Bir zamanlarım bir zamanlarımda kaldı…

Bir zamanlar fotoğraflarda gülümseyen çocuk yüzüydüm adeta. Hayattan öğrendim gözyaşı dökmeyi. Hayat öğretti bana acılarla olgunlaşmayı. Ve hayattan öğrendim sevmenin acı çekmek olduğunu. Gün geçtikçe kendinden kaçan bir insan oldum. Acılardan kaçan giden… Neden bu gitmeler? Hiç bilmiyorum. Belki daha rahat acı çekmek için. Hangi gidişle kurtulabilirim içimde büyüttüğüm kanlı çiçek bahçelerinden. Artık bir kayboluşa doğru yolculuktayım. Bu yolculukta tanıştım beni gün geçtikçe boşluğa sürükleyen o güzel yüzünle… Çok şey öğrendim. Yıldızları görmeyi mesela. Yıldızları görmek için baş kaldırmayı. Ben seninle anladım denizin maviliğinin sahte, gökyüzününkinin gerçek olduğunu. Bir yanım delicesine koşmak isterken sana, bir yanım o şansını kaybettin, koş karanlığına diyor. Ve gözümde okyanus damlalarıyla bir kez daha yeniliyorum bu hayata.
Bol rüzgârlı sokaklarda havayı solurken içime hep unutulmuşluğumu düşündüm. Bir gün onu unutacağım diyordum. Olmadı, unutamadım… Bu yüzden hiç umut olmasa bile her telefon çaldığında arayan sensindir diye telefona koşan yaralı bir yürektim ben. Bir gün bile unutamadım onu. Her susuşumun arkasına saklandım ve biraz daha hatırladım onu. Bir kez daha yandı canım. Her şey geçti gitti hayatımdan. Bir sen geldin, ama diğerleri gibi gitmedin. Yüreğimin en güzel yerine umutlu bir çiçek ektin. Ve o çiçekle başlayan içimdeki var oluş tarihin, kendimi kandırmalarımla akıp gitti. Dönüşün yasak olduğu bir yolda ilerliyor bedenim. Anlayacağın sen yasak bir yol, bense geldiğinde kimseyi bulamayacağın kimsesizlikler pansiyonun hancısı…