Küçükken annemin anlattığı masallardaki prenseslerin bir hikâyeden diğerin atlarken söylediği şarkıları ya da eski zaman tanrılarının sırlarını yankılı zaman boşluğuna fısıldayan seslerini duymayı özlüyordum. Uykuma dalarken son defa göz kırptığım sıvaları dökülmüş odama bir daha geri dönmemeyi, tatlı uykumdan bir daha uyanmamayı diliyordum. Hatırlamakta zorlandığım bir anneyi, yarım kalmış sevgisini, tatlı teninin kokusunu kâğıda dökmek için yanıp tutuşuyordum. O zaman gerçekten yazabilirdim ve beklentilerim tam anlamıyla tatmin olurdu.E.Gizem Üstündağ & Y. Arda Türkoğlu
O zamanlardan beri yazmak benim için engellenemez bir tutku olmuştu. Bir kaçıştı belki de, gündelik hayattan uzaklaşıp kurgunun muhteşem büyüsü içinde yıkanmanın ve ruhun aydınlanışına bir adım daha yaklaşmanın bir yoluydu. Gördüklerimi-ya da gördüğümü sandıklarımı- somutlaştıracaktım böylece... Kimse beni suçlayamayacaktı, sorgulayamayacaktı. Beynim imgelerimin kölesi haline gelmişti ben de teslim olmuştum. Bu kaçış beni yıllarca oyaladı. Hayalini kurduğum dünya sağ elimdeki kalemde gizliydi. Alaycı bir idea dünyasında düşüncelerim sanki Cervantes’in kaleminden çıkıyormuş gibi canlanıyordu ve kontrol edilemez bir güç şeklinde beni saatlerce, günlerce yazmaya zorluyordu.
Annemi kaybettiğimde henüz dokuz yaşındaydım. On bir yaşıma kadar kimseyle konuşmadım. Tam da o dönemde yazdıklarımın söylediklerimden daha etkili ve daha gerçek olduğunu fark ettim. Babam alkolik bir adamdı onu hiçbir zaman tam anlamıyla tanıyamadım. Bazen günlerce eve gelmediği olurdu. Bir bakıma kendi kendimi büyüttüm. Günün her saati yalnız kalmayı arzuluyordum ama her nasılsa çok arkadaşım vardı. Onlar olmasa belki kendimi yetiştirmek için bu kadar çaba sarf etmezdim. Yazılarımı beğenirlerdi, bana cesaret verirlerdi
On dokuz yaşıma geldiğimde ise tam anlamıyla ele geçirilmiştim geçmişimdeki eksiklikler tarafından. Oysa yazılarımda her zaman hayal ettiklerim tüm canlılığı ve tüm şiddetiyle bana bakıyordu. Benim yarattığım dünya benimle dalga geçiyordu. Çünkü onlar içinde bulunduğum yaşamdan daha gerçekti. Her saf gerçek gibi acıydı onlar da, yüzünüze vurdukları için bütün olumsuzlukları. Ailesiz büyüyen bir genç olmak bile rahatsız etmiyordu beni, bir şekilde başımın çaresine bakabiliyordum. Ama kimsenin, hatta kendimin bile konuşamadığı şeyleri yazılarda bulmak... Bir akıntıya kapılıp sürükleniyordum yazarken. Kurduğum cümlelerin hiçbiri bilinçli bir hareketin sonucu değildi. Yazdığım zamanlar hep derin bir uykuda gibiydim. Uykuya dair hiçbir şey hatırlamazsınız, aklınızda kalanlar sadece bölük pörçük rüyalar olur. Yazılarım da bu rüyalar gibiydi. Kesinlikle benim bir parçam ama parçalarımdan biri olamayacak kadar da farklı. Tek bir belirgin noktada ayrılıyordu yazılarım rüyalarımdan: İşin sonunda yazıların gerçekten var olduğuna dair bir kanıt kalıyordu elimde.
