• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
17 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    michotakis adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-09-2004
    Mesajlar
    255
    Karizma Gücü
    0

    Onay Enstrümanı hayat felsefesi edinmiş kimseler...

    Enstrüman çalan, müzik yapan ve enstrümanı hayat felsefesi edinmiş şahıslar bulunur mu acaba forumumuzda?Bulunuyorlarsa neredeler?Artık burada olalım konuşalım bilgilerimizi fikirlerimizi paylaşalım...
    Ben kendimden başlayayım...Elektrogitar,perdesiz elektrogitar ve tanbur çalıyorum.Tanbura hayatımı adadım...Adadıkça onun da nasıl kendini bana adadığını farkettim...
    E hadi buyrun...
    Artık pek buralarda değilim...İşler, güçler, hayat...Ama uğrayacağım arada bir...

  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    12-01-2004
    Mesajlar
    780
    Karizma Gücü
    0
    Forumda varmıdır böyle kişiler bilemem ama, gerçek hayatta gözümün önündeki bazı kişiler gerçekten gitara hayatını adamış:

    Bu adamlar gerçekten ruhlarını katarak gitarı çalıyorlar, ne çalarlarsa çalsınlar.

    1. Hasan Cihat Örter
    2. David Gilmour (Pink Floyd gitaristi)
    3. Steve Morse (Deep Purple ve Steve Morse Band'dan)
    4. Ritchie Blackmore

  3. #3
    Keepsmile82 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    30-09-2004
    Mesajlar
    807
    Karizma Gücü
    0
    Çağatay Ateş - Bas Gitar (Objektif ve Eski Whiskinin Basısı) Şimdilerde Gür Akad ve Cem Köksalla Çalışıyor.

    Gür Akad - Elektro Gitar
    KEEP THE FİRE BURN'N
    :6 ;D {Super**75 :6
    ~~ SCUBA DALIŞ KULUBU ~~ Tıkla Sende Katıl

    ~~ DEVIANTART ' DA DESTEKLERINIZI BEKLIYORUM GALERİME BIR GOZ ATIN ~~

    FOTO GALERİ


    SESSİZ KASA / BİLGİSAYAR YARATMAK !! Zzzz!!

  4. #4
    gurkanisevic adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    30-11-2004
    Mesajlar
    31
    Karizma Gücü
    0
    cem köksal aşmış bu arada...hastası oldum acaip gaza gelmiş adam...
    KOCAELİSPOR !!!!!

  5. #5
    michotakis adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-09-2004
    Mesajlar
    255
    Karizma Gücü
    0

    Tanbûrî Cemil Bey



    TANBURÎ CEMİL BEY



    Tanburi Cemil Bey 1873 yılında İstanbul'un Mollagüranî semtinde doğdu. Dedesi Mustafa Reşid Efendi, Silistre valisi Mehmed Paşa tarafından evlad edinilmiş, özenle yetiştirilmiş, sadrazam Hüsrev Paşa'nın kedhüdalığını (sadaret müsteşarlığını) yapmış, daha sonra ölen Mehmed Paşa'nın eşi ile evlenmişti. Bu evlilikten Tevfik ve Refik adında iki oğlu ile iki kızı olmuştur. Adile Sultan sarayında yetişen ve bir saraylı olan Zihniyar Hanım'la evlenen Tevfık Bey'in bu evlilikten dört çocuğu dünyaya geldi. Adile Sultan, bu saraylısınn Taşkasap'ta birev hediye etmiş, çeyiz ve cariyeler vermişti. Cemil Bey bu dön çocuğun en küçüğüdür. Yaş sırasına göre diğer çocukların isimleri Reşad, Beyhan ve Ahmed'dir.

    Cemil Bey, babası Tevfik Bey öldüğü zaman üç yaşında idi. Bundan sonra amcası Refik Bey'in himayesinde, özenli bir gözetim altında on iki yaşmda ilkokulu bitirdi. Çalışkan, terbiyeli, sessiz bir çocuk olmasına rağmen mıusikîye düşkünlük gibi o zamana göre tehliketi sayılan bir merakı vardı. Bu nedenle, yalnız Cuma geceleri annesinin yanında kalmak şartı ile Refik Bey'in konağına alındı. Daha o yaşlarda küçük bir tanburî olarak çevresine ünü yavaş yavaş yayılmağa başlamıştı.

    Refik Bey'in evi Tanzimat döneminin getirdiği yeniliklerle doluydu. Amcasının çocukları okuldaki derslerinden başka özel hocalardan Fransızca dersleri alıyor, bir Fransız mürebbi tarafından yetiştiriliyordu. Bu eğitim şekli Cemil'in üzerine de olumlu etki yapıyor, bir yandan rüştiyeye devam ederken, bir yandan da genel kültürünü ilerletiyordu. Bu huzurlu hayat Refik Bey'in ansızın ölümü ile alt-üst olmuş, Horhor'daki konak terkedilerek Bakırköy kaymakamı olan amcazadesi Mahmud Bey'in evine taşınılmıştı. Bu arada parasal sıkıntılar da başladı.

    Mahmud Bey disiplinli, geleneklere bağlı, biraz katı tabiatlı, düzenli yaşamayı seven bir adamdı. Genç Cemil'in ünü gittikçe genişliyor, hatırlı kimseler tarafından mûsikî toplantılarına çağrılıyordu Mahmud Bey yeğenini bu davetlerin çoğuna göndermiyor, pek azına da onunla birlikte gidiyordu. Öğrenimini ihmal etmemesi için dersleri ile ilgileniyor, akşamları sık sık derslerini denetliyordu. Mahmud Bey'in, bir manastır yapımına izin vermediği için, belediye başkanı ile arası açılmış, Bakırköy'den Kartal kaymakamlığına tayin edilmişti. Böylece Cemil Bey iki yıl daha Kartal'da yaşayarak on yedi yaşına kadar Mahmud Bey'in himayesinde kaldı. Onun Humus kaymakamlığına atanması sonucu, annesi Zihniyar Hanım'ın Taşkasap'taki evine döndü. İçkiye bu yıllarda başlamışsa da buna engel olunabilecek bir yol bulunamadı.

    Orta öğrenimini tamamladıktan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne (Mülkiye'ye) kaydoldu. İki yıl devam etmesine rağmen yarıda bıraktı. Burada Mustafa Nezih Albayrak ve Tanburî Ali Efendi'nin oğlu Aziz Mahmud Bey'le sınıf arkadaşıydı. Hariciye Nezareti'nde "Hariciye Umûr-i Şehbenderiye Kalemi"nde memuriyet hayatına atıldı. Uzun yıllar burada çalışmasına rağmen bu memuriyeti benimseyememiş, hariciyeciliği bir meslek olarak kabul edememişti. 1908'de Meşrutiyetin ilânından sonra yapılan kadro kısıtlaması sırasında, Dr. Hamid Hüsnü Bey'in aracılığı ile, Hariciye Umûr-i Şehbenderiye müdürü İsmail Hakkı Bey'i ikna ederek sekiz yüz elli altın lira tazminat aldı, kadro dışında kalarak görevinden ayrıldı.

    Annesinin ve yakınlarının ısrarlı isteği üzerine 1901 yılın da, Defter-i Hakanî müdürlüğünden Nazif Bey'in kızı Şerife Saide Hanım'la evlerıdi. Şerife Hanım'ın annesi Eflaknur Hanım da, Cemil Bey'in annesi Şehniyar Hanım gibi Adile Sultan'ın saraylılarındcındı. Cemil Bey evlendikten sonra Cağaloğlu Şe ref sokağında bulunan yeni bir eve taşındı. Bu iki ayrı dünyaların insanları araısında uyumlu bir evliliğin bulunmadığını Mesud Cemil'in verdiği bilgilerden anlıyoruz. Bir tarafta kendisini sanata adayan ve toplumun malı olmuş bir sanatkar, diğer taraftan bunu bir türlü kabul edemeyen, anlayamayan, kocasına tam anlamı ile âşık bir kadın vardı.Her ikisi de evliliğin kendilerine yükleyeceği bazı külfetlerin ve sorumlulukların farkında değillerdi.

    1902 Yılının bir kış gününde oğlu Mesud Cemil doğdu. Bundan sonra Cemil Bey'in hayatı evinden çok dostlarının çevresinde sürüp gitti. Memuriyet hayatından çekildikten sonra dostlarının yardımı, plak çalışmalarından elde ettiği gelirler ve öğrencilerinin katkılariyle geçinebildi. Cağaloğlu'ndân Sineklibakkal'a, Katip Musluhiddin mahallesine taşınmışlardı. Son yıllarında çevresinde bulunan insanlardan da uzaklaştı. Evinin bahçesi içinde bulunan "Uzletgâh" dediği ayrı bir evde yaşar olmuştu.

    1914 yılında I. Dünya Savaşı başlamış, o da her Türk vatandaşı gibi askere çağrılmış bedel vermişti. Askerlik muayenesi sırasında doktor durumundan kuşkulanmış, bir başka doktora görünmesini salık vermişti. Yapılan muayene sonun da, uzun süren bir soğuk algınlığı sanılan hastalığın "Akciğer Veremi" olduğu anlaşılmıştı. Durum "Ittihat ve Terakki Partisi"nin ileri gelenlerinin kulağına kadar gitti. Mûsikîşinas bir doktor olan ve Cemil Bey'in yakın dostu Hamid Hüsnü Bey aracı edilerek bir sanatoryuma yatırılması teklif edildiyse de buna Cemil Bey razı olmadı. İsviçre'ye gönderilmesi için yapılan tavsiyeyi de kabul etmedi. Hastalık kısa sürede ilerlemiş, önce birinde iken her iki ciğere de yayılmıştı. Nihayet 1916 yılının Temmuz ayının yirmi sekizinci gününü yirmi dokuzuncu günü ne bağlayan gece yarısından sonra eşini uyandırdı:

    "- Vakit geldi Yirmi beş sene rindane yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum lakin sizin için bâd-ı i ızdırap oldum. Affediniz kendinize ve Mesud'a iyi bakınız. ".Diyerek hayata gözlerini yumdu. Pek az kimse ile kaldırılan cenazesi Merkezefendi mezarlığında toprağn verildi. BunIarın arasında Rauf Yekta Bey'le Columbia plak şirketinin sahiplerinden Herman ve Julius Blumenthol kardeşler de bulunmuştu. Bu mezarın yeri bugün bilinmiyor.

    MÜSİKÎ ÖĞRENİMİ :

    Tanburî Cemil Bey'in ailesinde kendi kuşağına kadar mûsıkî ile az çok uğraşanlar olmuştur. Annesi Zihniyar Hanım Adile Sultan sarayındaki saz heyetinde Lavta çalardı. Ağabeyi Ahmed Bey, kardeşinin ünü yaygınlaşıncaya kadar, eski biçim Tanbur icrasının ustalarındandı. Ayrıca Ud, Lavta, Keman çalardı. Diğer ağabeyi Reşad Bey gezici bir halk şâiriydi. Ab lası Beyhan Hanım'ın iki oğlundan büyüğü Tanburî Hikmet Bey, küçüğü ise Kemençe çalan Tevfik beydir. Eşi Saide Hanım'ın annesi Eflaknur Hanım da Adile Sultan sarayındaki Bando takımında Trombon, aileden bu kuşaktan olanlarının çoğu Piano çalardı. Saide Hanım'ın dayısı Said Bey de musıkîşinastı Isfahan makamından bir peşrev bestelemişti.

    Mûsikî çalışmalarına hangi yıllarda başladığını kesin olarak bilmiyoruz. Bize bu konuda oğlu Mesud Cemil bazı ipuçları veriyor. Aile büyüklerinden ve babasının çevresinde bulunanlardan işittiklerini özetreyerek bazı değerlendirmeler yapıyor. Gizlice mutfağa giderek su bardaktarına değişik oranlarda su doldurup bir çubukla bunlara dokunduğunu ve bir "Gam" oluşturduğunu, kendi kendine bir şeyler çaldığını anlatıyor. Çevresindeki insanları dikkatle dinlediğini, ilkokulda ki çocukların okuduğu İlâhi nağmelerine evdeki Çerkes kadınların türkülerini karıştırarak beste yapma oyunlarına devam ettiğini belirtiyor. Hatta, lastik örgülü ayakkabılardan las tik teller çekerek bunları bir tahtaya çakılı çivilere bağladığını,akord ettikten sonra kopuncaya kadar çaldığını söylüyor. Yeni bir çalgı yapma merakının olgunluk yaşlarında da geçmediğini, bir ömür boyu bu arayış içinde dolaştığını yine bu anılardan öğreniyoruz.

