Arkadaslar timm_ arkadasimizin sormus oldugu sorunun ilk agizdan cevabi buyrun,
[ Not: Yazi bira uzun simdiden özür dilerim aslinda uzun yazma yerine az ve öz yazmayi tercih edenlerdenim ama yazinin orjinalligini bozmak istemedim.]
Hz. Peygamber'in evlerinde mekânı ortadan bölen "hıdr" adı verilen perdeler bulunmaktaydı. Eve bir yabancı bir misafir geldiği zaman eşleri, onların yanında değil, bu perde ile ayrılan bölümde otururlardı. Kur'an-ı Kerim'de, "Ey iman edenler! … Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz ,hem de onların kalpleri için daha temizdir…" (Ahzâb 33/53) mealindeki ayette yer alan "hicâb" kelimesiyle içteki hıdr veya dış kapıtaki perde kastedilmiştir. Ayet, evlerdeki harem bölümünün var oluş sebebini de ortaya koymaktadır. Kur'an-ı Kerim'de inanan erkek ve kadınların gözlerini haramdan sakınmaları, ırz ve namuslarını korumaları istenir. Ayrıca kadınların "zinet" olarak nitelenen saç, boyun, kulak, gerdan gibi fiziki güzelliklerini veya buralara taktıkları süs eşyasını herkese göstermemeleri emredilir (Nûr 24/30-31). Hz. Peygamber'in aile mahremiyetine büyük önem verdiği görülür; Resûlullah'ın, gizlice aile sırlarına muttali olmak isteyenlere karşı oldukça sert ifadeler kullandığı bilinen bir gerçektir. Buna bağlı olarak hadislerde ve sahabe tatbikatında, kadınların mahremi olmayan erkeklerle bir arada bulunup görüşmesi veya kadınların cemaatle namaza iştirakleri konusunda getirilen bazı ölçü ve düzenlemelerin yanı sıra, daha sonraki dönemlerde fetihler ve nüfus hareketlerinin İslâm şehirlerini daha karmaşık ve gayrimütecanis hale getirmesi Müslümanlar arasında haremlik-selamlık denilen kadın ve erkeklerin ayrı mekânlarda bir araya gelmesi usulünün yaygınlaşmasının ve kökleşmesinin de ana sebebini teşkil etmiştir. Ancak bu usul, toplumun geniş kesimlerinde dini nitelikli bir görgü kuralı mahiyetinde iken büyük konaklarda ve saraylarda diğer bazı sebeplerin de etkisiyle kurumsal bir yapı kazanmıştır.
Ey iman edenler! Peygamber'in evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyiniz, fakat yemeğe çağırıldığınızda -erkenden gidip hazırlanmasını beklemeksizin- giriniz, yemeğinizi yiyince hemen dağılınız, söze dalıp oturmayınız; bu davranışınız Peygamber'i rahatsız ediyor, size söylemeye utanıyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyiniz; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah'ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşlerini de nikâhlayamazsınız. Sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.
Hicâb (perde, örtü) âyeti diye anılan 53. âyet ile onu takip eden iki âyetin gelmesine sebep olarak iki olay nakledilmektedir. Bunlardan birincisine göre Hz. Peygamber'in kayınpederi de olan Hz. Ömer, "Evinize iyiler de kötüler de girip çıkıyor, eşlerine perde arkasında olmalarını söyleseniz!" deyip duruyordu, sonunda hicâb âyeti nâzil oldu. En detaylı bir şekilde olayın şahidi Enes b. Mâlik tarafından anlatılan ikinci olay, Hz. Peygamber'in Zeyneb ile evlendiği günün akşamında verdiği düğün yemeği ile ilgilidir. Yemek yendikten sonra davetliler kendi aralarında sohbete dalmışlar, yeni evlileri bir türlü baş başa bırakmamışlardı. Hz. Peygamber birkaç kere dışarı çıkıp girerek rahatsız olduğunu bildirmek istediyse de fayda vermedi, bilhassa sona kalan üç kişi oldukça geç vakitte kalkıp gittiler, Resûlullah tam yatak odasına girmek üzere idi ki bu âyet vahyedildi (Buhârî, "Tefsîr", 33/8).
