydilar. Bu eski siniflar, geleneksel dini ideolojisi ile mesruti bir monarsiyi yeg tutarlardi; oysa Kemalistter, milli hareketin en önde gelen bazi liderlerinin bile muhalefetine karsin hizla laiklestirilen bir cumhuriyet kurdular. Bu, milliyeti ve milli egemenligi, ayni zamanda da Bati uygarligina ulasmayi vurgulayan bir mücadelenin mantiki sonucuydu.

    Ne var ki, eski siniflar bu yeni düzeni kolay hazmedemediler. Gene de reformlar, bildik Kematist jargonu kullanacak olursak, "burjuvaziye ragmen burjuvazi için" gerçeklestirildi. 1920'lerin ortasindaki ve 1934'lardaki reformlar ise, geleneksel prekapitalist düzenin yeni kurulan modern yapi için olusturdugu birçok kurumsal ve hukuki engelini ortadan kaldirip, buna karsilik var olan mülkiyet iliskilerine dokunmadigi için, bu siniflar tarafindan daha fazla kabul gördü. (22)

    Sonraki çeyrek yüzyilda da ekonomik siyaset, devletin gölgesi altinda gelismeyi devam etti. Hem özel sektörün zayifliginin, hem de kamu yararinin bilincinde olan Kemal Pasa, daha 1922 Mart'inda Meclise "siyaseti iktisadiyemizin mühim gayelerinden biri de, menafii umumiyeyi (genel çikarlari) dogrudan dogruya alakadar edecek iktisadi müessese ve tesebbüsleri mali ve fenni kudretimizin müsaadesi nispetinde devletlestirmektir" diyordu.(23) Bu hedef, Kemalizmin ekonomik felsefesinin temeli olarak kaldi ve 1930'larin devletçi siyasetinin de temel dayanaklarindan birini olusturdu.

    Yeni rejim ile temel kentli sinif olan burjuvazi arasindaki iliskiyi vurgulamamizin nedeni, Kemalistlerin kalkinma için kent ekonomisini itici güç, kirsal sektörü ise ona gerekli yakiti saglayan kesim olarak görmeleriydi. Ancak köylük bölgelere karsi ilgisiz olmadiklari gibi, milletin gelecegi açisindan tasidigi önemin de farkindaydilâr. Kemâl Pasa, Mecliste "Efendiler, milletimiz çiftçidir" diyordu. Köylü, "Türkiye'nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil" idi:

    ''...siyaseti iktisadiyemizin ruhu, köylünün emeginin ürünlerinin ve semeresinin kendi menfaati lehine azami ölçüye çikarilmasidir."(24)

    Bu açiklamalarin yalnizca süslü sözler olarak degerlendirilmemesi gerekir. Türk aydini, köylünün ekonomiye -ve saf doldurmak için orduya- katkisini çok iyi bildigi gibi, onun içinde bulundugu acikli duruma karsi da kayitsiz degildi. Aydinlar, Rus Narodnikleri örnegini izleyerek köylüyü idealize etme egilimindeydiler. Bu tür duygular içindeki Genç Türkler, köylük bölgelerdeki statükoyu yikip köylüyü, derebeylerin, asiret agalarinin ve esrafin pençesinden kurtarmak istemislerdi.

    Ne var ki, iyi niyetlerine karsin zavalli köylülerin durumunu düzeltecek herhangi bir sey yapamamislardi; tersine köylünün durumu, 1918'de sona eren firtinali on yilda daha da kötülesmisti.(25) Cumhuriyet döneminde köylülügün durumu biraz düzeldi -asar yükü kaldirildi- ancâk, köylük bölgelerde herhangi bir yapisal degisiklik gerçeklesmedi. Daha açik bir ifadeyle, toprak reformu yapilmadi. Bunun nedeninin arastirilmasi gerekir.(26)

    Birinci olarak, Türkiye Cumhuriyeti, bagimsizligini yeni kazanmis birçok Üçüncü Dünya ülkesinin kalabalik bir nüfus ve topragin kit olusu yüzünden karsi karsiya bulundugu türden bir toprak sorunuyla yüz yüze degildi. Türkiye'de topragin degeri, 20. yüzyilin basiridan beri artan talep dolayisiyla yükselmekteydi. Bu talep artisi bazi bölgesel gerginliklere neden olsa da, genelde talebi karsilayacak miktarda toprak vardi. Dolayisiyla, Anadolu'nun bazi bölgelerindeki genis mülkler disinda Türkiye, bir küçük toprak sahipleri ülkesi olarak kaldi.

    Tarimsal Türkiye'nin gerçek sorunu toprak kitligi degil, sürekli savaslar ve azalan nüfus nedeniyle daha da siddetlenen emek kitligiydi. Birinci Dünya Savasi sirasinda bu durum öylesine ciddi boyutlara ulasmisti ki; hükümet, ucuz emek saglamak ve hayatî tarim üretimini sürdürebilmek için angaryaya basvurmak zorunda kalmisti. 1923 yilina gelindiginde yeni devletin sinirlari içindeki nüfus -ve onunla birlikte ülkenin üretim kapasitesi- yüzde 20 oraninda azalmisti.(27) Bu noktada, topragin yeniden dagitimi, toprak agâlarinin hizmetindeki tarimsal emek gücünü büyük ölçüde daraltabilirdi, toprak ranti düserken, daha yüksek ücretler ödemek zorunda kalabilirlerdi.

    Her iki nedenle toprak agalari, köylük bölgelerde toprak reformu ya da baska bir yapisal degisiklige karsi direndiler. Oysa kit ve pahali emek, toprak agalarini, makine kullanimini içeren modern tanm yöntemlerini benimsemeye itebilir ve böylece Türk tarimi emek-yogun olmak yerine, sermaye-yogun bir nitelik kazanabilirdi. Genç Türkler'in ve onlardan sonra da Kemalistlerin, nüfus azligi sorununu çözmek konusundaki perspektifleri buydu. Kemal Pasa, "memleketimizin genisligine nispetle nüfusumuz az oldugundan ziraat hususunda makine ve fenni aletler kullanmaya diger memleketlerden daha ziyade bir mecburiyet vardir" diyordu.(28) Hükümet, bazi örnek çiftliklerde bilimsel tarimin üstünlügünü göstermek yoluyla çiftçileri bu konuda ikna edebilmeyi umuyordu. Ne var ki, bu yöntem sonuç vermedi ve makinelesmis tanm ancak, Marshall Plani döneminde çiftlik makinelerinin ithal edilmesinden sonra yayginlasti.

    Türkiye'deki tarim sorunu, ekonomik olmaktan çok, temel olarak siyasi bir nitelige sahipti. Çözümü de, milli hareketi destekleyenin köylüler mi, yoksa toprak agalari mi olduguna bagli olabilirdi. Sonuçta ortaya çikan tabloda, köylüler genellikle kayitsiz kalirken, toprak agalannin ilimli bir destek sagladigi görüldü. Bu dunim nasil açiklanabilir?

    Köylüler, kirsal kesimdeki esrafin baski ve sömürüsü âltinda olsalar bile, bu baskinin sorumlusu olarak devleti görüyorlardi. Ve gene kurtulusu devletten bekliyorlardi. 1908 Devrimi'nin köylük bölgelerde degisiklige yol açacagini ummuslar, ama aci bir hayal kirikligina ugramislardi. Kemalistlere, Anadolu köylüsünün iste bu aci hayal kirikligi miras kalmisti. Gazeteci Ahmet Serif'in 1909 yilindaki Anadolu gezisinin notlari, köylülügün umut ve beklentilerini, ayni zamanda da düs kirikligi ve öfkesini yansitmaktadir. Özellikle, yasli bir köylünün yakinmalarini içeren bir tanesi, daha 1909'da ciddi olan, ama on yil sonra, tam da Kemalistlerin ölüm kalim mücadelesine hazirlandiklari sirada, dâha da kötülesecek olan bir durumu gözler önüne sermektedir:

    "Hürriyet simdiye kadar isittigimiz bir lâf degildi. Fakat bize söylenen sözlerden, bazi islerden anliyoruz ki, bu iyi bir seydir... artik herseyin düzelecegini, vergilerin dogruluk ve kolaylikla (yani zorlama olmaksizin) toplanacagini, köydeki kanli, katil, hirsizlarin terbiye edilecegini, askere giden çocuklarimizin senelerce aç, çiplak bekletilmeyerek vaktinde tezkerelerinin verilecegini; memurlarin kefiylerince is göremeyeceklerini ve herseyin degisecegini zannetmistik.