    Musikî ile uğraşmasının yasak olduğu ilkokul yıllarında onun asıl hasretini çektiği şey, eline alması yasak olan ağabeyi Ahmed Bey'in tanburu idi. Bu hasretini, yaz aylarında taşındıkları ve ailenin malı olan Anbarlı çiftliğinde giderebildi. Buradaki hizmetlilerden emektar Lenber Ağa, çiftlik evlerinden birinde oturur, boş zamanlarında Tanbur çalar, oralarda dolaşan küçük Cemil de hissettirmeden bunları dinlerdi. Bazen bu eve gizlice girerek bu bakımsız sazı alır, evin yüklüğüne girerek çalmağa ve içini dökmeğe çalışırdı. Bir gün o kadar dalmıştı ki, Lenber Ağa'nın eve geldiğini duymadı bile. Lenber Ağa yüklükten gelen seslere şaşmış, odada ecinnîler var sanmıştı. Bundan sonra bu yaşlı uşak ile sırdaş oldular. Çok geçmeden durum amcasına anlatıldı. Taşkasap'taki eve dönünce ona küçük bir Tanbur hediye edildi. Bu küçük hediyenin onun çocuk ruhundaki akislerini Mesud Cemil şu duygulu satırlarla anlatıyor:

    "... Uzun geceler Cemil bu tanburla koyun koyuna yatmış, rüyalarına dalarken silkinerek uyanmış, göğsünden kopup boğazına ve gözlerine yükselen tükenmez bir hazzın dudaklarına kadar dökülen usaresiyle ıslanmış parmaklarını onun tellerinde gezdirmiş, onu sevmiş, onu öpmüş ve bilmediği bir tarikatın dervişi olan büyük ağabeyi Reşad Bey'den duyduğu bir türkü kulaklarında çınlamıştı:

    Engeller koymuyor, yar sana varsam
    Dünyanın zevkini yâr senle sürsem
    Hak'kın divanında, elim elinde
    Cennet bahçesine yar senle girsem.
    Hakikaten o gece Cemil, engelleri aştıktan sonra Dulcine'si ne onunla kavuştu. Rindane hayatının zevkini sürdü ve bir başka gecede onun elinden tutarak ahret yolculuğuna çıktı.

    Amcası Refik Bey'in evi sanat ve edebiyat adamlarının bir uğrak yeriydi. Cemil için çok renkli ve zevkli bir ortam dı. Musıkînin teknik yönlerini ilk kez burada öğrenmeğe çalıştı. Bir yandan Ahmed Bey'den genel bilgiler elde eder ken, diğer yandan büyük amcasının oğlu Mahmud Bey'e Keman dersleri vermeğe gelen Kemanî Aleksan Ağa'dan Hamparsum ve Batı notasını öğrendi. Aynı zamando yeni ve bilinmeyen bir uslubla Tan bur çalmasını ilerletiyordu. Musiki çevreleri artık bu genç ve muktedir sanatkardan söz edi yordu. Bir gün Mahmud Bey le birlikte gittiği bir mecliste Tanburî Ali Efendi ile tanıştırıldı. Ali Efendi Cemil Bey'i hayranlıkla dinlemiş, titreyen elleri ile onun yüzünü okşamış, alnından öpmüş, "Evlâdım ! Bunca senedir bu sazı çalardım eh, şöyle böyle biraz yendik de sanırdım.Şimdi seni dinledikten sonra bir daha tanburu elime almayacağım" gibi sözler söylemişti. Bu büyük ustanın sözleri sadece orada bulunanları şaşırtmakla kalmamış, Cemil Bey'in sanatının çevresinde bir efsane yaratılmasına, bu yeni çalış tekniğine karşı çıkanların susmasına da neden olmuştu. Bundan sonra Cemil Bey, çoğu kez Ali Efendi'nin bulunduğu meclislerde bulunduş doğrudan doğruya ders olmamakla birlikte genel musikî bilgisi ile klasik okulun asıl karekterine ait incelikleri Ali Efendi gibi büyük bir ustadan öğrendi.

    O zamanki İstanbul'da biraz mûsikî bilmek, özellikle Piano çalmak görgülü insan olmanın başlıca şartıydı. Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud zamanından beri yerleşen bu gelenek küçük Cemil'i de musikîye doğru itmiş, küçük yaşından beri scnatkar ruhunu beslemişti. Refik Bey'in evinde bir kaç Piano bulunur, aile nin gençleri mükemmel bir şekilde Piano çalarlardı. O asıl ilerlemesini, ileride göreceğimiz gibi, dönemin ünlü mûsikî ustaları ile tanıştıktan ve onlarla sanat arkadaşlığı yaptıktan sonra, tükenmez bir gayretle sürdürdüğü bir arayışla elde etti. Mûsikî ile ilgili her konuyu sabırla incedi, en basitinden en mükemmeline kadar bu sanatın her türünden yararlandı. Mûsikînin bilimsel yönterini kendi çabası ile öğrendi.

    Cemil Bey, Hamparsum notasının bizim mûsikîmizin perdelerini daha iyi belirttiğini söyler ve onu tercih ederdi. Her iki notada da olağanüstü melekesi vardı yazı yazar gibi nota yazardı.

    ŞAHSİYETİ VE ÇEVRESİ :

    "Babamş diyor Mesud Cemil, evimizin geceleri ahşap kaplamalarına tırmanan sansarları, tavan aralarında koşuşan fareleri, selamlığıın bodrum penceresine açılan penceresinde görünen sarı yılanı, açık kalan boş oda kapılarının karanlığında karşıma çıkan perileri ile karışık bir hatıralar yumağının arasında görürüm. "

    "Siyah redingotunun ipekli geniş yakası zayrf göğsünün üstünde ciddiyetle kapanır, nahif bünyesine ve ince boynuna göre geniş yakası, plastron boyunboğıı üstünde hafifçe yana eğik başı biraz daha büyük görünür, zaptedilmiş büyük bir şikayetin tükenmez kederini taşıyan dargın bakışları iIe bu adam, bir esir ve bir kral gibi tecessüsümün önünden gelir geçerdi. Kimin esiri ve neyin hakimi idi ? O gün gibi bu gün de bilmiyorum."

    Tanburî Cemil Bey'in yetişme yıllarındaki musikî öğretim kuruluşları dikkate alınırsa, gerekli şartların bulunmadığını görürüz. Türk Mûsikîsi'ni öğreten iki önemli kuruluş Enderun (Yeni adı ile Muzika-i Humayırn) ve mevlevihanelerdi. O sıralarda Muzika-i Humayun'da Türk Musikîsi öğrenimi hemen hemen önemini yitirmiş durumdaydı. Diğer taroftan Cemil Bey ne mevlevî bir aileye mensuptu ne de mevleviydi. Bu nedenle yetişmesine temel olabilecek unsurları kendi gayreti ile hazırlamak zorunda kaldı. Dehasının ışığı altında yıllarca bir güzellik kavramının peşinde koştu. Mırsikî adına güzel olan herşeyden yararlanarak bu motiflerle dahiyane kompozisyonlar yarattı. Kendini dünya gailelerinden uzak tutarak sosyal çalkantıların dışında, sanatı seven ve anlayanlarla, yine oğlunun deyimi ile "gösteriş ve adet diye meşgul olanlardan" bir çevre oluşturdu. Aslında bu çevrenin tutumundan da memnun değildi. Yanyalı Mustafa Paşa, Mahmud Celaleddin Paşa ve Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Celaleddin Efendi ayrı tutulursa, bu çevreden ölümüne kadar rahatsız oldu. Her zaman "Mustafa Paşa zamanı" ile Sultan III. Selim döneminin özlemi ile yaşadı.

    Sultan saraylarında, konuk ve yalılarda Kemanî Memduh, Bülbülî Salih, Kemençeci Vasil, Lavtacı Civan ve kardeşleri, Kanunî Şemsi, Udî Nevres, Santurî Edhem Efendi, Hanende Nedim Bey, Hafız İsmail, Hafız Şaşı Osman Efendi, Sarı Onnik, hanende Arab Sıdıka ve Nesib Hanım gibi sanatkarlarla birlikte oldu. Bazen bu toplantılara Hanende Hüsameddin bey, Hacı Kirami Efendi, Giriftzen Âsım Bey, Rahmi Bey de katılırdı. Daho sonraları Rahmi Bey'le dost ve arkadaş oldular. Batı musikîsini yakından tanımak ister, İtalyan sanatkarların Beyoğlu'nda oynadığı oyunları ve operaları izler, takdir eder, kendi musikîmizde de bir takım yeniliklerin yapılmasının gerektiğini söylerdi.

    Sık sık çeşitli halk kesimlerinin arasına girer, Sulukule'ye gider, pehlivan güreşleri izler, Trakyalı zurnacıların zurnasını dinler, Bahariye ve Yenikapı mevlevihanelerinde ayinlerde bulunur, musikînin her türünden ilham alır, bütün bunları asil bir uslub içinde eriterek yeni kalıplara dökerdi. Bir ara zurna çalmağa merak etmiş, hayli başarılı olmuştu. Bazen bir dilencinin peşine takılarak okuduğu bir ilahiyi Hamparsum notasına aldığını oğlu söylüyor. Ramazan günleri camilere giderek Mevlid ve Hafız Sami Efendi'den Kur'an dinlerdi. Sık uğradığı bir kahvede Karadenizli bir kemençeciyi dakikalarca dinlemiş, para vererek tekrar çaldırmış, çevresindekiler "- Üstad ! Siz bunun en alasını yapıyorsunuz. Bu sazı nasıl dakikalarca dinliyebiliyor sunuz ?" demişlerdi. Cemil Bey ise "- Çok güzel nağmeler yapıyor. Ben bunları kullanmak istiyorum" karşılığını vermişti.

    Cemil Bey sağduyulu , genel kültürü geniş bir insandı. Terbiyeli, sessiz, çekingen, özel hayatında şakacı ve nükteli bir yaratılışı vardı. Türkçe'yi güzel konuşur ş konuşacak ve çeviri yapacak kadar Fransızca bilirdi. Batı kültürü hakkında da bilgisi vardı. Kalabalığı sevmezdi devamlı hüzünlü bir insan olarak yaşadı.



    Güzel yazı yazar, anlatmak istediğini iyi ifade ederdi. Mûsikî ile uğraşırken dış dünya ile ilişkisini keser, varlığını bu sanatın enginliklerine bırakır, başka bir dünyada yaşardı. Kullandığı her sazı severek ve zevkle çalardı. İstemediği zamanlar bir sazı asla eline olmazdı. Bu nedenle zorunlu olarak gidip saz çaldığı yerlerden, hele padişah huzurundan büyük bir sıkıntı ile dönerdi. Alman imparatorunun İstanbul'u ziyaretinde de böyle olmuş, bir taksimin tekrar edilme isteğini reddetmişti. Mûsikiden anlamayanlardan, hele anlar görünenlerden, bir takım basit eserler isteyenlerden nefret ederdi.

    Cemil Bey tek başına halka açık konser veren ilk Türk Mûsikîsi sanatkarıdır. Bu konserlerde de büyük bir tedirginlik içine düşmüş, bunun etkisi ile bir yerde biraz dinlenmek ve kendine gelmek istemiş, durum yanlış anlaşılarak konserinin biri iptal edilmişti.