Âyette, kuşkusuz beşerî ilişkiler ve muaşeret kuralları bakımından diğer müslümanlar için de aydınlatıcı olan şu hükümlere yer verilmiştir:
a) Hz. Peygamber'in evine, davet edilmeden yemek maksadıyla girmek yasaklanmıştır.
b) Yemeğe gelenlerin erken gelip yemeğin hazırlanmasını evin içinde bekleyerek hâne halkını rahatsız etmemeleri istenmiştir.
c) Yemek yendikten sonra davetlilerin kendi aralarında sohbete dalıp evde gereğinden fazla kalmaları menedilmiştir. Burada Hz. Peygamber'in rahatsız bile olsa bunu sineye çekerek insanları incitmekten geri durduğuna; yani onun güzel ahlâkına, utanıp çekinen kişiliğine, nezaket ve zarafetine de dikkat çekilmiştir.
d) Peygamber eşlerinin her türlü şaibeden, münafıklarla kendini bilmezlerin dedikodu malzemesi olmaktan uzak kalmalarını sağlamak maksadıyla bundan böyle yabancılarla hep perde arkasından görüşüp konuşmaları emredilmiştir.
e) Hz. Peygamber'i üzmek ve kendisinin bırakmasından veya vefatından sonra eşleriyle evlenmek müminlere haram kılınmıştır. 57-58. âyetlerde Resûlullah'ı üzme yasağına müminleri üzmek de eklenmiş, bunları üzenin Allah'ı üzmüş olacaklarına işaret edilmiş ve üzenleri bekleyen korkunç âkıbet haber verilmiştir. (2)
Mahremiyet ile ilgili dini kayıt ve şartlara riayet edilmesi kaydıyla aralarında evlilik caiz olan kadın ve erkeklerin bir mekânda beraber bulunmalarında sakınca yoktur. (
Bu ayet, diğer Müslümanlar için bir emir olmayıp, tavsiye niteliğindedir.
Peygamberlere, sahip oldukları sıfatlarla birlikte inanmak gerekir. Onlar da bizim gibi birer insan olmakla birlikte, Allah tarafından seçilmiş kimseler oldukları için, diğer insanlardan ayrı bazı vasıfları vardır. Bunlardan biri de ısmet sıfatıdır.
Ismet, peygamberlerin gizli ve aşikâr her türlü masiyetten, günahtan ve peygamberlik şerefiyle bağdaşmayacak hareketlerden uzak bulunmalarıdır. İsmet'in, yani nezâhet ve mâsumiyetin zıddı olan, her türlü günah ve âdi davranışlar, peygamberler hakkında imkansızdır. Çünkü, eğer peygamberlerin günâh ve suç işlemeleri veya ismet ve nezahete yaraşmayan uygunsuz hareketler yapmâları onlar hakkında caiz olsaydı, biz insanların da onlara uyarak çirkin şeyler yapmamız normal karşılanır ve günah sayılmazdı. Zira peygamberler bizim uymamız gereken güzel örneklerimizdir. Bu bakımdan, peygamberlere uymak ve onlara itaatla emredildik.
Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yeri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, herşeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibadet edilmeye lâyık Hak mabuttur.
Allah mutlak irade sahibidir. Yani Allah'ın iradesini kısıtlayan, onu tehdit eden herhangi bir başka irade sözkonusu olamaz. Öyleyse Allah'ın iradesi bütün yaratıklar üzerinde mutlak surette geçerlidir. "Rabbin şüphesiz irade ettiği şeyi kolaylıkla yapabilen ve yerine getirebilendir" (Hûd, 11/107) Bu konudaki diğer Kur'an ayetleri şöyledir: "Allah bir şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece o şeye "ol " demektir; o da hemen olur" (Yâsin, 36/82); "Rabbin dilediğini yaratır ve seçer" (el-Kasas, 28/68);"şüphe yok ki Allah dilediğine hükmeder" (el-Mâide, 5/1).
İşte özelliklerine kısaca değindiğimiz mutlak irade ve hüküm sahibi Rabbimiz; Nebilerin sonuncusu olarak gönderdiği Hz. Muhammed(s.a.v) i devamlı gözetim altında tutmuş, ne peygamberliğinden önce ve ne de peygamberliği süresince peygamberliğine yakışmayacak hiçbir davranış ve sözüne izin vermemiştir. Çünkü O vahiyle hareket eden bir peygamberdir "O, nefis arzusu ile konuşmaz. (Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir"( Necm,53/3-4 ).