    Fakat hâlâ bir sey olmadi. Evvelce bazi isler daha düzgün gitmekte iken bugün bütün bütün karisti. Devlet dairesine gitsek amir, memur belli degil... Hükümet hâlâ bizim dertlerimize bakmiyor... Bir tarlanin üç-bes kisi elinde tapu senetleri vardir, sürdügümüz tarlalarin bizim oldugundan süpheliyiz. Bu yüzden her gün kavgalar oluyor, bazen ölüm olaylari meydana geliyor. Devlet dairesine, mahkemeye gidiyoruz, dert anlatamiyoruz. Onlar yalniz, zamani gelince vergi toplamayi düsünüyor... Bütün sene çalisir, her sene vergilerimizi veririz, zaten vermezsek de kazanimizi, yorganimizi bile satarak zorla alirlar. Böyle iken yine borçtan kurtulamayiz. Birkaç senedir, köyde ekecek tohumluk bulamayanlar çoktur. Baska hiçbir taraftan yardim olmadigindan ister istemez agalardan bir kile tohumlugu, 100-120 kurusa, yahut üç kileye karsilik alir ekeriz. Artik o agalar, basimiza bela kesilir, köylüyü, hep edepsizlerden olan adamlarina dövdürür, hapse attirir, bazen devlet araciligiyla korkutur da veremeyenlerden alacagini öyle alir. Gerçi bu sene Ziraat Bankasi veriyor ama, bize bir faydasi olmuyor. Bu para köyümüze girmeden bitiyor."(29)

    Bu uzun sikâyetler listesi, köylülügün, köy esrafindan daha çok devlete yabancilasmis bulundugunu düsündürmektedir. Dünya Savasi sirasinda bu yabancilasma daha da derinlesti. Köylüler, Milli Mücadeleyi savasin bir devami gibi gördüler ve birinden kaçtiklari için, öbüründen de kaçtilar. Milliyetçiler, orduya asker kaydetmekte çok güçlük çektiler. Köylüler, en fazla milliyetçi saflarda dövüsmemeleri gerektigini söyleyen Padisah hükümetinin propagandasina açiktilar. O yillarin karisikligi içinde toprakgi ele geçirmeye yönelik bir köylü hareketi yoktu; bir kismi zaten devlete isyan halindeki eskiyalarin önderliginde yerel gerilla güçlerine katilmis olmakla birlikte, köylülerin çogunlugu pasif durumdaydi.

    Anadolu köylüsünün hangi dava etrafinda seferber edilebilecegini görmek oldukça zordur ve dolayisiyla köylülügü seferber etmedikleri için Kemalistleri sorumlu tutmak kötü tarihçilik olur.(30) Anadolu'daki durumu Hindistan'la karsilastiralim. Hindistan'da köylülük, Ingiliz egemenligine karsi öylesine öfke doluydu ki; neredeyse kendiliginden harekete geçiyor, birileri onu seferber etsin diye haykiriyordu. Hint Milli Kongresi, köylüleri bastirmak ve eylemlerini, Mahatma Gandhi ve Gandhizm araciligiyla devrimci olmayan bir mecraya yöneltmek zorunda kalmisti. Kemalistler içinse böyle bir sorun söz konusu degildi.

    Eger milli davaya yöneltilebilecek bir köylü hareketi var olsaydi, Kemalistlerin toprak agalari yerine ona yönelecekleri düsünülebilir. Türk halkinin varliginin söz konusu oldugu can alici bir dönemeçte Kemal Pasa, hangi sinif olursa olsun kendisine destek olacak olani ariyordu. Ankara'daki Soyyet Büyükelçisi Aralov'la yaptigi kisa konusma bunu yansitmaktadir:

    "Sizin Rusya'da mücadeleci, emektar bir isçi sinifi var. Ona dayanmak mümkündür ve dayanmalidir. Bizde isçi sinifi yoktur, köylüye, göre agirligi çok azdir."(31)

    Ayrica, isçi sinifina göre agirlikta olan o köylülük de, etnik ve dini bagliliklar yönünden bölünmüs ve varligini sürdürmek açisindan da tümüyle yerel güçlere bagli durumdâydi. Bu nedenle Kemalistlerin, köylülere, onlarin geleneksel önderleri olan yerel esrâf ve din adamlari yani ulema araciligiyla ulasmaya çalismaktan baska çâreleri yoktu. Bu kisiler, çogunlukla ayni zamanda toprak sahibi idiler ve mülklerini olabildigince genisletmek yönünde güçlü bir etkide bulunuyorlardi.

    Kemalistler, dogal bir süreçmis gibi, tipki köylülerin toprak talebi olsaydi ona da karsilik verecekleri gibi, bu etkiye boyun egdiler. Kemalistler ile esraf arasindaki isbirliginin bedeli, köylük bölgelerdeki statükonun devami, hatta güçlendirilmesi konusunda varilan örtük anlasmaydi. Bu, içinde toprak agalarinin etkisinin güçlü oldugu Halk Firkasi'nin kurulmasi, Mecliste toprak agalarinin agirliklarini duyurmalarina olanak saglayan bir Seçim Kanunu çikarilmasi ve yeni Anayasa'ya, toprak reformunu fiilen engelleyen 74. maddenin eklenmesiyle hayata geçirildi. Genel egitim düzeyinin yükselmesinin zamanla kirsal Anadolu'daki durumu da degistirecegini uman hükümet, bundan sonra, köylülerin durumunu egitim yoluyla düzeltmeye yöneldi.(32)

    Kemalist ekonomi siyasetinin kökenlerini, yeni rejimin devraldigi, toplumsal yapidâ ve onun bu toplumsal gerçekligi tanimlama biçiminde bulabiliriz. Yeni devlet, "bir halk devleti, halkin devleti" olarak tanimlanmakta, onun önceli olan Osmanli devleti (Müessesati Mâziye) ise, "bir sahis devleti, eshasin devleti" olarak niteleniyordu.(33) Milli Mücadele sirasinda "halk" terimi, Kemalistler için, emperyalist devletlere ve eski düzene karsi milli davayi destekleyen herkesi ifade etmeye baslâdi. 1789 Devrimi'nden önce Fransa'daki Üçüncü Sinif gibi, içinde çesitli sosyoekonomik gruplari barindiran ve yalnizca eski düzenin mensuplarinin dislayan bir terim olarak halk, milletin büyük çogunlugunu içeriyordu. Bu kolektifin baslica görevi, eski düzeni ve onun müttefiklerini yenilgiye ugratarak kendisine özgü yeni bir düzen kurmakti. Bu görev ise, her seyden önce bu varligin, yani halkin bütün unsurlarinin dayanismasini ve ortak eylemini gerektiriyordu. Böylece sinif çatismasi, örtük olarak dislanmis oluyordu.(34)

    Kemalistlerin yüz yüze kaldigi sorunlarin ve bunlara önerdikleri devrimci çözümlerin kaynagi, sinif mücadelesi olmaktan çok, emperyalizme ve Osmanli-Müslüman yapinin kozmopolit kurumlarina karsi yürütülen bir milli mücadeleydi. Milli mücadele ise, halki bölen çatismalari ve ayricaliklari degil, bir millet olarak halkin birligini vurgulamayi gerekiyordu.

    Bu olgu, Kemalistlerin, ezenlere karsi ezilenlerin adina hareket etmek yerine, eski rejimin bütün siniflâri felce ugratip donduran evrenselci ideolojisine saldirmalarini da açiklar. Her ikisini birden yapmaya kalkmalari ise, felaket getirebilirdi; Mustafa Kemal, siyasi bakimdan, bu tuzaga düsmeyecek kadar zekiydi.

    Kemalistlerin o gelisme asamasinda Türkiye'de sinif mücadelesi olasiligini reddettmelerinin nedeni, tam da ülkede böyle bir mücadeleyi yürütebilecek gelismis siniflarin bulunmayisiydi. Konuyu Kemal Pasa'yla tartisan Büyükelçi Aralov'a su yanit veriliyordu:

    "Türkiye'de siniflar yoktur... Türkiye'de isçi sinifi yok, çünkü gelismis bir sanayi yok. Bizim burjuvazimizi ise henüz burjuva sinifi haline getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok ciliz; çünkü sermayemiz yok."

    Hükümet milli ticaretin gelistirilmesine öncelik taniyacak, "fabrikalar, açacak, yeralti zenginliklerini meydana çikaracak, Anadolu tacirine yardim edecek ve zenginlesmesini saglayacakti. Bunlar, devletin önünde duran islerdi.(35) Dolayisiyla Kemalist ekonomi siyasetinin hedefi, öncelikle, modern bir kapitalist topluma özgü sinif yapisina sahip bir millet yaratmakti. Bu hedefe ulasildigi ve ardindan sinif çatismasi geldigi zaman ise, devlet müdahale edip hakem rolü oynayacakti.

    Kemalistler, Türkiye'de gelismis siniflarin varligini görmüyorlardi; ama, çikar gruplarinin siyasi partiler kurup milletin çikarlarina aykiri faaliyetlere girisebileceklerinin farkindaydilar. Ülke Genç Türkler'in döneminde siyasi partilerin faaliyederinin neden oldugu sürekli istikrarsizliklari çok çekmisti. Yeni rejim bu tür faaliyetlere izin vermeyi reddediyor ve yeni Türkiye'ye "yalnizca bir kesimi degil; bütün milleti içinde barindiran" bir tek partinin, Halk Firkasi'nin hizmet edecegini açikliyordu.(36) Bu, Kemalist rejimin, kendisinin halkin tarafsiz önderi, oldugu ve halk için en iyi olan kendisinin bildigi inanvina dayali paternalizminin oldugu kadar, siniflar karsisindaki özerklik duygusunun da bir baska göstergesiydi.

    1920'ler boyunca Türkiye, Lozan Anlasmasi'nin getirdiigi geçici kisitlamalarla sinirli olsa da, serbest girisime dayali ekonomik modeli uygulamayi denedi. Bu yillarda hükümet, ülkenin ekonomik bakimdan yeniden insasinda önemli bir rol oynadi ve Kemalist seçkinler, bugüne dek kendi türündeki en büyük ticari girisim özelligini koruyan Is Bankasi gibi belli basli ekonomik kurumlarin kurulusuna katildilar. Hükümetin amaci, o olmazsa iç pazarin gelismesinin mümkün olmadigi altyapiyi yaratmakti.