    1912 yılında açılan Darülbedayi'ye "Musikî Muallimi" olarak getirilmişti. Bu kuruluşun ilk temsili 12 Ocak 1912 tarihinde saat yirmi birde verilmişti. Oyundan önce Rast makamında klasik saz eserleri çalınmış, piyesten sonra da kısa bir konser sunulmuştu. Bir hatıra olarak konser programını sunuyoruz:

    - Rast taksim : Darülbedayi muallimi Cemil Bey
    - Rast Peşrevi . Benli Hasan Ağa
    - Kar-ı Nev : Dede Efendi
    - Rcst Yürük Semâi . Hafız Post
    - Rast şarkı . Hacı Ârif Bey
    - Rast saz semâisi : Benli Hasan Ağa
    Cemil Bey'in hayvan sevgisi kedilerde tecelli etmişti. Kedileri sever, onlarla oynar, herbirine bir ad takar, soylu kedileri istemez, ekmeğini kendi gücüyle elde eden sokak kedileriyle uğraşırdı. Bu özelliği oğlu Mesud Cemil de de vardı.

    Berbere gitmekten nefret eder, saçını kendi eli ile düzeltir, yetişemediği yerleri eşine düzelttirir, çok gerekirse kimsenin bulunmadığı bir zamonı seçerek eskiden tanıdığı bir Rum berbere giderdi.

    Oğlunun öğrenimine de karşı çıkmış, bir dergaha giderek mevlevi olmasını ya da bir sanat öğrenmesini istemişti. Ona göre olgunluk yolu dervişlikten geçerdi. Saide Hanım'ın uzun uğraşmalarından sonra o za manki geleneklerin aksine, tören yapılmadan okulo başlamasına razı olmuştur.

    Son yıllarında çevresi daralmış, yakın arkadaşları, dost ve koruyucuları birer ikişer öbür aleme göç etmişlerdi. Mûsikı ve sanat anlayışında da esaslı değişiklikler olmuş, eski zevk ve anlayış kalmamıştı. Cemil Bey bütün bunları biliyor ve üzüluyordu. Bu nedenle ölümüne kadar derin bir yalnızlığın içinde kederli bir dünyada yaşadı.

    Ölümünden dört yıl sonra, 19 Kasım 1920 tarihinde Kadıköy Moda'daki Apollon Tiyatrosu'nda ve Ali Rifat Çağatay ın öncülüğünde Şark Mûsikı Cemiyeti bir 'Cemil Konseri" düzenlemiş, o zamanın ünlü sanatkarları bu konsere katılmıştı. Bu büyük dehanın ışığı o günden bugüne kadar gerçek sanatkarların ve sanattan anlayanların gönlünde etkisini sürdürdü ve sürdürüyor. Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı onun için şu şiirleri yazmıştır:

    Kar Mûsikîleri
    Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu
    Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu..

    Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı
    Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı

    Bir Erganun ahengi yayılmakta derinden
    Duydumsa da zevk almadım Islav kederinden..

    Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta
    Tanburî Cemil Bey çalıyor eski plakta...

    Birden bire mesudum işitmek hevesiyle
    Gönlüm doldu İstanbul'un en özlü sesiyle.

    Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık
    Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık.
    *****************

    Tanburî Cemil'in Ruhuna Gazel

    Bezm-i Cemşîd'de devran ki kadehler döner
    Şevk şeb-ta-be seher roks-ı mükerrerle döner

    Tutuşur meş'ale-î dille meraya-yı huzûz
    Hüsn ü Aşk ortada bin mah, bin ahterle döner

    Cümle ervah-ı makamat açılır arşşa kadar
    Rast, Mahur ile Uşşak, Muhayyer'le döner

    Kurulur pây-i tarab yerden o dem kim melekût
    Yere gökten süzülür halka-i şehberle döner

    Her gelen rind kanar zevkle bu mecliste KemaI,
    Canib-î rahmete son çektiği sagarla döner.
    SANATI :

    Peygamberlerin mûcizelerinden bahseden kitaplar, (Davud peygambere güzel ses ihsan olunmakla işiten vahşi hayvanlar, kuşlar hayran ve medhûş olurlardı. Havada uçarken sesini işittiklerinde basının üstün de kanatlarını yayıp dururlardı. Hal ehli olanlar da onun sesini işitince cûş u hurûşa gelip raks ve sema'a girerlerdi. Ayrıca demir onun kerametli ellerinde balmumu gibi yumuşar ve ona isteği şekli verirdi) derler."

    "Davud peygamberin rivayet edilen bu mûcizelerinin mahiyet ve manası, ondan binlerce sene sonra dünyaya gelmiş olan Tanburî Cemil'in ellerinde ve tellerinde kat'i ve hakiki bir hüviyete bürünmüş oldu. Araları nı bin yılların açtığı bu iki insanın birleştikleri tek nokta, her ikisinin de ilâhi bir kudret ve kabiliyetin tecellisine mazhar ve mastar oluşlarıdır."

    "Cemil'in sanat dehasını anlatmak istemek, mûsikîmizin yüzyıllardır uzayıp gelen yolu üzerindeki şahikalarından en yükseğinin, en büyüğünün irtifaına tırmanmak demek olacaktır. Bu şahika, ileri-geri hangi zaman sınırına doğru uzanırsak uzanalım, her zaman ve her yerde erişilmez yüksekliği, içinden çıkılmaz enginliği ile bizleri daima ve ebediyen hayret ve takdirden pek ileri bir duygular girdabı ve tufanı içine sürükleyecektir. "

    Cemil Bey'in hayatı ve sanatı hakkındo, Rauf Yekta Bey'in onun ölümü üzerine seri halinde yayınladığı üç makaleden başka, aradan yetmiş iki yıla yaklaşan bir zaman geçtiği halde ciddî bir araştırma yapılmadı. Ufak, tefek hatıra, bazı ansiklopedik bilgilerin dışında tek ciddî eser, bir roman uslûbu içinde yazılmış ve 22.2.1948 tarihinde yayınlanmış olan oğlu Mesud Cemil'in hazırlamış olduğu Tanburî Cemil in Hayatı adındaki eserdir. Tanrı'nın müstesna bir şekilde yarattığı bu büyük insan için oğlu, "ilk gençliğine dair işittiklerimize kıyas edilince, Cemil'in çocukken mûsikîde bir (Harika Çocuk vasıflarını gösterdiğıi anlaşılır.Üç yaşında iken babasını kaybeden yetim çocuğun açık ela gözleri, meçhulü çözen insan oğlunun gözleri idi. Kumral saçları bu parlak gözler üstünde daima gergin iki antendi" diyor.

    Bütün ömrü boyunca içinden taşan duyguları, ilhamları kanalize edebilecek biryol arayışı içinde yaşadı. Kullandığı her mûsikî aletinde bir daha kimsenin yetişemeyeceği bir yüksekliğe çıkan bu dahi insan, kırk üç yıllık kısa ömrü ve yirmi beş yıllık sanat hayatı boyunca içini dökecek, hissettiğini söyletecek bir araç aradı. Mesud Cemil bu noktayı da çok isabetli bir görüşle tahlil etmiş:

    "... Büyük Cemil olduktan sonra dahi saz yapma merakı geçmedi. Evimize gelenlerin hepsi onun pek kıymetli, cidden büyük ustaların yapısı olan türlü mûsikî aletleri arasında tenekeden bir bisküi kutusuna içinin yayı çıkarılmış bir perde sapının takılmasından meydana getirdiğıi oyuncak çalgıyı benim kadar hatırlarlar.O çalgıyı babam, benim oynamam için yaparken kendisi de benimle beraber oynuyor, bu dünyadan başka bir aleme hasret çeken, vaktinden evvel ihtiyarlamış olan koca adam benimle beraber çocuklaşıyordu. Hakikaten onun içine sığmayan bu hasret her sazda, ancak dışa taşabilen küçük birer menfez buldu. Tanbur, Kemençe, Lavto, Çöğür, Viyolonsel, Ud, Keman gibi mızraplı ve yaylı sazlar, onun tanıyanların dedikleri gibi, elinde titreşirlerdi."

    "Fakat o hiç bir zaman içini dökecek bir vasıtanın en mükemmelini bulamadı. Bunun için odası bir saz kolleksiyonu halini almış, bunun için alto kemençeyi yaptırmışş bunun için yaylı tanburu bulmuş ve yalnız bu nun için (okyanus seferlerine mahsus azim bir vapurun güvertesine, buharla mühtez ve sekiz oktav vüs'atinde müteaddit düdükler vaz ü ikame edip uçsuz, bucaksız denizi seslerle doldurmak istemisti."Bunun için Tanburî Cemil Bey, "bu arzu ve iştiyakı ızdırap verici bir ihtibaz içinde onu ezmiş ve üzmüştü. O eline aldığıı bütün sazlarda büyük bir teknik tekamül yaratmak ve bütün bu sazların virtüozite kıymetini en yüksek derecesine çıkarmakla beraber, hiç bir suretle bu sazları çalışın ona verdiği titrin içine sıkışıp kalmış bir sanatkar değildi. Bu sazlar onun için adeta birer meşk ve tecrübe tahtası halini almıştı. Onun asıl büyük sanat karlık hüviyeti, muhteşem ve göz kamaştırıcı ibda kabiliyetindedir. "

    Tanburî Cemil Bey'i Cemil Bey yapan bu sihir neydi ? Onun çaldığı her sazın perdesinden çağlayıp akan o gür pınarın coşkunluğu nereden kaynaklanıyordu ? Bütün bu anlatılanlardan bu soruların karşılığını bulmakta güçlük çekmiyonız. Cemil Bey, içinde yaşadığı o günün dünyasında ses sanatımıza ait olan her unsurdan yararlandı. Bunlaırı mû?????izin gelenekleri için de yoğurarak, bugün unutulmağa yüz tutan perdeleçden ses çağlayanı halinde akıtmasını bildi. Türk Mûsikîsinde keşif yapan bu büyük sanatkarın bulduğu yeniliklerin değerlendirildiğini ileri süremeyeceğiz. Mesud Cemil diyorki :

    " . Tanburî Cemil kimdir ? Bizim için manası nedir ? Yaşadığı devirde, o zamanki yüksek cemiyeıin ve bütün imparatorluk içindeki sanat sever halkın bir "Orfeon"gibi bağlandığı bu sanatkarın ölümünden sonraki yazılar, onu nev'i şahsına münhasır bir virtüoz olarak vasıflandırır. Tanburî Cemil'in, eline aldığı herhangi bir tahta parçasından bile güzel sesler çıkartacak derecede doğuştan vitüoz olduğu şüphesiz ise de, şah siyetinin tahlilinde o eski Türk Mûsikisi'ne en yüksek ifade tarzını veren, bu mûsikîye yeni bir uslûb getiren yaratıcı bestekar tarafıdır. Bu yaratıcı bestekar tarafının eşsiz örnekleride ne meşhur peşrev ve saz semaileri, ne de mahdut bir kaç şarkısı değil, belki romantik ruhunun kalıp halindeki ölçülerinden, zamanımızdaki en modern mûsiki anlayışlarına pek uygun olarak kurtulabildiği taksimleridir. Avrupa'da musikinin bugünkinden daha az mantıklı ve hesaplı olduğu, mûsikişinasların bestekarlıkla virtüozluğu nefislerinde birleştirdikleri mesud devirlerde, Org ve Klavsen'lerin başında yapılan ve bugün için ebediyen kaybolup giden improvizasyon şeklindeki besteleri düşünürsek, Cemil'in Taksim bestelerini zapteden şu alelade siyah plâkları kasalar içinde saklamak icabeder. "

    "Tanburî Cemil'in, bugünki bilgi ve şuurumuzla henüz görmeğe başladığımız en önemli bir tarafı da habersiz bir folklorcu olmasıdır. Onun zamanında folklorün (Halk Bilgisi'nin) adı duyulmamıştı. Hele imparatorluk rejiminde halkın manası (Ahad-ı Nas, ayak takımı idi. Bugün sanat istatistiklerimizi bağladığımız Halk musiki eserlerine dudak bükerek Köy Havası diyen bir cemiyetin içinde Tanburî Cemil halk mûsikîsine adeta aşıktı.