Yine mutlak irade ve hüküm sahibi Rabbimiz; gerek teheccüd namazı("Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın"(İsra/17/79)) konusunda ve gerekse evlenme konusunda Peygamberimiz (s.a.v)e mahsus uygulamalar yapmıştır:
"Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helal kıldık. Ayrıca, diğer mü'minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber'e bağışlayan, Peygamber'in de kendisini nikahlamak istediği herhangi bir mü'min kadını da (sana helal kıldık.) Mü'minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah kalplerinizdekini bilir. Allah hakkıyla bilendir, halimdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir"(Ahzab, 33/50-51).
İslam litaratüründe "Tahyir" adı verilen olaydan((Ahzab, 33/28-29)) sonra Peygamberimiz (s.a.v.) in eşleri ve müminlerin anneleri Peygamberimiz (s.a.v.) ile kalmayı tercih edince; mutlak hüküm ve irade sahibi Allah evliliğini şu ayetle sınırlandırmıştır:
"Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile, başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helal değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah her şeyi gözetleyendir" (Ahzab, 33/51).
Yukardaki ayetlerde görüldüğü gibi, "En Güzel Örnek" peygamberimizin aile hayatı bütünüyle emir ve hüküm koymaya tek yetkili Allah tarafından ve yalnız O'na mahsus olmak üzere tanzim edilmiştir ve bir müslüman açısından O'nun hayatında utanılacak,izah edilemeyecek veya savunulamayacak en küçük bir durum yoktur. Çünkü O kendisine vahyedilene uymuş ve ona göre davranmıştır: "(Ey Muhammed!) Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır" Yunus,10/109); "Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, "Ya (bize) bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım"(Yunus, 10/15); "Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O'nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. O'ndan başka asla bir sığınak da bulamazsın"(Kehf,18/27).
Bu temel açıklamlardan sonra esas konumuza gelecek olursak: Hz. Aişe'nin Hz. Peygamber (s.a.v.)'le nişanlılık ve evlilik yaşı hakkında kaynaklarda farklı rivayetler vardır. Buhari ve Müslim'in "Sahih"lerinde 6 yaşında nikahlandığı 9 yaşında evlendiği ifade edilmektedir. (Buharî, Kitabu'l-Hayz, bab:23; Müslim, Kitabu'n-Nikah, bab: 69). Diğer bazı rivayetlerde ise 14, 18 yaş gibi farlı rakamlar yer almaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemi Arap toplumunda kızların nisbeten küçük yaşlarda evlendirilmeleri adeti yaygın olduğu gibi özellikle kızların sıcak iklimde, ergenlik çağına daha küçük yaşlarda (8- 12 yaş arası) girdikleri de bilinmektedir. Ayrıca Hz. Aişe (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)'le küçük yaşta nikahlandığı halde, zifaf seneler sonra gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in , Hz. Aişe ile olan evliliği ne kendi döneminde onu tanıyan dost ve düşmanları tarafından, ne de onu takip eden dönemlerde eleştiri konusu olmamıştır.
Çünkü bu evliliğin, İslam Dininin hükümlerinin insanlara doğru bir şekilde aktarılması açısından apayrı bir yeri vardır. Belli yaşlara geldikten sonra insanların öğrenme, evlenme ve kavrama melekelerinde zayıflama meydana geldiği bir gerçektir. Hz. Peygamberin sözleri, eylemleri, yaşantısı, aile hayatı müslümanlar için örnektir ve dinin Kur'an'dan sonra ikinci kaynağıdır. Dinin bu ikinci kaynağının doğru bir şeklide tespit edilip insanlara aktarılmasında en büyük pay Hz. Aişe'nindir. Özellikle Hz. Peygamberin aile hayatıyla ilgili ve müslüman hanımlara yönelik dini hükümlerin büyük bir kısmı bizlere onun aracılığıyla ulaşmıştır. O müslümanları bir çok yanlış anlama ve uygulamadan kurtarmıştır.
Hz. Peygamberin ağzından çıkan sözleri ezberleyecek, onun yaşam tarzını ve dini hayata geçirişini doğru ve güzel bir şekilde kavrayıp öğrenip insanlara aktaracak hiç kirlenmemiş tertemiz bir beyine ve zekaya ihtiyaç vardı. İşte bu beyin Hz. Aişe idi. Evlendiğinde, yaşının küçük olduğu doğrudur. Ama evlenecek yaştaydı.