    Ekonomik liberalizmle yapilan bu deney, Büyük Buhran, Türkiye üzerinde acil bir etki yapmasaydi belki daha uzun sürebilirdi, ancak kapitalist dünyada 1929 Büyük Buhrani'nin yol açtigi ekonomik kriz, devlet müdahalesine keskin bir ivme kazandirdi. Buhranin ekonomi üzerindeki etkisi, hükümeti karsi önlemler almaya zorlayacak kadar agirdi. Böylece buhran, Bati kapitalizmiyle özdeslestirilen serbest tesebbüs sisteminin sansizligi olarak degerlendirilmeye baslandi. Devlet denetimi sistemiyle Sovyetler Birligi, buhrandan etkilenmemis gibi gözüküyordu. Dolayisiyla bu model, Kemalistler tarafindan, Türk ekonomisinin bazi alanlarinda yararlanilabilecek bir örnek olarak degerlendirildi.

    Ekonomik faaliyete devlet müdahalesi, Türkler için hiçbir sekilde yeni bir deneyim degildi. Birinci Dünya Savasi ,sirasinda, "Devlet iktisadiyati" adi altinda denenmisti; 1930'larda bu terime çekidüzen verilmis ve "devletçilik" adini almisti. Ancak temel özellikler, fiilen ayni kaldi. Yol göstererek ve zayifligi nedeniyle kendisinin alayacagi ekonomik önlemleri gerçeklestirerek, özel sektörün büyümesine ve olgunlasmasina yardim etmek.(37) Ne var ki, bu sefer, söz konusu siyaset çabucak kurumlastirildi. Bu da Türk is çevrelerini korkuttu. Devletçilik, Cumhuriyet Halk Firkasi'nin 1931 yilinda kabul ettigi "alti temel ve degismez ilke"den biri oldu ve 1937'de Anayasa'ya da girdi. Bu alti ilke, Kemalizmin ideolojisini ve dolayisiyla onun ekonomik siyasetini tanimladigi için üzerinde biraz durmakta yarar vardir. 1935 Kongresi tutanaklari söyle demektedir:

    "Temel ilkelerimizden biri, Türkiye Cumhuriyeti halkini çesitli siniflardan olusan bir topluluk olarak degil, Türk halkinin bireysel ve toplumsal hayati için gerekli olan isbölümü uyarinca çesitli meslekler ayrilmis bir topluluk olarak kabul etmektir. "

    "Çiftçiler, zenaatkarlar, emekçiler ve isçiler, serbest meslek sahipleri, sanayiciler, tüccarlar ve memurlar Türk toplumunu olusturan esas çalisma gruplardir. Bu gruplardan her birinin yaptigi is, digerlerinin ve toplumun hayati ve saadeti için vazgeçilmezdir."

    "Bu ilke dogrultusunda Firkamizin hedefleri, sinif çatismasi yerine toplumsal düzeni ve dayanismayi gerçeklestirmek, menfaatler arasinda uyum saglamaktir. Kazançlar, yetenek ve yapilan isin miktariyla orantili olmalidir."

    "Özel tesebbüs ve faaliyeti temel bir fikir olarak kabul etmekle birlikte, esas ilkelerimizden biri, milleti ve ülkeyi en kisa zamanda refaha kavusturmak amaciyla Devletin, özellikle ekonomi alaninda, milletin genel ve hayati çikarlarinin sözkonusu oldugu konularla ilgilenmesini saglamaktir."

    "Devletin ekonomik islerdeki rolü, özel tesebbüsleri tesvik etmenin yanisira bunlari bizzat gerçeklestirmek ve ayni zamanda yapilan çalismalari düzenlemek ve denetlemek seklinde olacaktir. "

    "Devletin ekonomik isleri üstlenme kararliligi, milletin en büyük umumi menfaatine dayanmaktadir. Eger zorunluluk yüzünden Devletin aktif olarak isletme karari verdigi bir tesebbüs özel mütesebbislerin elinde bulunursa, bu tesebbüse elkonmasi, her seferinde, çikarilacak bir yasa uyarinca yapilacak ve burada özel tesebbüsün ugradigi kaybi devletin ne sekilde tanzim edecegi belirtilecektir. Ugranilan kayip tespit edilirken, gelecekteki muhtemel kazançlar dikkate alinmayacaktir."(38)

    Bu belgede açikça görülen korporatist (meslekçi) söyleme ve 1930'larin fasist havasindan etkilenmelere karsin, Kemalistler, fasizmle herhangi bir iliskiyi reddediyorlardi.

    Roma ve Berlin'deki rejimlerin tersine Ankara, liberal ilkeleri ve 19. yüzyilin ilerleme fikrini benimsiyor; hukukun üstünlügünü ve anayasal devletin önemini kabul ediyordu. Fasizmin tersine, uygarligin evrenselligi inkâr edilmiyor: rasyonalzm, bireycilik ve insanlar ile etnik gruplarin temel esitligi reddedilmiyordu. Kemalist rejim, yakin gelecekte kendi yerini alacak bir liberal siyasi ve ekonomik sistemin zeminini hazirlayan bir geçis rejimi olma karakterini koruyordu.

    1930'larin basinda devlet ve partideki bürokratik unsurlarin egemen olmalari ve liberal Kapitalizm yerine devletçilige yönelmeleri tehlikesi belirmisti. Tutanaklarin yukarida aktardigimiz 1935 Kongresi bu tehlikeyi yansitmaktadir. Bu bürokratik tehdit en fazla, Ismet Inönü'nün himayesi altindaki Kadro dergisinin etkisi altinda kendini gösterdi. Ancak güçlü ve kararli muhalefet, 1934'te derginin kapanmasini sagladi. Bu arada Is Bankasi grubu lider Celal Bayar, rejimin asiri devletçilige karsi çikmasinin bir göstergesi olarak Iktisat Vekilligine getirilmisti. Bayar Basvekil olarak atandigi 1937 yilina kadar bu görevde kaldi. Kendisi sonuna kadar liberalizme bagli bir kisi olmakla birlikte, Türk burjuvazisinin zayifliginin ve devletin ekonomik alanda basi çekmesi gereginin de farkindaydi. Bayar, asirilarin etkisi altinda devletçiligin, yeni dogan özel sektörün yikilmasina yol açacak boyutlara varmasindan çekiniyordu. Bu tehlikeye dikkat çekerek özel tesebbüse milli ekonomiden daha fazla pay ayrilmasini istiyordu. Görüldügü gibi, herhangi bir anlasmazlik varsa, o da devletin, müdahalesinin sinirlarini Türk is çevrelerini hosnut edecek sekilde çizmemis olmasindan kaynaklanmaktaydi .(39)

    Oysa isadamlarinin telasa düsmesi yersizdi. Basvekil Inönü, onlara devlet müdahalesinin yalnizca, burjuvazinin kendi basina yapmayi beceremeyecegi geçerli bir sanayi temeli yaratmak amacina yöneldigi konusunda güvence veriyordu.(40) Bu dönemde atilan adimlarin çogu -örnegin ilk Bes Yillik Plan (1934-1938), 1933'te Sümerbank'in ve 1935'te Etibank'in kurulmasi- bu amaca hizmet etmekte ve dogrudan özel sektöre yarar saglamaktaydi .(41) Devlet özerk rolünü hâlâ

    burjuvazinin korkularina ve elestirilerine karsin onun yararina oynamayi sürdürüyordu. Bu ihtilafli yillarda parti ile devletin kaynastigi bir tekparti devleti yönündeki egilime dikkat çekmek gerekir. Fasist devlederden esinlenen bu egilimin CHF içindeki taraftari, basini Parti Genel Sekreteri Recep Peker'in çektigi bir hizipti. Bu hizip, liberalizme ates püskürüyor ve onun yakinda çöküse ugrayarak yerini devletçiligin egemenligine birakacagini ilan ediyordu. Sesleri yüksek ve ürkütücü çikarmakla birlikte, bunlarin parti içindeki taraftarlari fazla degildi. Birçok önde gelen Cumhuriyet Halk Partiliyi oldugu kadar, is çevrelerini de kendilerinden uzaklastirdilar. Sonuç olarak, Cumhurbaskani Atatürk duruma müdahale etti ve Peker 1936'da, partinin denetimini ele geçirmek istedigi ve ekonomiyi de kapsamak üzere her konuda asiri fikirlere sahip oldugu gerekçesiyle istifaya zorlandi.(42) Sonraki yil ekonomi liberallestirildi ve bu egilim savas zamani tarafsizlik konumunun getirdigi baskilara kadar varligini korudu.

    Kemalist ekonomik politikanin basarisi ancak, 1945'ten ve liberal demokrasilerin zaferinden sonrâ görüldü. Türkiye'de bu basari, çokpartili siyasetin ve devlet sektörünün özel sektöre bagimli kilindigi bir karma ekonominin kurulmasiyla belirlendi. Kemal Atatürk'e göre, bir burjuva sinifi düzeyine çikmasi için desteklenmesi gereken çiliz burjuvazi, artik, yönetici partiye meydan okuyacak ve ilk dürüst genel seçimlerde onu yenilgiye ugratacak kadar güçlenmisti. Bundan sonra bu sinif, ekonominin hem ticaret hem de sanayi kesimini genisleterek, ayni zamanda da kapitalist toplumun öteki sinifi olan proletaryayi yaratarak gelismeye devam etti. Kemalist rejimin siyasi nedenlerle ihmal ettigi köylük bölgeler bile, savas sonrasi dönüsümden etkilendi ve genislemekte olan pazar ekonomisiyle daha hizli bir sekilde bütünlesti. Gene de, ülkenin yapisal bir krizle karsilastigi her durumda -1960, 1971 ve 1980'de oldugu gibi- iktidari ele alan ara rejim, hep Kemalizm yoluna dönüsten söz etti. Bu durum, Ikinci Dünya Savasi'ndan beri Türkiye'nin ekonomik politikasinin saglam ideolojik temellerden yoksun oldugunu düsündürmektedir. Ideolojik temel arayisinin bugün de sürdügü söylenebilir.