    "O zamanlar imparotorluğun payitahtı olan Istanbul, üç kıt'ayı saran hudut bölgelerinin her tarafından gelen, her cins halkla dolu olduğu için folklor bakımındcn çok zengin bir şehirdi. Tanburî Cemil'in o zamanlar gitiği konaklarda birden bire ortadan kaybolduğu, arandığı zaman mutfak dairesinde aşcıbaşından saz dinlerken bulunduğu sokakları dolduran her cins dilencinin peşinden giderek okudukları melodileri Hamparsum notası ile zaptettiği tütün kaçakçıları, çobanlar, arabacılar, kayıkçılar, askerlerle düşüp kalkarak onlardan halk mû?????izin özünü tattığı, hayatının hikayelerine karışan en dikkati çeken hadiselerdir. Rami köyünde bir kahvecinin hediye ettiği Çöğür'ünü şimdiki folklorcularımız hayretle karşılıyorlar. Halk sazını tanıyan halktan bir sanatkar gibi, halk musiki'sine mahsus uslûb ve teknikle çalan Cemil, o köy kahvesinde duvarda asılı sazı görmüş, kahveciden izin olarak çalmağa başlayınca, kahveci: - Efendi , Ben gayrı bu sazı elime almam al senin olsun, al götür, demiş."

    "Tanburî Cemil, bizde Tanzimat'tan beri ızdırap halinde devam eden ve Cumhuriyel inkılaplariyle şuurunu bulan yenileşme ruhunu eski köklerden aldığı esrarlı kudretle besleyerek sezen ve bu duygusunu zama nın imkan ve vasıtaları içinde azami ifadeyi veren sanatkardır. Klasik uslûbun hem hayranı, hem hakimi olan Tanburî Cemil, her eserinde bu klasik olgunluğu gösterdiği gibi, daima uzak, hassas, muzdarip, titrek ve coşkun bir romantizmin şiirini bol bol vermiştir. Taksimleri gibi hayatı ve hatıramızda kalan fikirleri de bunu anlatır. Doğuştan sanat vergisi ile çalışkanlığı bir araya getirme örneği olarak Tanburî Cemil her sanat yolcusunun tanıması lazım gelen çehredir. "

    İCRAKÂRLIĞI VE ESERLERİ :

    Tanburî Cemil Bey'in tanbur çalış tekniği henüz şekillenmeden önce, eski tanburilerin icrası revaçtaydı. O yıllarda bunların başında Tanburî Ali Efendi geliyordu. Eski biçim Tanbur çalma tekniği, bir mızrap dar? besinden sonra elde edilen titreşim sırasında mümkün olduğu kador fazla perde kullanmak ve az sayıda mızrap atmak temeline dayanıyordu. Cemil Bey'in ünü yaygınlaştıkça ve icrası kişilik kazandıkça tutucu çevrelerin ağır eleştirilerine uğradı. Yüzyıllardan beri devam eden bu gelenek temelinden sarsılmış, Türk Sanat Mûsikîsi'nin bu temel sazı bambaşka bir uslûb kazanmıştı. Dönemin tanınmış mûsikîşinasları, başta Rauf Yekta Bey olmak üzere, zamanın gazetelerinde ve dergilerinde yazılar yazarak bu tekniğe açıkça karşı çıktılar. Onlara göre Tanbur çalmak bu demek değildi. Oysa Cemil Bey bu güzel sazı dinamizm ve hareket getiren bir mucitti. Seri mızrap vuruşları ve icrada hareketlilik söylenmek isteneni daha rahat söyletiyor, melodik cümle? ler ifadesini daha kolay buluyordu. Makamlarımızın seyir ve karekteri daha renkli kalıplara dökülebiliyordu.

    Bütün bunlarla "Cemil, başlattığı inkılaplarla mûsikîmizde yeni bir devir açmıştır. Bu mutlak ve muhakkaktır.Asıl Tanbur ve Kemençe tavrını bozmuştur, peşrev ve taksimlerin çalınış tarzı pek laubali ve hoppa?dır" diye boş ithamlara kalkışan, hotta diyebilirim ki Cemil'in büyüklüğünü anlayamayan kıskançlar bile, mesela bir taksimini veya Vasil, Şemsi ve Nevres'le birlikte çaldıkları bir peşrevi dinledikleri vakit, sazların kaynaş?masından ve kıvrak nağıme ilavelerinin imtizacından doğan muhteşem ve müzeyyen ahengin ulvi kemal mertebesine hayran kalırlardı..... Cemil Bey'in eline geçen bir beste derhal cazip bir hüviyet alırdı."

    "Mesela Cemil Bey'in tanburla bir Tahir-Bûselik peşrevi çalışı insanı çıldırtırdı. Bestekarı Rıza Efendi sağ olub da dinleseydi şüphesiz o da çıldırırdı. Peşrevleri, harika şarkıları aslında olmayan kıvrak melodilerle -usûlden ve huduttan çıkmayarak- tezyin etmeyi mübah görürdük. Kaideyi biraz da sanatın ince tecellilerine feda ederdik. Fakat bu doğru birşey değildi. Bunu teslim etmekle beraber Cemil öyle muazzam ve coşkun bir derya idi ki, kendisini kaide diye dar bir çerçeve içine hapsedemezdi gönülden çıkan nağme dalgaları ile telif ve kaide hukuku setlerini yıkar, taşardı."

    "Onun taksimleri bir harika, birer peygamber hitabesidir elli seneden beri dinlediğim şöhretler ve sazı?nı yenmiş sazendelerin hiç birinde Cemil'in tavırlarını ve aynı makam içindeki ruha tatlılık ve hayranlık veren nağme icatlarını görmedim. Başka bir zeminde olmak üzere Vasil ve sair bazıları, Cemil'in tarzından ve hü? viyetinden birşeyler ihsas ederler bunların taksimlerinde Cemil'in hazinesinden dökülmüş bazı nağme incilerine rastlamak mümkündür. fakat, kardeşim Pertev Paşa'nın (Mûsikî Düşsüncelerim adlı eserinde selahiyetle dediği gibi (Cemil Bey gibi Tanbur çalmağa artık imkân yoktur; Cemil Bey'in bizde adeta kendinden geçmiş bir halde, hemen bütün nadide makamları dolaşarak ve bunlardan ilâhi melodiler yaratarak tanburla yaptı?ğı taksimlerdeki ulviyeti anlatabilmek imkan haricindedir."

    "... Filhakika taksimlerindeki azamet, kendi ruhunda bile güzel, daima mahzun ve mütefekkir duran sevimli çehresine akseden hayranlık ve takdir ürpermeleri belirtileriş parmaklarının kuvve-i icraiyesi tılsımlı bir membadan kudret almış gibi bütün makamlar üzerinde başka türlü bir eda ve çeşni yaratırdı. Hicaz, Şevkefza, Ferahfeza, Uşşak ve sair makamlar onun elinde başka bir alemden geliyormuş gibi garib ve büyüleyici bir seyir ve ihtizaz içinde çalınırdı. En adi bir sokak türküsünü, Mustafa Çavuş'un kıvrak ve nazlı bir şarkısı haline sokardı. Şedlerde harikulâde muvaffakiyetler gösterirdi. Bûselik perdesi üzerinde, hem Kemençe ile Hicaz, Sûzidil, Rast taksimler yapar, peşrevlerini yine bu perde üzerinden şayanı hayret bir kolaylıkla falsosuz çalardı. Bunlara çok merakı vardı ve sazda terakkinin en birinci şartı bu şedlerde çalmak olduğuna kaniidi. Zannediyorum ki bu gün memleketimizde böyle şed harikaları yapabilecek hiç bir sanatkar yoktur ve olamaz. Bu yalnız Cemil Bey'e mahsus bir mevhibe-i ilâhiyedir. Ruhlarımızı saran bu nağımeleri icra eden parmaklardaki sürat ve isabet, tizlere kadar inip çıkmalarda zerre kadar bir falso eseri olmamış diyebilirim ki hiçbir zaman da görülmemiştir."

    "... Onun manevî mektebinden feyiz alıp başka bir tahassüs küşayişi ve zamanımızın temayülleri, ruh tecellileri içinde, hakiki istidat inkişafı ile yetişen genç mûsikî müridleri arasında ister Şark, işter Garp mûsikîsinde bütün muhitimizi istilâ eden bu fevkelhayal ulvi ve tatlı Cemil nağmelerinden ilham alarak bu ses ve melodi inkılabına asrın ilmini, zevkini ve zarafetini de katacak büyük istidatlar doğacaktır."

    "Türk Mûsikîsi o zaman, Cemil'in kendisini görmemiş bile olsa, dahiyane irşadından ve işaretinden aldığı dersler ve tahassüslerle parlayıp dünyayı hayretler içinde bırakacaktır. Bu nurlu istikbal bize Mev'ud ve mukadderdir. Öyle görülüyor ki, bu gönül alıcı intikal ve terakki konservatuvarımızda Şark ve Garp mûsikîlerini iyi öğrenen çocuklarrmız yapacaktır. Bu asri ve ilmi bir zarurettir malzemesi ve temellerri mevcuffur." Ne yazık ki bu temenni de yerini bulmamıştır.

    Neyzen Gavsi Baykara'nın verdiği bilgilere göre, sanatının ilk yıllarında Cemil Bey bir gün, Baykara'? nın dedesi olan Yenikapı Mevlevihânesi şeyhi Celaleddin Efendi'yi Topkapı dışındaki köşkünde ziyarete gitmiş. Eski Tanbur icrasının bu büyük ustası Cemil Bey'in ricasını kırmayarak Tanbur çalmış. Bundan sonra o da Cemil Bey'e ısrar etmiş. Cemil Bey, tanbur çalışına karşı olduğunu bildiği için çalmak istememiş. Daha sonra Cemil Bey'i dinleyen şeyh efendi ağlayarak şu sözleri söylemiş: "Oğlum ! Bu sizin çaldığınız bildiğim Tanbur değil fakat, mûsiki namına ,simdiye kadar dinlediğıim şeylerin en güzeli. Sizin bu vaziyet karşısında kimseden istifade etmeğe ihtiyacınız yok. Bu tuttuğunuz yolda hiç bir söze kulak asmayarak herşeye rağmen yürüyünüz. Allah feyzinizi artırsın. "

    Mahmud Demirhan hatıralarında, "Merhum CelaJeddin Efendi bizi çok severdi orada söz ve saz fasılları yapardık. Cemil'i farklı bir vecd ve cezbe içinde dinler, bilmediğimiz başka âlemlerden gelen bu seslere hayran olurdu" diyor.Bu ve buna benzer değerlendirmeler gösteriyor ki, Cemil Bey o dönemde büyük sanatkârları dinlemiş, araştırmış, elde ettiği verilerle yeni bir sentez yoparak harikalar yoratmıştı.

    Cevdet Kozanoğlu anlattı: Ankara Radyosu'nda plak kayıt stüdyosu açıldığı sıralarda Cemil Bey'in otuz kadar plağını çoğaltmak istemişler. Kemanî Reşad Erer, Mesud Cemil ve Kozanoğlu plakları dinlerken çok duygulanarak ağlamağa başlamışlar. Kozanoğlu Reşad Erer'in de ağladığını görünce şaşmış:

    - Reşad Bey ! Bu büyük adamı ben görmedim, Mesud'un da babası. Siz neden ağlıyorsunuz ? diye sormuş. Bunun üzerine Reşad Erer :

    - Ben plâklara değil Cemil Bey'e ağlıyorum. Siz Cemil Bey'i bu sanıyorsunuz. Bu plaklar ısmarlama, maişet temini için üç dakikaya sığdırılmış melodiler Cemil Bey değildir, demiş.