Hz. Peygamberin evlilikleri teker teker ele alındığında hepsinin ekonomik siyasî, sosyal... bir takım sebeplere dayandığı görülür.
Hz. Peygamber(s.a.v.)'in Hz. Aişe (r. anha) ile evliliği konusunda, web sitemizde yüklü "Peygamberimizin Hayatı" adlı eserin Medine Devri "Hicretin Birinci Yılı" kısmında "Hane-i Saadetin İnşası ve Rasulullah(s.a.v.)'in Hz. Aişe ile Evlenmesi" bölümüne bakabilirsiniz.
Hz. Peygamber'in çok evliliği ile ilgili olarak da aynı esere ve ayrıca Başkanlığımız yayınlarından "Hz. Muhammed Niçin Çok Evlendi" adlı esere müracaat edebilirsiniz.
2. Hak din, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem'le başlamıştır. Esas itibariyle hak dinin temel prensiplerinde değişiklik yoktur. Fakat kabiliyetlerin, zaman ve mekanın, sosyal şartların değişmesine ve gelişmesine bağlı olarak ibadet şekilleri ve bazı hükümlerde değişiklikler olmuştur. Peygamberlerin getirdiği esaslarla fikirler geliştikçe, medeniyet ilerledikçe Allâh (c.c), peygamberleriyle ortaya koyduğu dinlerini de tekamül ettirmiştir. Bu tekamül, Musevilik ve Hıristiyanlıktan sonra İslâmiyet ile zirveye ulaşmıştır. Buna paralel olarak, sahifeler halinde başlayan ilahi kitaplar, Tevrat ve İncil'den sonra, kıyamete kadar sürecek olan sonsuz mucize Kur'an-ı Kerim'le noktalanmıştır.
İslâm belirli bir topluma değil bütün insanlığa gönderilmiştir. Kur'an-ı Kerim, diğer kitapların da ihtiva ettiği temel esasları yeniden ortaya koymuş; daha önceki kitaplarda yer alan gerçekleri tasdik etmiş, tahrif edilen hususları da düzeltmiştir. İslâm'da, hak dinin temel prensipleri kesin bir şekilde ortaya konmuş, zamana ve mekana göre değişebilecek hükümler din bilginlerinin içtihatlarına bırakılmıştır. Onun kıyamete kadar hak din olarak geçerliliğini sağlayan da bu niteliğidir.
Kur'an-ı Kerim bir bütün halinde incelendiğinde görülecektir ki; kendilerine Peygamberlerin mesajı ulaşan kimselerin Ahiret hayatında kurtuluşa erişebilmeleri için, diğer iman esaslarıyla birlikte Allah'ın gönderdiği bütün Peygamberlere de inanmaları gerekmektedir. Peygamberlerden bazılarına iman edip bazılarını kabul etmemek inanç açısından tutarlı değildir. Tutarlı olabilmek için bütün peygamberlere iman etmek ve kendilerine iman konusunda Peygamberler arasında herhangi bir ayrım yapmamak gerekmektedir. Kendilerine iman etme noktasında Peygamberler arasında herhangi bir ayrım yapılmaması gerektiği, iman konusunu işleyen Bakara Sûresi 285. ayette vurgulanmaktadır.
Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin peygamber olarak gönderilmesinden sonra Yahudi ve Hıristiyanların kendi dinî kitapları gereğince Hz. Muhammed (S.A.V.)'in peygamberliğini tasdik edip, İslam'ı kabul etmeleri gerekir. Aksi takdirde kendi kitaplarını ve dinlerini inkar etmiş oluyorlar.
Ayrıca Kuran-ı Kerim'de, Yahudi ve Hıristiyanların bozuk inançları yüzünden imansız durumuna düşmeleri hakkında şöyle buyurulur: "Şüphesiz ki: "Allah ancak Meryem oğlu İsa Mesih'tir", diyenler kâfir olmuşlardır. Ey Muhammed! Deki: "Allah, Meryem oğlu İsa Mesih'i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helâk etmek istese, O'na kim engel olabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti yalnız Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir" (el-Mâide, 5/17).
Peygamberlik müessesesini kökten kabul etmemek veya herhangi bir peygamberin nübüvvetini inkâr da küfürdür. Bu yüzden diğer peygamberleri kabul etmekle birlikte Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'i Allah'ın (c.c.) elçisi olarak kabul etmeyen Yahudiler, yine Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini tanımayan Hıristiyanlar küfre düşmüşlerdir.
Bir peygambere ilâhlık isnat etmek de küfürdür. Nitekim Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s.)'nın Allah olduğunu söyledikleri için kâfir sayılmışlardır (bk. el-Mâide 5/17, 72).
"Yahudiler; "Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Hıristiyanlar da: "Mesih (İsa) Allah'ı n oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkarcıların sözlerini taklit ediyorlar" (et- Tevbe, 9/ 30).
İslam dini kendilerine doğru bir şekilde ulaştığı halde son Peygamber Hz. Muhammed'in Peygamberliğini kabul etmeyen, onun getirdiği Kur'an-ı Kerim'i Allah'ın vah yettiği ilahî bir kitap olarak görmeyenler, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra bunu reddettikleri için sorumlu olacaktır İşte Ahiret yurdunda kurtuluşa eremeyecek olanlar bunlardır.
Kur'ân âyetlerinde açıkça ifade edildiği üzere, her insanın hak dine karşı güçlü bir eğilimi vardır. İnsan, yapısı gereği, geçmişi de dikkate alarak, yaşadığı âlem ve gelişen olaylar sonucu düşünme durumundadır. "Bu âlem nedir, bu kâinat neden var, ben nereden geldim, nereye gideceğim?" gibi sorular her insanın aklına hayatının bir döneminde muhakkak gelen sorulardır. İnsan, bu soruların cevabını sorup araştırma durumundadır.
Böyle bir araştırmaya girmeyip sırf kibir, gurur, inat, zevkine düşkünlük ve tembellik gibi sebeplerden dolayı hak dinden ve hakikatten uzak bir hayatı tercih ederek iman ve faziletten mahrum bir ömür süren bir insan ise, elbette durumuna göre sorumlu olacaktır. Çünkü bu tür insanlar Allah'ın kendilerine verdiği en büyük nimetlerden olan aklı kullanmamışlar, nefislerinin heva ve hevesi peşine düşmüşlerdir.
Kabul etmek gerekir ki, artık dünya eskisi gibi değil bugün. İletişim, ulaşım, bilgi ve bilgisayar ağının zirveye dayandığı bir dönemi yaşıyoruz. Gerek ilim, gerekse sanat çevresinde meşhur insanların İslâm'ı seçmesi, özellikle Batıda okuma alışkanlığının ileri bir seviyeye ulaşmış olması, turizmin yaygınlaşması sonucu insanların imkânları ölçüsünde İslâm kültür ve medeniyeti ile yakından tanışmaları, İslâm âdet ve geleneklerini bizzat görmeleri, İslâm'ın öne çıkması gibi durumlar artık belli bir oranda insanların gözünü açmalı ve hakikate doğru hızını artırmalıdır.
Ancak bütün bu gelişmelere ve değişimlere rağmen henüz birtakım engelleri aşamayıp hak dine, İslâm'a ve Kur'ân'a ulaşamayan bir kesim varsa, onlar konumlarına, durumlarına, yaşadığı şartlara, zamana ve kendisine verilen akıl nimetini kullanma güçlerine göre muameleye tâbi tutulacaklardır. Allah hiçbir kuluna zulmedecek değildir, hiçbir kulunun kaldıramayacağı bir yük ve mükellefiyet de vermemiştir.
Bir kısmına İşaret ettiğimiz bu âyetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Allahu Teâlâ'nın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed (S.A.V.)"in O'nun kulu ve elçisi olduğuna ve Kur'an-ı Kerim'deki bütün esaslara, olduğu gibi iman etmeyen hiçbir kimse İslam inancına göre Müslüman değildir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin peygamber olarak gönderilmesinden sonra bütün insanların ve bilhassa Yahudi ve Hıristiyanların kendi dinî kitapları gereğince Hz. Muhammed (S.A.V.)'in peygamberliğini tasdik edip İslam'ı kabul etmeleri gerekir. Aksi takdirde kendi kitaplarını ve dinlerini inkar etmiş olurlar. Bu itibarla Allah'ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed (S.A.V.)"in O'nun kulu ve elçisi olduğuna ve Kur'an-ı Kerim'deki bütün esaslara, olduğu gibi iman etmeyen bir kimse İslam inancına göre cennete giremez.
Bilgilerinizi rica ederiz.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI


LinkBack URL
About LinkBacks