    --------------

    (1) Yakup Kadri Karaosmanoglu, (Atatürk, Istanbul, 1961 s.64) Kemalizmin tümüyle özgün bir düsünçe oldugunu ileri sürmekte ve özel olarak, bu düsünürlerin Atatürk'ü etkilemedigini söylemektedir.

    (2) Türk Yurdu, sayi 14, 12 Agustos 1333 (1917); aktaran Niyazi Berkes, The Development of Secularism in Turkey, Montreal, McGill University Press,1964, s.426.

    (3) F.R. Atay Eski Saat, Istanbul 1933, s.95; aktaran Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrasi 1979-1946, Ankarâ, 1971, s.21. ,

    (4) Bkz. Timur, ayni eser, s.21.

    (5) Bkz. Feroz Ahmad, "Vaiiguard of a Nascent Bourgeoisie; Ttie Social and Economic Policy of the Young Turks 1908-1918", O. Okyar and H. Inalcik (eds.) Social and Economic Hisrory of Turkey (1071-1920), Ankara; 1980, içinde. (Elinizdeki kitapta, "Dogmakta Olan Bir Burjuvazinin Öncüsü: Genç Türkler'in Sosyal ve Ekonomik Politikasi 1908-1918" basligiyla 25-60. sayfalar arasinda. Yildiz Sertel'in (Türkiye de Ilerici Akimlar, Istanbul, 1969, s.17) 1921'de isçi ordusu için verdigi rakamlar, 1915'e göre bu güçte artis oldugunu göstermektedir.

    (6) Bu dernekler hakkinda bkz. T.Z. Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler 1859-1952, Istanbul, 1952, s.481 vd

    (7) Bu dönemde Istanbul hükümetlerinin rolü için bkz. Sina Aksin, Istanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, Istanbul. 1976. Padisah'in, "sürüsünün çobani olmak" iddiasi hakkinda bkz. Sevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: Mustafa Kemal (1919-1922), c.2, Istanbul, 1966, s.226.

    (8) A Speech delivered by Mustafa Kemal Atatürk 1927 MEB Basimevi, Istanbul, 1963, s.498. Bu, Leipzig'de 1929'da yayimlanan, Ingilizce çevirinin düzeltilmis basimidir; basimi bulmak daha kolaydir.

    (9) Ayni yerde.

    (10) Ayni yerde, s.500-501.

    (11) Ayni yerde, s,498.

    (12) A. Gündüz Ökçün (derleyen), Türkiye Iktisat Kongresi 1923-Izmir, Ankara, 1968, s.259.

    (13)
    Kemal Pasa, Büyük Millet Meclisi nin yeni dönemini açis konusmasinda bu terimi en az üç kere kullanmaktadir. Bkz. Kâzim Öztürk, Cumhurbaskanlarinin Türkiye Büyük Millet Meclisini Açis Nutuklari, Istanbul, 1969, s.105, 108 ve 113. 1792'de Fransâ da kralligin yikilisina yapilan benzetme açiktir.

    (14) Bkz. Vedat Nedim Tör, Kemalizmin Drami. Istanbul, 1980, s.20.

    (15) Kemal Pasa'nin Mecliste 1 Mart 1922'de yaptigi konusma. K. Öztürk, ayni eser, s.86.

    (16) Kemal Pasâ'nin Türkiye Iktisat Kongresi'ni açis konusmasi, 17 Subat 1923. Ökçün, ayni eser. s.248 ve 253.

    (17) Öztürk, ayni eser, s.103.

    (18) Ayni yerde, s.88.

    (19) Ayni yerde, s.89:

    (20) Ökçün aynr eser, s.406 vd; Dogan Avcioglu, Türkiye'nin Düzeni. Ankara, s.229-233. 1926 yilina gelindiginde Kemal Pasa, Mecliste kabotajin Türk bayragi altinda yapilacagini gururla açikliyordu. Bkz. 1 Kasim 1926 tarihli konusmasi: Öztürk, ayni eser, s.190.

    (21) Arthur Koestler, The Yogi and rhe Commissar, Danube (ed.), New York, 1967, s.73.

    (22) Reformlarin bir özeti için bkz. Bemard Lewis, The Emergence of Modern Turkey, 2.basim, Londra, 1968, s.261-274 ve passim.

    (23) Öztürk, ayni eser, s.86-87.

    (24) Her iki pasaj da, 1 Mart 1927 söylevinden alinmadir. Öztürk, ayni eser, s.84-85.

    (25) Bkz. F. Ahmad, "The Agrarian Policy of the Young Turks 1908-1918", Proceedins of the Second International Congress on tiie Social and Economic History of Turkey, Strasbourg University, 15 July 1980 (eds. Irene Welikoff and Jean-Levis Bacquet-Grammont) içinde (Elinizdeki kitapta, "Genç Türkler'in Tarim Politikasi 1908- 1918" basligiyla 61-83. sayfalar arasinda).

    (26) Bkz. Avcioglu ayni eser, s.233.

    (27) Vedat Eldem, Osmanli Imparatorlugu'nun Iktisadi Sartlari Hakkinda Bir Tetkik Istanbul, I970, s.63.

    (28) 1 Mart 1923 Meclis Konusmasi; Öztürk, ayni eser, s.128.

    (29) Ahmet Serif, Anadolu'da Tanin, Istanbul, 1977, s.46-47. Orijinal basimi 1910'da yapilmistir. Daha önce, s.25'te Ahmet Serif söyle diyordu:

    ''Köylünün anlayamadigi en önemli nokta, bir seneden beri çok söz isittigi halde, bunlardan, yapilmalari, yerine getirilmeleri kolay olanlarin bile henüz uygulandigini görememesidir. O, bu zaman zarfinda hiç olmazsa rüsvetçi, ahlaksiz memurlarin degistirildigini, köye gelen ve kendilerine bedava yemek, hayvanlarina da yem verdigi jandarmalar karsisinda korkudan titremesine artik gerek kalmadigini anlamak ve bu gibi, bize önemsiz geldigi halde onun için pek önemli olan seylerin degistigini görmek istiyor."

    (30) Toprak agalarini uzaklastirmak korkusuyla köylülügü seferber etmekten çekindikleri elestirisi, Kemalist rejime yöneltilen en yaygin elestiridir. Bu dogru olsa bile, elestiriyi yöneltenler, toprak reformu talebiyle harekete geçirilecek bir köylülük oldugunu hiçbir zaman kanitlanamazlar. Tarihin bir cilvesi olarak köylülük, daha sonra toprak reformundan yana olan partiyi desteklemek yerine, buna karsi çikan, ama köylüyü devletin despotlugundan kurtarmayi vaat eden Demokrat Parti'ye oy verdi.

    (31) S.I. Aralov, Bir Sovyet Diplomatinin Türkiye Hatiralari, Istanbul, 1967, s.92.

    (32) Bkz. Avcioglu, ayni eser, s.235.

    (33) Kemal Pasa'nin 13 Agustos 1923 tarihli Meclis söylevi: Öztürk, ayni eser, s.166.

    (34) Kemal Pasa'nin Iktisat Kongresi'nde söylevi: Ükçün, ayni eser, s.255-256. Bu konusma, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. c.ii, Ankara, 1959, s.112'de de vardir.

    (35) Aralov, ayni eser, s.234-235.

    (36) Kemal Pasa'nin, Pasa Camii minberinden yaptigi Balikesir Konusmasi, 7 Subat 1923, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c.ii, s.97. Bu hava egemen oldugu sürece çokpartili siyaset yolundaki iki kisa denemenin basarisiz olmasi kaçirilmazdi. Bkz: Walter Weiker, Political Tutelage and Democracy in Turkey, Leiden, 1973.

    (37) Devletçiligin önceki tanimi Tekin Alp'indir. "Harbden Sulha Intikal Iktisadiyati-Devlet Iktisadiyati", Iktisadiyat Mecmuasi, c.2, sayi 62 ve 64; 16 Agustos ve 14 Eylül 1917, s.1-3. Devletçiligin sonraki bir tartismasi için bkz. Korkut Boratav, Türkiye'de Devetçilik (1923-1950), Ankara, 1962.

    (38) Bu pasaj, CHP programinin resmi çevirisinden alinmistir; aktaran Donald Webster, The Turkey of Atatürk, Philadelphia, 1939, s308-309.

    (39) Korel Göymen'in Celal Bayar'la göcüsmesi. 2 Mart 1970 "Stages of Etatist Development in Trukey", (Gelisme Dergisi/Studies in Development, No. 10, Winter, 1976) makalesi içinde s.91.

    (40) Basvekil Ismet, "Firkamizin Devletçilik Vasfi", Kadro, sayi 22 Ekim 1933, s.4-6.

    (41) Göymen, ayni eser, s.97 vd. ve 27. Hershlag, Turkey, The Challenge of Growth, Leiden, 1968, s.61 vd.

    (42) Göymen, ayni eser, s.105.
    Bu mesaj en son " 22.01.07 " tarihinde saat 15:38 itibariyle PaSTaFaRYaN tarafından düzenlenmiştir... Neden: Yazı düzeltildi, tamamı eklendi

  2. #2
    AlpeR adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-07-2004
    Mesajlar
    8,269
    Karizma Gücü
    9
    Dipnotlara ait açıklamaları ve kaynağı belirtirseniz memnun olurum.

    Beni övme sözlerini bırakınız. Gelecek için neler yapacağız, onları söyleyiniz !
    MUSTAFA KEMAL



  3. #3

    Kayıt Tarihi
    02-03-2006
    Mesajlar
    1,614
    Karizma Gücü
    0
    Directsoz arkadaşım, (yazıyı gerektirdiği dikkatle okuduğumu söylersem yalan olur ancak) sanki Kemalizm'den çok chp.nin ekonomi politiğine dair bir yaklaşım gibi geldi.(chp ve Kemalizmi bütün tarihsellikte aynı gibi göremeyeceğimiz kesin.)
    Örn. İzmir İktisat Kongresinden söz edilmemiş gibi -ki M.Kemal'in ekonomi politik konusunda yönelim ve tercihi en açık biçimde bu kongrede ifade olunur.
    Keza Kemalizm'i bir ideoloji olarak tanımlamak ve siyaset bilimi genel kapsamında bunu bilimsel temellere oturtabilmek ayrı bir tartışma konusu..
    Çalışmalarınızda başarılar..

  4. #4

    Kayıt Tarihi
    17-11-2005
    Mesajlar
    787
    Karizma Gücü
    0
    Evet haklısınız.

    Yazı aldığım kaynakta çok uzun parça parça tartışarak koyalım istedim. İsterseniz hepsini ve dipnotlsarını birden koyarım. bana yazı ilgiç geldi .

    yazı Feroz AHMAD isimli bir dünyaca ünlü pakistanlı tarih bilim adamına ait. Bana ondan ilginç geldi.

    Feroz AHMAD Türkiyenin yakın tarihinin önemli bölümlerini 10 yıllık dilimler halinde incelemiştir. 31 mart vakası ile Adana olayları arasında bağlantı kurar.

    Bizim tarihi ve bizleriyabancı yabancı islam düşünürü nasıl görüyor ona bakmak lazım.

  5. #5
    PaSTaFaRYaN adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-01-2005
    Mesajlar
    4,323
    Karizma Gücü
    0
    ATATÜRK'ÜN İKTİSAT ZİHNİYETİ




    Dr. Hasan SABIR

    İstanbul Üniversitesi

    Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat

    Anabilim Dalı Öğretim Elemanı



    Atatürk'ün "karma ekonomi düzeni" olarak ders kitaplarımıza giren ancak bu kavramdan daha geniş içerikte olan iktisadi düşünceleri, benimsediği iktisadi prensipler, çağdaş kalkınma politikası ve stratejilerine yön vermiş, ayrıca gelişmekte olan ülkelerin örnek alabileceği önemli bir ekonomik model oluşturmuştur. Atatürk'ün henüz İstiklal Savaşımızın tozu toprağı ortadan kalmadan söylemiş olduğu "...askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak zaferler yaşayamaz, kısa zamanda söner" sözü ekonomiye ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Maalesef Yüce Önder Atatürk'ün bedenen aramızdan ayrılışından sonra Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin gerekleri istenilen düzeyde yerine getirilmemiştir. Ulusumuzun henüz Atatürk’ün öngördüğü amaçlara ulaşamamış olması bunun kanıtıdır. Makalemizde Atatürk'ün iktisada dair fikirleri ve temel aldığı ekonomik prensipler irdelenmeye çalışılacaktır. Böylece, Atatürk sonrası dönemde ülkemizin karşı karşıya kaldığı ekonomik sıkıntıların hep bu iktisadi ilkelerin göz ardı edilmesi sonucunda meydana geldiği görülecektir. Öte yandan ülkelerarası ticari sınırların giderek kaldırılması yani serbest ticaret ideolojisinin dünya ekonomisine egemen olması, gelişmekte olan ülkelerin ve bu arada Türkiye'nin de kalkınma sorununu giderek daha önemli kılmıştır. Dolayısıyla, Atatürk'ün iktisat siyasetinin temel özelliklerinin ortaya konulması ve hükümetlerin bu prensiplerden taviz vermemesi, küresel ekonomiyle bütünleşme sürecindeki Türkiye'yi bu süreçte daha etkin kılacaktır.

    1. Cumhuriyet Öncesi İktisat Politikaları

    1.1. 1838 Serbest Ticaret Anlaşması ve Osmanlı Ekonomisi'nin Çöküşü

    İktisat teorisinde Serbest Ticaret Kuramları esas olarak Adam Smith'in ve David Ricardo'nun fikirlerine dayanmaktadır. Adam Smith, "Ulusların Zenginliği" (1776) isimli kitabında uluslararası ticaretin pazarları büyüterek iş bölümünü geliştireceğini ve böylece ulusların zenginleşeceğini vurgulayarak serbest ticaret düşüncesini savunmuştur. İktisat Kuramı'na David Ricardo ile gelen yenilik ise ticarete giren tarafların karşılıklı olarak ticaretten kazanç sağlamaları düşüncesinin yerleşmesi ve dolayısıyla çıkarların ahenkleşmesi olmuştur. Ricardo "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri" (1817) isimli kitabında "...tam serbest ticaret sistemi altında, her ülke sermaye ve emeğini doğal olarak kendisi için en yararlı kullanımlarına ayıracaktır" demektedir (Ricardo, 1997: 120). Yani bütün ülkeler koruma duvarlarını karşılıklı olarak kaldırmaya, dolayısıyla da dezavantajlı oldukları üretim alanlarını terk ederek en ucuza ürettikleri ürünlerde uzmanlaşmaya davet edilmektedir. Burada Ricardo'nun serbest ticaret yaklaşımını genellemesini ve bundan evrensel sonuçlar çıkarmasını görmekteyiz (Sabır, 2001: 51). Ancak uygulamada, sanayi devrimini ilk gerçekleştiren İngiltere hariç, bugünün gelişmiş ülkelerinin hepsi koruma duvarları arkasında sanayileşmiş ve daha sonra serbest ticaret fikrini savunmaya başlamıştır.

    Osmanlı Devleti'nin serbest ticarete geçiş serüveni ise 1838 yılında İngiltere ile Baltalimanı Ticaret Anlaşması adı verilen bir anlaşmayı imzalamasıyla başlamıştır. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, iktisat politikasını tam serbest ticaret rotasına oturtmuştur. Osmanlı Devleti'nin uyguladığı serbest ticaret politikasının ilk sonucu Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı Devleti'nin açık pazar haline gelmesi olmuştur. 1838 Ticaret Anlaşması herşeyden önce Osmanlı Ekonomisi'ne öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadi hayattan silinmiştir (Sayar, 1986: 213). Gümrüksüz giren İngiliz gelişmiş makina endüstrisi malları Osmanlı'nın korumasız el tezgahı endüstrisini kısa zamanda ezmiştir. Zamanla bir çok ülke ile serbest ticaret anlaşması imzalanmıştır. Bu olumsuz politika sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda yeni sanayi atılımları olmamış, varolanlar da gelişememiştir. Osmanlı sanayii geleneksel el tezgahlarına, tarıma dayanırken, serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkeler sanayi devrimi sürecini tamamlamış ülkelerdi. Böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkarak dış borca muhtaç bir ülke haline gelinmiştir.

    1854 yılında Kırım Savaşı ile dış borca başlayan Osmanlı Devleti 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etmiştir. Bu tarihte ihracat geliri 19 milyon sterlinken, sadece kısa vadeli borçlar 16,5 milyon sterlin, hükümet geliri ise 22,5 milyon sterlindir ( Kazgan: 1999: 39). Dış borçlanma süreci Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar devam etmiştir. Yanlış ekonomik politikalar izlemesi nedeniyle ülkeyi ağır bir fakirliğe sürükleyen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları'nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştır.

    1.2. Milli Mücadele Dönemi'nde İktisadi Politika

    Milli Mücadele Dönemi'nde izlenen iktisat politikası üzerine söylenebilecek ve bugün için de ibret alınması gereken en çarpıcı nokta, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı sıfır enflasyon ile gerçekleştirmiş olmasıdır. Milli Hükümet Kurtuluş Savaşı boyunca para basımına gitmeden, harbin finansmanını arttırılan vergiler ve halktan alınan bağışlarla sağlamıştır. Yani Türkiye'nin bağımsızlık savaşı enflasyonsuz yürütülmüştür.

    Milli Mücadele yıllarında Anadolu'da kullanılan para Osmanlı kaimeleriydi. İstiklal Savaşı'nı T.B.M.M. hükümeti yürütüyordu. Ancak emisyonun yani para basımının anahtarı İstanbul rejimindeydi. T.B.M.M. savaş boyunca kendi adına para basmamıştır. Aynı paranın iki ayrı egemenlik alanında kullanıldığı durumlarda emisyonu kontrol altında tutan tarafın tartışılmaz bir avantajı vardır. Karşılıksız para basılmasıyla başlatılabilecek bir enflasyon, satınalma gücünün İstanbul yöresinde toplanmasını sağlayarak Kuvayı Milliye'nin finansmanını felce uğratabilirdi. Neyse ki bu tehlike gerçekleşmemiş ve İstiklal Savaşı enflasyonsuz gerçekleştirilmiştir (Ergin, 1978: 183-184).