    Cemil Bey'in Kemençe çalmağa ne zaman başladığı bilinmiyor. Ancak son yıllarında hemen hemen ta? mamiyle Kemençeye yöneldiğini, tanburu daha az çaldığını biliyoruz. Aşağıdaki sözler onun kemençesi hak?kında bilgi vermesi açısından çok değerlidir :

    " .. Âdeta Kemençe üstadı denecek derecede büyük bir istidadı olan, bütün bu meziyetleri çok sevdiği Cemil Bey'e de telkin eden rahmetli Vasil bile, fazlaca neşelendiği demlerde tiz Gerdaniye'lerde filan biraz bozuk çalardı. "

    " . Halbuki Cemil, mesela Kemençe ile Tahir-Büselik makamından bir taksim yaparken meyanlarda yayını kemençenin yayına eskiden ok derlerdi tiz Gerdaniye ve tiz Muhayyer, hatta tiz Çargah'ın pek sıkı ve sıkışık perdeleri üzerinde en ufak bir falso, bir yanlış basış yapmayarak kayıtsız bir emniyetle, yüzünde küçük bir sıkıntı eseri göstermeksizin, huzur ve sükûnetle dolaştırılıp asil ve kıvrak nağmeler ibda ederdi. Böyle mühim ve güç taksimlerinde bazan, benim de Kemenre çaldığımı bildiği için, mütebessim ve cazibeli güzel gözlerinin binbir manalı bakıslariyle yüzüme bakardı. Belliydi ki, kemençede böyle tizlerde hâkimane yay dolaştırmak harikulade güç olduğunu kendi de bilip, kendini beğendiği gibi, benim Vasil'i çok takdir ettiğimi bildiğinden, onun bile erişemeyeceğine kani olduğu bu muvaffakiyetin hüküm ve teşhiri altında benimle kar?deş latifesi yapardı. Sanki o kadar güç ve çetin birşeyi bu kadar kolay nasıl yapabildiğine kendisi de şaşardı. Zannetmem ki hiç bir mûsikî aleti üzerinde, hususiyetle Tanbur ve Kemençe'de böyle tiz perdelerde, muhtelif makam ve şedler göstererek asfalt yollarda bahar gezintisi yaparken hissedilen iç rahatlığı ile kolayca tak?simler yapılabilsin. Bunu takdir için kemençenin tekniğine ve şerait-i icraiyesine biraz vakıf olmak lazımdır. Böyle olduğu için de Cemil'in ruhundan taşan bu icra kuvveti karşısında eğilmek bile azdır."

    Bu virtüoziteye ulaşmak için, tıpkı tanburda yaptığı gibi, uzun süren bir inceleme ve araştırma yaptığı, özellikle Vasil'den yararlandığı günümüze gelen anılardan anlaşılıyor. Merhum Ruşen Ferit Kam, Mahmud Celaleddin Paşa'nın oğlu Atıf Esenbel'den naklen şu hatırayı naklederdi: Bir gün Atıf Esenbel, bir arkadaşı ile Tanburî Cemil Bey'in oturduğu sokaktan geçerek bir dostunu ziyarete gidiyormuş. Cemil Bey'in evinin önüne gelince odasının ışığının yandığını görerek, kısa bir süre için uğramağa karar vermiş. Atıf Esenbel o yıllarda Cemil Bey'den Tanbur ve Kemençe dersleri alıyormuş. Biraz oturduktan sonra Atıf Bey :

    "- Üstadım ! Şedaraban saz semaisine çalışıyorum, dördüncü hâneyi kemençe ile çalamadım lûtfedip gösterir misiniz ?" demiş. Cemil Bey duvarda asılı kemençeyi almış, kısa bir taksim yaparak saz semaisine girmiş. Dördüncü haneye gelince tanburla yaptığı gibi yapamamış; düz notalarla bitirerek "- Böyle olması gerekir" gibi sözler söylemiş. Gece yarısı evine dönerken aynı sokaktan geçen Atıf Bey, Cemil Bey'in odasının ışığının yandığını, hala Şedaraban saz semaisinin dördüncü hanesine çalıştığını, açık pencereden galen kemençe sesinden anlamış. Bunları anlattıktan sonra, "- Cemil Bey gibi bir dahi bile çıktığı zirveye böyle tırmanmıştır" sözlerini eklerdi.

    Mahmud Demirhan devam ediyor: "... Vasil onu pek çok sevdiğıi gibi, o da Vasil'e bayılırdı. En takdir ettiği adamdı. Onun kendine mahsus vakur ve kibar bir tavırla, makamların hakiki seyirlerini bilerek yaptığı taksimleri dini bir huşû ve hürmetle dinlerdi. Gözlerini kemençeden ve yay çekişlerinden ayırmaz, bütün dikkati ile her tavrını ve parmaklarının kirişler üzerindeki hareketlerini tetkik ederdi. Ikisini de dinleyen bir mûsi kî kafası tasdik eder ki, Cemil Bey Vasil'in peşrev çalış ve taksim ediş tarzlarından çok istifade etmiş, sonra bunları kendi deha ve ilahi duygu potası içinde eriterek zarif ve yepyeni şekillere sokmuştur...... buna muka bil Vasil'de de Cemil Bey'den bazı parçalar bulmak mümkündü.'

    Elde bulunan plâklarından Kemençe ile çaldığı parçalar ve taksimler analiz edilecek olursa, titiz ve hakim iki elin aynı ustalıkla kullanıldığı dikkati çeker. Son derece dengeli ve kıvrak bir yay tekniği apaçık fark edilir. Tanbur icrasında yarattığı o harikulade gelişmeyi aynen kemençeye de uygulamış ve bu saza asil bir tavır getirmiştir.

    Batı Mûsikîsi'nde bugün teknik düzeyi baş döndürücü bir durum almış olan Viyolonsel'i de Cemil Bey'in çaldığı sazlar arasında görüyoruz. Bu sazı ilk kez, kendi melodilerimizi icra edecek bir akord ve Kemençe yayı ile çalan sanatkardı Bu konuda, Cemil Bey'le uzun yıllar sanat arkadaşlığı yopan Fahri Kopuz'un anlatıyor: "... Bir akşam İsmail Paşa'da bulunduğumuz esnada Üstad'ın Viyolonsel'le meşgul olduğunu söylediler. Bir müddet sonra yine köşke gittiğimiz zaman, paşanın akrabalarından Ferik Hüsnü Paşa'nın mahdumu yüzbaşı Tahsin Bey'in İstanbul'dan getirttiği viyolonseli Üstad'ın kucağına verdiler. İşte o akşam üstad, bize dünyanın gailesinden uzak bir gece yaşattı; fasıllara viyolonselle iştirak etti. Müteaddil lahuti taksimleriyle hâzirûnu mestetti. Bir ara hazirundan biri, bu sazla herhalde ajiliteli eserlerin çalınmasının güç olacağından bahsetti. Hiç unutmam Cemil Bey: (- Ne gibi ? Mesela Köçekçe gibi eserler mi ?) dedi; bana her zamanki mütevazi nezaketiyle, (- Fahri Beyefendi, lütfen ahenk ediniz de bir Köçekçe faslı yapalım dedi. Bu faslı öyle maharetle, öyle kıvrak ara taksimleriyle icra ediyordu ki, insan (Üstad'ın bu sazı senelerden beri çaldığına hükmederdi.''

    O yıllarda Andon, Hristo, Civan kardeşler, Vasil ve dönemin kalburüstü sanatkarlariyle düşe kalka Lavta çalmakta da oldukça ustalık kazanmıştı. Lvta'yı Tanbur mızrabına yakın bir tavırla çalarak üstün bir teknik düzey elde etmişti. Elde bulunan iki Lavta taksimi plağı, Tanbur'da olduğu gibi bu sazda da erişilmez bir icrakarlığa yükselmiş olduğunu gösterir. Nitekim onun Lavta çalışı, yukarıda adı geçen Lavta sanatkârlarını hayrete düşürürdü. Ud'u pek kullanmamakla birlikte, bir gün ısrar üzerine Vasil'in Kürdili-Hicazkar peşrevini yalnız Gerdaniye teli üzerinde çalmıştı. Beğenerek ve isteyerek çaldığı her musikî aleti Cemil Bey'in elinde konuşur emrine girerdi.

    Yaylı Tanbur'u bulan ve ilk olarak kullanan da Cemil Bey oldu. Keman veya Kemençe yayı ile çalar, aynı kıvraklıkla kullanır, ruhundan taşan duyguları türlü kalıplara dökerek taksimler yapar, bazen fasıllara bununla katılırdı.

    Bugün elimizde bulunan plakları, bütün teknik imkansızlıklar içinde doldurulmasına rağmen, bu efsane adamı hakkında bize biraz olsun fikir verebiliyor. Bu plâklar için Mesud Cemil, "O henüz nahif vücudunda daima çırpıntılı kalbi, kimsenin anlamadığı bir derin hasretin ateşinden parlayan gözleriyle aramızda yaşarken alınmış ve bugünlere kadar kalmıştır." diyor.Cemil Bey yaratılışı gereği, ısmarlama sanat icra et mesini sevmeyen bir kimse olarak önceleri plak doldurmayı reddetmiştir. Fakat kendi isteği ile kadro dışında kalması, yardımcı olan dostlarının gittikçe azalması, para sıkıntılarının başgöstermesi, plak yapmasını zo runlu kılmıştır. Bu yüzden Blumenthal kardeşlerin "Orfeon" firması ile 1908'de yüz Napolyon altına bir dizi plak yapmak için anlaşma yaptı. Daha sonra bu plâkları yapamıyacağını adı geçen firmayo bildirdi. Firma şaşkına dönmüş;, buna bir anlam verememişti. Bundan bir yılı aşkın bir süre sonra Ziraat mühendisi Şevket Bey ile Udî Şevki Algın'ın gayreti sonucu 1910'lardan itibaren bildiğimiz plakları doldurdu ; bu çalışmalar 1914 yılına kadar sürdü. Bunun için evinin birikmiş vergi borçlarını ödeyememesi gibi sebeplerle, Şevki Algın'ın Cemil Bey'i ikna etmesi için şirketten para aldığı söylenir.

    PIak dolduracağı zaman titiz ve heyecanlı olduğunu, bazen bütün günün boşa gittiğini, zaman ilerledikçe bu durumun hoşuna gittiğini, eve bir gramofon getirtilip bunları dinleyerek değerlendirdiğini oğlu Mesud Cemil anılarında anlatıyor. Daha o zamanlar başkalarının plâkları yirmi beş kuruşa satılırken, Cemil Bey'in plakları bir altın liraya, silindirleri çeyrek altına satılırdı. "Cemil'in elimizde bulunan plakları arasında, Gazel dediğimiz güfteli hanende taksimlerine en veciz mûsikî cilveleriyle verilmiş karşılıklar var. Bunlar o zamanın Hafız Osman, Hâfız Âşir, Mızıkalı Hâfız Yaşar, Hafız Yakup, Hafız Sabri gibi okuyucu larla doldurulmu; plaklardır. Cemil, bu okuyucular arasında (Şaşı lakabiyle maruf Hafız Osman'ın bilhassa güfteleri melodi üzerine yayışını çok beğenir, takdir edermiş. "

    Mesud Cemil, o zamanlar güfte bölmenin önemini, güfte seçmenin değerini, emprovize olarak okurken bu sözleri nağmelere bir zevk ve bilgi dahilinde yerleştirmesini bilmeyenlere mûsikî dünyasında yer verilmediğini belirttikten sonra, Hafız Osman Efendi'de bütün bu özelliklerin bulunduğunu söylüyor. Bu nedenle Cemil Bey'in Osman Efendi'yi, şiiri mûsikî arasında harcamadığı, aksine musiki ile şiiri yeniden güçlendirdiği için Allah vergisi yönlerine hayran olduğunu yazıyor.

    Cemil Bey'in bu plaktları göz önüne alınacak olursa bazı gerçekler dikkati çeker. Önce Udî Nevres Bey ayrı tutulursa, kendisine eşlik eden saz sanatkalarının asla Cemil Bey ayarında icrakar olmadıkları görülür. O bu sanatkarlarla çalarken de bir virtüoz olarak hareket etmiş, diğer sazlar ona yetişmeğe çabalamışlar, fakat o bildiği yolda yürümeğe devam etmiştir. İkinci özellik ise şudur: "... Cemil, klasik mûsikî repertuvarı mızın en yaygın bazı peşrev ve saz semailerini de kendi sanatkar ruhunun ellerinden geçirerek sazlara aksettirmiş ve plaklara vermiştir. Bunları uslûb, eda ve icra bakımlarından ve ayrrca kendi bestekarlık harikasından almış olduğu geniş ilham ve feyizden faydalanarak asıllarını bozmadan, kendi melodi çizgileri içinde, harikulade süslemiş ve çalmıştır. Eserlerin buşekilde çalınışlarıyle ortaya çıkmış olan özelliğe Cemil Aranjmanı demek yerinde olur. O zaten bu eserleri ayrıca Müntehabat-ı Musikîye namı altında neşretmişti. Bu eserler de Cemil'e refakat edenler Kemanî Bülbülî Salih, Udi Nevres, Şevki, bir plağında Şehzade Ziyaeddin Efendi, tanburî Hikmet ve Kadı Fuad Efendi'dir.