On dokuz yaşında, saplantılı bir şekilde bir şeye saplanıp kalmış bir insan için geri kalanların önemi yoktur. Benim için de öyleydi. Birkaç sahte arkadaşım bana iş bulmam ve eğitimime devam etmem konusunda tavsiyede bulunmuştu ancak çaresiz bir çaba gösterdiklerini fark etmeleri uzun sürmedi. Onlar da tekrar çabalayıp başarısızlığı tatmaktansa başarılı olabilecekleri şeyleri tercih ettiler. Babamın zaten umurunda değildim. Onu sadece o geceki biralarının ona yetip yetmeyeceği ilgilendiriyordu. Sonuç mu? Hikayelerime verdim kendimi. Hayattaki olumsuzlukları sildim kalemimle hikayelerimde; dünyalar yarattım kendime, içlerinde mutlu olabildiğim. Sonunun böyle olacağını tahmin edemezdim
Bunca yıldan sonra belki biraz durulurum, vaziyetimi analiz edebilirim diye düşünmüştüm. Belli ki yanılmışım. Gerçekle hayal hala iç içe yaşıyor benim hayatımda. İkisi de kollarıma sıkıca yapışmış durumda ve ikisi de özgür bırakmıyor beni. Bugün – ve geride kalan beş yılda- bu küçük odada bulunuşumun sebebini az çok biliyorum. Bilmediğim şey bunun bir çözümünün olup olmadığı. İlginç bir vaka olduğumu söylüyor doktorlar yanımda, sessiz kalıyor olmamın anlamıyor olmam manası taşımadığının bilincinde olmadan. Yazılarını hayatı yerine koymuş olan ve gerçek hayatla bağlantısı oldukça az olan bir insan elbet ilginç gelir meraklı akıllara...
Beni yazmaktan alıkoymayı denediler. Çığlıklarla dolu aylar, yastığımın içindeki yünlerden oluşturulan cümleler, şimdi ismini hatırlamadığım bir sürü hayaletle yapılan yüksek sesli sohbetler... Üç ay on yedi gün sonra kâğıtlarım ve kalemim önümdeydi. Yazmak, önüne geçilemez bir tutku olmuştu artık. Öte yandan o tutku beni paramparça ediyordu. Her sözcük, her cümle ruhumu biraz daha mutlu ediyor; aynı anda çektiğim acıyı da bir kat arttırıyordu.
Küçükken annemin anlattığı masallar… Kaç sabah Pamuk Prenses olarak uyandığımı anlatamam. Kaç sabah Külkedisi olarak güne başladığımı ve babamın önceki geceden kalmış boş şişelerini toplayıp evi toparlamaya koyulduğumu anlatamam. Kaç gece sevgilimin kollarında uykuya dalıp sabah kahvaltıyı onun beni terk etmiş olduğu yatağa getirdiğimi anlatamam… Yazmayı bıraktıktan sonra da yazılarda yaşadım. Tanrıydım ben; yaratırdım yaşatırdım ve öldürürdüm; zevk alan hep ben olurdum. Gerçeği fark edene kadar mutluydum ama çok kısa bir an bir cisim, bir gölge ya da dökük bir sıva, dağınık ve boş bir yatak veya sarhoş bir adamın yeşil gözleri beni uyandırıyordu. İşte o zaman saatlerce çığlık çığlığa ağlayıp yeni bir hikâye buluyordum kendime. Bunu bırakmam gerektiğini biliyordum ama asla sınır koymadım kendime. Hep yeni bir dünya, yeni bir isim, yeni bir beden, yeni bir aşk, yeni bir sabah…
Bir gün bitti hikâyelerim, hayatımda ilk defa tıkandım. İnanılmaz bir duyguydu benim için bu. Varolabilmek için yazılarını kullanan ben artık onlara ulaşamıyordum. Tam nedenini bilmiyorum, sanırım yazılabilecek her şeyi yazmış olmamdan kaynaklanıyordu bu tıkanma. Yıllar boyunca kaçmış, hayallerime sığınmış, onlardan medet ummuştum. Her seferinde tokat gibi bir uyanış yaşamış, yeni bir hikayeye başlayana kadar krizler geçirmiştim. Bana verilen sakinleştiriciler, mutlu kılan uyuşturuculardı onlar. Uyuşturucudan yoksun kalan insanlar gibi acı çekiyordum. Tek kurtuluş yolum yazmaktı, ama tükenmiştim.
Şimdi ben başka bir dünyada başka bir cismani olmayan bedende gözlerimi açmış kaçmam gerekmeyen bir gerçekliği imzalıyorum. Sen ise içine hiçbir zaman kendimi dâhil etmediğim ilk ve son hikâyemi okudun. Anlamanı beklemiyorum… Kaçmak değildi amacım; kovalamaktı. Ben hayallerimi kovalamaya çalıştım sadece. Sonra onlar beni kovaladı ve beni kovmayı başardılar.
Artık gerçek olan -tam da görmek istediğim gibi- hayalden ibaret…


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla
DAİMA TEHLİKELİ
Ben bir mucizenin taşıyıcısıyım 