    Görüldüğü gibi ne İstanbul Hükümeti ne de T.B.M.M. açık finansman politikası uygulamamış ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da enflasyon problemi yaşanmamıştır. Bu noktada Milli Mücadele'yi başarısızlığa uğratmak için elinden geleni yapan İstanbul Hükümetleri'nin neden emisyon politikasıyla Milli Mücadele'ye sekte vurmadığı tartışılabilir. Kanımızca İstanbul Hükümetleri para politikasının ne derece önemli bir silah olduğunun farkına varacak düzeyde iktisada hakim değildi. Aksi takdirde, zaten her türlü ihanetin içinde olan İstanbul Yönetimi, para basarak Kuvayı Milliye'nin elindeki kaimelerin değerini düşürür ve Atatürk'e karşı iktisadi bir savaş başlatırdı. Kuşkusuz bu uygulama da savaşın sonucunu değiştirmezdi, belki bir süre savaşın uzamasına sebep olabilirdi.

    Atatürk'ün iktisat siyasetinde makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Atatürk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü'nün şu sözleri çok enteresandır: "Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğümüz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlatacağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile "evet" dedirtemedim". Türkiye Cumhuriyeti'nde enflasyon problemi Atatürk'ün vefatıyla başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır (Aysan, 2000: 37).

    Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda enflasyonun yeri olmamıştır. Atatürk her zaman para değerinin istikrarına büyük önem vermiş, İstiklal Savaşı'nın en zor günlerinde bile tedavüle yeni para çıkarmamıştır. Atatürk'ün sıkı para politikası anlayışı Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam etmiş, Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nde karşılıksız para basılmamıştır.

    2. 1923-1938 Yılları Arasında Ekonomik Reformlar

    Osmanlı Devleti'nden genç Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan miras; fakirlik, yerli sanayi olmamasından dolayı dışa bağımlılık, dış borç ve üretimin olmadığı bir ekonomi idi. Ülkede kayda değer bir sermaye birikimi olmadığından, bir başka deyişle, yanlış politikalar nedeniyle Türk burjuvazi sınıfı oluşamadığından yatırım yapabilecek zengin yoktu. Ticaret Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Rum, Ermeni ve Yahudilerin tekelinde olmuştur. Atatürk'ün "...askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir" anlayışı Cumhuriyet Türkiyesi'nin kalkınma çabalarının temelini oluşturmuştur. Bu anlayış çerçevesinde bir çok ekonomik reforma girişilmiş, daha sonra tüm Cumhuriyet tarihi boyunca yakalanamayacak ekonomik istikrar sağlanmıştır.

    2.1. İzmir İktisat Kongresi

    Atatürk ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri saptamak üzere İzmir'de bir iktisat kongresi toplamaya karar vermiştir. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında "Tarihin ve tecrübenin süzgecinden arta kalmış bir gerçek vardır. Türk tarihi incelenirse, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış başarısızlıkların tümü iktisadi durumla ilgilidir...Milletimiz düşman ordularını mahvetmiştir. Tam bağımsızlık için şu kural vardır: Milli egemenlik, mali egemenlikle desteklenmelidir. Bizleri bu hedefe götürecek tek kuvvet ekonomidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça payidar olamaz" diyerek bundan sonra mücadelenin ekonomik düzlemde gerçekleştirileceğinin altını çizmiştir (Ergin 1978: 184-185).

    Kongre'de alınan kararlara gelince, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat siyasetinin rotasını çizen bir "Misakı İktisadi" kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayiini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düzeni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir (Demir, 1994: 51).

    İzmir İktisat Kongresi kararlarında devletin iktisadi yaşamda fiilen üstleneceği belirli işlevlerin olduğu bunların da ağırlıklı olarak altyapı ile ilgili olduğu belirtilmiştir. Devlet demiryolu, karayolu ağını kuracak, limanlar inşa edecektir. Haberleşme örgütünü gerçekleştirecek, eğitim işlerini üstlenecektir. Ticaret ve sanayi bankalarının kurulmasına ve ortaklığına öncülük edecek, ancak buralardaki paylarını daha sonra Özel Kesim'e devredecektir. Devlet katıksız bir liberal iktisat politikası yani "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" yanlısı olmayacak ama, ekonomik yaşamın gereklerini bizzat üstlenip gerçekleştiren de olmayacaktır (Kuyucuklu, 1986: 174).

    Kongre'de yabancı sermaye konusu da tartışılmış, yabancı sermayeye karşı olunmadığı önemle vurgulanmıştır. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında yabancı sermayeye karşı olmadığını söylemiştir. Ancak, Türk yasalarına ve örfüne saygılı yabancı sermaye istediğini, yabancı sermayenin bundan değişik bir düzenleme biçimindeki varlığına kesinlikle karşı olduğunun da altını çizmiştir. Atatürk'ün bu düşüncesi "Misakı İktisadi" belgesinin 9. maddesinde yer almıştır. Bu maddenin gereği Ocak 1924'te yabancıların mülk edinmelerini serbestleştiren bir yasa ile yerine getirilmiştir. Ayrıca 1927 Teşviki Sanayi Kanunu'ndan yabancı sermayenin de yararlanması düşünülmüştür.

    Yukarıda açıklananlara ek olarak şunlar da Kongre'de alınan kararlar arasındadır (Aydemir, 1981: 348):

    -Anonim şirketlerin kurulmalarını kolaylaştırmak,
    -Milli Bankaların kurulması,
    -Demiryolları inşasının hükümetçe bir programa bağlanması,
    -Sanayiin teşviki,
    -Yerli malı giyilmesi,
    -Amele denen iş erbabına bundan sonra işçi denilmesi ve sendika hakkı tanınması,
    -Memlekette ticaretin tamamen serbest bırakılması.

    Alınan kararlardan açıkça görülmektedir ki, uygulanacak iktisat politikasının liberal çizgiye yakın olması düşünülüyordu. Ancak bu dönemde benimsenen liberal politikaların zorunlu bir "laissez faire" uygulaması olup olmadığı tartışılabilir. Yeni Cumhuriyet Lozan Anlaşması gereği 1928 yılına kadar gümrükleri düzenleme yetkisine sahip olmadığından, kamu otoritesinin serbest ticareti terk etme seçeneği yoktu (Balkanlı, 2002: 87).

    Lozan Anlaşması henüz sonuçlanmamış, milli mücadele süreci tüm hızıyla devam ederken böyle bir ekonomi kongresini toplamış olması dahi, Atatürk'ün iktisadi soruna ne derecede önem verdiğini göstermeye yeterlidir. Başından sonuna Atatürk'ün yönlendirdiği Kongre'de iktisat bakanının şu sözleri makroekonomik bir istikrarın formülünü verir niteliktedir: "Gayemiz, istihsalimizi ihtiyacımıza göre tezyid ederek kendi kendimize kifayet etmeye doğru gitmek olmalıdır. Harice göndereceğimiz istihsalatımızı da ihmal edemeyiz. İthalatımızla ihracatımız arasında tevazün ancak bu suretle mümkündür. Aksi halde iktisadiyatımız iflas tehlikesinden yakasını kurtaramaz" (Ökçün, 1997: 222).

    2.2. Kalkınma Planları

    Dünyada ilk demokratik kalkınma planları 1931 yılında Türkiye'de uygulamaya konulmuştur. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik reform hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Atatürk Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleştirilmiştir. 1925 Yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, İsparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olmasıyla faaliyete geçmiştir (Kuyucuklu, 1986: 180).

    2.3. Atatürk Dönemi'nde Başlıca Ekonomik Girişimler

    Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimlerin bazılarını maddeler halinde sıralamak, onbeş sene gibi kısa bir zamanda devasa bir kalkınma hamlesine girişildiğini göstermeye yeterlidir:

    Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.

    Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.

    Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.

    Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.

    Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.

    Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.

    Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.

    Anadolu Demiryolları satın alınarak ulusallaştırılmıştır.

    Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.

    Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.

    Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.

    Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.

    İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.

    Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.

    Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.

    1927 Yılında Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.

    1930 Yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında da Ziraat Kongresi toplanmıştır.

    3. Atatürk ve Devletçilik

    Devletçiliğin iktisadi düzlemdeki görünümü "karma ekonomi" anlayışıdır. "Karma ekonomi" yaklaşımı sosyalizm benzeri bir yaklaşım olmayıp, esas itibarıyla, ekonominin gerekli altyapısını hazırlayıp, kalkınma sürecine paralel olarak piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirilmesidir.

    Atatürk'ün Devletçilik anlayışı bir kalkınma modelidir. Atatürkçü Devletçilik, kamu hizmeti dışındaki ticari ve sınai teşebbüslerinin pazar ekonomisi kuralları gereğince kurulup işletileceği ve günü gelince geniş bir mülkiyet zemini üzerinden özel kesime devredileceği, kalkınmada devlet öncülüğünü tanıyan bir pazar ekonomisidir (Aysan, 2000: 35). İsmet Giritli'nin yorumuyla Atatürk Devletçiliği "...sosyalizmin anladığı manada ve bir doktrin mahiyetinde olan devletçilik değil, sadece pratik ve pragmatik manada yani milli ekonominin zaruretleri, memleketin hızlı kalkınması ve bunun için sanayileşmesi ihtiyacı ile sınırlı olan özel teşebbüsün tam güvenlik ve istikrar içinde varlığını sürdürmesini de lüzumlu bulan başka bir deyimle, karma ekonomi sistemine dayanan hızlı sanayileşmeye dönük bir kalkınmayı gerçekleştirecek bir devletçiliktir" (Giritli, 1975: 298).

    Görüldüğü gibi, Atatürk'ün Devletçilik İlkesi esas itibarıyla bir kalkınma modeli olup, katı bir ideoloji olarak algılanmamalıdır. Atatürk'ün Devletçilik İlkesi değerlendirilirken dönemin ekonomik koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Falih Rıfkı Atay'ın şu sözleri Devletçilik ilkesinin zaruriyetten doğduğunu açıkça göstermektedir: "Yeni Türkiye'de Devletçilik, bir ekonomik meslek olarak doğmamıştır: Bir tarihi zaruret olarak doğmuştur. Yapılacak şeyleri devletten başka yapabilecek olan yoktu. Mesele bundan ibaret. Yeni Türkiye, kendi yapmak veya hiç bir şey yapılmamasına boyun eğmek arasında seçmeli idi" (Atay, 1984: 452).

    Atatürk döneminde uygulanan devletçi iktisat politikasının, 1930'lu yıllarda ağırlık kazanması, devletçilik ilkesinin zaruriyet sonucunda ortaya çıktığı tezini doğrulamaktadır. Çünkü, İzmir İktisat Kongresi'nde benimsenen, liberal çizgiye yakın politikalar beklenen sonucu doğurmamıştır. Özel teşebbüs istenileni verememiş, ümit edilen sanayileşme gerçekleşmemiştir. Aslında dünya konjonktürü de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasına müsayitti. "Laissez Faire"ci liberal iktisat politikaları ABD başta olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde başarısızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Batı ekonomilerinde ortaya çıkan bu bunalımın esas nedeni [ Arz>Talep] olgusuydu. İktisat biliminin temel gayesi Arz-Talep eşitliğini sağlamaktır. Ünlü iktisatçı Keynes 1936'da yayınladığı "İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi" isimli kitabında bu eşitliğin ancak devlet müdahalesi yoluyla sağlanabileceğini savunmuş ve bu müdahalenin teorik altyapısını hazırlamıştır. Devlet otonom yatırım harcamaları yoluyla milli geliri arttırarak Arz-Talep eşitliğini kurmalıydı. Türkiye'nin temel ekonomik sorunu ise kalkınma problemi olduğundan, esas savaşın talep cephesinden ziyade arz cephesinde verilmesi gerekiyordu. Türkiye'nin 1930'lardaki "karma ekonomi" modelinin bu nedenle iktisat biliminin alt dallarından olan kalkınma iktisadının öncüsü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet müdahalesinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını gerçekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir.

    Atatürk’ün Devletçilik politikası, yalnız iktisat politikası ile ilgili bir kazanım değildir. Devletçilik politikası, aynı zamanda, tam bağımsızlık ilkesinin bütünlenmesidir. Atatürk, siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlıkla sürdürülebileceğini söyleyerek gelecekteki yöneticileri uyarmıştır. Ancak daha sonra gelen kadrolar bir kalkınma modeli olan Devletçilik İlkesini devam ettirememişler ve yanlış kalkınma stratejileri izleyerek ekonomimizi dışa bağımlı bir hale getirmişlerdir. Bugün yaşadığımız süreçte ekonomik bağımsızlık-siyasi bağımsızlık arasındaki ilişkinin ne derece önemli olduğunu daha iyi görmekteyiz.

    Atatürk Devletçiliğinin CHP'nin Mayıs 1931 Kongresi'nde saptanan programındaki tanımı şöyledir: "Bireysel çalışma ve işleri temel tutmakla birlikte olanaklı olduğunca az süre içine ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti eylemli olarak ilgilendirmek önemli ilkelerimizdendir." (Alp, 1998: 243).

    Görülüyor ki Devletçilik (karma ekonomi) = devlet + özel sektör'dür. Devletin, "karma ekonomi" politikasına göre kurduğu sanayi kuruluşlarına ve ortaklıklara Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) denilmektedir. Sümerbank (1933) ve Devlet Sanayi Ofisi (1932) bunlardan en önemlileri arasındadır. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır. 1929-39 Dünya sanayii üretim artışı %19 iken Türkiye'de %96 olmuştur (Tekin, 2001: 186-187).

    Buraya kadar olan açıklamalarımızdan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Öncelikle, Devletçilik İlkesi iki ana hedefe odaklanmıştır: i) "İktisadi Bağımsızlık", ii) Hızlı Kalkınma. Bu hedeflere o dönem koşulları içinde pür liberal bir politika ile ulaşma olanağı yoktur. Atatürk serbest piyasa ekonomisine karşı olmayıp, zaman içinde özel sektörün gelişip devlet sektörünün üstlendiği işlerin bir kısmını devralmasını istemiştir. Bu nedenle, Devletçilik İlkesi "ekonomide bütün işleri herzaman devlet yapacak" anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla, bazılarının öne sürdüğü gibi, "Devletçilik İlkesi artık sona erdi" sözleri bu ilkenin anlamını kavrayamamaktan veya Atatürkçü Sistem'e karşı önyargılardan ileri gelmektedir.

    4. Atatürk ve Ekonomik İstikrar

    Atatürk sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır (Eroğlu, 1981: 50-51).

    Atatürk'ün 1 Mart 1922 Tarihli T.B.M.M. açılış konuşmasında "Türk parası sağlam değerini tutmaktadır. Hükümet bu siyasaya çok değer vermektedir; bundan böyle bu siyasadan ayrılmayacaktır" sözleri istikrarlı bir para politikasından yana olduğunu göstermektedir (Balkanlı, 2002: 87). Basılan paranın üretim karşılığı olmalıdır. Ülkenin üretiminde artış olmaksızın para basılması, yani açık finansman politikası talebi arttıracaktir. Arz-Talep dengesi Talep lehine bozulacağı için böyle bir politikanın ilk sonucu fiyatlarda sürekli artış yani enflasyon şeklinde kendisini gösterecektir.

    Enflasyon verimli yatırımların yapılmasını engeller, yüksek talep ithalatı arttırırken ihracatı caydırır, dolayısıyla dış ticaret açığı büyür, enflasyonist politikalar gelir dağılımındaki dengesizlikleri arttırır. Üretim çeşitli darboğazlarla karşı karşıya kalır ve uzun vadede enflasyonlu bir büyümeyi sürdürmek olanaklı değildir.

    Enflasyona yol açmamak için devletin giderlerini para basarak değil, vergi gelirleriyle karşılaması lazımdır. Dolayısıyla istikrarlı bir ekonomide iç dengenin sağlanabilmesi için G (Devlet Harcamaları) = T (Vergiler) olmalıdır. Dış dengenin formülü ise X (İhracat) = M (İthalat)'tır. Dolayısıyla makroekonomik bir istikrar için vergilerden ve ihracattan elde edilen gelirlerin devlet harcamaları ve ithalat harcamalarının toplamına eşit olması gereklidir. Atatürk döneminde bu ekonomik istikrar ilkesinin benimsendiğini ve yaşama geçirildiğini görüyoruz. 1930-1938 Yılları arasında kalan dönemde (1938 yılı hariç) X - M hep pozitif rakamlar olurken, [ T + X = G + M] de büyük ölçüde sağlanmış yani ekonomik istikrar korunmuştur. Atatürk bugün uygulamakta zorlandığımız istikrar politikasının en başarılı uygulayıcısı olmuştur. Atatürk'ün dış ticarete ilişkin olarak 1 Kasım 1934 tarihinde T.B.M.M.'nin açılışında yaptığı şu konuşma dış dengeye ne kadar önem verdiğini göstermektedir: "Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensip, ticaret muvazenemizin aktif karakterini muhafaza etmektir. Çünkü tediye muvazenesinin en mühim esasını bu teşkil eder". Atatürk bir başka konuşmasında da "...İstiklal-i maliyenin mahfuziyeti için şart-ı evvel, bütçenin bünye-i iktisadiye ile mütenasip ve mütevazin olmasıdır..." demektedir. Yani maliye politikasında da bütçe denkliği prensibini esas almaktadır. Görüldüğü gibi Atatürk'ün iktisat anlayışında öne çıkan unsur istikrarlı ekonomi politikasıdır. Atatürk'ün ekonomik istikrar konusundaki hassasiyeti, Kurtuluş Savaşı'nın en zor anlarında bile para basma yoluna gitmemesiyle açıkça görülmektedir. Enflasyon sorununu en zor anlarında bile yenen bu büyük ulus ne acıdır ki, büyük önderin bedenen aramızdan ayrılışından sonra bir daha bu dertten yakasını kurtaramamıştır.

    5. Sonuç

    Bu çalışmada Büyük Önderimiz Atatürk'ün benimsediği iktisadi ilkeler ana hatlarıyla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Atatürk'ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak olmuştur. Osmanlı'dan alınan kötü miras bu yolda büyük bir dezavantaj oluşturmuş ancak yine de Büyük Önderimizin deyimiyle "az zamanda çok büyük işler yapılmıştır". Atatürk'ün görüşüne göre bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kalkınabilmesi için istikrarlı iktisat politikaları uygulamak şarttır. Bunun için gerek iç gerek dış iktisadi dengeler gözetilmeli, karşılıksız para basma gibi kolaycı yollara sapılmamalı, kesinlikle enflasyonist bir politika izlenmemelidir.

    Atatürk, devlete pazar ekonomisine geçişte öncü ve destekleyici bir rol vermiştir. Atatürk döneminde devlet, kalkınmanın adeta motoru işlevini görmüştür. 1923-1938 Yılları arasında geçen onbeş yıl boyunca fiyat istikrarı bozulmadan ve bütçe açıklarına gidilmeden çok büyük işler başarılmıştır. Burada önemli olan nokta şudur; bir kalkınma hamlesine girişilirken ne yapılacağının hesaplanıp, yatırımların nasıl finanse edileceğinin planlanarak rasyonel bir şekilde hareket edilmesi gereklidir. Dış borçla, karşılıksız para basılarak, enflasyonist politikalarla girişilen kalkınma hamleleri tıkanmaya mahkumdur. Atatürk bunların hiçbirine tenezzül etmemiş, gerçekleştirilen tüm ekonomik başarılar ve yapılan yatırımlar o dönemin kendi gelirleriyle, ülkenin geleceğinden yenilmeksizin elde edilmiştir. Gerçek başarı da budur zaten.