    ESERLERİ :

    1- Taksim, söz ve saz eserleri plakları (Seksen beş adet).
    2- Rehber-i Mûsikî: Türk Mûsikîsi'nin Batı Mûsikîsi ile karşılaştırmalı olarak yazıldığı bir nazariyat kitabıdır. Bu biçimde yazılan eserlerin ilkidir. İlk baskısı 1902 (1318)'de İstanbul'da Misak Efendi Mntbaası'nda yapıldı. İkinci baskısını 1925 yılında Şamlı İskender yaptı.
    3- Yarı kalmış Kemençe metodu
    4- Mûsikî eserleri : Muhtelif makamlardan sekiz peşrev, yedi saz semaisi, iki Longa, iki Zeybek, bir oyun havası. İlk sözlü eserinin "Etmesin avdet melâl-i intizar/Geçme ömrüm, geçmeden nevbahar" güfteli şarkısı olduğu söylenir.
    ÖĞRENCİLERİ :

    Tanburî Refik Fersan, Fahire Fersan, Ressam Tahsin Bey, Samiye Morkaya (Yazar Burhan Cahit Morkaya'nın eşi. Bir otomobil kazası sonucu sol eli sakatlandığı için sanat hayatı kısa olmuştur. Rahmi Bey'in kızı Nahide hanım, Atıf Esenbel, Şemseddin Ziya Bey, Ziya Hüznî Bey, Ziya Hüznî Bey'in iki kızı Müzeyyen ve Satıa hanımlar, Tanburî ve Kemençeci Kadı Fuad Efendi, Yeğeni Tanburî Hikmet Bey, Tanburî Kadıköylü Fuad Sorguç, Murad Öztorun başlıcalarıdır.

    Bütün bunlardan başka her tanbur ve kemençe çalan Cemil Bey'in manevî öğrencisi olmuştur denebilir. Hattâ, diğer sazları kullananlar bile, o yıllarda ve daha sonra Cemil Bey'in etkisinde kalmışlardır.

    Rûhu Şâd olsun....

    Kaynaklar :
    Türk Mûsıkî Tarihi ( Dr.Mehmet Nazmi Özalp)
    Türk Mûsıkîsi Nazariyatı (Ferit Sıdal)
    Türk Mûsıkîsi (Rauf Yekta Bey)

    NOT: Bu yazı www.turkmusikisi.com sitesinden alınmıştır...
    Artık pek buralarda değilim...İşler, güçler, hayat...Ama uğrayacağım arada bir...

  6. #6
    michotakis adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-09-2004
    Mesajlar
    255
    Karizma Gücü
    0

    Tanbûrî Necdet Yaşar



    Necdet Yaşar


    1930'da Gaziantep'in Nizip ilçesinde doğdu.1953'te Istanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. Musıkiye bağlama çalarak başladı.Mesut Cemil'in tanbur çalışını dinledikten sonra, yirmi yaşında tanbura yöneldi.Ögrencilik yıllarında tanburuyla Nevzat Atlığ yönetimindeki Üniversite Korosu'nun çalışmalarına ve konserlerine , katıldı. Üniversite Korosu'nun bir radyo konserinde yayımlanan taksimini çok begenen Mesut Cemil'in takdir ve ilgisiyle Is tanbul Radyosu'na girdi; Mesut Cemil'in yönettigi Klasik Koro'da tanbur çaldı ( I 953- 1963). Istanbul Radyosu'na girdikten sonra uzun yıllar Mesut Cemil'in derin sanat birikiminden yararlandı.
    1953-1980 yılları arasında yirmi yedi yıl Istanbul Radyosu'nda çalıştı.1958'de Münir Nurettin Selçuk yönetimindeki Istanbul Belediye Konservatuvarı İcra Heyeti'ne tanburî olarak girdi,1976'ya kadar bu topluluğun, o dönem için büyük önemi olan Şan Sineması konserlerinde tanbur çaldı. 1976'da Istanbul Devlet Kla sik Türk Müzigi Korosu'na girdi; I 983'te bu topluluktan ayrıldı.
    Necdet Yaşar'ın 1960'lı yıllarda neyzen Niyazi Sayın'la oluşturduğu ikilinin verdiği saz musıkisi konserleri Türk musıkisi çevrelerini de aşan bir ilgi uyandırdı. Bu ikili nin sadece saz eserlerinden oluşan, zaman zaman mevlevî ayini gibi sözlü eserlerinde saza uygulandığı programları, icrada dikkate deger bir adım olarak değerlendi rildi. Birbirleriyle çok iyi anlaşan, "sazlarını yenebilmiş" bu iki musıkicinin özellikle "beraber taksim" diye nitelendirilen ortaklaşa taksimleri başka musıkicileri de etki ledi. Bu ikilinin çalışmaları gitgide geniş bir dinleyici kesimine ulaştı; Türk saz musıkisinin gelişmesi yolunda umutlar uyandırdı. Ortaklaşa taksim, bu sanatçıların çalış malarından sonra yaygınlaştı; bir musıki şekli oldu.
    Necdet Yaşar, I 988'de sanat yönetmenliğini de üstlendiği Kültür Bakanlıgı Istanbul Devlet Türk Müziği Topiuluğu'nu kurdu; 1995 yılının sonlarında emekliye ayrıldı. Gerek solo olarak, gerekse yönettigi topluluğun sazları ve hanendeleriyle birlikte Amerika, Kanada, İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, Finlandiya, Güney Kore, İsra il gibi ülkelerde sayısız konser ve resitale katıldı.
    Necdet Yaşar, 1972- 1973 ve 1980- 1981 öğretim yıllarında ABD'de Seattle' daki Washington Üniversitesi'nde tanbur dersleri verdi; Türk musıkisinin makam, perde ve usûl sistemini öğretti. Yaşar, ABD'deyken, Amerikalı musıki araştırmacısı Karl Signell'le birlikte, elektronik cihazlara, Türk musıkisinde kullanılan bazı önemli ara lıkların grafıklerini çıkardı; hertanini aralığında, yani hertam aralıkta diyez yahut be mol olarak kullanılan, yaklaşık 2.5 koma degerindeki perdelerin ölçümlerini gerçek leştirdi. Bu çalışmanın sonuçları Karl L. Signell'in Mokam adlı kitabında yayımlandı. Yaşar, 1972'de Toronto Üniversitesi'nde, 1981'de Seul'de, 1982'de İngiltere'de Durham Üniversitesi'nde, 1983'te New York'taki Columbia Üniversitesi'nde, 1988'de de Hong Kong'da düzenlenen, çeşitli ülkelerden birçok musıki otoritesi nin katıldıgı uluslararası müzikoloji kongrelerine tanburî olarak davet edildi, bu kongrelerde Türk musıkisini tanıtıcı konserler verdi; büyük musıki otoritelerinin takdirlerini kazandı. Yaşar, bundan sonra, "Necdet Yaşar Ensembie" adı altında kurduğu küçük musıki topluluklarıyla üç kıtadaki birçok sanat merkezinde ve tanınmış üniversitede konser verdi.
    Necdet Yaşar, Türk musıkisinin öteki sazlarına göre, ses hacmi düşük olan tanbur dan yüksek bir ses verimi elde etmek amacıyla, daha kuvvetli mızrap vuruşları ge liştirmiş, sol el kıvraklıgını mızrap vuruş şiddetiyle bütünleştirmiştir. Bu sag ve sol el tekniğini değişik hareketlerle beslemek amacıyla, ses kaydırma (glis sando) teknigini tanbura uygulayarak çekme seslerden yararlanmıştır. Öte yandan, baglamaya özgü tezeneleri tanbur mızrabıyla, klasik musıki zevkiyle biçimlendirerek taksimlerinde halk musıkisi temalarına da sık sık yer vermiştir. Bu uygulamalar, sa zın çeşitli tınılarını daha iyi ortaya çıkardıgı gibi, çalınan parçalara da yeni nüanslar verilmesini sağlamıştır.
    Yaşar, uzun sapı yüzünden çok kıvrak bir teknikle çalınması zor bir saz olan tanbu ru keman, kemençe, ud, kanun gibi daha kıvrak sazlara rahatlıkla ayak uydurabile cek bir sağ ve sol el tekniği ile çalabilmek için çok çalışmış bir tanburîdir. Sol el kıv raklığını hem yüksek tınılı, hem de zengin, doyurucu seslerle birleştirebilmesi tan bur tekniginin en ayırt edici yönüdür. Yaşar, Tanburî Cemil Bey'in tekniğiyle bes lenmiş olan bütün bu özellikleriyle, sazı "tam kapasiteyle" kullanma yolunda yeni bir tanbur teknigi ortaya koymuştur.
    Bununla birlikte, başarısı sadece tekniğiyle sınırlı değildir. Yaşar, her şeyden önce, "taksim" denilen, dogaçlamaya dayalı musıki şeklinin çok başarılı bir yorumcusudur.
    Onun taksimleri gelişmiş bir saz teknigi, makam bilgisi, geçki zenginliği, alışılmamış geçkiler, çeşniler, şedler ve bunlara baglı degişik nagme buluşlarıyla işlenmiştir. Nag me buluşlarındaki farklılık hemen kendini belli eder. Aynı makamdan çeşitli taksim leri yan yana getirildiginde, her taksiminin öbürierininkinden farklı nağmelerle örü lü oldugu görülür. Taksimlerinde daima makamların işlenmemiş yahut az işlenmiş yönlerini arar. Taksimi hiçbir zaman basit bir "seyir gösterme" göreviyle sınırlandır maz; tıpkı besteli bir eser gibi güzel, kalıplaşmamış nağmelerle bezemek, makamı bir besteci gibi yaratıcı ve disiplinli bir şekilde işlemek ister.
    Taksimlerinde dikkati çeken bir nokta da, taksimden sonra okunacak yahut çalına cak eserin makam yapısıdır, Yaşar, okunacak sözlü eserin bestelendiği makamın kendine özgü seyir özelliklerini, o makamın farklı kullanılışları varsa, söz konusu eserdeki uygulamayı hiçbir zaman gözden uzak tutmamıştır. Yaşar'ın klasik bir eser den, sözgelimi bir murabba besteden önce ettiği taksim ile yirminci yüzyılda bestelenmiş, sözgelimi bir fasıl şarkısından önceki taksimi de birbirinden farklıdır; eserin bestelendiği dönemin musıkisine özgü duyarlılığı taksimine yansıtmaya çalışmasi onun icradaki titizliklerindendir, Taksimleri kolaylıkla ayırt edilir; herhangi bir tak simi, sadece tekniği ile, mızrap vuruşlarıyla değil, nagmeleriyle, nağmeyi geliştirirken kullandığı tınılarla ve baskı (intonation) titizliğiyle de hemen kendini belli eder. Tanburî Cemil Bey ve oğlu Mesut Cemil'le günümüze kadar gelen yeni tanbur üs lubunun 1950'den sonraki en güçlü temsilcilerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz tanburî Necdet Yaşar, Türk musıkisinin makam, perde ve aralıkları konusunda da en bilgili ve hassas icracılardandır. Perde baskıları kusursuzdur. Makamlara ayırt edici kimliğini veren önemli sesleri, makamların geçki ve şed yollarını, kimi makamlara özgü küçük aralıkları, birbirine benzeyen makamlar arasındaki ince farkları çok iyi bilir. Ama bu konuda belki de en dikkate değer yönü, az kulla nılmış, "nadide" makamlar hakkındaki icra bilgileridir. Arşivlerde bu tür makamlar dan birçok örnek taksimi vardır. Bu bakımdan, Necdet Yaşar, taksimleri sadece zevkle dinlenecek birtanburî değil, aynı zamanda, makamları işleyişinden önemlf ic ra bilgileri de öğrenilebilecek bir makam hocasıdır,
    Kırk beş yıldır Türk musıkisinde bir tanburî Necdet Yaşar gerçeği vardır. Sazını eski kuşagın üstadlarına beğendirmiş, sevdirmiş, yüksek seviyeli bir sanatkâr olduğu nu musıki dünyasına kabul ettirmiştir. Yaşar'ın tavrı ve tekn'ıği genç kuşağın tanbu rîlerini de etkilemiştir, Bugün genç tanburîlerin örnek aldığı sanatçılardan biri de, hiç şüphesiz odur.

    NOT: Bu yazı www.turkmusikisi.com sitesinden alınmıştır.
    Artık pek buralarda değilim...İşler, güçler, hayat...Ama uğrayacağım arada bir...

  7. #7
    michotakis adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-09-2004
    Mesajlar
    255
    Karizma Gücü
    0

    Tanbûrî Murat Aydemir



    Murat Aydemir


    Klasik türk musikisinin genç kuşak saz sanatçıları yer alan Murat Aydemir, 1971 yılında Almanya'nın Hannover şehrinde doğdu. İlk öğreniminden sonra 1982'de girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Çalgı Eğitimi Bölümü'nden, 1992 yılında ikincilikle mezun oldu. Necip Gülses ile başladığı tanbur eğitimini, mezuniyetine kadar aynı hocayla sürdürdü. Gerek sazında, gerekse sanat anlayışında, hocasından aldığı eğitim ve yönlendirmeye tabi oldu.

    Dinlediği ilk taşplağı ile Tanburi Cemil Bey'in sanatının, ulaşılması gereken bir ideal olduğu fikrine inandı. Türk musikisi icra tekniğinin en önemli isimlerinden biri olan Tanburi Cemil Bey'in etkisindeki çalışmalarını, okul ve okul sonrası sanat hayatında da sürdürdü. 1989'da, Devlet Sanatçısı Prof. Dr. Necdet Yaşar tarafından kurulan ve yönetilen, Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu'nda bir yıl süreyle misafir sanatçı olarak çalıştı. Bu dönemde önünde yepyeni ufuklar açan usta sanatçılarla bir arada çalışma şansını yakaladı. Tanburi Cemil Bey'i ve oğlu Mesut Cemil'i hem ekol hemde tını olarak günümüzde temsil eden Necdet Yaşar'dan üslup, teknik, tını, makam, taksim, taksimde kompozisyon, ajilite ve bunun gibi daha birçok konudaders alma şansına erişti.

    Aydemir, farklı zaman ve mekanlarda Bekir Sıtkı Sezgin, Alaeddin Yavaşça, Erol Deran, İhsan Özgen ve Cinuçen Tanrıkorur gibi günümüzün önde gelen Türk musikisi sanatkarlarıyla birlikte konserler verdi. Ayrıca solo, ikili ve üçlü gruplarla çok sayıda televizyon programı yaptı ve konser etkinliklerinde bulundu.

    1990'dan beri, Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu'nda tanbur sanatçısı olarak müzik çalışmalarını sürdüren sanatçı, koronun yurtiçi ve yurtdışı konserlerinde tanburuyla görev aldı.

    Aydemir'in Kanada'da faaliyet gösteren Golden Horn plak şirketi tarafından basılan ve Türkiye'de Kalan Müzik tarafından yayınlanan, kemençe sanatkarı Derya Türkan ile birlikte yaptıkları Ahenk adlı bir albüm çalışması bulunmaktadır. 1997'den beri Cengiz Onural ve Derya Türkan'la beraber kurdukları İncesaz topluluğu ile çalışmalarını sürdüren sanatçının, bu grupla yaptığı 4 albümü bulunmaktadır. Beste çalışmalarını, adı geçen bu albümlerde değerlendiren sanatçı, tanburun yanı sıra lavta ve ud da çalmaktadır.

    Geleneksel icra tavrını bozmadan yeni arayışlar içerisinde olmak ve genç kuşağa Türk kültürünün en değerli unsurlarından biri olan tanbur sazını sevdirmek ve tanıtmak, Murat Aydemir'in en büyük idealidir.


    NOT: Bu yazı Kalan Müzik'in sitesinden alınmıştır...
    Artık pek buralarda değilim...İşler, güçler, hayat...Ama uğrayacağım arada bir...

  8. #8
    michotakis adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-09-2004
    Mesajlar
    255
    Karizma Gücü
    0

    Tanbûrî Mesud Cemil


    Mesut Cemil


    Mesut Cemil 1902 yılının Aralık ayında İstanbul’da doğdu. Tanburî Cemil Bey’in oğludur. Bir ara " Tel " soyadını kullanmışsa da, kısa bir süre sonra bundan vazgeçmiştir. Çocukluk yılları babasının musıki çevresinde geçti. Babasından birkaç ders dışında musıki dersi almadı. İstanbul Sultanîsi’nde (bugünkü İstanbul Lisesi) öğrenciyken, on üç yaşında Daniel-Fitzinger’den keman dersleri alarak batı musıkisi bilgileri öğrenmeye başladı; keman üzerindeki çalışmalarını daha sonra Karl Berger’den aldığı derslerle sürdürdü.

    Babasının ölümünden sonra, onun çok seçkin öğrencilerinden Kadı Fuad Efendi ve Refik Fersan’la tanbur üzerinde çalıştı. Refik Talat Alpman’dan genel musıki bilgileri konusunda yararlandı. Makam, usûl bilgilerini artırırken hamparsum notasını öğrendi. On yedi yaşına geldiğinde bir tanburî olarak tanınıyordu artık.

    Ali Rifat Çağatay’ın yönetimindeki Şark Musıki Cemiyeti’nin konserlerinde sahneye çıktı. Mevlevîhanelere devam ederek Rauf Yekta, Zekâizade Ahmed Efendi, Abdülbaki Baykara, Neyzen Emin Efendi gibi üstadlarla çalıştı. Suphi Ezgi’den babasının yıktığı, kaynağı Tanburî İzak’a dayanan, " Oskiyan tavrı " diye de anılan geleneksel tanbur tekniğini ve tavrını öğrendi. Bir yandan da viyolonsel ve keman dersleriyle batı musıkisi öğrenimini sürdürüyordu. Şerif Muhittin Targan’ın viyolonsel çalışını dinledikten sonra zamanının büyük bir bölümünü bu saz üzerindeki çalışmalarına ayırmaya başladı. Dârülfünûn Hukuk Mektebi’ndeki öğrenimini yarıda bırakarak Almanya’ya gitti. Berlin Müzik Akademisi’nde Hugo Becker’in viyolonsel öğrencisi oldu. Almanya’daki öğrenim yıllarında viyolonsel icracılığını ilerlettiği gibi, genel musıki konuları ve musıki tarihi üzerindeki bilgisini ve kültürünü derinleştirdi. Maddî zorluklar ve annesinin ağır hastalığı yüzünden iki buçuk yıl sonra, 1924’te yurda dönmek zorunda kaldı. Ertesi yıl Dârülelhân’a tanbur, solfej ve nazariyat öğretmeni oldu. 1927’de Türk Telsiz ve Telefon Şirketi’ne bağlı olarak ilk radyo yayınları başlatılınca İstanbul radyosuna girdi. Bundan sonra radyoculuk mesleğinin her alanında, spikerlik, programcılık, müzik yayınları şefliği, Ankara ve İstanbul radyoları müdürlüğü, başmüşavirlik görevlerini üstlenirken, oda orkestrası viyolonselcisi ve tanburî olarak da yayınlara katıldı.

    Mesut Cemil ilk kez Ankara radyosunda " Klasik Koro " yu kurdu. Halk musıkisinin değerlendirilmesi için, bu alandaki çalışmalara ön ayak oldu. Yarıda bıraktığı yüksek öğrenimini de aynı yıllarda, Ankara’da bulunduğu sırada Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümu’nü bitirerek tamamladı.

    Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü’nde viyolonsel, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda klasik Türk musıkisi tarihi ve viyolonsel, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda musıki folkloru dersleri verdi, liselerde de musıki derslerini okuttu.

    Mesut Cemil 1932’de Kahire’de düzenlenen Arap Musıkisi Kongresi’nde Rauf Yekta ile birlikte Türkiye’yi temsil etti. İstanbul Belediye Konservatuvarı Tasnif ve Tesbit Heyeti’nin klasik eserlerinin notalarının tesbiti çalışmalarına katkıda bulundu. 1955’te Irak hükûmetinin çağrılısı olarak gittiği Bağdad’da Güzel Sanatlar Akademisi’nin musıki bölümünde dört yıl çalıştı. 1960’da emekliye ayrıldıysa da, İstanbul radyosundaki koro yöneticiliğini sürdürdü.

    31 Ekim 1963’de İstanbul’da öldü. Mezarı Sahray-ı Cedit’dedir. İstanbul radyosundaki büyük stüdyo ile, İstanbul’un Kuştepe semtindeki bir sokağa Mesut Cemil adı verilmiştir.



    Mesut Cemil "Sanatı ve Musıki Çalışmaları"



    Mesut Cemil her şeyden önce büyük bir saz sanatçısıydı. Viyolonseli hem Türk musıkisinde, hem batı musıkisinde büyük ustalıkla çalardı. Tanburda da çok üstün icra örnekleri vermiştir; bu sazı büyük bir sanat zevkiyle çalardı. Lavta, keman, viyola, kemençe, yaylı tanbur, ud, kanun, deften başka, bağlama ailesindeki halk sazlarında da ustaydı. O, eline aldığı her sazı çalabilen, çok üstün yetenekli bir musıkiciydi.

    Mesut Cemil bir sazende olarak çalışmalarının büyük bir bölümünü viyolonsele ayırdı. Viyolonsel taksimleri eşsiz güzelliktedir. Onun döneminde Türk musıkisinde pek az icracının çaldığı viyolonselin musıkimizde nasıl kullanılması gerektiği konusunda çok güzel örnekler verdi. Onun viyolonseli icraya yeni bir perspektif kazandırmış, derinlik getirmiştir. İkili, üçlü, dörtlü ve daha çok sayıda sazendenin bir araya geldiği saz takımlarında viyolonselle icraya getirdiği güzellikler açıkça görülür. Mesut Cemil viyolonselde karar perdesinin uzun seslerle gösterildiği “ dem sesler ” i çok kullanırdı; bastığı dem sesler eserin icrasına bir “ gerilim ” kazandırmış, ezgiyi yeni ahenklerle zenginleştirmiştir.

    Tanburda da üstaddı. Tanbur icrasında hep bir arayış içinde olmuştur. İlk icralarında, örneğin plağa doldurduğu şehnaz, sûznak taksimlerde, kendi şehnaz sirtosunda, elinizdeki disklerde yer alan, hicaz, sûzidil taksimleri ile Sedat Öztoprak’ın şehnaz saz semaisinde babasının etkisi altındadır. Bu türden icralarında “ ajilite ” denilen bir mızrap kıvraklığı elde etmek amacındadır. Mesut Cemil’in daha sonraki icralarında babasının etkisinden sıyrılıp kendi kişiliğini bularak gitgide olgunlaştığı açıkça görülür. Bu değişimde, Suphi Ezgi’den eski tanbur tavrını öğrenmiş olmasının önemli bir payı olsa gerektir. Rehâvi, müstear, tahirbuselik tanbur taksimlerinde görüldüğü gibi, olgunluk çağında seri vuruşlardan vazgeçmiş, tek mızraplık vuruşlara yönelmiştir. Tek mızrap vuruşuyla birden çok ses elde etmeyi önemsemiş; “ çarpma ” denilen tekniği ve glissando denilen çekme sesleri daha çok kullanmaya başlamıştır. Öte yandan, tanbur gibi hacimli ses elde edilmesi zor olan bir sazdan daha güçlü mızrap vuruşlarıyla daha hacimli, gür, doyurucu sesler çıkarmayı da başarmıştır. İlk icralarındaki daha madenî tınılı olan sesler yerini tanburun derin teknesinde yankılanan “ enînli tanînli ” tok seslere bırakmıştır artık. Böylece, babasınınkinden farklı bir tanbur tavrı geliştirmiştir. Denebilir ki, Mesut Cemil tanburda eski tavırla yeni tavrın kendine has bir bileşimini ortaya koymuştur. Fakat tanburu hangi tavırla çalmış olursa olsun, nağme üretmekte her zaman çok ustadır.

    Mesut Cemil’in tanburda önemsediği bir şey de, en alttaki çift telin üstündeki çift telin, yani “ sarı teller ”in kullanılmasıdır (bu disklerdeki tanburla rehavî ve neveser taksimlerinde de görüldüğü gibi; II. Disk, 1, 7). Tanburun bu “tembel” tellerinin kullanılması, bir yandan icraya derinlik kazandırmış, öte yandan sazın teknik imkânlarını zorlamıştır. Mesut Cemil kaba oktavın pest seslerini viyolonselde de sık sık kullanmıştır (viyolonselle rast taksiminde olduğu gibi; I. Disk, 16).

    Mesut Cemil bir taksim üstadıydı. Hangi sazı çalarsa çalsın, kalıplaşmış nağmelerden kaçınır, hep özgün ezgiler üretirdi. Bu disklerde yer verdiğimiz viyolonsel ve tanbur taksimleri icra tekniği, makamları işleyişi ve çok özgün nağmeler üretişiyle “ taksim ” denilen doğaçlama musıki şeklinin çok üstün örnekleridir.

    Günümüzde başlıbaşına bir musıki şekli haline gelen “ beraber taksim ” yahut “ müşterek taksim ”, yani iki yahut daha çok sayıda sazendenin birlikte taksim etmesi ilk kez Mesut Cemil’in örneklerini verdiği bir musıki uygulamasıdır. Beraber taksimin ilk uygulamaları Ankara ve İstanbul radyolarında yayımlanmıştır. Mesut Cemil’in Ruşen Ferit Kam ve Cevdet Kozanoğlu ile birlikte çaldıkları taksimler bu çok dikkate değer musıki şeklinin ilk örnekleridir.

    Türk musıkisine “ koro ” icrasını getiren Mesut Cemil’dir. Koro icrasını ilk kez deneyen musıkici Ali Rifat Bey’di (Çağatay). Ama onun bu yoldaki çalışmaları kalıcı bir iz bırakmamıştır. Her şeyden önce, bu koronun verdiği konserlerin hiçbir ses kaydı yoktur. Oysa Mesut Cemil yönetimindeki koroların pek çok icra kaydı elimizdedir.

    Mesut Cemil çok güçlü bir koro şefiydi. Koro icrasını geliştirmek için yıllarca çalışmıştır. Bu yoldaki ilk denemeleri 78 devirli plaklara doldurulan “ Tarihî Türk Musıkisi Küme Okuyucuları ” nca okunan klasik eserlerin icra biçiminde görülür. Eyyubî Bekir Ağa’nın mahur bestesi ( “ Bir âfet-i mehpeyker ile nüktelerim var ” ), Itrî’nin segâh yürük semaisi (Tûtî-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil ” ), Tab’î’nin hüseynî yürük semaisi (“ Ben gibi sana âşık-ı üftâde bulunmaz ” ), Mustafa Çavuş’un hisarbuselik şarkısı ( “ Dök zülfünü meydâna gel ” ), Tanburî Ali Efendi’nin sûzidil şarkısı ( “ Yandıkça oldu sûzan… ” , Çorlulu’nun hicazkâr şarkısı ( “ Aldı beni iki kaşın arası ” ) gibi eserlerin doldurulduğu plaklar onun toplu icradaki ilk arayışlarını yansıtır. Mesut Cemil koro icrasını daha sonra, Ankara ve İstanbul radyolarındaki koro icralarıyla geliştirip olgunlaştırdı; radyolarda 1938’den 1963’e kadar, yirmi beş yıl boyunca koro yönetti.

    Gelgelelim, Mesut Cemil’in başlattığı koro icrası başlıbaşına bir değer olarak görülürse, onun bu alandaki çalışmalarının önemi yeterince anlaşılmaz. Onun bir koro şefi olarak asıl önemi klasik eserleri büyük korolara okutturması değil, toplu okuyuşta daha önceki icrada göremediğimiz güzellikler ve incelikler ortaya koymuş olmasındadır. Ulusal musıkimizin icrası onun bu alandaki arayışlarıyla yeni bir perspektif kazanmış, eski musıkimizin seçkin eserlerinin barındırdığı musıki ve estetik değerleri böylece daha anlamlı bir biçimde gözler önüne serilmiştir. Nitekim, Mesut Cemil’in yönetimindeki koronun radyo konserleri ülke çapında, geniş yankılar uyandırmış; o dönemin ve daha sonraki kuşakların musıkicilerini derinden etkilemiştir.

    Mesut Cemil yönetimindeki koronun Türk musıkisinde toplu icraya neler getirdiğini açıkça görebilmek için, onun bu yoldaki çalışmalarından önce, Darülelhan icra heyetince doldurulan plaklardaki toplu icra ile Mesut Cemil’in koro icrasını karşılaştırmak yeterlidir. Onun koro icralarında, ilkin, her hanendenin kendi ses alanı içinde, “ gaygay ” denilen gırtlak nağmeleriyle okuduğu üslup ortadan kalkmıştır. Hanendeler arasında ses birliği (unison) sağlanmış, gaygaylar temizlenip yerini “ düz ”, sade seslere bırakmıştır. Yönettiği koro, her perdenin, her aralığın, her musıki cümlesinin hakkını vermektedir. En önemlisi, koro, eseri “ seslendirme ”ye değil, her musıki cümlesinin hakkını vermeye, “ yorumlamaya ” çalışmaktadır.

    Mesut Cemil koro icrasında uzun arayışlardan sonra, vurmalı sazları kaldırmıştır. Yönettiği “ Tarihî Türk Musıkisi Küme Okuyucuları ”, “ Unison Erkekler Korosu ” gibi topluluklarca doldurulan 78 devirli plaklarda kudüm kullandığı görülür. 1940’lı yıllarda Ankara radyosundaki ilk koro programlarında da kudüm kullanmıştır. Ama daha sonra kudüm, bendir, daire gibi vurmalı sazları hiç kullanmamıştır. Bu tercih onun koro icrasındaki arayışlarının bir sonucudur.

    Mesut Cemil’in yaşadığı dönemde Türk musıkisi bir konservatuvardan yoksundu. Bu dönemde devlet radyosu bir musıki okulu gibiydi. Mesut Cemil devlet radyosunun ülkenin en önemli, en etkili musıki yayın organı olduğu uzunca bir dönemde radyonun bütün üst kademelerinde görev aldı. Radyo, ülkenin pek çok değerli musıkicisinin bir araya geldiği bir ortamdı. Böyle bir musıki ortamında Mesut Cemil gerek radyodaki musıkicilere, gerekse ülkeye çok şey vermiştir. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında belirgin bir dağınıklık gösteren musıki faaliyetlerine radyo çatısı altında bir çeki düzen verilmiştir. Bu yoldaki çalışmalarda emeği geçenlerin başında Mesut Cemil gelir. O, Türkiye’de kültür değişiminin yarattığı “ eski ” - “ yeni ” , “ ileri ” - “ geri ” kalıplarının kaba bir biçimde musıkiye de uygulandığı ve anlamsız bir “ alafranga ” - “ alaturka ” kutuplaşmasına yol açıldığı bir dönemde o günlerin en etkili musıki icra organı olan radyolarda ulusal musıkiye “ haysiyetini ” veren bir sanatçıydı.

    Mesut Cemil’in radyodaki hizmetleri sayılmakla bitmez. Onun radyo çalışmalarından bahsedilirken unutulmaması gereken bir nokta vardır: radyo programlarının canlı olarak yayımlandığı bir dönemde, Mesut Cemil “ radyo plakları ” denilen özel plaklar basılmasına özel bir önem vermiş, o dönemin musıki programlarının hiç olmazsa bir bölümünün günümüze kalmasını sağlamıştır.

    Mesut Cemil halk musıkisi alanındaki çalışmalara da anlamlı katkılarda bulunmuştur. Ankara radyosunda yönettiği koro başlangıçta halk musıkisi ezgileri de okuyordu. Mesut Cemil halk musıkisi icrasını daha sonra, 1940’ların başında Muzaffer Sarısözen’e bıraktı. “ Yurttan Sesler ” korosunun ortaya çıkmasında onun büyük payı vardır.

    Osmanlı-Türk musıkisinin yakın tarihinde derin izler bırakmış olan musıkiciler vardır; Tanburî Cemil gibi, Münir Nurettin Selçuk gibi. Mesut Cemil de bunlardan biridir. O, her şeyden önce, o dönemde herkesin saygı duyduğu bir musıki otoritesidir. O günlerde Mesut Cemil’in beğendiği yahut beğenmediği bir şey başlıbaşına bir ölçü idi. Mesut Cemil’i tanıyıp da onun musıki alanındaki derin bilgisi ve kültüründen etkilenmemiş, onun geniş sanat birikiminin ürünü olan öğütlerinden faydalanmamış bir musıkici tasavvur edebilmek zordur.

    Mesut Cemil’in çok yakınında bulunan üstad neyzen Niyazi Sayın bu satırların yazarına bir gün şöyle demişti: “ Benim için Tanburî Cemil Bey ne ise, Mesut Cemil Bey de odur; ikisi de aynı seviyededir, üzerimdeki tesirlerini ayırt edemem. ” Ondan çok etkilenen musıkiciler arasında Nevzat Atlığ, Muhittin Erev, Mefharet Yıldırım, Ercüment Batanay, Necdet Yaşar gibi çok sayıda musıkici vardır.

    Üstad Mesut Cemil sadece yaratıcı sanatçı yönüyle değil, musıki dünyasındaki kişiliği, bu alandaki bilgisi ve otoritesi, zengin sanat kültürü ile de derin izler bırakmıştır. Musıkimizin yakın tarihine damgasını vuran musıkiciler arasında apayrı bir yeri vardır onun.

    Mesut Cemil çevresindeki yetenekli musıkicileri besteciliğe teşvik etmişse de, kendisi bestecilikle pek uğraşmamıştır. Ama taksimleri nağme üretmekte ne kadar usta olduğunu gösteren, bir başka deyişle, bestecilik alanındaki yeteneğini yansıtan musıki cümleleri ile doludur. Doğrudan doğruya besteciliğine gelirsek, sadece nihavend saz semaisi bile bir musıkiciyi besteci saydıracak kadar önemli, seçkin bir eserdir. Nitekim, bu eser günümüze seçkin icracılarca sık sık çalınmış, yirminci yüzyılın saz musıkisi dağarında baş köşeye oturmuştur. Öteki eserleri, Nâzım Hikmet’in şiirlerini güfte olarak kullandığı “ Martılar âh eder… ” , “ Kanatları gümüş yavru bir kuş ” güfteli, sırasıyla hicaz ve nihavend fantezileri ve şehnaz sirtosu ile de ilgi çekici bir besteci sayılmalıdır Mesut Cemil.

    Mesut Cemil aynı zamanda değerli bir yazardır. Tanburî Cemil’in Hayatı adlı kitabı Cemil Bey’in hayatı, sanatı ve musıki tarihimizin yakın geçmişi hakkında çok önemli bir temel kaynaktır. Bu eser edebî yönüyle de başarılı bir monografi çalışmasıdır. Mesut Cemil musıki konularında günlük gazetelerle dergilerde pek çok makale yayımlamıştır.

    NOT: Bu yazı Kalan Müzik'in sitesinden alınmıştır...
    Artık pek buralarda değilim...İşler, güçler, hayat...Ama uğrayacağım arada bir...

  9. #9
    fatih1430 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-06-2005
    Mesajlar
    85
    Karizma Gücü
    0
    Ustam bilgin için teşekkürler bizde naçizane kendi çapımızda severek ud kanun tanbur taksimlerini severek dinleriz zaten formda tanbur diye arttım siz çıktınız acaba ud kanun tanbur taksimleri varmı gönderebilirmisiniz selamlar

  10. #10
    MightyMouse adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-07-2005
    Mesajlar
    11
    Karizma Gücü
    0
    Bi kaç gün davul çalmadığım zaman,sahneye çıkmadığım zaman kendimi rahatsız hissediyorum...
    Ölülere canlılardan çok saygı duyuluyorsa bu dünya bitmiştir kardeşim...

 

 
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •