Duyguları yoktu. Sadece yiyor, içiyor, uyuyor ve kalkıyordu. Evet, aldırmıştı tüm hislerini, hissetmekten korktuğu için. Gülüyordu sürekli yaşadıklarını unutmak için.
Bir zamanlar kimine göre böyleydi. Ve o da kabullenmişti bu durumu. Seviyordu bu oyunu. Hayır, sevemezdi ki! Çünkü duyguları yoktu. Ama yıllarını eskittiği arkadaşını gerçekten seviyordu. Sadece bu hissini aldırmamıştı. Bu da olmasa yaşanmazdı ki…
Hayat, ona da oyun oynuyordu bu kez! Ve hayat onun hislerini geri almasını istiyordu. O da hissetmekten korkuyordu. Ama üstün gelen tabiî ki hayattı. Ve ona birini sevdirdi. Bu sefer başkaydı.
Hissedilenleri anlamak çok zordur veya öyleymiş. Ya hissettiklerini anlatmak? İşte asıl bu en zoruydu. Yani öyle sanıyordu. Ama kolaymış aslında, en güzeli de yazarak. Çağlayanlardan dökülen sular gibi akıyor kâğıda kelimeleri, anlatmak istedikleri.
Peki ya konuşarak anlatmak? Ölüm gibi… Yazmaktan usandırdığı kalemlerin ucundan dökülen kelimeleri, ses tellerinden geçiremiyordu. Bir düğüm gibiydi. Konuşurken kafasını kaldıramazken, gözlerini alamaz olmuş o dinlerken.
Reddedildi! Korktuğu başına gelmişti. Erken de olsa kendini hırpaladı. İçti, içti… Ağlayabildiği tek zamanlardı bunlar. Ağlamalıydı çünkü hayat ona hislerini geri vermişti. İçti! Küfrettiği her günde içti. Bir düz çizgide yürüyebilmek istemiyordu. Sağa sola vurmak, dağıtmak istiyordu. Dinlediği müziklerde daha da ağlayası geliyordu.
Ve sonra yine küfrettiği günlerin birinde hayatı boyunca duymak istemediği ezgiyi duymuştu: “Benim aşkım melek olmuş!”


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