    Kaynakça

    ALP, Tekin, Kemalizm, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 1998.

    ATAY, Falih Rıfkı, Çankaya, Bateş Yayını, İstanbul, 1984.

    AYDEMİR, Şevket Süreyya, Tek Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1981.

    AYSAN, Mustafa, Atatürk'ün Ekonomi Politikası, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2000.

    BALKANLI, Ali Osman, Türkiye'de Ekonomik Gelişme ve Kriz, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2002.

    DEMİR, Gülten, Devlet-Ekonomi İlişkisinde Dönüşüm, Beta Basım Yayım, İstanbul, 1994.

    ERGİN, Feridun, K. Atatürk, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, İstanbul, 1978.

    EROĞLU, Hamza, Atatürk ve Devletçilik, Ankara, 1981.

    GİRİTLİ, İsmet, "Kemalizmin Sosyo-Ekonomik Yönü", Atatürk Devrimleri I. Milletlerarası Simpozyumu Bildirileri, İ.Ü. Atatürk Devrimleri Araştırma Enstitüsü Yayınları, İstanbul, 1975.

    KAZGAN, Gülten, Tanzimattan XXI. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1999.

    KUYUCUKLU, Nazif, Türkiye İktisadı, Beta Basım Yayım, İstanbul, 1986.

    ÖKÇÜN, A. Gündüz, Türkiye İktisat Kongresi, Sermaye Piyasası Kurulu Yayını, Ankara, 1997.

    RICARDO, David, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri, Belge Yayınları, İstanbul, 1997.

    SABIR, Hasan, Dünya Siyasetinde Küresel Rekabet Sistemi ve Politikaları, Derin Yayınları, İstanbul, 2002.

    SAYAR, Ahmet, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, Der Yayınları, İstanbul, 1986.

    TEKİN, Nil Türker, Anahatlarıyla Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Çantay Kitabevi, İstanbul, 2001.


    Kaynak: http://www.dtm.gov.tr/ead/DTDERGI/nisan2003/Ataturk.htm

  6. #6

    Kayıt Tarihi
    17-11-2005
    Mesajlar
    787
    Karizma Gücü
    0
    sayın bektaşi80

    Atanın ekonomi politiği yazınızdaki gibidir bencede. Osmanlıdan çok kötü borçları ve dünyanın kötü bir zamanına denk gelen bir ortamda yine çok işler başarmıştır. Herkez Atayı 6 oktaki devletçilik ilkesini görünce devletçi sanar. Halbuki hiçte öyle değildir.

    İsrail bu gün serbest ekonomi liberal ticari ortamda kibultz denilen koop leri barındırır. Bu koop ler beş kuruşsuz göçmen gelen Yahudileri bitleri canlanıncaya, kendi başlarına geçimini sağlayacak kadar burada çalışıyorlar. Atanında devletçiliği işte halkın biti canlanıncaya kadardır. Aç çıplak ve yalınayak insanlara don bazen giydirip hiç olmazsa insan kılığına sokmak içindir.

    Çılgın Türkler o günleri bak nasıl anlatıyor. :

    İÇ ANADOLU'ya yaklaştıkça, kurt hücumuna uğramış koyunxlar gibi birbirine sokulmuş kerpiç evlerden kurulu yoksul, neredeyse erkeksiz köylerden, kel dağların eteklerinden, kıraç topraklardan geçerek, karanlık, bakımsız kasaba ve şehirlerde konaklayarak ilerleyen kafile, altı gece ve yedi gün süren yorucu bir yolculuktan sonra akşama doğru Ankara'ya ulaştı. Altı yüzyıllık devletin anavatanı Anadolu, bütün imparatorlukların anavatanlarının tersine, utanılacak kadar yoksul ve bakımsızdı. Nesrin'in neşesi sönmüştü

    Onun hayal kırıklığını fark eden tel gözlüklü doktor Kâmil Bey, "Bak kızım.." demişti, "..bir tekerleme vardır, bilir misin: Çalıydı, çırpıydı ama evimdi. Anadolu da yoksuldur, çıplaktır, bakımsızdır ama vatanımızdır. Osmanlı Devleti Anadolu'yu sürgün idarecilerin, mültezimlerin, mütegallibelerin, ağaların, cahil hocaların, şeyhlerin insaf ve iz'anına terk etmiş. Halk uyanamamış, hayatı zar zor sürüklemekle yetinmiş. Onun için şehirlerimiz, topraklarımız böyle. Hele şu vartayı atlatalım, el birliği ile Anadolu'yu şenlendirir, halkımızı da uyandırırız. Buraları 40 yıl sonra tanıyamazsın. Vatan artık padişahın mülkü değil ki, herkesin. Bunu anladığı gün halk sabana, kazmaya, çekice, kaleme, başka bir hevesle sarılacaktır."

    İşte anlatılan odur ki varta yı atlatıncaya kadardır. Yoksa Ata vatanını dünya devletlerinden kültüründen ekonomisinden soyutlayacak insan değildir.

    Osmanlı düzeninde toprak padişahın Türk halk ise yarıcı dır. Yani malı mülkü Dahi yoktur. Fakat gayri Müslüm ler ise sanat ve ticareti ellerinde tutarak malları devamlı sermaye halinde ellerin de idi. Osmanlı Türkü dışlamıştı.



    Bu arada dinin etkinsinin ekonomi ve ticarete sıçramaması çok çalışılmış ama bunda yeterince Muaffak olunamamıştır. Konuyu daha iyi anlamak için Yine çılgın Tütrklre bakalım.:

    "..Bir insanın Allah'ı böyle sırf cezalandırıcı gibi görmesi ve yalnız kendini kurtarmaya çalışması ne kadar yanlış bir şey. Bu dar anlayış bazı Müslümanları çok bencil ve katı yapıyor. Bence Müslümanlık bu değil. Toplumun selameti, kişinin selametinden önce gelir. Neyse. Gel, yaralılara yardım etmek kusursa, biz güzel Allah’ımızın affına sığınarak kusur işlemeye devam edelim."



    Gazi R. Eşrefe, "O müthiş Sakarya günlerinde şunu anladım.." dedi, "..zafer başlı başına bir amaç değildir. Zafer, kendisinden daha büyük bir amacı elde etmeye yaramak, yeni bir âlem doğmalı. Yoksa boşa gitmiş bir gayret olur." Sustu. R. Eşref bu cümlenin anlamını idrak edecek kadar uyanık ve ufku geniş biriydi. Batının önünde uşakça duran, işbirlikçi, dalkavuk, kişiliksiz yöneticiler, askerler, diplomatlar, siyasetçiler, din adamlaxrı, istiklal düşüncesinden yoksun aydınlar, para için düşmana hizmet edenler, bozguncular, son iki yüz yıllık yorgun, yenik Osmanlı âleminin ürünüydüler. Bu insanları üreten, yetiştiren düzen sürüp gidecekse, zafer gerçekten boşa gitmiş bir gayret olur, Türkiye bu kafalarla yine bir gün batı önünde uşak ya da dilenci durumuna düşebilirdi.

    "Erkeklerin seçim hakkını bile sağlayamadığımız bir zamanda, kadınların seçim hakkından bahsetmek deliliktir. Boşuna tartışıyoruz. Türk kadını seçim hakkı istemiyor. İstemez. Çünkü kadınla erkeğin bir arada bulunması asla caiz değildir. Olamaz. Yapılan öneriyi şiddetle reddediyorum." Alkışlar yükseldi. Dr. Fuat Umay yanındakilere, "Böyle düşünenlerin kafası salt cinsellikle dolu." dedi, "..insanları kızma mevsimindeki hayvan gibi görüyorlar. Allah'ın övdüğü insanın hayvandan hiç farkı yok mu yani? İnsan yalnız cinsellikten mi ibaret?"

    Yeni yaratılacak insan tipinde maalesef başarılı olamadık. Atanın yerine gelen İnönü de Atayı kıskançlığından ve kendi görüşü olan devletçilikten kendini kurtaramadı . Kazma kürekle yol yaptırmaya katlı. Kazma ile yol akıl dışı bir yöntemdi. Kazma ile yapılacak yoldan zaten kimseye hayır gelmez idi. Yine zaten sermayesi olmayan Türk halkını aşırı vergilere boğdu. Bürokrasiyi egemen kıldı. Liberal hayatı rekabeti dinamitledi. Ve sonunda din bezirganlarının ekmeğine yağ sürmeye başladı. İstiklal savaşının ikinci perdesi olan medeniyet projesi İnönü sayesinde sekteye uğradı. Bunun bilincinde olmalı dinin siyeset ve ekonomideki, ilimdeki baskılarını temizlemeliyiz. Eğer bunu başaramazsak ki hala zamanımız var ortaçağda yaşayan diğer İslam uluslarının haline döneriz.

    Saygılarımla.

  7. #7
    PaSTaFaRYaN adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-01-2005
    Mesajlar
    4,323
    Karizma Gücü
    0
    İlk iletideki yazı eksik verilmiş, yazının tamamını ekledim ve kaynakçasını koydum.
    Haber vereyim dedim.

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Kemalizmin hiçbir zaman solla ilişkisi olmadı...
    2005 Konuları bölümünde hakdin tarafından açılmış
    Yanıt: 22
    Son Mesaj: 25.10.05, 21:20

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •