• Reklam
Sayfa: 10 | Toplam: 15 İlkİlk 123456789101112131415 SonSon
144 sonuçtan 91 --- 100 arası gösteriliyor
  1. #91
    malkov adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    13-01-2005
    Mesajlar
    285
    Karizma Gücü
    0
    İkİncİ Dünya SavaŞi - Normandİya çikarmasi

    Savaşın beşinci yılının dolmak üzere bulunduğu 1944 yılının Mayıs ayında, herkes Manş kıyılarında bir Müttefik çıkarması bekler haldeydi. Haziran başlarında bu beklenti büsbütün arttı, artık günler ve hatta saatler sayılır oldu.

    Rusya cephesinde Almanlar zor durumdaydı. Sovyet ordusu güney cephesinde Alman kuvvetlerini bir silindir gibi ezerek her gün biraz daha Batı’ya yürüyor, Romanya hududuna yaklaşıyordu. İtalya cephesinde Gustav Hattı’nda tıkanan Müttefik ordusu, mayısın ortasında giriştiği taarruzla Alman mevziini yarmış, 4 Haziran’da Roma Müttefiklerin eline geçmişti. Aylardır Alman kentleri yoğun bir Müttefik hava bombardımanı altında ezilip durmaktaydı. İngiltere’deki alanlardan havalanan İngiliz, Amerikan uçakları, binleri bulan filolar halinde, gece gündüz demeden Almanya’ya bomba yağdırıyordu. İngiltere’ye yığılan kara ve deniz kuvvetlerinin sayısı her gün biraz daha artıyor, eğitim ve hazırlıklar gittikçe yoğunlaşıyordu.

    Velhasıl, bir çıkarmanın eli kulağındaydı. Almanlar kadar Avrupa’nın işgal altındaki 300 milyon insanı ve dünyanın diğer taraflarında yaşayanlar da bunu biliyor ve hissediyorlardı.

    Aslında, Fransa’nın batı kıyılarına çıkılarak ikinci cephenin açılmasına bir buçuk yıl önce Casablanca Konferansı’nda Roosvelt’le Churchill arasında karar verilmişti. Zira Stalin, ne zamandan beridir Roosvelt ve Churchill’i sıkıştırıp durmakta, onlara sitemler etmekteydi. Stalin’e göre “Yalnız silah ve malzeme vererek kavgayı uzaktan seyretmek, birisinin kanını para ile satın almaktan pek farklı değil”di.

    Stalin haklıydı, ikinci cephenin açılması ve İngilizlerle Amerikalıların da Almanlar’la Avrupa’da -tıpkı Rusların yaptığı gibi göğüs göğüse dövüşmeleri gerekliydi. İyi ama, Müttefiklerin bu büyük kavgaya hazır olmaları için zamana ihtiyaçları vardı. Kuzey Afrika çıkarmasından sonra İtalya’ya yapılan çıkarma buna bir başlangıç olacaktı, hatta bunlar büyük çıkarmanın bir provası bile sayılabilirdi.

    Aslında İkinci Cephe hazırlıkların Casablanca’dan da evvel başlanmıştı. 1942 yılı ortalarında İngiltere’de İngiliz generali Morgan emrinde bir İngiliz ve Amerikan kurmay gurubu kurulmuş, Fransa’nın batı kıyılarına yapılacak bir çıkarmaya ait planlarının ana hatları, ihtiyaç duyulacak kara, hava, deniz kuvvetlerinin sayısı, çıkarma bölgelerinin yerleri saptanmaya başlanmıştı. Daha da önemlisi, deniz çıkarma araçlarının tipleri, özellikleri, deniz ve karada yürüyecek tank, dozer, tank çıkarma araçlarının cins ve miktarı belirlenmiş, bunların bir an önce imalatı için ilk adımlar atılmıştı. Tekniğin bütün incelikleri dikkate alınarak yürütülen hazırlık çalışmalarında, iki yüzer limanın yapılması ve Manş’ı geçecek sualtı petrol boru hattı dahi dikkate alınmıştı.

    Amerika’dan geleceklere yerleşme bölgeleri, eğitim alanları ve bindirme yerleri saptanmış, malzeme, araç, silah için yerlerin sağlanması başlamıştı. Gerçekten de bu büyük ve karmaşık harekat için dikkatli bir planlama ve uygulama yapılmazsa işler arap saçına dönebilirdi. İngiltere’de büyük kuvvetlerin toplanması bir sürü problemi de beraberinde getiriyordu. Batı Fransa’ya çıkarma harekatı bundan önceki Kuzey Afrika, Sicilya, İtalya ve Pasifik’teki adalara çıkışa benzemiyordu. Bu çıkarma çok daha güçlü bir düşmana karşı yapılacak ve bundan önceki çıkarmaların on, hatta yirmi misli kuvveti gerektirecek bir harekat olacaktı.

    Ve Amerika’dan İngiltere’ye asker, araç, silah akmaya devam ediyordu.



    Dönitz’in denizatlılarından temizlenmiş olan Atlantik, Avrupa’nın kurtuluşuna açılan geniş bir cadde niteliği almıştır. Yanlarına refakat gemisi almaya bile gerek görmeyen ve 28 mil hız yapabilen Queen Mary ve Queen Elisabeth gemileri, her ay tam kadrolu iki tümeni Atlantik’ten geçiriyor. Diğer birlikler, mühimmat ve yiyecek, düşmanın sataşmasına imkan olmayan konvoylara taşınıyor. Küçücük İngiltere’de bu kadar insanı barındırmak ve araç gereçlerini koyacak yer bulmak da ciddi bir mesele halini alıyor. Amerikan hava kuvvetlerinin istediği 133 hava alanının, hele birliklerin eğitimi için gerekli alanların sağlanması kolay olmuyor.

    1.750.000 İngiliz, 1.500.000 Amerikan, 175.000 İmparatorluk askeri ve çeşitli milletlerden 44.000 gönüllü ile İngiltere adasına 3.500.000 kişilik bir ordu ve 20 milyon tonu bulan malzeme gelmektedir. İngiltere’nin “Hava hücumlarına karşı bir savunma barajı kurmak üzere uçurulmuş binlerce balon sayesinde batmaktan kurtulduğu” söyleniyor.



    H.Von Moss

    Büyük Dünya Olayı



    6-7 ay önce 24 Aralık 1943’te General Eisenhower’in İtalyan cephesinden alınıp bu harekatın başına getirilmesiyle ve arkasından General Montgomery’nin atanmasıyla hazırlıklar şekillenmeye başlamıştı. Müttefik Çıkarma Kuvvetleri Başkomutanı Eisenhower, yardımcısı İngiliz hava mareşali Tedder, Amerikan Kara Kuvvetleri Komutanı General Bradley, İngiliz Kara Kuvvetleri Komutanı ise General Montgomery idi. Fransa çıkarmasına bir de kapalı ad verilmişti: “Overlord”…

    Haziran 1944’e ulaşıldığında Müttefik cephesinde hazırlıklar son aşamaya gelirken İngiltere’deki çıkarma kuvvetleri olsun, karşı kıyıdaki Alman kuvvetleri olsun, nefesini tutmuş, bugün mü yarın mı, şuraya mı buraya mı yapılacağı bilinmeyen bir çıkarma bekliyordu.

    Almanlar da ne zamandan beridir “İkinci Cephe”yi göz önünde tutarak hazırlanmışlardı. Bu hazırlıklar yalnız batı Fransa ile sınırlı değildi. Alman yüksek komutanlığı Norveç’ten İspanya hududuna kadar tüm Atlantik kıyılarını, Güney Fransa ve Balkanlar’ı da içine alan bütün Kuzey Akdeniz kıyılarını göz önünde bulundurmak zorundaydı. Hollanda, Belçika ve Batı Fransa kıyıları birinci önceliği taşıyordu ama Alman Başkomutanlığı her ihtimali dikkate almak zorundaydı.

    Rusya cephesinde görevden alınan Mareşal Rundstedt, kısa bir süre sonra 1942’de Hitler tarafından “Batı Cephesi Başkomutanlığı”na atanmış, elindeki az sayına kuvvetle Batı Avrupa’yı savunmak görevini üstlenmişti. 1944 haziranında elinde 60 tümenlik bir kuvvet vardı, ama bunlar Norveç’ten Güney Fransa’ya kadar geniş bir bölgeyi savunmak için hiç de yeterli değildi. Hitlerde her ne kadar “Doğu’da toprak kaybetmeyi göze alabiliriz, fakat Batı’da durum farklıdır. Geniş bir cephede düşmanın açacağı bir gedik, kısa sürede hesaplanamayacak ölçüde ağır sonuçlar verebilir. Bunun için her şeye rağmen Batı cephemizi güçlendirme kararına varmış bulunuyorum.” Diyorsa da, bu hiç de söylendiği kadar kolay olmuyordu.

    Çıkarma öncesi günlerde Alman orduları Doğu’da üstün Rus kuvvetlerinin ağır darbeleri altında zor anlar yaşamakta, ağır kayıplar veren orduların direnme gücü gittikçe azalmaktadır. Başkomutanlık ele geçen her kuvveti silah ve malzemeyi doğu cephesine sevketmektedir. Bu durumda İtalya cephesini saymazsak, çıkarmanın beklendiği o günlerde Alman ordusu ikiye bölünmüştü. Biri Rusya cephesinde güçlü bir ordunun karşısında ve çok geniş harekat alanı içinde çok zor koşullarda gece gündüz dövüşürken, diğeri batı cephesinde -sanki barış şartlarındaymış gibi- yan gelip yatmaktaydı. Gerçi bu iki ordu birlikleri arasında bir nöbet değişimi sistemi uygulanıyordu ama masraflı ve zaman alıcı, bu değişim Doğu cephesindeki silah ve malzeme kayıplarına çare olmaktan çok uzaktı. Yani Rusya cephesi, Alman ordusunu öğütüp posasını çıkaran bir değirmen gibiydi. Ruslar Batı’nın dinç Alman kuvvetlerini eziyor, kalan posayı tekrar Batı’ya yolluyordu.



    Hafik sakatlanmış, üçüncü derecede donmuş, gözleri, kulakları, nefes yolları, dolaşım düzeni bozulmuş hastalardan kurulu, bunlara özel rejim yemekleri vermek gerekiyor. Cephe gerisi birliklerde yaş ortalaması 40’ın üzerinde, aralarında yaşı 50’yi, 60’ı aşmış olanlar da bulunan subayların çoğu tek gözlü, çolak veya tek bacaklı. Wehrmacht’ın Doğu cephesinde uğradığı korkunç can kayıpları -yalnız 1943 yılında 2.086.000 kişi savaş dışı kalmıştır. Batı’daki birliklerin fizik güç ve askerlik açısından standart seviyesinin çok altına düşmesine yol açmıştır.



    E. Schumacher

    İkinci Dünya Harbi Tarihi



    Rundstedt ordusundaki kuvvetler genellikle döküntülerden derleme ve değişik ırk, dil, dinden askerlerin oluşturduğu karma bir kuvvet gibiydi. Bunlardan gönüllü Fransız, Belçika, Hollanda, İspanyol’lar tümen halindeydi. Kazak, Ukrayna, Gürcü, Azeri, Moğol ve diğerleri 76 tabur halinde Alman tümenlerinin içine katılmışlardı. Bu yabancı askerlerin sayısı hiç de az değildi. 1944 haziranında bunlar Alman piyade birliklerinin altıda birini oluşturmaktaydı. Yani Batı cephesindeki Alman ordusu, o bir zamanların saf Alman, eğitimli, zinde ordusundan çok farklı bir yapıdaydı. Rundstedt’in elinde işte böyle 60 tümen vardı ve işin dikkate değer tarafı bu 60 tümenin ancak 10’u zırhlı tümendi. Çıkarmanın başlangıcında Müttefiklerin 1.500 tankına karşılık çıkarma bölgesi Normandiya’da Almanların elindeki faal tank sayısı sadece 100’dü, yani 15’te 1…

    Almanya gerçekten de tükenmiştir artık. Motorlu araç yerine bazı birliklere bisiklet verilmiştir, topçunun büyük bir kısmı hayvanla çekilmektedir. Birliklerin elindeki malzeme Fransız, Çek, İtalyan, Rus vb. karmakarışıktır. Bir Alman tümen komutanı elindeki 57 motorlu aracın 50 değişik marka ve modelden olduğunu söylüyor. Ve manş kıyılarında tümen başına 30-50 kilometre gibi çok geniş bir cephenin düştüğü bölgede sorumluluk, bu darmadağın insan yığınlarının omzuna yüklenmiştir.

    Bu zayıflık yalnız kara kuvvetlerinde olsa neyse, almanlar hava ve denizde de zayıf durumdadırlar. Hatta, zayıf demek de az, neredeyse hiç yoktular…

    Alman suüstü donanması diye bir şey kalmamıştır. “Scharnhorst” 1943 Aralık ayında batmış, eşi “Gneisenau” ve “Tirpitz” ağır yaralı, saklandıkları yerden çıkacak halde değiller. Denizaltı sayısı 33’ü bulmakta, ama bunlra da Atlantik’e dağılmış, bir çıkarmayı önleyebilecek güce sahip değil.

    Hava kuvvetleri de perişan durumda. Batı’da 890 uçak var, ama bunlardan sadece 150 bombardıman ve 265 avcı uçağı dövüşebilecek halde. Gerçi Almanların uçak üretimi, Sanayi Bakanı Speer’in akıl almaz gayretleriyle artarak devam ediyor ama, bu yeterli değil ki. Romanya Ploeşti havzasının ve Almanya’daki yapay petrol fabrikalarının uğradığı ağır hava hücumlarından sonra yakıt kıtlığı artık dayanılmaz bir hal almış, 210 saat olan pilot eğitim uçuşları 50 saate düşmüş, pilot eğitimlerinin zayıf olması yüzünden kazalarda çok pilot ve uçak kaybediliyor. Müttefik üstünlüğünün 1’e 25 oranında Almanya aleyhinde olduğunu söylemek hiç de abartma değil. Çünkü Müttefiklerin 14.000’nin üstünde faal uçağı var. Özetle, Batı’da Alman deniz ve hava gücü silinmişti demek de mümkün…

    Buna karşılık Müttefik hava kuvvetleri, bir süreden beri Fransız, Belçika, Hollanda ve Almanya’daki hedefleri, bir plan dahilinde ve gittikçe ardan bir şiddetle bombardıman etmektedir. Mayıs ayında hava akınları Belçika ve Batı Fransa’da yoğunlaşıyor. Buna Fransız ve Belçika yer altı direnişçilerinin eylemleri de katılınca son bir ay içinde Loire ve Sen nehri köprülerinin büyük kısmı tahrip edilmiştir. Özellikle demiryolları ve karayolu köprüleri ağır hasar görüyor, Müttefik uçaklarının belirli aralıklarla devam eden akınları bir onarım yapılmasına da fırsat vermiyor. Almanların birinci öncelikleri çıkarmayı bekledikleri Pas de Calais bölgesi de, en ağır taarruza uğrayan yerler arasındadır.

    Evet, Batı Avrupa’nın Atlantik kıyılarına bir çıkarmanın yapılmak üzere olduğunu herkes biliyor, ama ne zaman?.. Ve daha önemlisi nereye, veya nerelere ve ne kadar kuvvetle, işin can alacak noktası da bu. İlkin Balkanlar’a, sonra bir ara Norveç’e bir çıkarma yapılacağını zanneden Alman İstihbaratı, 1944 nisanından sonra bunun Hollanda-Belçika-Batı Fransa kıyılarına yapılacağını düşünüyor.

    Hollanda, Alman sanayinin kalbi Rus bölgesine yakındır ama, hem İngiltere’ye uzaktır, hem de arazi su kanallarıyla geçilmesi güç bir yapıdadır. Belçika da aşağı yukarı aynı özelliktedir. Fransa’nın Pas de Calais kıyıları İngiltere’ye en yakın olması nedeniyle çıkarma içni birinci önceliği taşımaktadır. Üstelik, ortalama 150 kilometre menzili olan Müttefik avcı uçaklarının harekatına da elverişli bölgedir. Normandiya yarımadası da, biraz daha uzak olmakla beraber, aşağı yukarı aynı koşulları taşımaktadır. Bu değerlendirmelere göre öncelik sıralamasında birincilik Calais’te, ikinci öncelik Normandiya yarımadasındadır. Alman savunma planı, kuvvetlerin dağılımı da bu esasa göre yapılmıştır.

    Haziranın ilk haftasında bile Alman istihbaratı hâlâ kesin bir sonuca varamamıştır. Müttefikler, planları hakkından en küçük bir sızıntı bile vermiyorlar. Bu konuda Mareşal Rundstedt’in kurmay başkanı General Blumentritt sonradan şöyle yakınacaktı:

    “İngiltere’den çok az güvenilir haber gelmekteydi. İstihbarat teşkilatımız bize, Güney İngiltere’de Amerikan ve İngiliz birliklerinin nerede bulundukları hakkında çok genel sayılabilecekleri bilgiler veriyordu. Buradaki bilgiler, çok az sayıda bulunan Alman ajanları tarafından telsizlerle iletiliyordu. Fakat bize ilettikleri bilgilerden, çıkarmanın nereye ve ne zaman yapılacağına ilişkin herhangi bir ipucu elde edemiyorduk.”

    Buna karşılık Almanların “Atlantik Duvarı” veya “Batı Duvarı” diye adlandırdıkları kıyı tahkimatı hiç de yabana atılır gibi değil. Özellikle, ünlü Mareşal Rommel’in 1943 yılı eylül ayı başında Fransa’ya adım atışından beri bu duvar kısa sürede “gerçek bir duvar” niteliğini kazanmaya başlıyor. İtalya’daki görevinden sonra Hitler, Rommel’i ilkin Atlantik savunmasını teftişle görevlendirmiş, sonra da onu, Hollanda’yı içine alan ve Fransa’da Loire nehri ağzına kadar uzanan bölgede yer alan B Ordular Grubu’nun komutanlığına atamıştı.

    Rommel’in ilk işi, çok eksiği bulunan kıyı tahkimatını güçlendirmek oluyor. Bunun için de, göreve başladığının ertesi gününden itibaren delice bir gayretle faaliyete geçiyor. Yemek yemeği, uyumayı unuttuğu oluyro, tümen kurmay heyetleri de dahil bütün birlik komutanlarının deniz kıyılarına inmesini istiyor. “Asıl muharebe hattı denizin hemen kıyısıdır” diyor, “kıyıyı durmadan tahkim edin ve son nefesinize kadar orada savaşın” diye ekliyor.

    Rommel batı kıyılarını bir engel ormanı haline getirmeye çalışırken elindeki yarım milyonu bulan esir işçiyi gece gündüz çalıştırarak milyonlarca ton beton engel döktürüyor, tonlarca çelik ve demir kullanarak dikenli tel, çelik tank kazıkları dahil, çeşitli engeller yaptırıyor. Hatta bunun için Maginot ve Siegfried müstahkem mevkilerindeki malzemeden yararlanıyor. 5 milyon mayın döşetiyor, kararı bunu 60 milyon mayına çıkarmak.

    Velhasıl Rommel, kıyıdan başlayarak sayılamayacak kadar çok sayıda mayın ve engel kalabalığının arkasında, beton barınaklar, dikenli tellerle güçlendirilmiş tilki yuvaları, siperler arasındaki askerleriyle düşmanını karşılamak üzere bütün tertipleri almak gayretinde. Hafif topçu kıyıya yakın, ağır topçu daha derinlikte ateş kusmaya hazır olacak. Rommel, çıkarma kuvvetlerine kanlı bir “Hoş geldin” tertipliyor. Öyle bir hazırlık, tarihte o güne kadar görülmüş değil..
    Kuvvetlerin tertiplenmesine gelince:

    Rommel’in düşüncesine göre düşman henüz kıyıya ayak basmadan veya kıyıya ayak basar basmaz imha edilmelidir. Bunun için de kıyılar kuvvetli tutulmalı, ihtiyatlarda kıyıya yakın bulundurulmalıdır. Rommel “Atlantik savaşının kaderi hava kuvvetlerinin elindedir” diyordu. Müttefik hava kuvvetleri kesin bir üstünlüğe sahip bulunduğuna göre, böyle müthiş bir hava gücünün gözü altında gerilerde bulundurulacak büyük ihtiyatların hareketleri çok güç olacak ve bu arada düşman çıktığı bölgelerde tutunma olanağını bulacaktır. Ve “Savaşın sonucu, ilk 24 saat içinde kıyılardaki mücadelede belli olacaktır.” Öyleyse yapılacak şey bellidir: “Bütün gayretler kıyıda toplanmalı, binlerce harp esiri tahkimat ve engelleme işlerinde çalıştırılmalı ve yer gök mayınlanmalıdır…”



    Rommel kısa boylu ve dolgun vücutlu biriydi, kalın bir kaput giymiş ve boynuna eski bir atkı sarmıştı. Aşağı yukarı yürümeye başlayarak elindeki kısa bastonu ile kumları işaret ederek “Savaş kumsallarda kazanılacak veya kaybedilecek. Düşmanı durdurmamızın tek şansı, onu deniz içinde ve sahile çıkmak için çabalarken yakalamaktır. Takviye kuvvetleri hiçbir zaman saldırı noktasına ulaşamayacaktır. Bunun aksini düşünmek bile deliliktir. Esas savunma hattı burada olacak. Nemiz varsa hepsinin sahilde olması lazımdır. Buna inan Lang, çıkarmanın ilk 24 saati savaşın sonucunu tayin edecektir. Almanya’nın geleceği bu sonuca bağlıdır. O gün, Almanya için olduğu kadar, Müttefikler içni de EN UZUN GÜN olacaktır” dedi.



    Emir Subayı Lang’ın anılarından

    Cornelius Ryan

    En Uzun Gün



    Rommel de, düşman çıkarmasının birinci öncelikle Calais’e yapılacağına inanıyordu. Bu sebeple de tahkimatının en çetinini burada yapmış, topçunun ve kuvvetlerinin çoğunu bu bölgeye yığmıştı. Nitekim Le Havre ile Dunkerque arasındaki 300 kilometrelik bu sahile 11 tümen yerleştirilmiş olmasına karşın, ikinci önceliğe sahip olan ve sonradan Müttefiklerin çıktıkları Le Havre ile Cherbourg arasındaki 200 kilometrelik Normandiya sahillerine ancak 4 tümen ayrılmıştı.

    Batı Avrupa Kuvvetleri Komutanı Mareşal Rundstedt’e gelince:

    Bu yaşlı ama deneyimli ve zeki Feld Mareşal, ilk çıkarmayı hiçbir şeyin durduramayacağına inanıyor. “Atlantik duvarı düşmandan çok Alman halkını kandırmak için yapılmıştır ve düşman ajanları aracılığı ile duvar hakkında bizden fazla bilgiye sahiptir” diyor. Rundstedt, dört yıl önce o ünlü maginot hattının bile kendi komutasındaki orduların panzerleri tarafından kenarlarından dolaşılarak kısa zamanda nasıl işe yaramaz hale getirilişini büyük bir zevkle yaşamış bir adamdı. Öyleyse yapılacak şey, büyük kuvvetleri geride toplamak, çıkan düşman toparlanıp yerleşmeye fırsat bulamadan, yani en zayıf anında bütün gücü ile saldırıp onu imha etmekti.

    Her zaman son sözü söyleyen Başkomutan Hitler, Rundstedt ve Rommel’in tamamen zıt düşen fikirleri karşısında kararsızdı. Rommel’in kıyı tahkimatının en üst düzeye çıkarılması için onu elindeki imkanlarla destekleyecekti ama, Rundstedt’e de hak veriyordu. Savaşın belirleyici gücü olan zırhlı tümenleri geride, Paris yakınlarında bulunduracaktı, hem de kimseye vermeyecek, doğrudan doğruya kendi elinde tutacaktı. Bu sebeple Rommel’in tüm ricalarına rağmen ona dördüncü bir zırhlı tümen vermeyi kabul etmemişti.

    Çıkarma tarihi olan 6 Haziran 1944’te iki tarafın planları şöyleydi.

    Başlangıçta Müttefikler harekata iki ordu ile katılacak ve Normandiya yarımadasında 75 kilometre genişlinde bir kıyı kesimine çıkacaklardı.

    Batıda General Omar Bradley komutasındaki 1nci Amerikan Ordusu 1nci ve 4ncü tümenleriyle karaya çıkacak, bu tümenlerin sağ kanadını güven altına almak için 82nci ve 101nci Amerikan hava indirme tümenleri batıdaki bölgelere indirilecekti.

    General Montgomery’e bağlı General Miles Dempsey komutasındaki 2nci İngiliz ordusu doğuda harekata katılacak, 3ncü ve 50nci İngiliz, 3ncü Kanada piyade tümenleri ilk kademe olarak kıyıya çıkarılacak, bunların sol kanadını güven altına almak için 6ncı İngiliz hava indirme tümeni doğudaki bölgeye indirilecekti.

    İlk kademede çıkarılacak 5 piyade ve indirilecek 3 hava indirme tümeninden sonra, ikinci kademe olarak 1 zırhlı tümen ve 2 zırhlı tugayın çıkarılması planlanmıştı. Buna göre ilk 48 saat zarfında kıyılara 150.000 askerle 1.500 tankın çıkarılacağı hesaplanmaktaydı. Harekatın gelişmesine göre, diğer kuvvetler de kısım kısım Fransa’ya sevkedilecekti.

    Müttefikler için “D Günü” dedikleri ilk gün gerçekten tehlikeli ve en kritik gündü. Hani Rommel’in dediği “En Uzun Gün”… “Atlantik Duvarı” onların da malumudur, “Rommel” ise bir başka korkulu rüya… Düşman tepeden tırnağa silahlı, binbir engelle pekiştirilmiş bu duvarın mazgallarında eli tetikte onu bekliyor… Üstelik geçmek zorunda olduğu, Manş denizi, ters akıntıların kaynaştığı, gelgitleri çok düzensiz, her an fırtınanın patlayabileceği çok çetin bir deniz…

    Almanlara gelince:

    Feld Mareşal Rundstedt’in komutasında Atlantik kıyılarında iki ordular grubu halinde tertiplenmiş olan savunma düzeninde:

    “B Ordular Grubu” komutanı Feld Mareşal Rommel, Hollanda dahil Fransa’da Loire ırmağına kadar geniş bir cepheden sorumlu, Hollanda’da bir kolordu, güneye doğru Calain bölgesinde 15nci ve Normandiya bölgesinde 7nci Ordu.

    Rommel’in emrine toplam 28 piyade tümeni ve 3 zırhlı tümen var.

    “G Ordular Grubu” komutanı Orgeneral Blaskowitz. Loire ırmağından İspanya hududuna kadarki cepheden sorumlu.

    Orgeneral Blaskowitz’in emrinde toplam 21 piyade ve 2 zırhlı tümen var.

    Ayrıca Feld Mareşal Rundstedt’in emrinde olması gereken, fakat Hitler’in ambargo koyduğu Orgeneral Schweppenburg komutasındaki 4 zırhlı tümen Paris yakınlarında bulunuyor. Bu zırhlı tümenler, çıkan düşmanı ezip denize dökecek en önemli cephe ihtiyatı. Hitler bu çelik yumruğu eli altında tuttuktan başka, Rundstedt’in elindeki diğer kuvvetlerin de, kendi izni olmaksızın yer değiştirmesini yasaklamış. Führer, Doğu’da rus kuvvetleri karşısında ezilip dururken bütün ümidini Avrupa’ya ayak basacak Müttefik kuvvetlerini kesin bir taarruzla denize dökmeye bağlamıştır. Bu günlerde sahneye çıkaracağı “V” silahı da, onun başka bir ümit kaynağıdır. Büyük bir gizlilik içinde imal edilen bu dev “V” roketlerinin de yardımıyla Batı’da kazanacağı bu zaferden sonra Doğu’ya kaydıracağı kuvvetlerle Rusların hakkından gelecektir. Mareşallerine söylediği de hep budur. “Harp talihinin aleyhe döner gibi göründüğü şu sıralarda yapacak başka bir şey var mı?..”

    Mayıs ayı iki taraf için de sinirli bir bekleyiş içinde geçer. Müttefikler 5 Haziran’da çıkarma kararı almışlardır, 4 Haziran’da uzak limandaki gemiler hareket eder. Ama hava koşulları bir çıkarmayı tehlikeye sokacak kadar bozuk. 4 Haziran sabahı 04:30’da yapılan son toplantıda Eisenhower mecburen harekatı erteleme kararı alır, gemiler geri dönerler.

    Bu durumda meteorolojik koşullar dikkate alınarak çıkarma ya 6 Haziran’da yapılacak, veya deniz ve hava koşullarının uygun olmaması nedeniyle iki hafta sonraya, 19 Haziran’a ertelenecektir, zamanın daha fazla beklemeye tahammülü yoktur.

    O gece saat 21:30’da yapılan toplantıda, kötü hava koşulları nedeniyle yine kesin bir karara varılamaz. 5 Haziran sabahı 03:30’daki son toplantı, yine komutanların leh ve aleyhteki düşünceleri nedeniyle uzamaktadır. Bu dakikalarda karara varılması lazımdır, yoksa 6 Haziran çıkarması için koca savaş makinesinin harekata geçilmesine geç kalınmış olacaktır. meteoroloji sorumluları hava koşullarının düzeleceği görüşündedirler ama, kesin bir güvence verememektedirler. Eğer şimdi harekete geçilmeyecekse, harekat 19 Haziran’da erteleneceğinden o tarihe kadar durum nasıl gelişir, o da belli değildir.

    Dışarıda gecenin zifiri karanlığında toplantı salonunun pencereli, fırtınalı bir yağmurla ıslanırken karar için bütün yüksek komutanlar Eisenhower’in ne diyeceğini beklemektedirler. Overlord harekatının başkomutanı Eisenhower ayağa kalkar, sorumluluğun ne derece ağır olduğunu bilen bir tavırla: “Baylar öyle anlıyorum ki kararı yalnız başıma vermek zorundayım. Başkomutan olarak görevim de zaten bunu gerektiriyor” der, kısa bir duraksamadan sonra “Yarın denize açılıyoruz” diyerek bu azap ve işkence dolu dakikalara son verir. İşaret verilmiş, tarihinin o göne kadar bir benzerini görmediği en büyük deniz armadası ve hava gücü, fırtınalı ve yağmurlu 5 Haziran öğleden sonra harekete geçmiştir.



    Şimdiye kadar bağlıymış gibi duran hür dünyanın güç ve hırsı nihayet serbest bırakılmıştı. Her cinsten 6.000’i aşkın gemi, 20 mil derinliğinde ve yan yana 10 sıra halinde ilerliyorlardı. Çıkarma gemileri, paslı yakıt tankerleri, süratli yolcu gemileri, destroyerler, muhripler ve zırhlılar hep bu gruba dahildi. Bazı gemilerde, sahile yaklaşınca içine asker bindirilerek denize indirilecek kadar küçük çıkarma tekneleri vardı. konvoyun önünde mayın tarayıcıları, sahil savunma gemileri, işaret şamandıralarını belirli yerlere koyacak istimbotlar ve gemilerin tümüyle baraj balonları vardı. Avcı uçağı filoları bulutların altında uçuyor ve her saldırıyı önleyecek şekilde hazır bekliyordu.

    İnsan, malzeme, top, tank, motorlu araçlarla dolu gemilerin etrafında güçlü savaş gemileri seyretmekteydi.



    Cornelius Ryan

    En Uzun Gün



    Müttefik kuvvetleri başkomutanı General Eisenhower, yaklaşan 3 milyon askere komuta etmekteydi. Bu askerlerin yarısı Amerikan idi: 1.700.000 kara, hava, deniz ve deniz piyadesi er, erbaş ve subay. İngiliz ve Kanada’lı kuvvetlerin toplamı da 1 milyonu bulmaktaydı. Bunlardan başka toplamı 300.000’i bulan Fransız, Polonya, Belçika, Hollanda, Norveç, Çekoslovak askerleri de bu orduyu tamamlamaktaydı. Yani, bir milletler topluluğu. Şimdiye kadar hiçbir Amerika’lı general değişik milletlerden oluşan bu kadar büyük bir kuvvete komuta etmiş değildi.

    Amerika Genelkurmay başkanlığının, kendisini başkomutanlığa atayan emri kısa ve özlüydü: “Avrupa kıtasına gireceksin, emrindeki kuvvetle Almanya’nın kalbini hedef alacak ve onun silahlı kuvvetlerini yok edecek harekatı yöneteceksin.”

    Yani bu kısaca, savaşı sona erdirmek, Avrupa’da esaret altında inleyen 300 milyon insanı kurtarmak demekti. O tarihte Müttefikler Nazi barbarlığının ne oranda olduğunu henüz tam anlamıyla bilmiyorlardı. Hitler’in gaz odalarında boğulan ve fırınlarında yakılarak yok edilen, köle işçi olarak çalışırken milyonlarca insanın varlığından tam olarak haberdar değillerdi.



    Eisenhower’in 6 Haziran 1944 tarihli Günlük Emri

    Müttefik çıkarma kuvvetlerinin askerleri, denizcileri, havacıları,

    Siz şimdi aylardan beri hazırladığımız büyük Haçlı Seferi’ne gidiyorsunuz. Dünyanın gözü sizin üzerinizdedir. İnsanlık sever aleminin ümit ve duaları sizlere refakat ediyor. Tüm cephelerdeki cesur birliklerimiz ve silah arkadaşlarımızla birlikte sizler, Alman savaş makinesini parçalayacak, Avrupa’nın mazlum ulusları üstündeki Nazi zorbalığını silip süpürecek, hepimiz için özgür bir dünyada barış ve emniyet sağlayacaksınız.

    Göreviniz kolay olmayacaktır. Düşmanınız iyi eğitilmiş, iyi donatılmış olup savaş deneyimlidir, fanatikçe savaşacaktır. Fakat biz 1944 yılında bulunuyoruz. 1940-1941 Nazi zaferlerinden bu yana çok şeyler oldu, köprüler altından çok sular aktı. O tarihlerden 1944 yılına gelinceye kadar Birleşmiş uluslar Almanları büyük yenilgilere uğrattılar, hem de meydan savaşlarında adam adama yiğitçe dövüşerek… Hava savunmamız düşmanın hava kuvvetlerine önemli zayiat verdirdi. Anavatanlarımız bize silah, araç ve gereç bakımından ezici bir üstünlük sağladı, ayrıca emrimize eğitilmiş savaşçılara sahip taze kuvvetler gönderdi.

    Akıntı artık yön değiştirdi, özgür dünyanın askerleri hep birlikte zafere doğru yürüyorlar.

    Cesaretinize, göreve bağlılığınıza ve savaş hazırlığınıza kesin olarak güveniyor, hep birlikte tam bir zafere ulaşacağımıza inanıyorum.

    Talihiniz açık olsun, bu büyük ve asil hareket için her şeye kadir olan Tanrı’dan bizlere yardımcı olmasını diliyorum.



    Hans-Adolf Jacobsen

    Kronoloji ve Belgelerle İkinci Dünya Savaşı



    İnanılması zor ama, Müttefiklerin koca savaş makinesinin hareketinden Almanların haberi olmamıştı. Keşif araçlarının bu kadar geliştiği bir zamanda Fransa sahillerinden 80 deniz mili ötede, neredeyse burnunun dibindeki İngiltere kıyılarından 6.120 geminin yola çıkmasını, hava yağmurlu ve bulutlu olsa da ay ışığında bu kadar yakına sokulmasını fark etmemiş olması, hakikaten anlaşılması güç bir konudur.

    Şimdi kesin olarak bilinmektedir ki, hava koşullarının kötü olduğuna aldanarak 5/6 Haziran gecesi bölgede keşif için ne bir Alman uçağı uçurulmuş, ne de karakol noktalarına bir denizaltı veya suüstü gemisi gönderilmişti.

    Bunlara ilave olarak Mareşal Rommel, birkaç gün izin yapmak ve eğer olanak bulursa Hitler’le görüşüp cephenin ihtiyaçlarını bildirmek üzere, Komtanı Rundstedt’in müsaadesiyle 5 Haziran günü Almanya’dan hareket etmiştir. Bundan başka 6 Haziran günü 7nci Ordu karargahında bir harp oyunu düzenlenmiştir, tümen komutanları ve daha üst komutanlar buna katılmak için bulundukları yerin uzaklığına göre, hareket etmiş veya hareket etmek üzeredirler. Bütün bunlar da gösteriyor ki, yayınlanan anılarında Churchill “Uzun süreden beri hazırlanan bu dev boyutlu harekatın düşman için tam bir baskın oluşu, gerçekten dikkate değer bir durumdur” diyecekti.

    Bununla beraber Alman komutanlığı tarafından 5/6 haziran gecesi saat 22:15 sıralarında -Müttefik donanmasının hareketini haber aldıkları için değil- çıkarma ihtimali olabileceğini dikkate alarak, ordulara hazırlıklı olmaları bildirilmişti.



    Gece saat 22:15’i birkaç saniye geçe Alman 15nci Ordusunun İstihbarat Başkanı Yarbay Meyer ofisinden dışarı fırladı. Elinde, belki de Almanların tüm İkinci Dünya Savaşı süresince ellerine geçen en önemli mesaj vardı. Meyer, artık çıkarmanın 48 saat içinde yapılacağını bildiriyordu. Bu bilgiye sahip olunca Müttefikler gerisin geriye denize döküleceklerdi. Elde edilen mesaj, BBC’nin Fransız yer altı örgütüne gönderdiği “Verlaine” şiirinin ikinci satırıydı, “kalbimi monoton bir hastalıkla yarala”…

    Meyer 15nci Ordu Komutanı General Hans von Salmuth ve kurmay başkanının diğer kurmay subaylarla briç oynadığı yemek salonuna girdi ve nefes nefese “Generalim, mesaj. İkinci kısım işte burada” dedi. Von Salmuth bir an düşündü ve tüm 15nci Orduyu alarma geçiren emri verdi.

    Meyer ofisine döner dönmez telefonla von Rundstedt’in karargahını durumdan haberdar etti. Onlar bu haber üzerine Hitler’in karargahı OKW’yi uyardılar. Aynı anda diğer bütün komutanlıklara teleks ile bilgi verildi. 7nci Ordu7ya haber verilmedi. Halbuki çıkarma bu ordu bölgesine yapılacaktı ve istilanın öncüleri olan Müttefik paraşütçülerinin atlaması için sadece üç saat kalmıştı.



    H. von Moss

    En Uzun Gün



    Ve nihayet 6 Haziran gece yarısından az sonra üç hava indirme tümeninin harekatı başlar. Hava rüzgarlı ve bulutludur. İngiliz 6ncı Hava İndirme Tümeni indirmeyi müteakip, önemsiz kayıplarla kısa zamanda toparlanıp hedeflerini ele geçirmiştir. Ama ondan 80 kilometre ötede aynı saatlerde inmeye başlayan 82nci ve 101nci Amerikan tümenlerinin şansı pek iyi değil. Sık sık bahçe çitleriyle bölünmüş sular altındaki arazi, gece karanlığında yere inen paraşütçülerin birleşmesini engelliyor. Birlikler zamanında toparlanamamış ve birbirlerinden ayrı düşmüşlerdir. Bu arada düşman keşif kolları ile bazı çarpışmalar olur. Sabah hava aydınlanırken birçok paraşütçü dağınık bir haldedir ve hedefler henüz ele geçirilememiştir.

    İlk paraşütçülerin inmesiyle beraber Alman komutanları arasında da alarm haberleri kademe kademe yayılmaya başlıyor. Henüz kıyılara bir çıkarma yoktur ama, bu hava indirmeleri herhalde bir çıkarmanın habercileri olsa gerek. Almanların karşılık vermesi kısa zamanda gerçekleşiyor. 7nci Ordu’ya bağlı 84ncü Kolordu Komutanı General Marcks, elindeki bir alaylık ihtiyatı gece karanlığında, batıya inen Amerikan hava indirme kuvvetleri üzerine, Rommel’in kurmay başkanı General Speidel de Ordular Grubu ihtiyatındaki 21nci Zırhlı Tümen’i -kendi insiyatifini kullanarak- doğudaki İngiliz hava indirme tümeni üzerine taarruza sevkediyor.

    Mareşal Rundstedt başkomutanlık ihtiyatındaki Panzer Eğitim Tümeni’ni ve SS Panzer Tümeni’ni, hava indirme bölgesine hareket etmek üzere, alarma geçiyor. Bu saatlerde Rundstedt’in kurmay başkanı General Blumentritt, Hitler karargahındaki General Jodl’a telefonla bütün haberleri ve alınan önlemleri bildirmektedir. Jodl hayretler içindedir, ona göre “Şimdilik dağınık yerlere bir kısım düşman hava indirmeleri vardır, henüz kıyıdan bir çıkarma yapılmamıştır. Öyle olsa bile bu, bir şaşırtma hareketinden başka bir mana taşımaz. Asıl çıkarma Calais bölgesine beklenmelidir, Normandiya’ya değil…” O halde, bu gece karanlığında bu telaşa ne gerek var? Üstelik Hitler, bu saatte uykudadır, uyandırılmasını gerektiren bir durum da yoktur. (Hitler, normal olarak her gün sabahın 02:00 – 03:00’üne kadar çalışır ve sabah 10:00’dan evvel de uyanmazdı.)

    Jodl, Rundstedt’e “İhtiyattaki zırhlı tümenlere hareket emri vermemesini, çünkü bunların Hitler’in izni olmaksızın kullanamayacağını” hatırlatmayı da ihmal etmiyor. “Sabahı ve durumun biraz daha aydınlanmasını beklemekte yarar var.”

    Bu sıralarda kurmay başkanı General Spediel, komutanı Rommel’i evinde bulmuş, kendisine telefonda durumu bildirmiş, sabahın saat 06:30’unda Rommel de arabasıyla cepheye hareket etmiştir. (Müttefiklerin hava üstünlüğü nedeniyle Hitler, orgeneral ve mareşallerin uçakla yolculuklarını yasaklamıştır.) O da gerçek çıkarmanın başladığına asla inanmıyor. Ona kalırsa bu, Alman ihtiyatlarını Normandiya’ya çekerek dağıtmak amacıyla girişilmiş bir yanıltma hareketi olabilir. Düşman asıl darbesini Normandiya’daki 7nci Ordu’ya değil, Calais’deki 15nci Ordu’ya indirecektir.

    Rommel karargahına akşama doğru varacak ve ancak bu saatten sonra, yani sabahın erken saatlerinde kıyılara çıkarmanın başlamasından ve akşama kadar kanlı savaşların yapılmasından 11 saat sonra komutayı ele alacaktır. Libya’da karşı karşıya gelen iki komutan, Rommel ve Montgomery, iki yıl sonra Fransa’da yine karşı karşıya gelmişlerdi. Çünkü Montgomery çıkarmayı yapan kuvvetlerin yarısına komuta etmekteydi ve kaderin garip bir cilvesi olarak -Montgomery’nin El Alemeyn’de taarruza geçtiğinde olduğu gibi- Rommel şimdi de izindeydi.



    5/6 Haziran 1944 gecesi Atlantik sahillerinde kasvetli bir sessizlik hüküm sürüyordu. Kıyı gözetleme merkezi astsubayı Fritz, vardiyası başında bölgeyi taramaktaydı. Birden radar ekranının görüntü vermediğini sandı, ekran inanılmayacak sayıda lekelerle dolmuştu. Sanki tüm İngiliz adaları Normandiya kıyılarına doğru yaklaşmaktaydı.

    Kıyılara doğru gelen bu görkemli akın, binlerce ışık noktası halinde radar ekranını aydınlatıyordu. Dakikalar geçtikçe bu noktaların hareketlerinden soluk izler belirdi ve bir elektrik ızgarası gibi yanan radar ekranı, dehşetli bir felaket fırtınasının ilk habercisi oldu. Bu ne demekti?..

    Ve tam bu sıralarda Müttefik bombardıman uçakları, bir arı sürüsü gibi ufukta belirdi ve göğü kapladı. Nöbetçiler yukarı bakamadılar, uçak motorlarının uğultusu gelenlerin nasıl bir felaket getirdiğini hissetmelerine yeterliydi. Kısa bir süre sonra bombardıman uçaklarını, av bombardıman ve av uçakları izledi.

    Derken nakliye uçakları göğe yayıldı, doğu ufkunda alışılmamış bir gün doğuyor ve on binlerce paraşütçü Fransa topraklarına süzülüyordu.

    Bir Alman gözcüsü, denizi kaplayan dehşetli manzara karşısında kekeleyerek telefona koşar, soluk soluğa anlatmaya çalışır: “Gemiler… Gözün alabildiği kadar her yerde gemiler var… Binlerce gemi yaklaşıyor.. Ne cins mi?.. Aman yarabbi, dünyada olan her sınıf gemi var: Savaş gemileri, kruvazörler, muhripler, taşıma ve pek acayip tipte gemiler var…

    Sahilleri dövmeye başlayan gemilerin ağır toplarından fışkıran barut alevleriyle havada şaklamalar duyulmaktadır. Yer, gök cehennemi bir hal alır. Bu, tarihin görmeye başladığı en büyük askeri çıkarma harekatıdır.



    Osman Öndeş

    İkinci Dünya Savaşı



    Churchill savaştan sonra yayınladığı anılarında “Binlerce geminin, zırhlıların, kruvazörlerin, torpil, tarama ve taşıma gemisinin, mavnanın yüklenmesi, toparlanması ve manevrası, büyük bir ustalıkla gerçekleştirildi” diye yazacaktı.

    Manş’ta 5 kuvvetinde bir rüzgar esmekte. Deniz köpürüyor, büyük seferin yolcularından çoğunu deniz tutmuştur. Ufukta şimşekler ve uğultu, Normandiya kıyılarının insafsızca hırpalanmakta olduğunu gösteriyor. İngiliz hava kuvvetlerinin 1.000 Lancaster uçağı, Almanların kıyılarda mevzilenmiş olan ağır topçu mevzilerine hücum etmektedir.

    Ve… Sonunda beklenen an gelir. 6 Haziran sabahı, Atlantik sahillerinin belli belirsiz aydınlandığı sıralarda, Normandiya yarımadasının batısında ilk Müttefik askerleri Avrupa kıyısına ayak basarlar…

  2. #92
    malkov adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    13-01-2005
    Mesajlar
    285
    Karizma Gücü
    0
    İkİncİ Dünya SavaŞi - Fransa’nin çöküŞü

    Eğer hava koşulları elverseydi Fransa’ya yapılacak taarruz, sıklet merkezi kuzeyde olan ve Hollanda ile Belçika’yı çiğneyerek Müttefik kuvvetlerini ve Maginot’u batıdan kuşatan bir plana dayanılarak yapılacaktı. Fransa-Almanya hududunu Maginot müstahkem mevkii bir duvar gibi boydan boya örttüğüne göre, Hollanda ve Belçika üzerinden yürümekten başka çare yoktu. Gerçi diğer müstahkem mevkiiler gibi Maginot’da yarılmaz değildi ama, ağır kayıpları göze almak yerine küçük ve zayıf ülkeleri çiğnemek daha uygun görünüyordu.

    Bu plan, Birinci Dünya Savaşı’nda uygulanan, meşhur Alman komutanı general Schlieffen (Şilifen) planına benziyordu. Hitler bununla daha önce pek ilgilenme fırsatını bulamamış ve önüne geldiği şekilde kabul etmişti. Ama şimdi hava koşulları nedeniyle yeterli zaman vardı ve şunu bir de kendisi inceleyebilirdi.

    Doğrusu, gönlü baştan beri bu plana ısınmamıştı. Onu bu haliyle savunan kendi karargahı (O.K.W)’nin generalleri Keitel ve Jodl’a: “Siz Prusya generalleri, hocanız Schlieffen’in yolundan ayrılmayı bir türlü düşünemiyorsunuz. Brauchitsch de dahil sizler, ayağınızda Schlieffen çizmeleri, gözünüzde onun gözlükleri olduğu halde bakıyorsunuz. Bu planın, düşmanı göğsünden itici ve zaman kaybettirici olduğunu bir türlü anlamak istemiyorsunuz. Üstelik bu planın, sizin değerlendirdiğiniz gibi, kesin sonuç alıcı bir yönü de yok” diyordu Hitler. Onun düşüncesine göre bir harekat planının en önemli öğesi baskın idi ve bu planda bu mevcut değildi. Baskını içermeyen bir plan da sakat sayılırdı. “yeniliklere, baskın etkisi yaratacak şeylere karşı kör” bazı generallere, “hayal gücü bakımından kısır, kendi teknik bilgilerinin duvarları arasında hapsolmuş” bazı askerlere bunu nasıl anlatmalıydı?

    Hitler, günlerce haritanın karşısına geçiyor, uzun uzun bakıyor, sonra yalnız başına gezinerek saatlerce düşünüyordu. Onun istediği, baskın faktörü ağır basan bir plandı... Ama nasıl, ne şekilde?..

    Maginot’un bittiği ve Lüksembourg ile Belçika hududunun buluştuğu neredeyse 90 derecelik köşede, Lüksembourg ile Güney Belçika’yı kapsayan Arden Ormanları uzanmaktaydı. Bir çok dere ve tepelerle, sık ağaçlarla kaplı, yolsuz, arızalı ve geçilmesi zor olan 100 kilometre derinliğindeki bu ormanlık bölge geçilse bile bu sefer de Meuse nehri ikinci bir engel olarak insanın karşısına dikilmekteydi. Derin vadiler arasından kıvrılarak akan Meuse, hele bahar mevsiminde kabaran suları ve dik yamaçlarıyla önemli bir su engeliydi. Ne Birinci Dünya Savaşı’nda ne de daha önceleri büyük çapta herhangi bir piyade harekatının bile düşünülmediği bu yer, şimdi Hitler’in kafasını kurcalayıp duruyordu.

    Evet, neden olmasın?..

    Hitler işin ayrıntılarına inip sarp ve geçilmez kabul edilen ormanlık bölgede Arlon düzlüğü gibi ağaçsız ve arızalı olmayan bazı yerlerin varlığını da saptayınca, kesin kararını vermişti: Piyadenin bile beklenmediği bu yerden hem de zırhlı birliklerle taarruz edecek ve mevziin köşe yaptığı bu menteşeyi parçalayarak düşman savunmasını ikiye bölecekti. Önde zırhlı birlikler yerine piyade ile hücum edildiği taktirde, piyadenin yavaş temposu ile daha Meuse nehrine bile varamadan durum belli olur ve o can alıcı “baskın” etkisi ortadan kalkar, düşman gerekli önlemleri alırdı.

    Alman ordusu harekete geçer geçmez Müttefik kuvvetleri, düşmanı Fransa topraklarının ilerisinde karşılamak, Belçika ve Hollanda ordularını da yanına alarak savunmak üzere ileriye çıkacaklardı. Çünkü batılılar şimdi de yine Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi bir Schlieffen uygulaması beklemekteydiler. Bu kesin şekilde Alman istihbaratı tarafından biliniyordu. “Sedan Planı”nın çatısı buna göre kurulmuş ve planın ana hatları şöyle belirlenmişti:

    Harekat başlar başlamaz düşmanın dikkati ve büyük kuvvetleri önce Hollanda ve Belçika üzerine çekilerek Schlieffen planı görüntüsü verilirken, Arden bölgesinden hızla dalan zırhlı birlikler Manş denizine ulaşarak düşmanı ikiye bölecek ve kuzeyde kalan düşman kuvvetleri imha edilecekti. Bundan sonra kuvvetin büyük kısmı bir hazırlıktan sonra güneye dönerek Fransa’nın istilasına başlayacaktı.

    Planın ruhu ve özü kısaca “Sağ gösterip” (Asıl kuvvetlerle cephenin sağ kanadında, yani Hollanda-Belçika üzerinden taarruz ediyor görüntüsü verip) hiç beklenmeyen yerden (Cephenin sol kanadından, Ardenler üzerinden) “Solu yapıştırmak”tı. İşte “Baskın”ın mükemmelliği de buradaydı: Önce Fransız ve İngiliz kuvvetlerini, Hollanda ve Belçika’ya doğru harekete geçirecek torbanın içine çekmek, sonra buradan piyade bile gelemez diye bilinen bir yerden dalarak torbanın ağzını kapatmak.

    Evet aldanma... Şaşırtma... Ve de Baskın...

    Harekat başarısı, kuzeyden Hollanda ve Belçika’ya taarruz eden sağ kanadın düşmanı göğsünden yakalaması, Ardenler taarruz eden sol kanadın ise hızla dalıp düşmanı kuşatmasına bağlıydı. Yani, bir “Örs ve çekiç manevrası”: Örs sağ kanat, çekiç ise sol kanattan yürüyen güçlü kuvvet olacaktı.

    Baskının etkisi, birinci derecede sürate bağlıydı. Ormanlık saha ne kadar çabuk aşılır, Meuse nehrinin batı yakasına ne kadar hızla el atılabilirse başarı şansı o kadar artacaktı. Meuse nehri geçildikten sonra dümdüz ovalara çıkılmış ve yeterli yola kavuşulmuş olacağından, bundan sonra manş denizine kadar harekat çok daha hızlı şekilde gelişebilirdi. Düşmanın ormanlık ve arızalı olan kesimden böyle bir taarruzu beklememesi Hitler’in büyük avantajı idi. Harekat biraz zor gelişse dahi baskının sağlayacağı üstünlük yanında bu zorluk göze alınmaya değerdi.

    Bu taarruz planı kesinleşince Schlieffen planına göre sağ kanatta toplanmış olan zırhlı (panzer) tümenler ve diğer bazı kuvvetler sol kanada kaydırılmaya başlandı.

    1940 Şubatında başlama emrini veren Hitler, yeni yığınaklanmanın büyük bir gizlilik içinde yapılmasını özellikle vurgulamıştı.

    İşte “Sedan Planı”, Hitler’in “Baskın... Baskın...” diye diye hiç akla gelmeyen bir yerden panzer kuvvetleriyle taarruzu düşünmesinin meraklı öyküsü ve Hitler’in doğum sancıları içinde kafasında evirip çevirdiği fikirlerin ağır ağır gün ışığına çıkışıdır. General Guderian anılarında “Harekat planlarını hiç korkuya kapılmadan ve büyük tehlikeleri göze alarak hazırlamasıyla dikkatimizi çekerdi” diyerek Hitler’in bu yeteneğini doğrulayacak, General Halden de birçok karar ve eylemini beğenmemekle beraber “Bazen Mitler mükemmel stratejik fikirler ileri sürerek hepimizi şaşırtırdı” diyerek kralın hakkını krala verecekti.

    Sedan Planı’nın Hitler’in kafasında mı doğduğu, yoksa general Manstein’ın mı fikri olduğu tarihçileri uzun süre uğraştırıp durmuştur ama, sonunda fikrin ilkin Manstein’nın kafasında doğduğu, fakat Hitler’in bundan habersiz olarak harekatı planladığı kabul edilmiştir. Hitler’in başkomutanlık karargahındaki generalleri Keitel ve Jodl’un kesinlikle belirttiklerine göre A Ordular Grubu Kurmay Başkanı General Manstein’nın, komutanı Rundstedt’in imzası ile kasım 1939’dan itibaren bu konuda kara kuvvetleri komutanlığına yolladığı hiç bir plan Hitler’e intikal ettirilmemişti. Aslında General Manstein bile böyle bir iddiada değildir. Sonraki anılarında “Hitler planımızdan haberli miydi değil miydi bilmiyorum ama, düşüncelerimizi hayret edilecek bir süratle kavradığı gayet belirgindi” diyecekti.

    Sedan Planı’nın dayandığı baskın ve cüret, bazı Alman komutanlarını korkuya ve hayrete düşürmüştü. Dümdüz Hollanda ve Belçika ovaları dururken bu geçilmez dağlık ve ormanlık araziye saplanmak da neyin nesiydi? B ordular Grup Komutanı Feld Mareşal von Bock, Sedan Planı’nı savunanlara hiddetle çıkışıyordu:

    “Maglnot hattına 15 kilometre kadar sokuluyor ve Fransızların seyrinize bakacağını sanıyorsunuz. Tank ve motorlu birliklerinizi Arden’lerin domuz patikalarına benzer kötü yollarına sürüyor, düşmanın bir hava taarruzu ile sizi bu fare kapanında ne hale getireceğini düşünmek bile istemiyorsunuz. Bu kervan geçmez yerlerden bir kuş gibi uçarak Meuse nehrine bir günde ulaşacağınızı nasıl hayal edebiliyorsunuz, şaşıyorum. Pekiyi vardınız diyelim, oradan Manş denizine doğru koşarken 300 kilometre boyunca sol yanınızı neyle savunacaksınız, bunu hiç düşündünüz mü? Hudutla nehir arasında sıkıştırılırsanız ne yapacaksınız? Hem, ya müttefikler Belçika’ya girmeyecek olurlarsa? Ya da bir kısım kuvvetlerinizin Meuse’ü geçmesini bekledikten sonra, var güçleriyle karşı taarruza geçerlerse? İnanın bana, siz gözü açık rüya görüyorsunuz.”

    General Halder de, zırhlı birliklerle en fazla Meuse’e gidip orada durulması ve piyade yetiştikten sonra duruma göre yeniden harekete geçilmesini uygun buluyordu.

    Fransızlara gelince, onlar hala kış uykusunda tatlı, güvenli duygular içindeydiler Çelik bir duvar gibi Maginot hattının koruyanlarına gizlenmişler, kuzeyde Lüksembourg ve Belçika hududu boyunca yığdıkları büyük kuvvetlerle düşmanı beklemekteydiler.





    1 Mayıs 1940 günü Batı Cephesi

    (Savaştan 10 gün önce)

    Savaş başladığından beri, evvelki gün dördüncü belki de beşinci keredir Basel’den Ren’e ve Frankfurt’a seyahat ettim. Basel’in dışı veya ilk otuz kilometresinde Ren nehri eteklerinden Fransa ve Almanya hududu uzanır. Gerçekten hiç kimsenin bulunmadığı hissini veren bu topraklarda, aslında demiryolunun arkasından başlayarak Kara Orman’lara kadar tümsekler halinde beliren Alman mevzileri sıralanır. İki büyük ordu, bir nehrin böldüğü topraklarda karşı karşıya durmaktadır.

    Halen her şey büyük bir sessizlik içinde. Pazar günü köylerden birinde Alman çocuklarının, nehrin diğer yakasında vakit öldüren Fransız askerlerinin gözü önünde hiç korkusuz oyun oynadıklarına şahit oldum. Tamamiyle açıklık bir çayırda Alman askerleri futbol oynuyorlardı ve mevzilerindeki Fransız askerlerinin karşısında şakalaşıyorlardı. Ren nehrinin iki yakasındaki trenler, fütur getirmeden, bir o yana bir bu yana gidip geliyorlardı. Tek bir kurşun bile atılmamıştı, göklerde bir uçak dahi görülmüyordu.



    William L. Shirer

    Nazi İmparatorluğu



    Fransız Başkomutanı general Gamelin “Savunma her zaman taarruza üstündür, Alman hücumları bizim savunma duvarlarımıza çarparak parça parça olacaktır” diyor ve ekliyordu: “Almanlar saldırsınlar diye, inanın bir milyar Frank veririm.”

    Bir yanda en umulmadık yerden saldırmak için en cüretli planlar geliştirmekte olan kabına sığmaz bir başkomutan ve diğer yanda 1914 kafasındaki Fransız Generali...Tanrı Fransızları korusun, dernekten başka çare yok. Görüldüğü gibi Fransız ordusunda ki asıl bozukluk komutanların düşüncesinde, hala eskiye bağlı, tutucu savaş anlayışlarındadır.

    Savaş başlamadan önce tarafların kuvvet durumları şöyleydi:

    Almanların 90 piyade ve 11 zırhlı (toplam 101) tümenlerine karşılık. Batılıların 108 Fransız (3’ü zırhlı),11 İngiliz, 23 Belçika, 10 Hollanda (toplam 152) tümenleri vardı. Kara Kuvvetlerindeki asker sayısı bakımından Batılılar Almanlar’dan üstündü.

    Tank sayısı bakımından Fransızların 1.875, İngilizlerin 600, toplam 2.475 tankları var, Almanların ise 2.574. Birbirine yakın ama Fransız tankları ağırlık, zırh ve silah bakımından Almanlarınkinden çok üstün. Fakat en önemli fark Almanların tanklarını tümenler halinde toplu olarak kullanmaları, Fransızların ise (3 zırhlı tümen dışında) tanklarının çoğunu piyade tümenleri emrine vererek leblebi tanesi gibi dağıtmaları.

    Topçu bakımından da Fransız ordusu yalnız başına gerek sayı, gerek çap bakımından Alman topçusundan üstün.

    Hava kuvvetlerine gelince: Üstünlük tamamen Almanlarda. Mareşal Goering’in kısa sürede yarattığı uçak sayısı 4.500. Buna karşılık 1.730’u Fransız, 1.720’si İngiliz olmak üzere Batılı havacıların toplam 2.450 uçağı var. Bu sayıca azlığa rağmen İngilizler yeni Spitfire avcı uçaklarını savaşın en kızgın zamanlarında bile savaşa sürmeyecekler ve kendi adalarının savunması için yedekte tutacaklardı.

    Bütün bu rakamların bir sayı kalabalığından başka bir mana taşımadığı, savaşı kazanan asıl unsurun moral, eğitim ve harp sanatının doğru kullanılmasında olduğu görülecektir. Bu konuda Alman ordusunun üstün olduğu su götürmez bir gerçekti.

    Alman ordusu “Sedan Planı’nı uygulayacak tertibi almış, hazırlıklarını tamamlamıştı. Hollanda ve Belçika’ya taarruz edecek zayıf sağ kanattaki B Ordular Grubu, Mareşal von Bock’un komutasında, 4 zırhlı tümen ve 30 piyade tümeninden oluşuyordu.

    Ardenler’den cepheyi yarıp düşmanı kuşatacak güçlü sol kanadı teşkil eden Mareşal von Rundstedt’in emrindeki A Ordular Grubunda, 7 zırhlı tümen ve 40 piyade tümeni vardı. Rundstedt asıl vurucu kuvvetini emrindeki üç orduya dağıtmayarak General Klist’in ordusunda toplamış, 5 zırhlı tümeni! bu kuvvet ile bir zırh balyozu oluşturmuştu.

    Maginot hattı karşısında bırakılan Mareşal von Leeb (C Ordular Grubu)’in emrinde 20 piyade tümeni vardı. Batılı savunma düzenine gelince: Maginot ile Manş denizi arasında dört ordu vardı: General Giraud komutasında (7 tümen) Fransız 7nci Ordusu, General Blanchar komutasında (12 tümen) Fransız 1nci ordusu, General Çorap komutasında (10 tümen) Fransız 9ncu Ordusu ve Lord Gort’un komuta elliği (9 piyade tümeni. 1 zırhlı tugay) İngiliz ordusu.

    Maginot hattında da dört Fransız ordusu. Taarruz etmesi beklenen 20 Alman tümenine karşılık çelik ve beton sığınakların içine gömülmüş bekleşen 40 Fransız tümeni.

    Fransızların üç zırhlı tümeni ihtiyatta tutuluyordu. 53 milyonluk koca İngiliz İmparatorluğunun harp başladığından beri geçen uzun zaman içinde Fransa’ya ancak 400 bin kişilik 11 tümen asker göndermesi dikkate değer, (Halbuki 33 milyonluk Polonya bile 30 tümen asker çıkarmıştı.) Fransa 8 vatandaşından 1ini, İngilizler ise 40 vatandaşından 1ini silah altına almıştı. Yani İngilizler, Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi şimdi de kendi milletini kolluyor, imkan nispetinde sömürge askerini ve daha çok da diğer müttefiklerini cepheye sürmek yoluna gidiyordu.

    Evet, şu veya bu koşullarda ve kıyametin kopmasından bir gün önce Avrupa batısındaki düşman orduları, milyonluk askerleri, tanklarıyla, toplarıyla tepeden tırnağa silahlı, birbirini kollamaklaydılar.

    Batı Avrupa’daki büyük savaş 1940 yılı 10 Mayıs sabahı Norveç harekatının (Narvik hariç) sona ermesinden üç gün sonra, Hollanda-Belçika-Lüksembourg-Fransa sınırlarında aniden parlayıverdi. Harbin başladığı o uğursuz 1 Eylül 1939 gününden beri, sanki ortada savaş yokmuşçasına bir huzur ve sessizlik ortamında geçen 8 aylık dinlenmeden sonra batı cephesi şimdi top, tank ve uçak sesleriyle doluydu. Bölge halkı yataklarından korku ile fırlamış, cephedeki askerler silah başı yapmış, kuşlar bile çığlık çığlığa nereye gittiğini bilmeden telaşla havalanmışlardı. Doğu’dan yana sanki bir cehennem parlamıştı: Toplar gürlüyor, tanklar zincirlerini şakırdatarak toz toprak içinde koşuyor, Stuka’lar korkunç gürültüler arasında pike yaparak kulakları sağır eden bombalarını bırakıyorlardı.



    10 Mayıs günü, sıcak bir İlkbahar sabahı gün ağardıktan az sonra Berlin’deki Belçika ve Hollanda elçileri dışişleri bakanlığına çağrıldılar, İngiliz ve Fransız ordularının yakında girişecekleri bir saldın karşısında tarafsızlıklarını korumak İçin, Alman askerlerinin o sıralarda ülkelerine girmekte oldukları, kendilerine haber verildi. Aynı gerekçe bir ay önce Danimarka ve Norveç’e yapılan saldırılan da haklı göstermek için ileri sürülmüştü. Yetkililer elçilere, İki hükümete de verilen ültimatomlara hiçbir seklide itiraz edilmemesini istediler. Herhangi bir karsı koyma kesinlikle ezilecek ve bu yüzden akacak kanın sorumluluğu yalnızca Belçika ve Hollanda krallık hükümetlerine alt olacaktı.


    Fecrin belli belirsiz ilk aydınlığında Alman hava kuvvetlerinin birinci hedefi Fransa’daki hava alanları idi. Bombardıman uçakları, avcıların korumasında 72 hava alanına bulutlar halinde çullanmış ve savaşın ilk günü akşama kadar birbiri arkasından dalgalar halinde hücum üzerine hücum tazeleyerek Batılı uçakları adeta silip süpürmüştü. Bunu izleyen günler daha az yoğunlukta sürecek saldırılar sonucunda Batılı hava kuvvetlerinin kolu kanadı kırılacak ve Mareşal Goering’in Luftwaffe’si göklerin kesin egemeni olacaktı.

    Plan gereğince Alman taarruzu 270 kilometrelik tüm cephede 05.30’da başladı. Almanlar bundan Öncekiler gibi harp ilanına gerek görmeden Hollanda, Belçika ve Lüksembourg tarafsız devletlerine saldırarak “Batı Meydan Muharebesine” tarihte görülmemiş bir hızla girişmişlerdi.

    Günün ilk aydınlığı ile Alman askeri hududu geçerek Hollanda topraklarına adımını attığı anda, kilometrelerce gerilerdeki Rotterdam’ın kilit noktaları gökten yağan Alman paraşütçüleri tarafından göz açıp kapayıncaya kadar ele geçiriliyordu. Ren üzerindeki büyük köprülerde öyle... Sanki öbür dünyalardan bilinmez yaratıklar güçlü kanatlarla uçarak gelmişler ve kimsenin ne olduğunu anlamasına fırsat bırakmadan istedikleri yere konuvermişlerdi. Kondukları yer bir köprü ise, zırhlı birlikleri yetişinceye kadar bunu sağlam şekilde korumuş ve Alman panzerlerinin hızla düşman derinliğine dalıp gitmelerini sağlamışlardı. Paraşüt birliğinin indiği yer bir hava alanı ise buradaki düşman uçaklarını tahrip etmişler, planör veya diğer uçaklarla taşınacak takviye birliklerinin gelmesine kadar burayı sağlam bir üs olarak savunmuşlardı.

    Hollanda ve Belçika’da Alman hava indirme kuvvetlerinin harekatı “Yıldırım Savaşı”nın mükemmel bir uygulaması olarak gerçekten takdire layıktı. Norveç’ten sonraki bu ikinci uygulama, Alman askerlerine eğitimde öğretilenlerin ne ölçüde cüret ve cesaretle uygulandığının göstergesiydi. Çok sayıda dere ve sulama kanallarıyla örtülü bu iki küçük ülkede, ulaşımın düğümlendiği köprülerin ele geçirilmesi hayati önemdeydi. General Student komutasındaki 4.500 kişilik bu küçük hava indirme birliği, cüssesini çok aşan büyük bir başarı ile bu görevi yerine getirmiş ve bu sayede sağ kanattaki von Bock orduları kısa zamanda Hollanda ve Belçika ordularını çökerterek bunların Fransız ve İngiliz kuvvetleriyle birleşip bir savunma hattı kurmalarını Önlemişti.

    İlk indirme Belçika’ya yapılmıştı, hem de 500 kişilik az bir kuvvetle. Alman ilerleme mihveri üzerinde bir kirpi gibi duran çok iyi hazırlanmış “Eben Emael” kalesi ile “Albert Kanalı” üzerindeki önemli iki köprü mutlaka ele geçirilmeliydi.



    Batı cephesinde saldın başlangıç saati 05.30 olarak planlanmıştı. Bu saatten önce havalanan Ju-52 uçaklarının arkasına birer planör takılıydı. Saatler 05.30’u gösterdiğinde bunların sının aşmış olmaları gerekiyordu.

    Ardından paraşütçüler yola çıktı, bunları taşıyan uçakların arkasında planör takılı olmadığı için daha hızlı yol alınıyordu. Böylece her iki grup aynı anda hedefe ulaşmış olacaktı. Havadan taşınan diğer birlikler planörle değil, doğrudan doğruya nakliye uçakları ile yere indirilecekti. Lahey-Rotterdam bölgesi için düşünülen bu uçaklar, iki kenti birbirine bağlayan karayoluna iniş yapacaklardı. Planörlerle taşınan, paraşütçüler ve havadan nakliye uçaklarıyla taşınan birlikler değişik hedefler Üzerine ineceklerdi. Böylesine bir hareket Alman savaş tarihinde ilk kez görülüyordu.

    Bunların arkasından bombardıman uçaktan Stuka’lar Messerschmitt avcı uçakları da havalandılar. Sabahın soğuk sisinde sınırda bekleşen Alman askerleri, gerilerden Doğu’dan motor sesleri duydular, bu o güne dek hiç duymadıktan bir sesti, çünkü hiç bir zaman bu kadar çok sayıdaki uçak aynı anda uçuşa geçmemişti.

    Sınırda bekleyen askerlerin gözleri saatlerdeydi, az sonra saat 05.30 olacak ve harekat başlayacaktı. Sabahın alaca karanlığında sayısız uçağın motorlarından çıkan dumanlar gökyüzünde beyaz çizgiler bırakırken yerde de tankların motorları çalıştırıldı. Ağır ve hafif toplar yol durumuna getirildi, piyadeler silah başı yaptı. Saat 05.30... harekat saati geldi çattı...

    Artık gökyüzündeki homurtuları kimse işitmiyordu. Şimdi yerdeki gürültü her şeyi bastırıyordu. Bir anda başlayan topçu ateşi, tank motorlarının homurtusu ve zırhlı araçların palet şakırtıları, makineli tüfek ve el bombası seslerine kanamaktaydı. Alman planör grubunun hedefi olan Belçika’deki Albert Kanalı kıyısında dünyanın en mükemmel tabyası bulunuyordu.

    Lüttich müstahkem mevkiine bağlı “Eben Emael” tabyasıydı bu. Kimse burayı alamaz deniyordu. En üst zırh kubbe çevreden 90 metre yüksekteydi. Mazgallarının ardında, zırhlı top kulelerinde 1.200 Belçikalı asker beklemekteydi. 42 top, 20 çift namlulu ağır makineli tüfek ve sayısız hafif makineli tüfek, tabyayı almak isteyen düşmana ölüm kusmaya hazırdı. Tabyanın her noktası, başka bir noktadan ateş altına alınabilmekteydi.

    Albert Kanalı’ndan tabyanın alınması zaten olanaksızdı. Kanal her yandan ateş altında tutulabilirdi. Ayrıca kıyısı son derece dik olduğu için silahlı bir karşı koyma olmadan bile buraya tırmanmak düşünülemezdi. Kara tarafından saldın da olanaksızdı. Zira gerektiğinde arazi sular altında bırakılabilmekteydi. Alman askerleri olanaksızlığı gerçekleştirdiler. Ju-52 nakliye uçağına bağlı planörler tabyanın yanına yaklaştıklarında uçaklarla aralarındaki bağlantıyı kestiler. Planörler sessizce yavaş yavaş süzüldüler. Eben Emael tabyasında ölüm sessizliği vardı henüz. Güneşin ilk ışıklarında ağır planörlerin pilottan iniş noktalarını saptadılar. Çok öncesinden tabyanın maketleri Özerinde yaptıktan İncelemelerden yöreyi çok iyi biliyorlardı.

    İlk planör çelik bir piste indi. Planörün kızaklarının çelik üzerindeki gıcırtısı kesilmeden dokuz piyade askeri büyük bir çeviklikle dışarı atlamışlardı bile. Birbiri ardından inen planörlerden çıkan tam teçhizattı piyade askerleri toplanmaya başladılar. Sayılan da çok değildi, toplam 78 kişiydiler. Ancak altlarında, dev bir zırhla korunmuş, ağır silahlarla donatılmış 1.200 Belçika askeri vardı. Almanlar tepelerine indiği halde muhafızlar bir şeyin farkına varmamışlardı. Barış içinde yaşayan Belçikalıların akıllarına getirecekleri şey miydi bu? Bu sırada saatler 05.32’yi gösteriyordu ve Alman tankları yoldaydı. Eğer harekat planının aksaması istenmiyorsa, tankların Maastricht ile Lüttich arasında Meuse ırmağını aşmaları gerekiyordu.

    Fransız başkomutanı Gametin Alman saldırısı haberini almıştı. Saat 06.45 sularında Fransız birlikleri daha önce Belçika hükümeti ile kararlaştırılan ortak harekat planına göre kuzeye doğru Belçika sınırını aşarak yola çıktılar. Bu birlikler akşamdan önce Albert Kanalı’na ulaşacaklar ve Belçikalılarla birlikte Almanları bu geçilmez mevzilerde karşılayacaklardı.

    Ama daha sabahın ilk saatinde ilk toplu patlayıcı madde demetleri tabya zırhlarında gedikler açmaya başladı. 78 Alman askeri kendilerinden çok daha güçlü Belçikalılara karşı saldırıya geçmişlerdi.

    Üç saat sonra Alman öncü tankları, arkalarında istihkam birlikleri olduğu halde Lüttich yolundaki son engelleri aşmış, sınır tahkimatını yarmıştı. Artık Alman tanklarının karşısında Eben Emael ve dik kıyısıyla Albert Kanalı vardı.

    Tabyanın tepesindeki 78 Alman askeri mazgallara açtıkları sürekli ateşle, karadan yaklaşmakta olan arkadaşlarını korumaya çalışıyorlardı. Tabya komutanı çevreyi sular altında bırakma emrini verdi. Almanlar istihkam birliklerini ileri yolladılar. Şişirme sandallarla göl haline gelmiş geniş arazide yola devam edildi,Albert Kanalı aşıldı.

    Yepyeni, tehlikeli ve sessiz bir silah olan planörlerle gelmiş olan askerlerle bağlantı kurulmuştu. Bundan sonra tabyanın alınması bir zaman meselesiydi.

    İkinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi



    Taarruzdan önceki gece karanlığında Eben Emael tabyası planörlerle taşınan hava indirme birliği tarafından etkisiz hale getirilirken, diğer yandan bu tabya tarafından korunan Albert su kanalı üzerindeki iki köprü de bir avuç gözü pek Alman paraşütçüsü tarafından ele geçirilmişti.

    Avrupa’nın en sağlam tank engeli kabul edilen 70 metre genişliğindeki Albert su kanalı, tanınmış askerlerin “En kuvvetli ordular karşısında bile en az iki hafta dayanır” dedikleri meşhur su bendi taarruzdan 4 saat sonra aşılmıştı.

    Belçika ordusu, Fransız ve İngiliz kuvvetleri yetişinceye kadar bulunduğu mevzilerde tutunmaya çalışıyordu ama, bu dayanılmaz sel önünde durmak mümkün değildi. Gerçi Alman taarruzu ile beraber Müttefik kuvvetleri de plan gereğince Belçika hududunu aşarak imdada koşacaklar ve Belçika ordusu ile ertesi günü birleşeceklerdi ama, onlar da sele kapılacaklardı.

    Mollanda da aynı gece Alman hava indirme birliklerinin tepeden inme baskını ile, daha cephede silah patlamadan önce, barış içindeyken istilaya uğramıştı. Yarım saat kadar önce Belçika’da yaşananların bir benzeri, şimdi Hollanda’da yaşanmaktaydı.



    Paraşütçüler Rotterdam üzerine atlamıştı. 10 Mayıs sabahı erken saatlerdeki bu indirme harekatı hiçbir direnme ile karşılaşmadan gerçekleşmişti. Kimse sessizce yere doğru süzülen askerlerin farkına varamamıştı. Bu iki paraşütçü bölüğünün görevi, Meuse ırmağı üzerindeki Önemli kara ve demiryolu köprülerini bir baskınla ele geçirmekti.

    Paraşütçüler Niuwe Meuse köprüsü yönünde ilerlediler. O sırada bir tramvay sabahın erken saatlerinde ilk seferini yapmak üzere istasyondan ayrılıyordu.

    1nci paraşüt bölük komutanının aklına bir fikir geldi, tramvayla köprüye gitmek nasıl olurdu acaba? Bundan daha iyi bir gizleme düşünülemezdi. Böylece hiç bir tehlikeyle karşılaşmadan köprünün öte yakasına geçilmiş olurdu. Komutan tereddüt etmeden emrini verdi “Tramvayı durdurun biz de bineceğiz.”

    Komutanın şansı vardı, askerlerden birkaçı Aşağı Ren bölgesindendi.Bunlar Hollanda dilini biliyorlardı. Gerçi tramvay vatmanı sabahın bu erken saatinde üniformalı askerlerin ortalıkta dolaşmalarına şaşırmıştı, ama tramvayı durdurdu.

    “Binebilir miyiz?” diye sordu askerlerden biri Hollanda dilinde.

    “Tabii, ben de zaten köprüye gidiyordum.”

    Askerler tramvayın bomboş iki vagonuna doluştular, vatman freni koyuverdi. Karşı yakaya vardıklarında vatman tramvayı yeniden durdurdu.

    Paraşütçüler teşekkür edip indiler. Vatman ve iki vagonun biletçileri hala tramvaydaki askerlerin kim olduklarını anlamamışlardı. Gerçi üniformalar onlara biraz yabancı gelmişti,ama bunların Alman üniformaları olabileceğini rüyalarında görseler bile inanmazlardı. Zaten paraşütçülerin kıyafetleri tramvaycıların resimlerini ve filmlerini gördükleri Alman askerlerininkinden oldukça farklıydı.

    Daha sonra tramvay memurları, askerleri kendi Hollanda askerleri sandıklarını anlattılar. Ancak Hollanda ilgilileri kamuoyu önünde gülünç duruma düşeceklerini anlayıp tramvaycılara gördükleri askerlerin Hollanda üniforması giymiş olduklarını söylettiler. 2nci paraşütçü bölüğü de Müttefik propaganda örgütüne bilmeden çok yararlı oldular. O zaman uydurulan bu konudaki söylentiler bugün bile gerçek sayılmaktadır çoğu kez.

    2nci bölüğün komutanı, 1nci bölüğün tramvaya bindiğini ve gözden kaybolduğunu görmüştü. Kurnaz bir fikirdi bu, kendisi de aynını yapacaktı. Köprünün karşı yakasında 1nci bölüğe mensup paraşütçüler mevzilenirken, makineli tüfekleri Rotterdam yönüne doğru yerleştirirken, 2nci paraşütçü bölüğü 20 dakika sonra gelen tramvaya biniyordu.

    20 dakika sonra!.. Bu süre içinde çok şey olup bitti. Bu arada gündüz olmuştu iyice, işçiler ve memurlar köprüden geçip işlerine gitmeye başlamışlardı. Bunlar köprünün Rotterdam yakasındaki Üniformalı askerlere hayretle bakıyorlardı. Bu ilginç üniformalar içindeki askerler ne yapıyordu böyle? Manevra mı? Bir devriye polisinin dikkatini çekti bu durum. Karakolun böyle bir manevradan haberi yoktu. “Gerçekten tuhaf diye düşündü polis. Doğru telefona koştu.

    Bu arada bütün Hollanda makamları savaşın başladığını, Alman askerlerinin Hollanda’ya saldırdıklarını, Lahey bölgesine paraşütçülerin indiğini biliyordu. Rotterdam askeri komutanı Albay Scharroo silahbaşı emri verdi. Bir motorlu topçu taburu 2nci paraşütçü bölüğünün arkasından, güneyden Niuwe Meuse köprüsüne doğru yola çıktı, ikinci tramvayın vatmanı ise yolcuların kimler olduğunu biliyordu. Tabii ki silahlı askerlere karşı koyacak kadar akılsız değildi. Ancak köprüye yaklaşırken Hollanda birliklerinin geldiğini görünce tramvayı durdurdu. Alman paraşütçü subayına, Hollanda askerlerinin araçlarından inip köprünün yanındaki birkaç evi işgal ettiklerini söyledi vatman. Alman bölük komutanı askerlerini indirdi ve yolun sağına ve soluna dağıttı. Hollanda birliği ise gizlenemeyen Alman askerlerine makineli tüfek ateşi açtı. Bir anda paraşütçülerden bir kısmı öldü ya da yaralandı.

    Gizlenecek bir yer görünmüyordu ortalıkta. Bölük komutanı birden açık bîr kapı gördü. Ölüm kusan makineli tüfekten biraz olsun korunmak için askerler içeri daldılar. Onlar kapıdan girerlerken içeriden bir çan sesi duyuldu. Kapısı ardına kadar açık bina bir manastırdı ve çanlar sabah ayinine çağrı için çalıyordu. Dehşet içinde olmalarına rağmen Alman askerleri, korkmuş keşişleri ve ayine gelen halkı yatıştırmaya çalıştılar. Sonunda bunda başarılı da oldular.

    Keşişler dinlerinin gereğine uyarak yaralıların tedavisi için kotları sıvadılar. Din adamı olduktan için yaratılan kurtarmaya kalktıkları taktirde kimsenin onlara ateş etmeyeceklerini düşünüyorlardı. Ancak yola çıktıklarında onlar da makineli tüfek ateşi ile karşılaştılar.

    işte Müttefiklerin ikinci propaganda fırsatı o sırada doğdu. Almanlar sadece Hollanda üniformaları giymekle kalmamışlar, aynı zamanda din adamı kılığına da bürünmüşlerdi. Bu olay ertesi günkü Hollanda ve Belçika basınında işte bu şekilde kamuoyuna yayılıyordu. Keşiş cüppesi giyen herkesten şüphe ediliyordu artık. Bu cüppenin altında bir Alman askeri saklı olabilirdi.

    “Beni dinleyin” dedi subay. “Bir manastıra girdik. Manastırlar da kiliseler gibi Cenevre anlaşması hükümlerine tabidir. Burada fazla kalamayız. Yoksa bizi keşişlerin cüppesi altına saklanıyor diye suçlarlar. Ne kadar zor olursa olsun, buradan çıkmalıyız. Üçe kadar sayacağım, ondan sonra hep birlikte karşıdaki büyük eve gireceğiz. Yolda vurulan, olduğu yerde kalacak. Kimse durup arkadaşına yardım etmeyecek. Anlaşıldı mı?..O halde bir-iki-üç...”

    Paraşütçüler ardına kadar açık manastır kapısından dışarı fırladılar. Birkaçı Hollandalıların ateşi altında yığılıp kaldılar. Ancak çoğunluk büyük bir gıda maddesi mağazasının büro ve depo kısımlarının bulunduğu binaya girmeyi başardı. Hemen burada savunma için mevzilendi.

    Bölük komutanının aklına bir fikir geldi. Masanın üstünde bir telefon görmüştü. Rotterdam belediye başkanının telefonunu rehberden buldu ve numarayı çevirdi. Sabah saat henüz 06.00 idi. Bu saatte Hollanda’da hiç bir memur çalışmaya başlamazdı. Binadaki bekçi telefonu açtı. Telefondaki yabancının ne istediğini anlamamıştı. Az sonra gelen bir polis Almanca biliyordu.

    Alman subayı bir blöf yaptı. Alman tank tümeninin birazdan geleceğini söyledi. Hemen bir milletvekilinin yollanmasını istedi. Hollanda polisi afallamıştı. Ne yapmalıydı? En iyisi garnizon komutanını bu tuhaf telefon konuşmasından haberdar etmeliydi.

    Alman subayının nereden telefon ettiğini öğrendikten sonra telefonu kapadı.

    Birkaç dakika sonra gıda maddeleri mağazasının bürosundaki telefon çaldı. Alman bölük komutanı şimdi, Rotterdam garnizon komutanının birkaç düzine paraşütçünün ne kadar güçsüz olduğunu bildiğini farketti. Bir milletvekilinin çağırılması olanaksızdı.

    “On dakikaya kadar teslim olun. Pencereden beyaz bez çıkarın. On dakika İçinde bu söylediklerimi yapmazsanız, hiçbiriniz sağ kalmayacak biçimde saldırıya geçeceğiz. Sanidiniz. Şimdi saat 06.45. 06.55’de bekleme süresi dolacak.”

    Dışarıdan, köprünün öteki yakasındaki bölüğün Hollanda askerleriyle çarpışma sesleri geliyordu. On dakika sonra makineli tüfek yaylım ateşi ve havan mermileri yağmaya başladı. Kiremitler damdan yuvarlanıyor, camlar zangırdıyordu. Yeniden Almanlardan yaralanan ve Ötenler oldu.

    “Köprüyü tutun, böylece tanklar rahatça Rotterdam’a gidebilsinler. Akşama kadar dayanmalıyız, o zaman tanklar gelmiş olurlar.” Paraşütçülere havalanmadan Önce böyle söylenmişti. Ama paraşütçüler vaatlerini tutamayacaklardı, dayanmaları olanaksızdı. Güneyden Fransız Yedinci Ordusu yaklaşmaktaydı. Hiçbir direnmeyle karşılaşmadan ilerliyorlardı. Bütün yollar onlara açılıyor, köprülerden serbestçe geçiyorlardı. Ancak Alman 9ncu tank tümeni engelleri bir bir ortadan kaldırmak zorundaydı. 10 Mayıs akşamı paraşütçüler Rotterdam’ın Meuse köprüsünde büyük bir özlemle tank palet ve motor seslerini beklerken tank tümeni Peel hattını bile aşamamıştı. Çevresi Hollanda kuvvetleriyle sarılmış paraşütçülere daha 100 kilometre yol vardı. Ancak dört gün sonra tanklar Rotterdam’ın Niuwe Meuse köprüsünde olabileceklerdi. 13 Mayıs’da...

    Ama paraşütçüler de oradaydı o gün. Köprünün iki yakasında değil, köprü üzerinde, altında, çelik putrellerin arasında. Sayıları iyice azalmıştı. Ancak görevlerini yerine getirmişlerdi. Köprü tahrip «ditmemiş, tankların Rotterdam’a geçebilmelerini sağlayacak biçimdeydi.


  3. #93
    malkov adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    13-01-2005
    Mesajlar
    285
    Karizma Gücü
    0
    Aynı gece Alman hava indirme birliklerinin bir kısmı da, Hollanda’nın o zamanki başkenti Hauge’ye saldırmıştı. Maksat, hükümet üyelerini ele geçirmek, yürütme örgütünü kontrol altına almaktı. Hiç benzeri olmayan bu çılgın harekat için General Sponeck komutasında bir paraşüt taburu ve iki hava indirme alayı ayrılmıştı. Bu cüretli girişim başkentte büyük şaşkınlık ve karışıklık yarattıysa da istenen başarıyı sağlayamadı.

    10 Mayıs sabahı, daha çarpışmanın başlamasından önce, gece karanlığında yola çıkarak Hollanda ile Belçika’nın tahmin edilenden çok daha kısa zamanda ele geçirilmesini sağlayan Alman hava indirme kuvvetlerinin komutanı General Student de yaralılar arasındaydı, başından aldığı yara nedeniyle sekiz ay görevinden uzak kalacaktı.

    Evet, savaş aniden başlamıştı ve Alman uçakları kulakları sağır eden gürültülerle yeri göğü inletiyor, cepheler ve cephe gerisi aynı anda bomba ve makineli tüfek mermileriyle allak bullak oluyordu. Diğer yandan nehir, kanal dinlemeden büyük bir hızla aşıp gelen zırhlı ve motorlu birlikler bu telaşı büsbütün arttırmaktaydı. Bu, yönü ve zamanı kestirilemeyen fırtına, cephede olduğu kadar cephe gerisinde de Öyle bir karışıklık ve panik yaratıyordu ki, artık bir daha düzenin geri getirilmesi ve dengeli bir savunma kurulması mümkün değildi. Düşünülmeli ki burada, Hollanda ve Belçika cephesinde ileriye sürülenler, von Bock ordularının 12 tümeni ve bu taarruzun öncüleri de sadece 9ncu Panzer Tümeni ve General Student’in 4.500 kişilik hava indirme birliği gibi küçük bir kuvvetiydi. Ama darbe o kadar hızlı inmişti ki, dağılan Hollanda ordusu karşısında huduttan dalarak hızla ilerleyen 9ncu zırhlı tümen birlikleri Rotterdam civarında kendi paraşütçüleri ile buluşuyor, yardım için ilerlemekte olan Fransız kuvvetleriyle Hollanda kuvvetleri arasına girerek bu iki ordunun birleşmesini engelliyordu. Belçika ordusu da, kuzey komşusu Hollandalılardan pek farklı durumda değildi. O da sanki depreme uğramıştı.

    Hollanda ve Belçikalıların şaşkınlığı görülmeye değerdi. Asker olsun, sivil yöneticiler olsun şimdi başlarını elleri arasına atmış, nasıl bir felakete uğradıklarını düşünüp durmaktaydılar. O tarihe kadar benzeri görülmemiş hızdaki savaş usullerini, paraşütçü ve planörlerle tepeden inmeleri, nehir ve kanalları hızla geçen şişirilmiş piyade bollarını ve diğerlerini, karadan ve havadan esip gürlemeleri değerlendirmeye çalışmaktaydılar. Hani su kanallar geçilmez birer doğal tank engeliydi? Hani köprüler havaya uçurulacak ve düşman bu geniş su kanalları önünde kıpırdayamaz hale getirilecekti? Velhasıl, 1914 harp esaslarına göre yapılan bütün hazırlıklar, bu akla gelmeyen yeni usuller ve darbeler altında hiçbir işe yaramamıştı.



    Belçika’nın başkenti Brüksel’de Atman bombardıman uçakları havada gürül gürül uçarlarken ve dolaylardaki tarlalara düşen bombalar pencereleri zangırdatırken, sabahın kör karanlığında Spaak’ın odasına girdi ve cebinden bir kağıt çıkardı. Bakan, elçiyi durdurarak “Affedersiniz bay elçi, önce ben konuşacağım” dedi. Öfkesini gizlemeye çalışmadan şunları söyledi: “Alman ordusu ülkeme saldırmıştır. Yirmi yıl İçinde ikinci kez Almanya, tarafsız ve sadık Belçika’ya karşı canice bir saldırıya girişmiştir. Bu seferki, 1914 saldırısından daha iğrençtir. Belçika hükümetine ne bir ültimatom, ne de bir protesto verilmiştir. Belçika Almanya’nın kendisine karşı girişmiş olduğu taahhütleri bozduğunu, Almanya hücuma geçtiği sırada öğrenmiştir. Tarih Almanya’yı sorumlu tutacaktır. Belçika kendisini savunacaktır.” Zor durumda kalan Alman diplomatı resmi Alman ültimatomunu okumaya başladı, ama Spaak okumasını yanda kesti “Siz belgeyi bana veriniz” dedi. “Bu kadar kötü bir görevi üzerinizden almak isterim.”



    William Schirer

    Nazi İmparatorluğu



    Kuzeyde sağ kanatta bu işler olurken, güneyde sol kanatta da asıl darbeyi indirecek olan Rundstedt orduları harekatın başladığı 05.30’da Ardenler bölgesinde hızla ileriye atılmış, Lüksembourg ve Güney Belçika’da ilerlemeye başlamışlardı. “Sedan Planı” bir saat hassasiyetiyle işliyor ve hükmünü yürütüyordu. Ana hatları Hitler’in kafasında şekillenmiş basit, fakat etkili bir plan... Fransız yazarı Raymond Cartier’in “Hitler’in Allah vergisi stratejik sezgisi ve cesareti, bir kurmay çalışmasının mükemmel tekniği ile birleşerek tarihin en sade fakat en muhteşem planını ortaya çıkardı” diye bahsettiği plan...

    Fransız ve İngiliz orduları da bu planın öngördüğü ve tahmin edildiği şekilde hareket ediyorlardı. Hudut civarında yığınaklanmış olan kuvvetleriyle vakit geçirmeksizin Belçika’ya girip kuzeye doğru ilerlemeye başlamışlardı. Mitler de ilerleyen bu kuvvetlere ilk iki gün hiçbir hava hücumu yaptırmayacaktı. Üstelik harp tebliğlerinde hep Hollanda, Belçika harekatından bahsedilerek dikkatler daima kuzeye von Bock ordularının harekatına çekilmekteydi. Ta ki, müttefiklerin olabildiğince büyük kuvveti bu ölüm torbasına girsin.

    Bu arada İngiltere’de beklenmez şeyler oluyordu. Norveç yenilgisi kamuoyunu ayaklandırmış, parlamenterler sinirlenmişti. Dünya denizlerinin hakimi muhteşem donanmaya rağmen bu olanlar neyin nesiydi? Parlamentoda üç gün süren tartışmalardan sonra 9 Mayıs günü, 73 yaşındaki ihtiyar Chamberlain istifa zorunda kalacak, yerini Churchill’e bırakacaktı. Yani, bir gün sonra 10 Mayıs sabahı balı cephesinde savaş başladığında İngiltere dünyayı unutmuş kendi kavgasına dalmıştı.



    1940 Mayısı’nın ilk kurbanı başbakan Chamberlain oldu. Avam Kamarası’nın 9 mayıs toplantısında Norveç bozgunu görüşülüyor. Meclis, utanç ve öfke duygularıyla sarsılmakta. Leo Amery acı konuşmasını, Cromweel’in ünlü sözleriyle bitiriyor: “İktidar koltuğunda, memlekete olan faydanızla ölçülemeyecek kadar çok kaldınız. Gidin artık Allah aşkına, defolup gidin.” Chamberlain bu gösterişli çağrıya boyun eğiyor. Bakanların ayaklarına basarak yürüyor ve salondan çıkacağı sırada durup öfkeli ve acı bakışlarla meclisi son bir kere daha süzüyor.



    Raymond Cartier

    İkinci Dünya Savaşı



    Aynı gün saat 09.30’da, harekatın başlamasından dört saat sonra Berlin meclisinde Hitler savaşın başladığını bildirirken Churchill, yeni kabinesine güvenoyu almaya uğraşıyordu.

    Hitler konuşmasında “Hollanda, Belçika ve Lüksembourg’a girmeye zorlandıklarını” bildiriyor ve şu sözlerin altını kuvvetle çiziyordu: “Bugün yeniden başlayan Savaş, Alman halkının bin yıllık geleceğinin kaderini belirleyecektir.”

    Almanların kaderini belirleyecek olan savaş batı cephesinde bütün hızıyla ve kavurucu alevi her saat biraz daha Manş denizine doğru yayılarak sürüp gidiyordu.

    10 ve 11 Mayıs’ta Mareşal von Bock’un taarruzunun gelişliği Hollanda ve Belçika’da bunlar olurken, Mareşal von Rundstedt’in bölgesinde anlaşılmaz bir sessizlik vardı. Daha doğrusu karmakarışık dağlık arazideki geçit vermez sık ormanlar sanki gürültüyü örtüp saklamaklaydı. Gerçekte ise, harekatın başladığı saatte buradaki asker de piyadesiyle, tankıyla, topuyla ileri atılmış, karşısında perde halindeki zayıf düşmanı atarak Meuse nehrine doğru ilerlemekteydi. Bölgede bir hava harekatı da olmadığından ve havasıyla, hava indirmesiyle, kara savaşları ve harp tebliğleriyle tüm gürültü kuzeyde olduğundan sanki yol vermez bu kesim unutulmuş, tüm dikkatler öbür tarafa çevrilmişti.

    Üç gündür Hollanda ve Belçika orduları ile savaşan ve torbaya giren Müttefik kuvvetleri ürkütmemek için onlara ilişmeyen Alman hava kuvvetleri, 12 Mayıs’ta sessizliği bozdu. Şimdi Hollanda ve Belçika’da cepheye doğru ilerleyen Müttefik kuvvetler yoğun hava taarruzları altında zorlanmaya başladılar. Önlerindeki nehir, kanal gibi engelleri bir cambaz marifetiyle geçen von Bock ordularının hızı karşısında duraklayan Müttefik birlikleri, planlanan “Dyle” hattına varamayacaklarını da anlamışlardı. Hollanda ordusu ile zaten bağlantı sağlanamamıştı. İlerideki Belçika ordusu ise, şiddetli Alman taarruzu karşısında birliklerini düşmana kaptırmadan geri çekiliyordu.

    İngiliz ve Fransız kuvvetleri savaşın üçüncü günü ileride hala direnebilen Belçika ordusunun himayesinde Dyle Hattı’na doğru yürüyüşlerine devam ettiler.

    Von bock, yakalarına yapıştığı 1, 7, 9ncu Fransız ordularıyla İngiliz ordusunu, yani yaklaşık bir milyonluk askeri sıkıştırmaya başlamıştı. Hollanda, savaşın beşinci günü 14 mayıs’ta elini kaldırıp teslim olacak, Kraliçe Wilhelmina ve hükümet üyeleri bir İngiliz muhribine binerek İngiltere’ye sığınacaktı. Polonya ve Norveç’in yaptığı gibi onlar da, sömürgeleriyle ve bu cehennemden kaçabilen askerleriyle savaşı sürdürmekte kararlıydılar.

    Bu sırada Rundstedt’in sol kanattaki zırhlı ve motorlu öncü kuvvetleri, üç günlük zor bir yürüyüşten sonra 13 Mayıs’ta Meuse nehrine ulaşmışlardı. O gün öğleden sonra, şimdiye kadar dikkati çekmemek için bu kesime uğramayan meşhur Luftwaffe de ilk defa bu bölgede görünerek hava taarruzlarını başlattı. Sedan bölgesi ve Meuse nehrinin batı yakası şimdi bir cehennemi andırıyordu, her taraf yangın yerine dönmüştü. General Corap’ın 9ncu Fransız ordusunun askerleri korkunç bir rüya görüyor gibiydiler. Bir yandan dağlar ve ormanlardan -sanki kanat takıp uçarak- tanklar toplar çıkıp gelmiş, diğer yandan üç gündür huzur dolu olan göklerden yıldırımlar yağmaya başlamıştı. Ve bu hengame içinde şişirme botlara binmiş Alman öncüleri, sarp vadiler arasında döne döne hızla akan Meuse nehrinin dik batı yakasına geçmeye başlamışlardı...



    13-14 Mayıs gecesi saatler ilerliyor. Alman tarafından uzun motorlu kollar, bütün tarlan yanık Ardenler’den geçiyor. Meuse kıyısında yorgunluk nedir bilmez Atman generalleri Guderlan, Stever, Schoal köprü yapımı çalışmalarım bizzat denetliyor, şafakla birlikte tanklar karşı kıyıya bu köprülerden geçecekler. Fransız tarafında ise korku ve kargaşa yıkıcı sonuçlarını vermeye başlıyor.



    İkinci DünyaHarbi Ansiklopedisi



    Acele kurulan köprülerden ertesi sabah tankların geçişi başladı. Zırhlı Kolordu Komutanı General Guderian en önemli zırhlı tümenin yanındadır, Tümeni karşı kıyıya geçirmek için askere cesaret verir, bulduğu bir şişirme bota binerek kendisi karşı kıyıya çıkar. Komutanlarını panzer tümeninin kurucusu, “Yıldırım Savaşı”nın kuramcısı meşhur general Guderian’ı en ileri hatlarda yanlarında gören askerler o heyecanla ileri atılırlar.

    Bu başına gelenler karşısında şaşkına dönen Fransız askerleri, nehrin karşı kıyısında mevzilenmiş Alman topçusunun yoğun ateşleri yetmezmiş gibi, sabahın ilk ışıklarıyla beraber tepesine çöken uçakların da etkisiyle paniğe kapılmıştı. Hitler’in “Baskın... Baskın...” diyerek ısrarla üzerinde durduğu, uğrunda uykularını yitirdiği olay işte bu idi. Tüm zorluğuna ve tehlikesine rağmen ustalıkla uygulandığı taktirde kesin zafer sağlayacak faktördü baskın.

    14 Mayıs, Meuse kıyısındaki Sedan kentinin, Almanların eline geçtiği ve General Kleist’in zırhlı grubunun bir sel gibi Meuse’yi atlayarak düzlüğe çıktığı gündür. Diğer bir anlatımla Fransız çöküşünün başlangıç tarihidir, yani batılıların kara günü... 14 Mayıs’ta Sedan’da tutuşan paniğin alevi, Fransa dize gelinceye kadar artık bir daha söndürülmeyecekti. O gün, aynı zamanda Hollanda ordusunun silahını bıraktığı, müttefik kuzey savunmasının bir yanının çöktüğü tarihti.

    Bu çözülüp dağılma yalnız Sedan bölgesinde de değildi. Sedan’ın kilometrelerce uzağında aynı nehrin, yani Meuse’nin üzerindeki bir başka yerde, Dinant’da da buna benzer olaylar oluyordu. Guderian’ın panzer kolordusunun Sedan’a vardığı sıralarda Hoth’un panzer kolordusu da Dinant’a ulaşmış ve general Rommel’in 7nci Panzer Tümeni 13 Mayıs’ın erken saatlerinde bir sıçrayışta nehrin karşı kıyısına atlayıvermişti. (Çiçeği burnunda genç Tuğgeneral Rommel sonraları hızla yükselerek, Afrika’da İngilizlerin korkulu rüyası olacak, dört yılda mareşallik rütbesine ulaşacak ve sonra Hitler’e karşı girişilen suikasttan haberli olduğu iddia edilerek intihara zorlanacaktı.)

    Bu arada, iki kolordunun ortasında Reinhardt’ın Panzer Kolordusu da Meuse’ye ulaşmış, o da fazla kayıp vermeden karşı kıyıya geçmeye başlamıştı. Böylece Fransız cephesi Meuse nehri üzerinde 70 kilometrelik bir genişlikte yarılmış ve panzerlerin rahatlıkla ilerleyebileceği bir düzlüğe çıkılmıştı. Artık bundan sonra general Kleist’in, “Çekiç” görevini yapacak zırhlı kitlesini durdurmak kimin haddine?..

    Bu harekatta olan şey, harekat halindeki iki kuvvetin aniden karşılaşması ve birbirlerine çarpması idi. Ama bir tarafta ne yapacağını bilen tamamen zırhlı ve motorlu bir kuvvet, diğer yanda yaya. Tabanı şişmiş, hiç ummadığı bir zamanda çevik kuvvetlerle karşılaşıp şaşıran bir piyade. Geniş Meuse nehri engelinden ve evvelce iyi kötü yapılmış tahkimattan yararlanma avantajını bile kullanamayan bu savunma kuvvetinin tepesinde bir de bomba ve makineli tüfekleriyle ortalığı darman duman eden düşman hava kuvveti eklenince sonuç belli olmuştu.

    Sadece piyade tümenlerinden kurulu Fransız 9ncu ordusu bu zırhlı akın karşısında 15 Mayıs’ta parçalanmıştı. Ordu Komutanı General Corap saat 11.00’de çekilme emrini verdi. Onun yerine atanan General Girau’nun da yapacağı bir şey yoktu. Üstelik yeni komutan birkaç gün sonra Almanların eline geçen esirler arasında olmaktan kurtulamayacaktı.



    Stuka’lar, göklerden düşmanın üstüne şimşek gibi iniyor, vınlayarak çıkışa geçtiklerinde ise, bir dizi bombanın yeri göğü sarsarak patladığı işitiliyor. Muazzam toz bulutlan, bozguna uğramış düşman kalabalıkları arasında, saatte 60 kilometre hızla yol alan zırhlı birliklerinin ilerleyişini belirliyor. Savaş savaştıktan çıkmış, sürek avına dönmüştür.



    Raymond Cartier

    İkinci Dünya Savaşı



    Kaçış başlamıştır. İnsanın aklını başından alan, gözüne kara bir perde indirerek ölüm korkusundan ve dolayısıyla kaçıp kurtulmaktan başka bir şey düşünmesine imkan bırakmayan bir duygunun yarattığı “Alman tankları burada” sözü bir felaket habercisi gibi dalga dalga, inanılmaz bir hızla ta cephe gerilerine kadar yayılıyordu. Henüz silahını kullanmamış, düşmanın yüzünü bile görmemiş birlikler şimdi birbirini çiğneyerek kaçma telaşına kapılmıştır. Daha önceden yurtlarını terk ederek memleket içlerine doğru kaçmaya çalışan sivil halk zaten yolları doldurmuşken şimdi buna asker de katılınca ortaya çıkan kördüğümü çözebilmek artık kimsenin elinde değil. Kurtulmak isteyenler tıkanan trafik yüzünden kaçamıyor, ağır yaralılar ambulanslarda inlerken cepheye doğru herhangi bir ikmal konvoyu veya takviye birliği de gelemiyordu.



    Bazı koruganlar direniyor, subaylar komuta merkezlerini savunuyor, ama daha düşmanının gölgesini bile görmemiş insanlar arasında panik, çıra alevi gibi yayılıyor. Budalaca bir çığlık “Alman tankları Bulson’da” feryadı, kurmay karargahlarına kadar yayılıyor ve komuta merkezlerinin telsizcileri son iş olarak bu haberi daha ötelere iletiyorlar. Komuta merkezleri bir yerden diğerine taşınıyor. 71nci piyade tümeninin alayları gibi, tek isabet almamış birlikler mevzilerini bırakıp rastgele çekiliyor. Geçen savaşın tecrübeli subayları -bunlardan biri utancından intihar edecektir- “Herkes canını kurtarsın”cıları durdurmaya çalışıyor. 5nci hafif zırhlı tümen gibi disiplinli birlikler de, geri çekilme emri verildiğini sanarak, teçhizatlarıyla birlikte şaşkınlar ordusuna katılıyor. Gün, sihirli bir sessizlik içinde sona eriyor. Stuku’lar kaybolmuştur. Uzaktan uzağa, Marfee ormanı yamaçlarında devam eden çarpışmanın uğultusu işitiliyor. Yüzlerce taburu, binlerce topu ve tankı, yüzyıllar ötesinden gelen ve gururlu bir milletin kalbini heyecanla çarptıran bîr zafer geleneğiyle, Fransız ordusu sapasağlamdır, kılına bile dokunulmamış. Ne faydası var, bu ordu yenilmiştir artık. Bundan öte, altı hafta boyunca harcanacak bütün gayret, anlamsız çarpışmalar olarak kalacak. Başlayan çözülme, çorap söküğü gibi büyüyecek.



    Raymond Cartier


    Fransız orduları başkomutanı general Gamlen de şaşırmıştı. Dikkatini Hollanda ve Belçika üzerinden bir türlü ayıramıyor, aniden beliren Arden harekatına bir mana veremiyordu. Acaba Almanlar Ardenler’de görünerek, ihtiyatları ve dikkatleri buraya mı toplamak istiyorlardı? Bunları düşünerek 13 ve 14 Mayıs’ta savaşın altıncı gününde. Çorap ordusunda feryatların iyice artması üzerine artık tehlikenin kuzeyde değil Ardenlerde olduğunu anlamaya başlıyordu. Birbiri peşine Meuse’yi aşarak batıya doğru İlerleyen Alman tankları, artık kuşkuya yer bırakmayacak şekilde gerçeği yansıtmaktaydı. Yüzlerce panzerin palet gürültüleri, artık en sağırların bile kulaklarını açacak kadar korkunçtu.

    Gamlen 15 Mayıs akşamı kararını vermiş, ihtiyatlarını Ardenler doğrultusunda harekete geçirmişti. Cephedeki 9ncu ordu da, bütün kuvveti ile nehri geçen düşmana taarruz ederek onları karşı yakaya atacak, hava kuvvetleri de, bütün gücü ile buraya saldıracaktı. 16 Mayıs’ta yayınladığı emirde şöyle diyordu General Gamlen:

    “Askerlerimiz, bir adım Fransa toprağını düşmana kaptırmaktansa, oldukları yerde ölmelidirler. Bu saatte parolamız şudur: Yenmek ya da ölmek.

    Yenmek zorundayız.”

    Ama bunlar geç kalmış önlemler ve geç kalmış sözlerdi. Zamanında gözünü açmamış, ordusunu baskına uğratmış bir başkomutanın acı itirafı olan bu sözlerin bu aşamada hiçbir yaran da yoktu. Morali bozulmuş olan 9ncu ordu, taarruz bir yana,düzgün bir çekilme bile yapamayacak kadar sarsılmıştı. Ertesi gün Sedan bölgesinde sağlam kalan uçaklarla girişilen Müttefik hava hücumu da isteneni vermekten uzak kalacaktı.



    İngiliz ve Fransız hava kuvvetleri, köprülere kahramanca saldırıyor, filolar dalga dalga birbirini kovalıyor, ama Albay von Hippel’in uçaksavar topçusu da iyi bir günündedir. 100 uçak düşürerek etkili bir bombardımanı önlüyor. Korkunç çelik fırtınasının içerisinde, barut kokusu duymaya gelmiş olan ordular grubu komutanı yaslı General Rundstedt, Donchery köprüsünün ayağında Guderian’ı buluyor. “Söyle bakalım Guderian” diyor “Bu şenlik hergün var mı?”

    - Jawohl, Herr General oberst (Evet sayın Generalim)



    Raymond Cartier

    İkinci Dünya savaşı



    16 Mayıs, ordu komutanı General Kleist’in beş tümenlik zırhlı grubunun gemi azıya almış çılgın bir at hızıyla bir çelik kama gibi Manş’a doğru koştuğu gündür. 2.000’den fazla tank, önüne çıkanı devirerek ilerlemektedir.

    Ama o da ne?..

    Zırhlı Birlik Grup Komutanı Kleist, en önde koşan 19ncu Zırhlı Kolordu Komutanı Guderian’ın elini tutuyor:

    “Biraz dur bakalım”...



    Zırhlı Birlik Grup Komutanı Kleist, Guderian’a, Sedan köprübaşında durması ve piyade tümenlerinin panzerlere yetişebilmesi için orada mevzilenmesi emrini veriyor. Guderian Kleist’e itirazını iletiyor. Düşmanın şaşırdığını ve bu durumdan faydalanmamanın çok yazık olacağını anlatıyor. Ama Kleist’in cevabı kesindir: “Birliklerini felakete sürüklüyorsun. Fransa’nın kuzey ovalarında bir eldivenin parmaklan gibi ilerleyen ve birbirinden uzaklaşan tümenlerini nasıl bir maceraya attığını farketmiyorsun. Bunların geri hatlarla bağlantıları kesilerek darmadağın edileceğini ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını görmüyorsun.” Kolordusunun başına dönen Guderian, emri dinlemeyerek yürüyüşe devam edince Kleist onu görevden alıyor.



    İkinci Dünya Harbi Ansiklopedisi



    Rundstedt kanalıyla olayı öğrenen Hitler, derhal duruma el koyuyor, Guderian temelde haklıdır, bu can alıcı zamanda taarruzu durdurmak Yıldırım Savaşının ne olduğunu anlamamak demektir. Durmak, geriden gelecekleri beklemek de ne demekti? Hala mı 1914 kafası, hala mı o klasik savaş anlayışı?

    Çaresi belliydi ama şu sırada General Kleist’i değiştirmek doğru olmayacağından onun da gururu kırılmadan Guderian görevine iade edildi. Hitler’in direktifi kısadır: “Taarruza hiç ara vermeksizin devem edilecektir.”

    Anlaşmazlık üç saatte çözülmüştür.

    Fransız Başkomutanlığının ihtiyatındaki zırhlı kuvvetler savaş alanına 16 Mayıs’ta yetişmişti. 1nci zırhlı tümen Namur’un güneyinde, 3ncü zırhlı tümen Sedan’da savaşa girdiler, fakat kendilerinden 10 misli üstün Alman panzerleri karşısında sele kapılmış gibi dağıldılar. 2nci zırhlı tümen ise cepheye bile gelememiş, kalabalık arasında sıkışıp kalmıştı. Bir Fransız subayının dediği gibi: “Kimse ne yapacağını bilmemektedir. Yollarda benzin olan yerlerde tank yoktur, tankların gelebildiği yerlerde ise benzinden eser bulunmaz. Tanklar benzinsizlikten yollarda dağılıp kalır Benzin bulabilen şanslı birliklerin çoğu da yolların ana baba gününü andıran kalabalığında ne yana gideceğini şaşırmıştır.”

    9ncu ordunun sol yanındaki 1nci Fransız ordusunun güney kanadı da Alman panzerlerinin darbesine uğramıştı. Ördü Komutanı Blanchard zorunlu olarak kanadını kırdı, böylece savunmasını sürdürmeye çalışıyordu. Daha kuzeydeki İngiliz ordusu ve onun da solundaki 7nci Fransız ordusu Dyle hattına varmış ve az sonra karşılarına çıkan von Bock ordularıyla henüz, yeni kapışmışlardı. Gerek İngiliz kuvvetleri komutanı Lort Gorl olsun, gerekse General Blanchard olsun, güneyden kuşatılmakta olduklarını kavrayamamışlardı.

    Haberler çelişkiliydi ve komuta kademeleri sağlıklı bir karar alma yeteneğinde değildiler. Bu arada, her geçen saat tehlike biraz daha kendini göstermekleydi. Von Bock kuzey ordular grubunun taarruzları şiddetlenmekte, güneydeki 9ncu Fransız ordusunun çekilmekte olduğuna dair haberler alınmaktaydı. Öyleyse bu körlemesine hareketlere bir son vermek lazımdı. Aslı aranırsa 10 Mayıs’tan itibaren birazı kendiliğinden, birazı da düşman zoru ile yer yer çekilmeler başlamıştı bile.

    Panzerlerin ağır darbelerine uğrayan güneydeki 9 ncu Fransız ordusu, büyük kayıplara uğramış ve ordu komutanı Çorap birliklerini daha gerideki bir mevzide yeniden toparlamak maksadıyla verdiği çekilme emri felaketi daha da arttırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Fransız Generali Paul Girde’nin dediği gibi: “Karışıklık içine yuvarlanmış birlikler için düzenli bir çekilme hareketi, her neye mal olursa olsun bulunduğu mevzilerde savunmadan daha da zordu”...

    Her şeye rağmen Fransız Başkomutanlığının umudunu yitirmemesi için bazı nedenler yok değil. Düşman da nihayet et ve sinirden yapıldığına göre 6-7 gündür sürdürdüğü taarruzu bir yerde durdurup dinlenmesi gerekmez mi? Hem dağılan birliklerine bir çeki düzen vermek, hem topçusunu ve geriden gelen piyadesini beklemek zorunda. Yoksa taarruzu nasıl sürdürür? Şimdiye kadar okudukları, gördükleri askerlik anlayışları bu. Başka türlü düşünmenin imkanı da yok...

    Yıldırım Savaşı doktrinine göre yetişmiş, klasik harbin köhnemiş kurallarını parça parça eden Almanlara bunları anlamak olanaksız, Bu zırhlı ve Motorlu birliklerin harekatına hiç uygun olmayan ormanlık yerden, dağlar aşarak nehirler geçerek gelen cesur akının şimdi ulaştığı ovada duracağını ummak gerçekçi değil. Göklerden hiç eksilmeyen Luftwaffe’ın koruyucu kanatlan altında, tanklar içinde en ileri hatlarda hücumu yöneten Alman generallerinin komutasında panzer birlikleri, batıya doğru durdurulamaz bir hızla yürümektedir.

    Şimdi Almanlara Paris yolu da açılmıştır. Öyle ya, nehir gibi batıya doğru akan Alman panzerleri ulaştıkları yerden güneye döndükleri anda aynı hızla Paris’e ulaşmaları çok sürmeyecektir. Üstelik Fransız başkomutanlığının ihtiyattaki zırhlı tümenleri de savaş alanında dağılıp gitmiştir. Yedek piyade tümenleri ve Paris kuzeyindeki dağınık birliklerin ise bu seli durdurabilecekleri çok şüpheli. Başkentte telaş paniğe dönüşüyor ve 16 Mayıs geceyarısı hükümet Paris’i boşaltmaya başlıyor.

    Fakat gelin görün ki, Almanların başlarını çevirip bu yana, o dünya nazlısı Paris’e baktıkları yok. Onlar burunları doğrusuna, Manş kıyılarına doğru dörtnala koşularına devam ediyorlar.

    17, 18 Mayıs’ta Paris rahatlıyor. Hükümetin taşınması kararı geri alınmıştır. Hitler fırsatı kaçırmış, yok yere telaş edilmiştir. Fakat bu Gamlen’in beceriksizliği de su götürmez. Bu sebeple Başbakan Paul Reynaud onu görevden almış, yerine Suriye’de bulunan Doğu Akdeniz Kuvvetleri Komutanı General Weygand’ı atamıştı. Aynı zamanda savunma bakanlığını da kendi üstüne alarak başbakan yardımcılığına -Birinci Dünya Savaşı’nın ünlü komutanı- Mareşal Petain’i getirmişti.

    General Gamlen, hani “Savunma her zaman taarruza üstündür. Almanlar saldırsınlar diye inanın bir milyar Frank bahse girerim” diyen başkomutan artık savaş alanını terketmişti.

    Hükümetin çağrısı üzerine uçakla Suriye’den koşup gelerek Başkomutanlık görevini üstlenen General Weygand, 73 yaşına rağmen, hemen ertesi günü havadan savaş alanını gezer, durum zannettiğinden de berbattır. Kuzeyde kuşatılan kuvvetleri kurtarmak için başvurulacak tek çare, toplanabilecek kuvvetlerle kuzeyden ve güneyden aynı anda taarruza geçip batıya koşan Alman kuvvetlerini ortadan yararak torbadaki kuvvetleri kurtarmak. Weygand karargah subaylarına şöyle diyordu: “Bunu mutlaka gerçekleştireceğiz...Başka kurtuluşumuz yok...”



    General Weygand alınan kararların bir değerlendirmesini yaparak durumun ümitsiz olmadığını açıklıyordu. Ona göre Alman ordusu karşı hücumlarla yenilgiye uğratılacaktı. Saldırının hedefini ise söyle açıklıyordu: Panzer tümenleri büyük bir küstahlıkla atıldıkları alanlara hapsedilecekler, buradan da bir daha çıkamayacaklardı. Ve sonra ilave ediyordu: Bir maceraya atılmış bulunan Panzer tümenlerinin sonu gelmiştir.



    İkinci Dünya Harbi Ansiklopedisi



    Halbuki ne güneyde Fransa tarafında bulunan, ne de kuzeyde kuşatılmış olan müttefik kuvvetlerinin bunu yapabilecek gücü vardı.

    Kuzeydekiler -vazgeçtik taarruzdan- savunacak gücü bile kaybetmişlerdi. 17 Mayıs’ta Brüksel’i de terkeden kılıç artığı Belçika ordusu dağılmak üzereydi, İngilizler ve Fransızlar, bu kötü durumun nedeni olarak birbirlerini suçluyorlardı. İngiliz ordusu komutanı Lort Gort, dört gündür hiçbir emir alamamaktan sızlanıyor.



    Hollanda, Belçika ve Lüksembourg’un basına gelenler, dünyada olduğu kadar Fransız halkında da kabuslar yarattı ve hemen her tarafta bir panik başladı. Korkunç bir sessizliğin hüküm sürdüğü Fransa içlerindeki halk bile endişeli gözlerle göğü tarıyor ve hemen başlayacak bir Alman hava indirmesinin korkusuyla titriyordu. Bu arada şaşkınlığın yarattığı karışıklıktan ötürü Alman subayı zannıyla tutuklanan pek çok müttefik subayı vardı. Almanların dehşet dolu uygulama ve zulümleri ile kafaları doldurulan Belçikalılar yerlerini yurtlarını terkederek Fransa ‘ya kaçıyorlardı. Yüzbinlerden oluşan insan selinden dolayı yollar tıkanmış, demiryolları cehennemi bir hal almış, dükkanlar ve benzin istasyonları yağma edilmiş, askeri nakliyat felce uğramış ve bazı hallerde çalışamaz hale gelmişti.

    Öte yandan Alman ordusu, mağrur kaz adımlarıyla Ardenler’den geçerek Belçika’yı rahatlıkla istila etmekteydi.



    Osman Öndeş

    İkinci Dünya Savaşı



    Ve bu gürültüler arasında olanlar oldu: General Kleist’in zırhlı kaması 20 Mayıs 1940 akşamı Manş denizine ulaştı. Harekatın başlamasından sadece 10 gün sonra, General Guderian’ın zırhlı kolordusunun öncü birlikleri kıyı limanı Abbeville’e girmiş ve torbanın ağzını kapatmıştı. Şimdi, savunalım mı-çekilelim mi kararsızlığı içinde ne yapacaklarını şaşırmış bir milyonu bulan 46 Müttefik tümeni ve yollara düşmüş kaçan bir milyon sivil mülteci tam bir çember içindeydi. 46 tümen, Belçika ve kara Avrupa’sındaki İngiliz ordusunun hemen hemen tamamı ile, Fransız ordusunun yaklaşık üçte birini oluşturmaktaydı. Müttefikler için 20 Mayıs, panzerlerin Meuse nehrini aştıkları 14 Mayıs gibi ve hatta ondan beter bir “Kara gün” idi.

    “Sedan Planı”na karşı çıkan Mareşal von Bock’un korktuğu şeyler olmamış, ne panzerler Arden ormanlarının domuz patikalarında düşman hava taarruzlarıyla bozguna uğramış, ne de Meuse nehri aşıldıktan sonra denize kadar 300 kilometre koşan zırhlı ve motorlu birlikler bir yan taarruzuna uğrayıp parçalanmışlardı. Düşman, harekattan önce harp oyunlarında planlandığı ve öngörüldüğü gibi, hiç beklenmeyen bir yerden hücum eden zırh gücü karşısında şok olmuş ve panzerlerin bazı gün 80 kilometreyi bulan hızına karşı bir önlem alma iradesini kaybetmişti. “Sürat”in başarının en güçlü silahlarından biri olduğunu kanıtlamak için bu çok güzel bir örnekti.

    1918’lerin kısıtlı harekat ve manevra kabiliyeti zihniyetine göre yetişen Fransız komutanları, düşünce ve kafa yapısı olarak da panzer birliklerinin hızına ayak uyduramıyordu. Süratle gelişen olaylar karşısında da paniğe kapılmışlardı. Fransız ordusu Başkomutanı General Gamlen, harbin sonunda Almanların Meuse’ü geçme başarısını şöyle anlatacaktı:

    “Çok mükemmel bir manevraydı. Önceden bu şekilde uygulanabileceği öngörülmüş müydü, sanmıyorum. Koşullar çok iyi bir biçimde değerlendirilmişti. Birliklerin çok iyi bir manevra kabiliyetine sahip olmalarının yansıra, bu taktiği çok iyi bilen bir komutanla bu işin çok başarılı olarak uygulanabileceğini göstermişlerdir.

    Belki ilk kez bir savaşta bu kadar küçük çapta bir birlikle, bu kadar kısa bir zamanda böyle kesin sonuçlu bir zafer elde ediliyordu.”

    Başkomutan Hiller’in karargah subayı General Jodl anılarında şöyle yazar: “Abbeville’nin alındığı haberi kendisine ulaştırıldığı zaman Hitler’in sevinci görülmeye değerdi. Ayağa fırlamış bir taraftan dolaşıyor, diğer yandan Fransızların 400 yıl boyunca bizden çaldığı bütün toprakları gerî alacağız, diye söylenip duruyordu. Bu arada kendi komuta heyetine övgüler yağdırmaktaydı.”

    Hitler sevinmekte, yerden göğe kadar haklıydı...

    Daha 15 Mayıs sabahı saat 07.30’da Başbakan Paul Reynoud Paris’ten telefon etmiş ve soluk soluğa Churchill’e şunları söylemişti: “Yenildik... Biz yenildik...” Churchill inanamıyordu, koskoca Fransız ordusu bir hafta içinde nasıl yenilebilirdi?.. İmkansızdı bu. Reynoud’a şöyle demişti: “Ümidinizi hemen yitirmeyin. Bütün tecrübeler taarruzun biraz sonra duracağını göstermektedir. Ben 21 Mart 1918 gününü hatırlıyorum. Beş ile altı gün sonra ikmal maddelerinin temini için durmak zorunda kalacaklar ve işte o zaman karşı taarruz şansı doğacaktır.”

    Churchill inanmamakta haklıydı, sonradan anılarında şunları yazacaktı: “Hızlı hareket eden kitle halindeki zırhlı birlik akınlarının son savaştan bu yana yaptıkları büyük devrimi anlamamıştım.”

    21 Mayıs’ta Paris’de, Londra’da ve Weygand’ın karargahında panik yaşanırken Müttefik savunma hattındaki kuzey ve güney ordularının bağlantısı kesilmiş ve daha da önemlisi kuzeydekiler! kurtaracak bir karşı taarruzun yapılamayacağı meydana çıkmıştı. Fransız Generali De Gaulle’nin o günkü Weygand karargahını “Periskopu olmayan bir denizaltı”ya benzetişi gerçeği anlatmaktaydı.

    Etekleri tutuşan Churchill, 22 Mayıs’ta uçağa atladığı gibi Paris’e koşmuştur. Bundan 12 gün önce yeni hükümetini kurduğu gün milletine söylediği “kandan, yorgunluktan, gözyaşı ve terden başka size sunacak bir şeyim yoktur” sözleri tek tek gerçekleşmekleydi. Neydi bu başa gelenler? Başbakanlık koltuğuna oturmasından birkaç saat önce Fransa savaşı başlamış ve seferber edilip Fransa’ya yollanan tüm kuvvetler, daha iki hafta olmadan düşmanın kuşatma çemberi içinde kalmıştı. Kötüydü durum, hem de çok kötü... Bu duruma ve Fransızların ısrarına rağmen yine de İngiliz Hava Kuvvetlerinin gözbebeği Spitfire avcı uçaklarını savaşa sürmemekte direnen Churchill “Onlar” diyordu, “İngiltere adalarının savunması için dayandığım en büyük güçtür.”

    Kuşatılan Müttefik kuzey ordularının durumu her geçen gün daha da zorlaşmaktaydı. Denize ulaşan Alman zırhlı kuvvetleri şimdi kuzeye, Belçika’ya doğru çark etmişler, kuşatılanların denizle olan bağlantısını da kesmek istemekleydiler. Yani Müttefik kuvvetler tam bir çember ve kesin bir imha tehlikesi ile karşı karşıyaydılar.

    Uzaktan duruma bakanların hayret etmemesi mümkün değildi: Alman ordusu sanki güneyde bir Fransa ve onun ordusu yokmuş gibi, ilk 10 gün sol yanını ona açık bırakarak doludizgin denize koşmuş, o da yetmiyormuş gibi şimdi de ona arkasını dönerek kuzeye çıkmaya başlamıştı. Evet, hayret etmekte haklıydılar. Fakat onların bilmediği şeyler vardı. Alman Başkomutanlığı harekattan önce olacakları çok iyi tahmin etmiş, panzer çelik kaması denize doğru düşmanın derinliklerine daldıkça her iki tarafta kalanların bu hız ve cesaret karşısında zor durumda kalacaklarını doğru hesaplamıştı. Gerçekten de kuzeyde kalanlar can derdine düşmüş, Fransa tarafındakiler ise, ihtiyattaki zırhlı tümenleri de yenildikten sonra karşı taarruz imkanını kaybetmişlerdi. Olaylar Almanların bu değerlendirmesinin doğruluğunu kanıtladıkça, onlar “Sedan Planı”nı aynen uygulamakta ve adeta boş bir meydanda diledikleri gibi at koşturmaktaydılar.

    Bu büyük çark harekatının sonunda Manş kıyılarındaki limanlar Boulogne ve arkasından Calais birbiri peşinden Almanların eline geçti. 24 Mayıs’ta Guderian’ın öncü panzerleri, Manş’ın Müttefikler elinde kalan son limanı Dunkerque’in 16 kilometre yakınına ulaşmışlardı. Yani tank yürüyüşü ile bir saatlik mesafe.

    Kuzeydeki müttefik orduları ne yapacağını şaşırmış haldedir. Belçika üzerinden gelen von Bock orduları cepheden sıkıştırmakta, güneyden sel gibi akan von Rundstedt’in panzerleri onların Fransa ile olan bağlantılarını kestikten sonra şimdi de gerilerine sarkmaktaydı. Buradaki Müttefik kuvvetleri gerçek deyimiyle bir örsle çekiç arasında sıkışıp kalmışlardı. Hani şu Dunkergue de giderse, İngiltere’ye deniz yoluyla kaçmak gibi son ümitleri de darmadağın olacaktır.

    Fakat oda ne?..

    24 Mayıs’ta güneyden gelen Alman zırhlı taarruzu aniden duruvermiştir. Sanki binlerce tankın hep birden ve aynı anda benzinleri tükenmiş, yahut hepsinin birden aynı zamanda paletleri atmıştır. Şu kadar yüz kilometreyi duraksamadan koşan o fırtına, rüzgarı kesilen yelkenli gibi birden denizin ortasında kal ı vermiştir: Cansız... Ve hareketsiz...

    Anlaşılır gibi değil!..

    Hiç kimse o zaman bunun sebebinin, Başkomutan Hitler’in iki satırlık bir emri olduğunu düşünemezdi. O yerinde duramayan atak adamın nasıl olup da düşman zoru ile değil de kendi kararı ile durabileceği kimin aklına gelirdi? Kim bilebilirdi ki, o gözü kara adam o su kanalları bol bölgede düşman tarafından su bentlerinin kapakları açılarak “Panzerlerinin bataklıklara gömüleceği” korkusuna kapılmıştır. İkincisi, Hitler torbada sıkışan düşmanına “Artık onların işi bitti” gözüyle bakmaktadır, bundan sonrasının von Bock’un piyadeleri ve Goering’in hava hücumları ile halledileceği düşüncesindedir. Üçüncü olarak da Fransa koca gövdesiyle henüz ayaktadır, asıl hedef onu yıkmaktır. Öyleyse gözbebeği panzerleri biran evvel toparlamak ve “Fransa harekatına imkan ölçüsünde erken başlamak” lazım.

    Hitler’in emri kısadır: “Kuşatılan düşmana von Bock’un piyade birlikleri taarruz edecek. Zırhlı birlikler Lans-Aire hattını aşmayacak. Dunkerque hava kuvvetlerine bırakılacak.”

    Bu akıl almaz olayın nasıl oluştuğu hala bir merak konusudur ve rivayetler değişiktir. Kimileri ilk emrin 23 Mayıs akşamı A Ordular Grup Komutanı Rundstedt tarafından verildiğini söylemektedir. Rundstedt, geriden gelmekte olan piyade ile panzerlerin arasının çok açıldığını dikkate alarak hem arayı kapatmak, hem de yorulan zırhlı birliklerini bir günlük olsun dinlendirmek için emir vermiştir. O gün Rundstedt’in karargahına giden Hitler de bunu onaylamış ve hatta süreyi iki güne çıkarmıştır.

    Rundstedl’e göre ise bu doğru değildir. Emri doğrudan doğruya Hitler vermiştir ve o yalnızca onun emrini ordulara yayınlamıştır.



    Eğer bana kalsaydı İngilizler Dunkergue’den bu kadar kolay kaçamazlardı. Ama Hitler’in doğrudan doğruya verdiği emirler elimi kofumu bağlamıştır, İngilizler kıyıda gemilere binerlerken ben limanın arkasında elimi kavuşturmuş onlara bakıyordum. Tanklarımın ve piyadelerimin harekete geçmesi yasaklanmış olduğu için cehrin dışında oturmuş İngilizlerin nasıl kaçtıklarını seyrediyordum. Bu inanılmaz hata, Hitler’in kendisini general saymasından ileri gelmişti.



    Batıda Bozgun

    Mareşal von Rundstedt’in söyledikleri
    Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Brauchitsch buna şiddetle karşıdır. “Bu olacak iş mi?” demektedir. “Hiç durmaksızın Dunkerque’ taarruza devam edilmelidir”...

    “Atak” Hitler’le “Yavaş” Brauchitsch sanki yer değiştirmişlerdi. Başkomutan Mitler “Tek başıma karar vermek istemiyorum. Bırakıyorum kararı Rundstedt versin” diyerek hakemliği Rundstedt’in üstüne atar, Rundstedt de başkomutana hak verir.

    Doğrusu aranırsa Alman ilerlemesinin bu kadar kolay olması, hemen hemen hiçbir ciddi direnişle karşılaşmaması Hitler’i kuşkulandırmış, onu tedirgin etmişti. Olanlar, sanki gerçek değildi. Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı General Halder, zırhlı kuvvetlerin Meuse’ü aşlıkları ve dolu dizgin Fransız ovalarına daldığı 17 Mayıs günü günlüğüne şunları yazmıştı: “Oldukça sevimsiz bir gün. Hitler çok sinirli. Kendi başarısından epeyce korkmuş, hiçbir sorumluluk almak istemiyor, bütün sorumluluğu üzerimize yıkmaya çalışıyor. Halbuki her geçen saat çok kıymetli. Oysa Hitler ve Karargahı olayı çok farklı görüyor. Güney kanat için çok endişeleniyor. Bizim bütün Fransa ve batıdaki harekatı mahvettiğimizi ileri sürüp, bağırıp çağırıyor.”

    Zırhlı harekatın durdurulmasında Hava Mareşali Goering’in de rolü olduğu .bilinmektedir. Hitler’in ihtilal arkadaşı Goering Hitler’e “Kendisine güvenmesini ve kılıç artıklarının denizden kaçmasına izin vermeyeceğini ve güçtü hava kuvvetleriyle Dunkerque’i başlarına yıkacağını” söyleyerek onu etkilemiştir.

    İsler böyle ister şöyle olsun, neticede zırhlı birlik harekatı durmuş ve önemli bir düşman kuvvetinin alev alev yanan fırından Dunkerque yoluyla kurtulması gibi büyük bir hata işlemiştir. Ve de bunun vebali “Yapılan ve yapılmayan her şeyden komutan sorumludur” kuralınca, kuşkusuz Hitler’in omuzlarındadır.

    Bu, Alman ordularını yönetenlerin ilk hatası olarak tarihe geçecektir.

    Elini uzatsa tutacağı kadar Dunkerque’in yakınına sokulmuş Guderian, emrin ne maksatla verildiğini bir türlü anlayamaz. Herhalde üst komuta kademesinin, kendisinin bilmediği haklı nedenleri vardı. Buna rağmen yine de dayanamaz, General Kleisl’e şunları yazar: “Bulunduğum yerden Dunkerque’i görüyorum. Çok sayıda asker gemilere bindiriliyor. Gemilere ateş açtım. Düşmanı bu güç koşullar altında iken bastırmama izin verin.”

    Hayır, emir kesindi ve bu sefer Hitler gerçekten “Otobüsü kaçırmıştı”. 24 ve 25 Mayıs günleri kuşatılanlar savunma için rahat bir nefes almış, derlenip toparlanmışlardı. İngiliz Ordu Komutanı General Lord Gort savunmasını düzene sokmuş ve üstelik şimdi bakışlarını geriye, Dunkergue’e çevirmişti. “Burada savunma olanağı yok. Silah, cephane bütünlemesi yapamadan -dışarıdan bir takviye kuvveti de gelemeyeceğine göre- daha kaç gün dayanabiliriz? En iyisi şu açık kalan delikten bir an evvel sıyrılıp kaçmanın yollarını aramalı” General Lord Gort ordusunu Dunkergue’e doğru çekerken Müttefik komutanlar ve hükümetler arasında gizli veya açık çekişmelerde başlamıştır.

    27 Mayıs’ta durum daha da kötüleşiyor. O gün Belçika’nın genç kralı Leopold, 28 Mayıs geceyarısından sonra yürürlüğe girecek olan ateşkes anlaşmasını imzalamış ve Belçika ordusu teslim olmuştur. Yani, müttefik cephenin sol kanadı aniden çöküvermiştir. Kralla tartışan ve teslim olmayı kabul etmeyen hükümet üyeleri ise, bu sıralarda bir İngiliz savaş gemisiyle İngiltere’ye doğru yola çıkmıştır. Mücadeleye devam edilecektir. Bu karışıklık içinde 1nci ve 7nci Fransız orduları umutsuz bir savunmayı sürdürmeye çalışıyorlar. Aynı gün İngiliz askerlerinin büyük oranda Dunkerque Umanından tahliyesine de başlanmıştır.

    27 Mayıs günü Kara Kuvvetleri Komutanı Brauchilsch öfkeyle kurmaylarına söylenmekteydi: “Zırhlı birliklerimiz durdurulmasalardı kıskaç kıyıda kapanacaktı. Kötü hava şartlan Luftwaffe’yi yere bağladı ve biz şimdi binlerce düşman askeri burnumuzun dibinde İngiltere’ye kaçarken elimizi kolumuzu bağlamış bakıyoruz.”

    27 ve 28 Mayıs günleri Dunkerque bir cehennemi andırmaktadır. Alman uçakları tüm hışmı ile birbirini takip eden filolar halinde limana yükleniyorlar. Alman topçusu da karada bu ateşe katılmaktadır. Üstelik Hitler de durma emrini geri alarak zırhlı birliklerine, geride toplanmalarından önce son darbeyi indirmek için saldın yetkisi vermiştir. Ama Fransızlar bu daracık ve bol su kanalları engelleri gerisinde cesaretle direniyor. 2nci ve 9ncu panzer tümenlerinin taarruzu fazla ilerleyemeden durdurulmuştur.

    Churchill, her gün durumun biraz daha kötüleşmesi üzerine Fransızların sızlanmasına kulak vermeden, İngiliz kuvvetlerine Dunkerque üzerinden çekilmek emrini vermiş ve bunu sağlamak üzere bütün denizci vatandaşlarına Avrupa’daki ordunun İngiliz adalarına taşınması için yardım çağırışında bulunmuştur. Mayısın 25’inde İngiltere’nin değişik limanlarından Manş’ın Fransa kıyılarına doğru gönüllü olarak irili ufaklı yüzlerce gemi yola çıkmıştır. Her tonajda motorlar, yatlar, gezinti kotraları, yolcu ve yük gemilerinden şalapuryalara kadar her cins gemi, kimi rıhtıma yanaşarak, kimi açıkta durup yükleyerek, kimi kumsala sokularak bu yangından kaçan askerleri kurtarmaya çalışırlar.

    Ve şimdi Dunkerque, daha düne kadar ismini dünyada pek az kimsenin duymuş olduğu bu sakin liman, kara-deniz ve havalarında sürdürülen kanlı boğuşma ile gerçek bir cehenneme dönmüştür. İngiltere kralı altıncı George milletine “Tanrıya dua ediniz” diyerek belirttiği karanlık günler. Yanan şehrin göklere yükselen dumanlan teslimden sonra da haftalarca sürecek, insan cesetleri günlerce sularda yüzecektir. Çekilenler birbirlerinin sırtına basarak ancak canlarını kurtarmış, araç, silah ve gerecini, bütün tanklarını, binden fazla topunu, kaputuna kadar her şeyini atarak kaçmışlardır. Teslimden sonra Dunkerque’i gezen General Keitel “Ömrümde bu kadar çok araç ve silahı bir arada görmedim” diyecekti.



    Ağır kayıplar verilmiştir. Deniz ve sığ sular parçalanmış tekne enkazıyla dolu. Kurtarma hareketine katılmış olan çeşitli boylarda 693 İngiliz gemisinden 226’sı batırılmıştır Queen of the Channel ile 6 destroyer de batırılanlar arasında. Ama rıhtımlarda arı gibi çalışma devam ediyor. Asker gemilere batı ve doğu mendireklerinden, olamazsa kumsaldan, bindiriliyor. Enkaz yığınları yüzünden kumsala sokulması gittikçe güçleşen gemilerin, bombardımanlardan da korunması gerekiyor. Paçalarını sıvamış dizi dizi askerler, suların içinde, onları gemilere götürecek otun küçük motorlarsa kıyı oyuklarında, uçakların uzaklaşmasını bekliyorlar. İngiltere’nin eski dostu deniz, çarşaf gibi dümdüz, hafif bir dalga bile kumsallardan faydalanmayı engelleyebilir ve bindirilen asker sayısı yarıya düşebilir.

    Amiralliğin çağrısına uyarak koşup gelmiş olağanüstü gönüllüler filosu kumsaldaki çalışmalara yardımcı oluyor. Balıkçılar ve yat sahipleri, yolcu vapuru mürettebatı ve emekli deniz subayları, hepsi harıl harıl çalışıyor. Bu acayip filo, bombalarla inleyen, yangın dumanları ile örtülü Fransa kıyılarına yedekte getirilmiş, yol boyu sayısız kurban verilmiştir. Manzara, savaşa alışmış yüreklere bile heyecan verebilir. Stuka’lar teknelerin üzerine pike yapıyor. Denize uçaksavar mermileri yağıyor. Uskur sularına kapılıp dönen cesetler görülüyor.



    İkinci Dünya Harbi Ansiklopedisi



    Dunkergue göklerinde iki taraf arasında kıyasıya bir hava savaşı günler boyunca hiç eksilmeden sürmüştür, İngilizler adalarını savunmak için kıskançlıkla sakladıkları en değerli hazineleri Spitfire uçaklarını da cepheye sürmüş, Lord Gort kuvvetlerini kurtarmak için canlarını dişlerine takmışlardı. Spitfire’lar 133 kayıp vermelerine rağmen ordunun tahliyesinde en büyük rolü oynamışlardı.

    Ama tüm direnişler boşunaydı. Tarihler 3 Haziran 1940’ı gösterdiğinde Müttefik kuzey ordularının da sonu görünmüştü. Fransız ordusu artıklarının son direnci de kırılarak 4 Haziran sabahı Alman birlikleri Dunkergue’e girdiklerinde Fransa savaşının birinci perdesi kapanmıştı artık.

    Dunkerque seferinde İngilizler gerçekten, en umutluların bile tahmin edemeyeceği bir işi başarmışlar 250 bini İngiliz ve Kanadalı, 110 bini Fransız askeri olmak üzere toplam 360 bin Kişiyi Dunkerque’den kurtararak İngiltere’ye taşımışlardı. Bir bakıma bu askerler, İngiliz adalarının savunması için bir çekirdek oluşturacaklardı. Goering’in böbürlenmesinin boşuna olduğu ve bir limanın havadan fethedilmeyeceği acı bir şekilde anlaşılmıştı. Gerçi Churchill gibi usta bir hatip, bunu allayıp pullayacak, stratejide son kozun denizlerde oynanacağını söyleyerek halkına moral vermeye çalışacaktı ama. bu neresinden bakılırsa bakılsın nihayet bir başarılı kaçıştan ibaretti.



    Avrupa’nın büyük bölümü, birçok eski ve ünlü devletler, Gestapo’nun ve Nazi yönetiminin iğrenç mekanizmasının pençesi ne düşse ya da düşmek ihtimali olsa bile gevşemeyeceğiz ve yorulmayacağız.

    Fransa’da dövüşeceğiz, denizlerde ve okyanuslarda dövüşeceğiz, havada daha büyük bir güvenle ve daha kuvvetle dövüşeceğiz, neye mal olursa olsun adamızı savunacağız, kumsallarda dövüşeceğiz, çıkarma yerlerinde dövüşeceğiz, açık arazide ve sokaklarda dövüşeceğiz, dağlarda dövüşeceğiz ve hiçbir zaman teslim olmayacağız. Dahası, bir an bile inanmıyorum ya, bu ada veya adanın büyük bir bölümü ele geçirilirse ve aç bırakılsa bile, İngiliz donanmasının silahlandırdığı ve koruduğu denizler ötesi imparatorluğumuz, Yeni Dünya, Eski Dünya’nın yardımına koşuncaya kadar mücadelesini sürdürecektir.



    Winston Churchill

    İkinci Dünya Harbi Ansiklopedisi



    Halbuki öte tarafla, 10 Mayıs - 4 Haziran arasındaki 25 gün gibi kısa bir süre içinde üç Fransız ordusuyla, İngiliz, Hollanda ve Belçika ordularının ezilip geçilmesi gerçeği ve o güne kadar benzeri az görülmüş büyük bir zaferin ihtişamı durmaktaydı. Bu zaferin tepe noktasında oturan Birinci Dünya Savaşı’nın onbaşısı Adolf Hitler ise fazla şamata göstermez, sadece üç gün boyunca memleketteki çanların çalınmasını emreder.

    Alman resmi savaş tebliği, bu çan seslerine hak verecek zafer haberleriyle doludur:

    “4 Haziran 1940’a kadar 75 tümen yokedilmiş, araç, silah ve cephanelerine elkonmuş, 1.250.000 düşman askeri öldürülmüş, yaralanmış veya esir edilmiş, kurtarmaya katılan düşman gemilerinden 100’ü savaş gemisi olmak üzere 225’i yani üçte biri batırılmış, düşman hava kuvvetleri hatırı sayılır kayıplara uğratılmıştır.

    Buna karşılık Alman kayıpları, harekatın çapma oranla, hayret edilecek kadar önemsizdir. 10 bini ölü, 50 bini kayıp ve yaralı olmak üzere toplam 60 bin kişi.”

    Başta Fransız ve İngiliz halkı bütün Avrupa ve dünya bu inanılmaz şeyi anlamaya çalışırken, diğer yandan da hayretten büyüyen gözlerini Fransa’ya dikmiş, korku içinde bu ülkenin kaderini düşünmeye başlamışlardır. Öyle ya, bu durdurulmaz fırtına karşısında -hele kuzeyde bir kolu ve bacağını da kaybettikten sonra- Fransızlar ne yapacak? İngilizler dahil diğer müttefikleri ortadan çekildikten sonra kendi anavatan toprağında bu korkunç düşmanla burun buruna geldiği şu sırada acaba tutunabilecek mi?..

  4. #94
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay İkinci Dünya savaşının Kronolojik olarak ResimLenmiş haLi

    İkinci Dünya savaşının Kronolojik olarak ResimLenmiş haLi




    NOT: Üzerine tıklayın ve pop-up'u kapatın daha iyi verim alıcaksınız ...

    saygılarla dorleon
    Bu mesaj en son " 01.05.06 " tarihinde saat 11:14 itibariyle Mustafa tarafından düzenlenmiştir... Neden: NOT eklendi

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  5. #95
    veloci_raptor adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-10-2005
    Mesajlar
    569
    Karizma Gücü
    0
    ben hepsini okudum.hoşuma gitti paylaşayım dedim.savaşın ayrıntılı bir şekilde hangi cephelerde nasıl geliştiğini anlatıyor.
    http://tr.wikipedia.org/wiki/2._D%C3...va%C5%9F%C4%B1
    http://img267.echo.cx/img267/5274/000174683zh.jpg
    BUSH THE HITLER



    =FULL METAL JACKET=

    -how do you stop 5 black guys from raping a white chick?
    -throw in a basketball

    =Yorgun Savaşcı(cüneyt arkın)=
    amerika baskani: bizi bu ninjalardan ancak türk polisi murat kurtarabilir..

  6. #96
    fightclub11 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-09-2005
    Mesajlar
    5,458
    Karizma Gücü
    8

    Tartışma

    İki dünya savaşı arasındaki yıllarda Avrupa'da ortaya çıkan en önemli olay,İtalya ve Almanya'da faşizmin etkin duruma gelişiydi Faşizmin şovenist genişlemeci politikası,diplomatik görüş ve antlaşmaların inanılabilirliğini büyük ölçüde gözden düşürdü.
    DİKTATÖRLERİN ORTAYA ÇIKIŞI:
    Birinci Dünya Savaşı, Versailles antlaşmasında (1919 ) tazminat ve toprakların keyfi bölünümü ardından acı bir miras bırakmıştı.Bunların sonuçları,Benito Mussolini ile Adolf Hitler'in ,iktidarı elde etmelerinde büyük ölçüde etkili oldu.İtalya,Birinci Dünya Savaşında büyük kayıplara uğramış ve Versailles Antlaşması sonucunda hayal kırklığına uğramıştı.Mussolini,savaş sonrası dönemde,gerilim yaratmaya yönelik bir eylemci milliyetçilik politikası gütmesinden ötürü,geniş bir destek sağladı.Hitler de, Versailles Antlaşmasının ceza niteliği taşıyan yanlarına karşı çıkan ve Doğu Avrupa'daki Almanca halkları birleştirmeye kararlı olan bir aşırı milliyetçilik politikasını benimsediği için desteklendi

    Birleşik Amerika'nın çekimser kalması barışı sağlama konusundaki başlıca girişimlerin yükünü,Avrupa'nın en güçlü iki devleti olan İngiltere ve Fransa'ya yüklendi. Her iki ulus da,1914 savaşının diplomatik sistemlerin beceriksizliğinden doğduğunu ve yeni bir savaşın rastlantı sonucu çıkmasını önlemek için diktatörlerle görüşme yapılması gerektiğini düşünüyorlardı.

    1920'lerde Milletler Cemiyeti'ne ve silahsızlanma politikasına güveniliyordu.1930'ların başlarında,Milletler Cemiyeti'nin bir barış güvencesi sağlayamayacağı açıkça ortaya çıkmıştı.Japonya'nın Mançurya'yı işgali,daha sonra çok ciddi nitelik taşıyan Habeşistan bunalımı ve İspanya iç savaşı,Milletler Cemiyeti'nin büyük devletler tarafından girişilen uluslar arası saldırıları engelleyemeyeceğini gösterdi
    YATIŞTIRMA POLİTİKASI
    1930 yılları boyunca,İngiliz ve Fransız devlet adamları,Hitler'in güttüğü politikanın,sadece Versailles Antlaşması'nın hükümlerinin gözden geçirilmesine yönelik olan Almanya'nın isteğini karşılamak amacını güttüğüne inandılar.Almanya'nın Rhineland'ı 1936'da yeniden işgal etmesine ve Avusturya'yı denetim altında tutmasına rağmen,özellikle İngilizler ,barışın,ödün vererek korunabileceği umudunu beslemeye devam ettiler.Stanley Baldvin'in Hitler ile görüşme yapma konusunda harcadıkları çabalar ,bir yeni savaştan korkan ve ekonomik çöküntü döneminde silahlanma harcamalarından hoşnutluk duymayan büyük bir halk kesimi tarafından desteklendi.İngiltere'deki sol güçler ,savaş tehlikesini azaltmak için silahsızlanma politikasını devam ettirilmesi gerektiğine inanıyorlardı.Hitler silahlanma ile uğraşırken Chamberlain,zayıf bir duruma dayanarak girişimlerde bulunuyordu.Fransa da güçsüzlük içindeydi. İç siyasal bölünmeler ,sağlam bir dış politika güdülmesini olanaksız kılıyordu.

    Hitler'in uzun vadeli amaçlarının kesinlikle belirlenememesine rağmen, Versailles'in hükümleri geçersiz kılmak ve doğudaki fetih planlarını gelecek bir tarihte genişletmek amacıyla,Batı Avrupa devletlerinin zayıflığından ve kararsızlığından yararlanmak istediği apaçıktı Rhineland'ın işgalinden sonra Almanya,Avusturya'yı kendi topraklarına kattı ve Çekoslovakya 'nın Almanca konuşan halkının yaşadığı Sudetlerin kendisine verilmesini istedi.Savaş tehditlerinden sonra Hitler ,Almanca konuşmayan kesimlerin işgal edilmeyeceği konusunda kendisinden söz alınarak Çekoslovakya'nın parçalanması sonucu veren ve 1938'de yapılan bir antlaşmayla yatıştırılabildi Chamberlain'in bu boyun eğişi,barışı kurtaran bir zafer olarak alkışlandı.Ama Hitler'in bunlarla yetinmeyeceği artık çok daha iyi belli oluyordu.

    3)Öteki Devletlerin Etkisi 193O yılları ortalarında içine kapanışından sıyrılan SSCB,Batı Avrupa devletlerinin kendisine karşı bir ittifak kurmalarını önlemek istiyordu.SSCB Almanya'da faşizmin ortaya çıkışından ve bunun kendisi için oluşturduğu tehlikeden gittikçe daha fazla çekinmeye başlamıştı.SSCB, Batı Devletleri'ni birleştirmeye çalıştı.Ama yatıştırma politikasına inanç ve tutucu çevrelerde SSCB 'ye karşı duyulan yaygın güvensizlik dolayısıyla girişimleri boşa çıktı.İngilizlerin ve Fransızların Çekoslovakya konusundaki davranışları,SSCB 'yi, 1939'da,Almanya ile bir saldırmazlık paktı imzalama konusunda yüreklendirdi

    Uzak Doğu'da saldırganlık politikasını benimsemiş olan Japonya'nın ortaya çıkması pek sağlam olmayan barış için bir başka tehlikeydi.Japonların Mançurya'yı işgal etmeleri ve 1930'ların ortasından sonra Çin ile savaşa tutuşmaları Milletler Cemiyeti'nin güçsüzlüğünü ortaya koymuş ve Japonların kendilerine güvenleriyle birlikte daha fazla toprak kazanma hırsları artmıştı.

    İngilizlerin 1939'da Polonya ve Romanya'ya verdikleri güvenceler Hitler'in eylemlerini kısıtlamak için başvurulan son girişimlerdi.Hitler , ''Polonya Koridoru''nu topraklarına katmak bahanesiyle,Polonya'nın parçalanması konusunda SSCB ile anlaşmakta gecikmemişti.Hitler belki de,Münih’te olduğu gibi İngiltere ve Fransa'nın yine gerileyeceğini ummuştu.Ama onlar,Hitler'in geri çekilmesini istediler.İngiliz ültimatomu, 3 Eylül 1939'da sona erdiği zamanda, İngiltere Almanya'ya savaş ilan etti ve Fransa da birkaç saat sonra onu izledi
    JAPONYA'NIN MANÇURYA'YA SALDIRMASI:
    Mançurya'nın yüz ölçümü 1.416.000 kilometrekare ve nüfusu da 1931 yılında 28 milyon kadardı.Mançurya'nın başlıca ekonomik zenginlikleri arasında,.soya fasulyesi,ormanlar ve kerestecilik,maden kömürü en önemli yeri almaktaydı.Dünya soya üretiminin %63 'ü Mançurya ' dan çıkıyordu. Ormanları ise 3 7 6. 000 kilometrekare olup,bu ormanlardan yılda 4 milyar metreküp kadar kereste elde edilmekteydi.Kömür rezervleri ise 9 milyar ton civarında olup,yılda 9 milyon ton kömür elde edilmekteydi. Bu temel ürünlerin başlıca alıcısı ise JAPONYA'ydı

    Bu zenginliklerinden ötürü Japonya,daha kalkınıp kuvvetlenmesinin ilk günlerinden itibaren gözünü Mançurya 'ya çevirmişti.1905 ' de Rusya'yı ağır bir yenilgiye uğratıp,bu devleti Mançurya'dan çıkarıp kendisi yerleşince,Japonya Mançurya'da geniş ekonomik faaliyete girişti.Bu memleket üzerindeki ekonomik kontrolünü kuvvetlendirmek için,o zamanlar Avrupa sömürgeciliğinin klasik vasıtası olan demiryolu yapım ve işletmeciliğine başvurdu. Güney Mançurya Demiryolu Şirketi'ni kurmuş ve bu şirket Japonya'nın ekonomik nüfuzunun Mançurya'da yayılmasında önemli rol oynamıştır.Bu şirketin demiryolu yapım ve bakımı için 1905'den 1931 'e kadar harcadığı para 262 milyon Yen'i bulmuştur.Şirket sadece demiryolları ile uğraşmamış,gerçek bir kolonizasyon şirketi haline gelmiştir.Mançurya'nın birçok orman ve maden işletmeleri bu şirkete aitti1931'de şirketin yatırımlarının toplamı 716 milyon Yen ve ortak olduğu teşebbüslerin yatırımı ise 318 milyon Yen (o sıralarda Yen 1 dolar kadardı) idi.

    Güney Mançurya Demiryolu Şirketi,Mançurya'nın dış ticaretinde de önemli rol oynamıştır.Şirket 1929yılında 501 milyon Yen kıymetinde satın almada bulunmuş ve bunun %39 kadarını Japonya'ya, %26 'sını ABD 'ye ve geri kalanın da diğer memleketlere ihraç etmiştir.

    Japonya'nın Mançurya'daki diğer ekonomik faaliyetlerine gelinceiğer Japon şirketlerinin ve teşebbüslerinin Mançurya'daki yatırımları toplamı 554 milyon Yen'i bulmaktaydı. Güney Mançurya Demiryolları şirketinin yatırımları da hesaba katılınca,Japonya'nın toplam yatırımı 2 milyar Yen'e yaklaşmaktaydı.1895'de Mançurya'da hiçbir Japon fabrikası mevcut değilken,1909'da 152,1914'de 244,1919'da 450,1929'da da 789 Japon fabrikası vardı.

    Görülüyor ki,Japonya bu ekonomik faaliyetleri ile Mançurya'yı adeta olgun bir meyve haline getirmişti.Bütün mesele,şartların ilk müsait anında bu meyveyi koparmaya kalıyordu ki,bunu da 1931'de yaptı.Fakat Japonya'nın Mançurya'yı ele geçirmesinde Çin'e karşı izlediği politika önemli ,rol oynamıştır.

    Japonya ve Çin: 1922 Washington deniz silahsızlanması konferansında Çin hakkında imzalanan antlaşmalar ve Çin 'e karşı uygulanacak politika konusunda tespit edilen esaslar ve nihayet,Japon Deniz Kuvvetleri'nin sınırlanması,Japonya'nın Çin üzerindeki yayılma emellerini frenleyici nitelikte idi.Bu sebeple Washington antlaşmaları,Japon iç politikasında etkileri büyük olan ve emperyalist tasarıların yaratıcısı ve savunucusu olan askerleri hiç hoşnut bırakmadı.Fakat iktidarda Liberal Parti bulunduğu için,Japonya 1922'den itibaren Çin'e karşı yumuşak bir politika izlemeye karar verdi.Bu politikanın esası,Çin 'in bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı,iç işlerine karışmamak ve iki millet arasındaki ekonomik yakınlaşma,işbirliği ve dayanışma kurmaktı. Gerçekten Japonya'nın bu yeni ve yumuşak politikası Çin üzerinde de olumlu bir etki yaptı ve Dr. Sen Yat-Sen'in liderliğindeki Çinliler Japonya ile bir dayanışma yolun bile girmek istediler .

    Japonya'nın bu yumuşak politikası ancak 1927 yılına kadar devam etti.Bu tarihte,askerlerin de baskısı ile,Liberal hükümet düştü ve yeni kabineyi,müfrit militaristler tarafından desteklenen Giichi Tanaka kurdu.Tanaka'nın ilk işi Çin'e karşı izlenecek politikayı gözden geçirmek üzere,1927 yazında askerlerin de katıldığı bir konferans toplamak oldu.bu konferans sonunda varılan kararlar Tanaka Memorandumu adında bir belge olarak imparatora sunuldu.

    Tanaka Memorandumu,Japonya'nın Uzakdoğu'daki Çin'in ele geçirilmesini zorunlu görüyor ,bunun içinde ilk adımın Mançurya ve Moğolistan'ın ele geçirilmesi olduğunu ,Japonya'nın bir ''kan-demir''politikası izlemesi gerektiğini,bu politikanın ABD'nin karşı koyması ile karşılaşabileceğini söylüyordu.

    Tanaka'nın tespit etmiş olduğu ve askeri kuvvete dayanan bu sert politikaya Japonya'da pozitif politika denmiştir.Pozitif politika ile birlikte Japonya'nın Çinle olan münasebetlerinde çatışmalar başladı..1927 ve 1928'de Japonya Shantung'a iki defa asker çıkardı.

    Liberal Parti'nin tenkitleri sonucu Tanaka,1929'da başbakanlıktan çekildi ve iktidar yeniden liberallere geçti Fakat askerler Tanaka politikasının peşini bırakmadı..Liberal Parti üzerinde de baskılar yaparak nüfuzlarını arttırmaya devam ettiler.1929 ekonomik krizi askerlere aradıkları fırsatı verdi Zira Avrupa ve Amerika krizin yarattığı sarsıntılarla meşgul bulunuyorlardı.. Öte yandan ekonomik krizin Japonya 'da da sarsıntılar yaratması,askerlerin eline yeni bir silah verdi.Barışçı vasıtalarla izlenen ekonomik yayılma politikası,askerlere göre,Japonya 'ya bir şey kazandırmamıştı.Kaba bir vasıta olmakla birlikte,insan elinin daha kolaylıkla kavrayabileceği ve gayelere erişmekte daha kolaylıkla kullanabileceği Kılç'a dönmek zorunluydu.
    JAPONYA'NIN MANÇURYA'YI İŞGALİ
    1931 yılı sonbaharı geldiğinde askerler,Mançurya'yı ele geçirmek için harekete geçmenin zamanı geldiği kanısına vardılar.Çünkü şartlar gayet müsait görünüyordu.Japonya,Mançurya teşebbüsünde özellikle iki devletten çekiniyordu:Sovyet Rusya ve ABD.Çin'de Mareşal Chiank Kai-shek Vekuomintank Partisi'nin Nanking'i ele geçirmesi ve duruma hakim olması üzerine,Mançurya diktatörü,Nanking hükümetine dayanma yoluna gitmiş ve Nankig politikasının izinden giderek hem Sovyet Rusya'ya hem de Japonya'ya aleyhtar bir durum almıştı. Sovyetlerin ne Çin ne de Mançurya ile münasebetleri iyi değildi Öte yandan,Sovyetler ancak 1929 yılında Uzakdoğu'daki askeri teşkilatlarını yeni bir düzene sokabilmişlerdi ve bu kuvvet de çok yeniydi.

    1931 yılı yazında Mançurya'da Mukden hükümeti ile Japonlar arasında peş peşe olaylar ve çarpışmalar patlak verince,Japonya'da askerler ,daha fazla sabredemeyerek ve sivil hükümetin ihtiyatlı hareketi karşısında teşebbüsü ele alarak,18 Eylül1931 gecesi Mukden'in istasyonlarından birinde bir bombanın patlaması sonucu demiryolunun büyük bir kısmının tahrip edilmesi üzerine,19 Eylül'den itibaren Mançurya'nın işgali hareketine giriştiler.Demiryollarını koruma bahanesi ile Japonya'nın zaten Mançurya'da bir kuvveti bulunuyordu.Mukden olayının ertesi gününden itibaren Japonya'dan yeni kuvvetler gönderilerek,1932 Mart'ının başında bütün Mançurya işgal edildi.l mart 1932'de Japon taraftarı Mançuryalı liderlerin katıldığı bir kongre, bağımsız bir Manchukuo devletini kurulduğunu ilan etti.Kuruluş beyannamesinde, Mançurya sınırları içine,Çin 'e ait olan ve Japonların işgalinde bulunmayan Jehol eyaleti de sokulmuştu.Bu durum,Japonya'nın şimdi de gözlerin Çin kıtasına çevirmiş olduğunu gösteriyordu.

    Japonya,devletlerin durumları dolayısıyla Manchukuo devletini hemen tanımaya cesaret edemedi.Fakat bu askerleri kızdırdı ve 1932 Mayısında bir hükümet darbesiyle sivil hükümeti düşürdüler. Yeni hükümet,askerler ve emperyalist siviller tarafından kuruldu ve bu teni hükümet ağustos ayında bu kukla Manchukuo devletini tanıdı. Gerçekten Manchukuo devleti tamamen Japonların kontrolü altındaydı.

    Japonya'nın Mançurya'yı işgale başlaması üzerine Çin Milletler Cemiyetine şikayette bulundu.Milletler Cemiyeti,1933yılına kadar bu mesele ile uğraştı.Fakat bu uğraşma gayet üstünkörü oldu. Örneğin kimse Milletler Cemiyeti Paktının 16. maddesine göre Japonya'yı saldırgan ilan edip sanksiyonların uygulanmasına girişmeye cesaret edemedi ve Milletler Cemiyetine hakim olan büyük devletler ,kendileri Japonya'nın karşısına çıkmayı göze alamadıklarından Çin'le en fazla münasebeti bulunan ABD'yi öne sermek istediler.ABD'de bunu fark ettiğinden ''doğmuş olan bebeği'' kucağına almamaya dikkat etti.Böylece Japonya'nın saldırganlığına karşı etkili bir tedbir almak mümkün olmadı.Milletler Cemiyetinin Manchukuo Devleti konusunda yapmış olduğu tek iş,ABD tarafından ortaya atılan Tanımazlık Doktrini'ni kabul etmesi olmuştur.Bu ise,Japonya'yı yayılma ve saldırganlık politikasından vazgeçirebilecek kuvvette bir tedbir olmaktan çok uzaktı.Nitekim Japonya 1933 Şubatında kuzey Çin eyaletlerinden biri olan Jehol'ü de işgal etti ve Milletler Cemiyeti'nden bir yardım göremeyen Çin de Japonya ile yaptığı bir antlaşma ile bu işgali de tanımak zorunda kaldı.27 Mart 1933'de de Japonya Milletler Cemiyeti'nden çekildi

    Japonya'nın Mançurya'yı işgali Sovyet Rusya'yı güç durumda bıraktı.Çünkü 1907 yılında Rusya ile Japonya arasında yapılan bir anılaşma ile Kuzey Mançurya'daki Doğu Çin Demiryollan Rusya'nın elinde kalmıştı.Japonya Mançurya'ya hakim olduktan sonra Sovyet Rusya bu demiryollarının işletilmesinde güçlüklerle karşılaşmaya başladı.Bu ise kendisini Japonya ile bir çatışmaya götürebilirdi.Bunu da istemediğinden,1935 Martında bu demiryollarını Manchukuo Devletine satarak burası ile ilgisini kesti

    ABD ise,Açık Kapı ilkesinin Manchukuo'da da uygulanması meselesinde Japonya ile devamlı sürtüşmeler içine girdi.Fakat Amerika'nın bu konudaki faaliyet ve çabaları,Açık Kapı ilkesinin Manchukuo'dan tasfiye edilmesini önleyemedi.Amerika da buna boyun eğmek zorunda kaldı.
    UZAKDOĞU CEPHESİ:
    1942 yılında yapılan Midway ve Guadalcanal deniz savaşları ile Japonya'nın Pasifik’teki genişlemesi durmuştu.1943 yılından itibaren egemenlik Pasifik’te Amerika'nın ve Güney-Doğu Asya'da da İngiltere'nin eline geçecektir.

    Japonya Pasifik’te durdurulunca,Japonlar Hollanda Hindistan'ı ile olan ham madde bağlantılarını korumak için, Çin kıtasını Kuzey-Güney doğrultusunda bir şerit halinde ele geçirmeye karar verdiler ve bunun için de 1944 Nisanında harekete geçtiler.Denizlerde üstünlüğü kaybettikleri için Hollanda Hindistan'ı ile kara bağlantısı kurulamak isteniyordu.Japonya'nın bu planı başarılı oldu ve Aralık 1944'de Çin-Hindi çini sınırlarına ulaştılar.Hindi çini zaten kendi işgalleri altındaydı.Japonlar bu işgal şeridine Asya Kalesi demişlerdir.Fakat Pasifik muharebelerinin aldığı durum Asya Kalesinin stratejik önemini zayıflattı.

    1942 Kasımında Amerikalılar Yeni Gine 'yi ele geçirmek için harekete geçtiler ve 1944 Temmuzunda adayı tamamen işgal ettiler.Bundan sora Aralık 1944'te Gilbert,Ocak 1944'te de Marshall adalarından Kwajalein ve Şubat ayında da Enivetok Amerikalıların eline geçti.1944 Temmuzunda bütün Marianne adaları işgal edildi.Marianne'lerden sonra stratejik Gaum adasına çıkarma yapıldı ve temmuz sonunda bunun da işgali tamamlandı.

    Şimdi hedef Filipinler'di.Bunun ilk adımı 1944 Eylülünde Leyte adasının işgali oldu.Leyte'de yapılan bir deniz savaşında Japonlar ağır kayıplara uğradılar .Filipinler ,gayet çetin muharebeler yapılarak ada ada işgal edildi ve 1945 Şubatında bütün Filipinler Amerikalıların eline geçti.

    1945 Martında stratejik Iwo Jima adasının işgali ile Amerikalılar Japonya'nın daha yakın bir mesafeden ve yoğun bir şekilde bombardımanı için stratejik bir nokta elde etmiş oldular.Mayıs ayında Okinawa adasının işgali Amerika'yı Japonya'ya daha da yaklaştırmış ve Japonya'nın bombardımanını daha da kolaylaştırmıştır.

    Güney-Doğu Asya'da da İngilizler 1944 Martında Birmanya'yı ele geçirmek için Hindistan'dan harekete geçtiler.Bu hareket iyi gelişti ve İngilizler 1945 Mayısında bütün Birmanya'ya girdiler.Bunun üzerine Japonlar Güney Çin'deki bütün kuvvetlerini kuzeye çevirirerek Yang-tze üzerinde bir savunma hattı kurdular .
    JAPONYA 'NIN TESLİM OLMASI (SAVAŞIN SONU):
    Daha sonra yapılan Polstram Konferansı açıldığı gün Amerikalılar New Mexico'da ilk atom bombası denemesini yapmışlar ve olumlu sonuç almışlardı.Bu haber ,24 Temmuz günü Truman tarafından Stalin'e söylenmiş.Fakat Stalin o zaman bu olayın önemini kavrayamamıştı. Gerçekten Amerikan uçakları 6 Ağustos 1945 'de Hiroshima ve 9 Ağustosta da Nagasaki üzerine birer atom bombası attılar.Her iki şehirde de yüz binlerce insan öldü.Bu yeni silah Japonya'ya durumun vahametini gösterdiği için,l0 Ağustosta İsviçre'nin aracılığı ile Amerika'ya başvurup,Japonya imparatorunun hak ve imtiyazlarına dokunulmaması şartı ile,teslim olacağını bildirdi.Amerika'da bunu kabul etti.

    Hiroshima 'ya atılan atom bombası Rusları da şaşırttı. Onun için acele edip 8 Ağustosta Japonya'ya savaş ilan ettiler ve hemen Mançurya'yı işgale başladılar. Teslim belgesini Japonya 2 Eylül1945 sabahı Tokyo koyunda Amerika'nın Missosuri zırhlısında imzaladı ve II. Dünya Savaşı sona erdi.

  7. #97
    fightclub11 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-09-2005
    Mesajlar
    5,458
    Karizma Gücü
    8

    Onay Ülkelerin savaş öncesi durumu

    Ülkelerin savaş öncesi durumu



    Dünya tarihinin en büyük ve en. kanlı savaşı. Ancak dünya tarihini değiştirmek bakımından 1. Cihan Savaşı (1914-18) derecesinde mühim değildir .İki cihan savaşı arasında ( 1918- 1939) arasında filizlenen yeni bir topyekün harbin sebepleri, geniş ölçüde 1. Dünya Savaşı galibi devletlerin akılsız ve egoist tutumlarıyla ilgilidir Böylece çeyrek asır içinde ikinci defa Avrupa medeniyeti intihar etmek için teşebbüsünü tekrarlamıştır Gerçekten bu savaştan sonra artık Avrupa'nın 175 yıldan beri devam eden ve Asya'nın yerini alan dünya üstünlüğü, sona ermiş. Batı Avrupa gene dünyanın en zengin kesimini oluşturmakta devam etmekle beraber , üstünlük, Kuzey Amerika ile Sovyetler'e geçmiştir .11. Cihan Savaşı'nı, Hitler'in hatalı tutumu çıkartmış ve büyütmüştür .


    ALMANYA'NIN DURUMU.
    1934'te Almanya 'ya hakim olan, Üçüncü Reich dönemini açan ve Üçüncü Reich'ın ömrünü hin yıl olarak ilan eden Hitler, en sert faşizmi uyguladı. Komşu devletlerdeki Alman azınlıkları geri almak gibi milli bir dava i1e ortaya atıldı. Mahvolmuş haldeki Alman ekonomisini, dünyanın birinci ekonomisi haline getirdi. Muha1iflerini tereddütsüzce ezdi. Avusturya'yı ilhakı, silahsızlandırılmış olan Ren ve Saar bölgelerine Alman ordularını sokması, Çekoslovakya 'yı parçalayıp yönetimine alması, çok kudretli bir ordu yanında hava, deniz kuvvetlerini çok güçlendirmesi, Versay anlaşmasını parça parça edip fiilen hükümsüz kılması, bu anlaşmaya imza koyup kefil olan 1. Cihan Savaşı galiplerinin ses çıkaramamaları ve aralarında anlaşamamaları, Hitler'in bilhassa içteki prestijini pek çok arttırdı. Önce Alman birliği için çalıştığına dünyayı inandırdı. Bunu gerçekleştirdikten sonra emperyalist siyasete gireceğini gizledi. Kendi tabiriyle ile Alman milleti için) hayat sahası istiyordu. Daha açık ifadeyle, İngiltere, Fransa, Rusya, Hollanda, Belçika, Portekiz, İspanya, Danimarka, Japonya gibi devletlere benzer şekilde kıt'a dışı ülkelerde sömürge istiyordu. Zira bütün Alman sômürgeleri 1. Cihan Savaşı'ndan sonra istisnasız Almanya'dan alınarak İngiltere, Fransa, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya tarafından paylaşılmıştı. Ancak bu çizgide de kalmayacağı, Napolyon gibi Avrupa hakimiyeti istediği gittikçe açığa çıkıyordu. Dünyanın belki en gelişmiş toplumu olan Almanlar'ı şiddet., korku, baskı, yalan ve hayal ile kendi çevresinde sımsıkı topladı ki, tarihin inanılmaz gelişmelerinden biridir .Korkunç bir Yahudi düşmanlığı ilan etti. Yahudiler'i sistemli şekilde yok etmeye başladı. Slavlar'dan da nefret ediyor , demokrasilerin güçsüzlüğü ile eğleniyordu. Alman birliğini gerçekleştirdikten sonra 1939'da durmasını bilse idi, Almanya, bugüne kadar dünyanın birinci askeri ve iktisadi devleti durumunu muhafaza edecekti ve komünizmin Rusya dışında hiç bir devlete sıçraması da mümkün olmayacaktı. Hele demokrasilerle komünist Rusya'ya aynı zamanda harp açması, büyük hesapsızlıklar içinde bulunduğunu göstermektedir .Gene de Nazi Almanya'nın ezilmesi, tamamen Birleşik Amerika'nın savaşa katılmasının eseridir .Hitler ne Birleşik Amerika'nın gücüne inanmış, ne Yahudiler'in bu devletteki derin tesirini değerlendirebilmiş, ne A.B.D.'ndeki Alman asıllı milyonlarca halkın kendilerini Alman değil Amerikalı saydıklarını ve Yahudi lobisi ile mukayese edilmeyeceğini fark etmiş, ne de Japonya'nın Amerika ile hesaplaşmak isteğini tahmin edebilmiştir .Batı demokrasilerinin, bilhassa İngiltere’nin Amerika'daki nüfuzunu da küçümsenmiştir . Bununla beraber Hitler'in de dış dünyada sempatizanları vardı. Faşist devletlerin hepsi böyleydi (İtalya, İspanya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, bir çok Latin Amerika devleti, Japonya). İngiltere kralı VII Edward, Bileşik Amerika'da ünlü havacı Albay Lindbergh. Fransa 'da bir çok subay ve fikir adamı, nasyonal Sosyalizme inanıyor ve Hitler'den nefret etmiyorlardı. Ancak Yahudi kampları ve 1939 yazında Hitler'in artık hiç bir çizgide durmayacağının ortaya çıkması, onu bütün bu desteklerden mahrum kıldı. Hatta uzun yıllar Hitler düşmanlığı, Alman düşmanlığına dönüştü. Almanlar , ''dünyanın huzurunu kaçıran, kavga çıkaran, savaş manyağı, saldırgan, diğer bütün mil1etlere saygısız, demokrasiye inançsız, adam olmaz millet'' ilan edildi. 1939 yazında durum bu idi.

    Hitler Almanyası, İmparatorluk devri Almanyası'nın 1914 yazında dünya dengesinde sahip bulunduğu gücün, hayli üzerinde bir kudret kazanmış bulunuyordu. Litvanya’ya bırakılan Alman toprağı Memel ve serbestlik verilen Danzig bölgesi meseleleri de Almanya lehine ha1ledilmişti. Şimdi Polonya ile “koridor”meselesi kalıyordu. Harbi de bu mesele çıkardı.


    ALMANYA -POLONYA SAVAŞI

    Danzig-Doğu Prusya-Memel, bütünüyle Almanya'dan ayrı düşüyordu. Polonya'nın denize çıkabilmesi için Versay anlaşmasında böyle bir durum ortaya çıkarılmıştı. Bu dar koridor , Danzig'le Pomeranya arasında Polonya'yı Baltık'a çıkarıyordu ama, Alman topraklarını da parçalıyordu ve Almanya'dan Doğu Prusya'ya karadan geçişi imkansız kılıyordu. Almanya ise koridoru istiyor .topraklarını karadan birleştirmenin gerektiğini, Polonya’nın denizden mahrum bulunmasının Alman meselesi olmadığını savunuyordu. Ancak Hitler'in koridoru asla bile Versay anlaşmasının Polonya'ya bıraktığı Silezya parçasını (Katovice) isteyeceği ortada idi . Hitler'in Polonya'yı da Çekoslovakya'ya benzeteceği ve sonra diğer devletlere sıra geleceği aşikar idi. İngiltere ve Fransa, Polonya 'da taviz vermemeye kararlı idiler . Ancak savaşa hazır değillerdi, yılarca uyumuşlar ve refah içinde uyuşmuşlardı. Büyük endüstriye ve mükemmel donatılmış modern tümenler sahip olan Çekoslovakya, geçen yıl, tek kurşun atmadan Almanya'ya teslim olmuştu. Alman olan Avusturya ise zaten zemin hazırlanarak kendi isteğiyle Almanya'ya katılmıştı. Ama Polonya, iki asır önce büyük devletti, kendisini savunmaya kararlı idi. İşin cihanşümul bir harbe dönüşeceğini pek sanmayan ve Batı'nın miskinliğine güvenen Hitler , aslında bir cihan savaşından da korkmuyordu. Birleşik Amerika faktörünü hesaplamıyor , Fransa ve Rusya'yı kolayca ele geçirip Kara Avrupası'nda rolü olmayan İngiltere'ye baş eğdireceğini sanıyordu. 1939 yazında dünyanın en kudretli devleti Birleşik Amerika değildi, önce İngiltere, sonra Almanya idi. l940'ta artık dünyanın birinci devleti Almanya idi. 1943'te Birleşik Amerika oldu. Zira savaşlar , milletlerin kaderini 'top yekun değiştirirler .Hitler'in hesapları buna göre idi. İngiltere kara ordusunun ve sanayiinin Almanya'ya yetişemeyeceği hesabı doğru idi. Fransa ve Rusya'nın ise dünya hakimi İngiltere'nin yanında küçümsenmeye değer devletler bulunduğu keza doğru idi.

    1 Eylül 1939'da Alman orduları Polonya'yı istilaya başladı. Leh (Polonya) savunması kötü değildi. Ancak Polonya'nın tek başına Almanya'ya mukavemeti düşünülemezdi. İngiltere ile Fransa, Almanya'ya harp ilan etti. Bu harp ilanının bile bütün Polonya'yı Alman işgalinden kurtaramayacağını bilen Rusya, bütün Polonya, Almanya'nın eline geçtiği takdirde, o zamanki Polonya sınırları çok doğuda olduğu için, Almanlar'ın Moskova'nın baş ucuna geleceklerini, tarihleri boyunca asla elde edemedikleri bir doğu sınırına kavuşacaklarını hesapladı. Stalin, Kızıl Ordu'yu Polonya'ya yürüttü. Polonya, batıdan nasyonal sosyalistlerin (Almanların), doğudan, nasyonal sosyalistlerin en büyük düşman ilan ettikleri komünistlerin (Rusların) tecavüz ve istilasına maruz kaldı. Zaten tarihi kaderi Ruslar'la Almanlar arasında ezilmekti. Soluğu kesildi. Stalin, bu hareketin Almanya'ya karşı hastane (düşmanca), bir tutum teşkil etmediğini, Almanya'ya düşmanı Polonya'nın ortadan kaldırılması için yardım maksadıyla yapıldığını ilan etmek yüzsüzlüğünü de gösterdi. Hitler o sırada Fransa'yı almadan Rusya'ya çatmak istemiyordu. Mecburen Polonya'nın doğu yarısını -az zamanda geri almak azim ve kararıyla Rusya'ya bıraktı. Büyük Polonya Cumhuriyeti, iki komşusu arasında paylaşılıp siyasi coğrafyadan silindi. Almanlar, Polonya’da Yahudileri imhaya başladılar.. Ruslar ise bir daha Po1onya dirilmesin diye 4.500 Polon.ya subayı ile 5.000.den fazla subayı toplayıp Katin ormanında kurşuna dizdiler.


    Avrupa Savaşı'nda Almanya'nın üstünlük Devresi (1940, 1941, 1942)

    Fransa'nın ünlü Maginot (Majino) hattı. General Guderian'ın zırhlı tümenleriyle yarıldı. Hollanda, Belçika, Lüksenburg ve Fransa, yıldırım harbiyle işgal edildi. Hitler , Paris'e geldi. İlk Cihan savaşında Almanya, bu askeri başarıyı elde edememişti. Fransa teslim oldu. Kuzey yarısı Alman askeri idaresine alındı. Güney yarısında da Almanlar , merkezi Vichy olmak üzere Mareşal Petain'in başkanlığında bir Fransa devleti kurdurdular. Bu devleti tanımayan General de Gaulle. Londra'ya giderek orada Hür Fransa hükümetini kurdu. İtalya, Almanya'nın yanında savaşa girdi. Musso1ini'nin gayesi, Fransa'dan -halkı İtalyanca konuşan Korsika adasını, Tunus'u, mümkünse Nice ve Savoie'yı almak, Akdeniz'de en büyük deniz gücünü teşkil etmekti.

    Almanya, hiç beklenmedik bir şekilde Rusya 'ya harp açtı. Önce İngiltere’yi istilayı düşünen Hitler , bir deniz-hava çıkartmasının ters netice verebileceğinden çekinerek, Rusya'ya yöneldi. Rusya'nın tabii kaynaklarına ihtiyacı vardı. Gerek Polonya'nın yarısını işgal etmesini, gerek fırsattan istifade 3 Baltık Cumhuriyetini (Letonya, Litvanya ve Estonya) ilhak etmesini hazmedememiş ve Slavlığın Cermenliği tehdidi saymıştı. Macaristan, Romanya ve Bulgaristan krallıkları, Almanya'nın yanında savaşa katıldılar .Yugoslavya ve Yunanistan krallıkları ise karşı koydu. Fakat yıldırım harbiyle Almanlar'ca işgal edildi. Macaristan'a, 1918 sınırlarına yaklaşan geniş topraklar verildi. Hırvatistan krallığı kurulup başına bir İtalyan prensi getirilerek Yugoslavya parçalandı. Bulgaristan'a da Yugoslav Makedonyası verildi. Yugoslavya, 1914'teki Sırbistan krallığı haline getirildi.

    Avrupa kıt'ası Alman hakimiyetine geçti. Yalnız İsveç, İsviçre, Portekiz, ispanya ve Türkiye tarafsızdı. İspanya, Hitler'in ümitleri hilafına savaşa katılmadı ve AImanlar'a az bir yardımla yetindi. İngiltere’ye ise baş eğdirilemedi. Chamberlain 'm yerini alan Churchill. dehşetli bir Alman düşmanı idi ve zafere kadar topyekün harp ilan etti. Rusya ise ezildi. Avrupa Rusyası'nın en büyük kısmı, Polonya, Baltık ülkeleri, Beyaz Rusya ve Ukrayna'nın tamamı Alman işgaline girdi. Moskova ve Leningrad çok şiddetli muharebelere rağmen düşürülmedi ise de, muhasaraları devam etti. Alman orduları Kuzey Kafkasya'yı işgal ettiler .Volga nehri ve Kafkas Dağları'na dayandılar .Almanlar , Irak'ta darbe yaptırıp Alman taraftarı bir hükümet bile kurdurdular .Hatta Filistin'e müdahale edip orada Yahudilere karşı Arap haklarını savundular .Suriye ve Lübnan 'daki Fransız düşmanlığına rağmen bu ilkelere hulul edemediler .Kuzey Afrika ise, Nil vadisi dışında Alman hakimiyet veya nüfuzunda idi.


    Japonya'nın Savaşa Katılması (7.12.1941)

    Savaşın ilk 2 yıl, 3 ayı Birleşik Amerika'nın tarafsızlığı ile geçti. Birleşik Amerika'da Roosevelt Amerikan demokrasi geleneğine aykırı olarak, savaş dolayısıyla, 1941'de 3, defa başkan seçildi. Yetkileri, Mikado'nunkinden az değildi.Önünde secdeye kapanılmıyordu ama, verdiği her türlü askeri emrin geçerliliği, Mikado'nunkinin üzerinde, Stalin ve Hitler'inkine yakındı. Buna rağmen Amerikalılar, savaşı bir “Avrupa Savaşı'' olarak görüyor , savaşa girmek istemiyorlardı. Esasen milyonlarca Birleşik Amerikalı, Alman, İtalyan, İspanyol, Macar asıllı idi. Onun için Roosevelt, arzusuna rağmen savaşa girmedi. Fakat İngiltere ve Rusya'ya para ve silah göndermeye, sonra bu yardımı akıl almaz ve dünya tarihinde asla görülmemiş boyutlara ulaştırmaya başladı. Yahudiler'i seviyor , sosyalizme taraftar bulunuyor (Ortanın Solu sloganını ilk ortaya atan odur), komünizmi tehlike saymıyor , kendisini mareşal ve başkumandan ilan eden Stalin'i yurt savunmasını yaptığı için takdir ediyor , Rusya'nın kompozisyonundan ve umumiyetle Avrupa politikasından habersiz ve bilgisiz ve hatta bu mevzuların kara cahili bulunuyor , Büyük Okyanus'un Amerikan denizi olduğuna inanıyor ve okyanusun batısındaki Japon faaliyetlerini ve Japonya'nın Çin'i istilasını kötü gözle görüyor , Mareşal Çan Kay-Şek'i destekliyor , İngiltere'yi seviyor , fakat fazla ehemmiyet vermiyor, Fransa'yı küçük görüyor , Birleşik Amerika'nın üstünlüğüne , liderliğine, demokrasi idealine samimiyetle inanıyordu. Bu adamın bütün bu duyguları, savaştan sonraki günümüze kadar olan siyasi gelişmelerin ve dünya dengesinin en büyük faktörlerindendir .

    Japonya'nın savaşa girdiği 1941 sonunda Avrupa'da Alman üstünlüğü kusursuzdu.

    Danimarka, Norveç, Alman işgalinde idi. Finlandiya, Alman sempatizanı ve Rus düşmanı idi. Birincisinde olduğu gibi bu ikinci- sinde de dünya savaşının Avrupa'da kazanılıp kaybedileceği aşikardı. İngiltere, Alman bombardımanları ile dehşet içinde bulunuyordu. Japonya ise Çin'le savaş halindeydi. Çin’in bütün sahil eyaletlerini işgal etmişti. İngiltere, Hollanda, Amerika, Fransa gibi devletlerin Uzak Doğu'daki sömürgelerinin gerçekte kendi hayat sahası olduğuna inanmıştı. İmparatorun pek de taraftar olmamasına rağmen diktatör başbakan ve genel kurmay başkanı General Tojo, Japonya'yı harbe soktu. Japon donanmasının taşıdığı uçaklar. Havay adalarındaki Amerikan Pasifik donanmasının yattığı deniz üssü Pearl Harbour'u basarak bu donanmayı batırdılar .Böylece Washingtan da resmen savaşa girmek fırsatını buldu.

    1942 yılı, Amerika ve Japonya'nın da savaşa katılmasıyla, harbin gerçek bir dünya savaşına dönüşmesi tablosu ile başladı. Mihver Devletleri (Almanya ve Müttefikleri) en fazla bu yıl içinde Müttefikler'i (İngiltere ve müttefikleri) en müşkül durumlara düşürdüler .

    Japonya, Uzak Doğu'yu istila etti. Karşısında Amerika -Çin -İngiltere -Fransa - Hollanda orduları bulunuyordu. Avus1ralya, Yeni Zelanda, Kanada, Hindistan hep Japonya karşısında idi ve bu ülkelerden İngiltere büyük ordular toplayarak cephelere sürmüştü. Japonya, bütün Endonezya’yı Hollanda'dan aldı, Vietnam, Kamboç ve Laos'tan Fransızlar'ı kovdu. İngiltere’den Hong Kong, Singapur ve Birmanya'yı alarak Bengal'e dayandı. Yeni Gine ve bütün çevre Pasifik adalarını ele geçirerek Avustralya sularına dayandı. Filipinler'i Amerikalılar'dan aldı. Çin'in yarısını ele geçirdi. Fakat Japonya ile Rusya asla birbirlerine harp ilan etmediler .


    1942-43 Kışı.

    Bu kış, Mihver taarruz gücünün kırılması ve Müttefikler'in toparlanması dönemi oldu. Amerika harbe gireli bir yıl olmuştu. Dünya tarihinde görülmemiş ve Hitler'inkini geçen bir şekilde sanayiini harp sanayiine dönüştürdü. Kuzey Afrika'yı işgal eden Afrika Kolordusu ve yardımcı İtalyan birliklerinin cephe kumandanı Mareşal Rommel, İskenderiyye ve Kahire'ye yaklaştı. Mısır'ın işgalinin kaçınılmaz olduğuna inanılan bir anda Alman taarruzu, benzinsizlikten tankların yürütülememesi üzerine durdu. Hitler , Alman askerinin dejenere İngilizler'i benzinsiz de yeneceğini Rommel'e telleyip, benzinini Rus cephesine göndermişti. Sekizinci İngiliz Ordusu kumandanı Montgomery ise Rommel'i durdurdu ve Tunus'a kadar sürdü. Almanya, 1942'nin son günlerinde Kuzey Afrika'yı kaybetti. Aynı günlerde Amerikalılar da Fas'a çıkarıma yapıtılar (Korgeneral Patton). Habeşistan da İngilizIer'ce Italyanlar'dan alınmıştı. Afrika kıt'ası, Müttefiklerin eline geçti. Fakat bu gelişme ikinci derecede idi ve savaşın mukadderatına te'sıri olmayabilirdi. Rus cephesindeki gelişme daha mühimdi ve savaşın mukadderatına tesiri mutlaka olacaktı. Volga, Ural ve Kafkas eteklerine sığınan Stalin, Amerika'dan aldığı akıl almaz derecede büyük silah, malzeme ve her türlü ağırlıkla, Sovyet imparatorluğunun her milletinin ve her erkeğini silah altına alarak, Ruslar'ın belki de azınlıkta bulunduğu bir Kızıl Ordu ile, Alman taarruzuna cevap verdi. Ancak gerek Leningrad ve Moskova muhasaralarında, gerek Volga boyunda ve Kafkas dağlarında Almanlar'ın belini büken Kızıl Ordu'dan fazla ''Mareşal kış hazretleri” oldu. Berlin'deki Türk kurmay subaylarının, Berlin'de giyilen ince paltolarla kışın Rusya'da savaşılamayacağını ihtar etmelerine rağmen, Alman askerinin üşümeyeceği inancında olan Hitler , diğer , cephelerde kullanılan Alman ordusunun kış teçhizatını değiştirmedi. Yüz binlerce Alman'ın soğuktan kırılmasına sebep oldu. Sanılır ki Enver Paşa'nın biyografisini hiç okumamıştı. Harp planları hakkında Prusyalı mareşal ve generallerle anlaşmazlığa düşen Hitler , onları birer ikişer ordudan uzaklaştırdı. Genel Kurmay Başkanlığına, uzaklaştırılanlar derecesinde yüksek asker olmadığı bütün yazarlarca kabul edilen Mareşal Keitel'i getirmişti ki bu tayinin belki tek sebebi, bu kumandanın Hitler'e kayıtsız şartsız itaati idi. Rus cephesi başkumandanı Mareşal Von Paulus'un da muteaddid ve askerlikçe çok haklı tekliflerini kabul etmedi. Stalingrad'da kuşatılan Alman ordular grubu, kışın da tesiriyle çok büyük kayıplar verdi ve ilk dcf'a olarak kitle halinde Alman birlikleri esir edildi. Esirler arasında Mareşal de bulunuyordu. Von Paulus'un teslimi üzerinde çeşitli görüşler i1eri sürülmüştür .Zira gerçekten savaşın dönüm noktası oldu ve Rusya'nın Almanlar'ca bertaraf edilemeyeceği ortaya çıktı. Mareşal, ordularını daha fazla kırdırmamak için ve ümit görmediğinden teslim olmuştu. Bu husus askeri bakımdan doğru olabilir .Ancak siyasi bakımdan yanlıştı ve Ruslar'ı İngilizler , Fransızlar gibi normal bir düşman zannetmenin tarihi yanılgısı idi. Zira Ruslar , Mareşal'in kıyamadığı Alman gençlerinin en büyük kısmını esir aldıktan sonra imha ettiler ki, Plevne'de esir düşen Türk ordusuna yapılan ayni muameledir (ancak Gazi Osman Paşa teslim olmamış, esir düşmüştü).

    1943 yılı girerken Mihver'in savaşı kazanamayacağı, stratejik bakımdan ortaya çıkmıştı. Almanlar cihan hakimi olmak adaylığını kaybetmişlerdi. Bütün dünyada Amerikan üstünlüğü görülüyordu. Bu çizgide Mihver'in sulh şartlarını araması gerekiyordu. Fakat Hitler kadar Tojo da hala çok büyük ümitler içinde idiler .Bununla beraber Roosevelt ve Churchill'in ''kayıtsız şartsız teslim '' sloganının Mihver'i korkuttuğu da bir gerçektir .Kayıtsız ve şartsız, yanı mütareke (ateşkes) anlaşmasının şartları üzerinde mutabık kalınmadan bir teslim, Hitler'in de harbi uzatmak için kullandığı en büyük koz ve propaganda unsuru oldu. Daha milyonlarca insanın ölmesi ve komünizmin dünyaya yayılması ile neticelendi.

    Harbin Müttefiklerce kazanılması (1943-45) Amerika ve müttefikleri, önce Sicilya'ya çıktılar. Sicilya'yı, Güney İtalya 'yı aldılar , Roma'ya girdiler .İtalya bertaraf edildi . Sonra İkinci Cephe'yi Fransa'nın .Normandiya kıyılarında açtılar .Tarihin en büyük çıkartması yapıldı. Hitler'in düşürülemez bir kale haline koyduğu Avrupa kıt'ası delindi. Mareşal Rommel'in hazırlıkları, Normandiya çıkartmasını önleyemedi. Çıkan, tutunmaya muvaffak olan, gittikçe köprülerini genişleten Müttefikler , sonunda Paris'e girdiler ve Fransa'yı kurtardılar Doğuda Ruslar da Balkanlar'a ve Orta Avrupa'ya sarktılar .Berlin'e önce Amerikalılar geldi. Fakat Başkumandan Eisenhower , Başkan Roosevelt'ten Berlin'e girmek için Ruslar'ı beklemek emrini aldı ki, tarihi gafletlerin en büyüğü olarak değerlendirmek mümkündür .Bu emir , Beyaz Saray'la Pentagon'un arasını açtı. Ancak Eisenhower , Başkan'ın emirlerini münakaşa edecek yapıda değildi. Onun gibi beş yıldızlı general yani mareşal olan Pasifik başkumandanı Mac Arthur'un mizacında olsa idi, tarihi akış değişebilirdi. Ruslar , Berlin'e girdiler ve ilk çağ zulümleri yaptılar .Hitler intihar etti. Tarihte ilk defa olarak bir takım Almanlar , harp suçlusu olarak yakalanıp Nürnberg Mahkemesi'nde mahkum edi1diler .Mareşal Keit1'in asılmaya giderken Müttefik subaylarına (Amerikan, İngiliz ve Fransız) ''komünistler de sizi asacak'' sözü ünlüdür.

    General Mac Arthur ve Büyükamiral Nimitz ise, Pasifik'teki Japon deniz ve hava kuvvetlerini imha ettikten sonra Japonlar'ı işgal ettikleri ülkelerden çıkardılar , Ancak Japon adalarının cebren işgali mümkün görülmüyor ve bu iş için savaşın daha bir kaç yıl uzamasını göze almak gerekiyordu. Amerika mecburen Hitler'in yapmakta geciktiği ve kendisinin henüz yaptığı iki atom bombasını Hiroşima ve Nagazaki'ye atınca, Japonya teslim oldu.

    Bu suretle 1 .9.1939'da Avrupa'da ve 7.12.1941'de Uzak Doğu'da başlayan savaş, 7.5.1945'te Almanya'nın ve 2.9.1945'te Japonya'nın teslimi ile 6 yıl, 1 gün sürdü (Avrupa'da 5 yıl, 8 ay, 6 gün; Uzak Doğu'da 3 yıl, 8 ay, 26 gün). 1. Cihan Savaşı ise 28.7.1914'ten 11.11.1918'ekadar ancak 4 yıl, 3 ay, 14 gün sürmüştü. ikincisinin 1 yıl, 9 ay, 13 gün daha uzun olduğu görülür .Birincisinde Almanya -Avusturya 'nın yanında Türkiye, ikincisinde ise Japonya ve İtalya vardı. Her ikisinde de Amerika-İngiltere-Fransa-Rusya müttefikti. Birincisinde Müttefiklerden yalnız Rusya, ikincisinde ise büyük devlet olarak yalnız Fransa çökertilebilmiştir .Birincisinde tarafsız olan Çin, ikincisinde müttefikler arasında idi.

    Kayıplar .Asker ve sivil olarak bu savata 38 milyon insanın öldüğü hesaplanmıştır. Bunun 10,2 milyonunun Almanlar tarafından imha edilen siviller olduğu ileri sürülmüştür .Devletlerin insan kaybına (yalnız ölü olarak) dair verilen rakamlar şöyledir:

    Almanya 5.380.000, Japonya 1 .800.000, İtalya 450.000, Romanya 460.000, Macaristan 430.000, Finlandiya, 90.000, Bulgaristan 20.000, Çekoslovakya 415.000, Polonya 5.800.000, Yugoslavya 1.600.000, A.B.D. 300.000, İngiltere ve sömürgeleri 421.000, Kanada 41.000, Yeni Zelanda 12.000, Güney Afrika 9.000, Çin, 1 .300.000, Fransa 535.000, Hollanda 210.000, Belçika 88.000, Rusya 17.000.000.

    Askeri Denge. Mihver üstünlüğü döneminde, 1942 yılı 2. yarısında Rus cephesinde 199 Alman + 10 1talyan + 6 Macar + 1 Slovak + 1 İspanyol + 14 Fin tümeni=231 tümene karşı 235 Sovyet (35'i süvari, 20'si zırhlı) tümeni bulunuyordu. Libya'da Rommel'in 9 Alman -İtalyan tümenine karşılık İngilizler'in 4 zırhlı tümeni vardı, 525 Alman-İtalyan tankına karşı 700 İngiliz tankı mevcuddu. Birmanya'da 4 Japon tümenine karşı 2 İngiliz ve 9 Çin tümeni savaşıyordu.

    Müttefik üstünlüğünün başladığı 1943 Şubatında Doğu (Rus) cephesinde 200 Alman + 3 Macar + 14 Fin + 1 İspanyol tünenine karsı Sovyetler'in 380 tümeni teşekkül etmişti. Martta Tt1nus'ta 15 Alman -İtalyan tümenine karşı 12 İngiliz, 5 Fransız, 3 Amerikan tümeni vardı. Temmuz'da Sicilya'da 10 İtalyan tümeni ile 3 Alman zırhlı tümeni, 2'si paraşütçü ve 2'si zırhlı 12 Müttefik tümeni (Amerikan-İngiliz-Fransız) ile savaşıyordu. Aralıkta İtalya'da 14 Alman ve 10 İtalyan tümeni karşısında 7 Amerikan, 6 İngiliz, 2 Kanada, 1 Yeni Zelanda, 1 İtalya tümeni bulunuyordu. Yeni Gine ormanlarında 4 Amerikan ve 6 Avustralya tümeni ile 135.000 Japon askeri vuruşuyordu. 1943 Martında Avrupa'da hava dengesi şöyleydi: 6.000 İngiliz ve dominyonlar uçağı ile 273 Amerikan hava grubuna karşı 6.100 Alman ve 1.950 İtalyan uçağı. 1944 Haziranında hava dengesi Mihver aleyhine mahvolmuştu. 20.000 Amerikan ve 8.340 İngiliz uçağı, Almanya 'yi harap ediyor ve Japon deniz ve hava kuvvetlerini imha ediyordu. Almanya ve Japonya'nın elinde toplam 6.970 uçak kalmıştı. 1945 yılı girerken Amerikan uçak sayısı 35.000 ve İngilizlerinki 8.400'e yükselmişti, 6.600 Alman ve 5.000'i kamikaze intihar uçağı olmak üzere 9.000 Japon uçağına karşı savaşıyordu. Denizlere ise artık Amerikan -İngiliz donanması mutlak şekilde hakimdi.

    Savaşın Siyasi Neticeleri. Savaşı kazanan Müttefikler, bu büyük neticeyi, 1. Cihan Harbi'nden daha da kötü şekilde değerlendirdiler .Dünyayı faşist ve Nazi tehlikesinden insanlık haysiyetine yakışmaz rejimlerden kurtarmak için çok büyük fedakarlıklar göze alındığı halde, ne milletlerin hakları ve temin edilebildi. ne de insan haklarına dayalı rejimler kurulabildi. Üstelik dünya dengesi alt üst edildi. O zamana kadar yalnız Sovyetler Birliği'ne mahsus bir rejim olan ve insan haklarına karşı olması bakından faşizmden amansız davranan komünizm, netice bakımından insanlığın yüzde kırkını ele geçirdi. Rus tehdidi, cihanşümul hale geldi .

    Kişi olarak bu durumun en büyük suçlusu Başkan Roosevelt'tir .Nazi düşmanlığını Alman düşmanlığı haline getirdi. Yahudi ve sonradan komünist temayüllü oldukları anlaşılan müşavirlerinin tesirlerinde kaldı. Stalin tarafından aldatıldı. Churchill'i ve diğer müttefiklerini dinlemeye tenezzül etmedi.İktisadi meselelerden çok iyi anlıyordu.Birleşik Amerika'yı dünya tarihinin en büyük enflasyonundan kurtarmıştı.Avrupa , siyasetini hiç bilmiyordu. Hitler'den haklı olarak nefret edebilir, Japonya’yı sevmeyebilirdi. Ama dünyanın Cermen Slav, daha açık ifadeyle Alman-Rus dengesi üzerinde durduğunu kavrayamamıştı Takip ettiği siyasetin Rus'u Avrupa'nın göbeğine kadar getireceğini tahayyül edemedi. Hayal gücü kıt, inatçı, yetkileriyle mağrur , temsil ettiği devletin para ve sanayi gücünün dünyanın geri kalan bütün ülkelerinin toplamının üzerine çıkmasından (1944) başı dönmüştü. Bu suretle Roosevelt 'in sayesinde Ruslar , Panslavizm’in hayal bile edemediği sınırlara, milletler arası komünizm yaftası altında eriştiler. Gene Amerika'nın harp sonu gafleti olarak Çin komünist rejime terk edildi. komünizmin gelişmesinin ve Rus teşdinin gittikçe artmasının tek faydalı ve müspet tarafı, Avrupalı sömürgeci devletler sömürgelerini bırakmak için fazla direnememeleri oldu. Birleşik Amerika, savaştan hemen sonra sömürgesi Filipinler'e istiklal vererek, müttefiklerine örnek teşkil etmek istedi. Bu suretle İngiltere, Fransa ve Hollanda'nınkiler başta olmak üzere, sömürge imparatorlukları tarihe karıştı. Ancak Türkler, Rusya'da ve Çin'de sömürge idi Komünizmin arz ettiği manzara dolayısıyla bu Türk illeri kurtarılamadıktan başka , aynı sebeple İran, Afganistan, Irak'ın Türk bölgeleri de bu devletlerin korkunç baskıları altında yaşamaya devam etti.

    Bu suretle büyük komünist sömürge imparatorlukları teşekkül etti. Rus ve Çin komünizmi, bu ülkelere Batılılar gibi doğrudan-doğruya sömürge demediler .''Müstakil ve kurucu cumhuriyet, muhtar cumhuriyet muhtar arazi, demokratik halk cumhuriyeti'' gibi adlar verdiler. Bazıları ile federasyon kurdular .bazılarını peyk haline getirdiler.
    Rusya'nın emelleri hakkında Birleşik Amerika ancak 1947 Çekoslovakya olayı ile uyanabildi.(Çekoslovakya’da kabineye giren birkaç komünist bakanın Kızıl Ordu'yu ülkeye daveti). NATO teşekkül etti ve Marshall Yardım Planı uygulandı. Bu suretle bir çok Avrupa ülkesi yıkıntıdan kurtuldu. Japonya, Almanya, İtalya gibi faşist ülkelerin hem örnek demokrasiler haline gelmesinde, hem iktisadi mucizeler göstermesi şüphesiz Birleşik Amerika'nın yardım, hizmet ve rolü çok büyük oldu. Kabuğuna çekilse idi, Rusya dünya hakimi haline gelecekti. Fakat Birleşik Amerika, yanlış politikalar takip ederek, hür dünyanın savunmasındaki tarihi misyonunu zaman zaman çok ihmal etti. Bir çok ülkeyi komünizme kaptırdı. Bunda, hızla zenginleşen diğer demokrasilerin egoistlikleri ve bütün yükü Amerika'nın üzerine vermek istemelerinin de rolü oldu.

    1939 sınırlarını epey genişletmiş olarak savaştan çıkan Sovyetler Birliği, bununla yetinmedi. Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Moğolistan, Küba, Vietnam, Kanboç, Laos, Angola, Habeşistan gibi pek çok ülkeyi peykleştirdi. Avrupa'daki peyklerini Varşova Paktı ve Comecon'la kendine bağladı. Bu teşkilatlar gôrünüşte Batı'nın .NATO'suna ve AET'sine karşılıktı. Yugoslavya komünist oldu, fakat peykleşmedi. Almanya çok büyük toprak kayıpları ile savaştan çıktı, kuşa dôndürüldü. Üstelik ikiye ayrılması, Almanların tarih boyunca gördüğü en büyük felaket oldu, Bin yıllık topraklarını Polonya 'ya ve başka komşularına bıraktı. Rusya, 1939'da işgal ettiği Polonya 'nın doğu topraklarını bu devlete geri vermeyip ilhak etti. Bu suretle eskisinden dar , küçük, doğu topraklarından mahrum edilip sun'i olarak ve Almanlığın zararına batıya ve Orta Avrupa'ya kaydırılmış bir Polonya ortaya çıkarıldı, o da peykleştirildi.

    Tarihi netice ve hüküm olarak, II. Cihan Savaşı'nın insanlığın az bir davasını hallettiğini, buna karşılık savaştan önce mevcut olmayan veya boyutları küçük bulunan problem ve belaları ortaya çıkardığı. hak. hukuk, adalet üzerine kurulmuş bir denge sağlamaktan uzak bulunduğunu; insanlığı, en büyük harcamaları silaha yatırmaya mecbur bıraktığını, kaydetmek gerekir. Çok büyük kitleler , milletler , milyarlarca halk, insanlık haklarını kazanmaksızın yaşmaya mahkum edilmiştir.Ama refah ve servet artmış, hiçbir zaman kaydedilmeyen çizgilere erişilmiştir.

  8. #98
    GutupAyusu adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-10-2005
    Mesajlar
    4,678
    Karizma Gücü
    7
    harika paylaşımlar arkadaşlar gerçekten çok güzel bilgiler ama bi noktaya değinmeden demiycem
    başta çok güzel bütün liderleri tanıtmışısınız falan ama bi süre sonra konu 2. dünya savaşından çıkmış nazi almanyası na dönmüş

    bende de resimler vardı ama silindi format ile birlikte?

    eRepublik - eTürkiye - eVatandaş
    http://www.erepublik.com/en/referrer/Kapgan


  9. #99

    Kayıt Tarihi
    18-05-2006
    Mesajlar
    78
    Karizma Gücü
    0
    Muslumanlablardan SS grublari olusturuldugu dogrudur,musluman bosnaklar genelde kullanildi,islami dusunceyi komunizme karsi kullanmak amaciyla.3. sinif bir SS grubuydu.En basta gelen alman irkindan SS ler,ondan sonra bati avrupalilar,ondan sonrada bu garibanlari yapmislar,ALman ozentisinin sonu,onur
    kirici.
    Alıntı melusina tarafından gönderildi.
    SS Örgütü (Almanca, Schutzstaffel), önceleri Hitler’in kişisel muhafızlığını yapmak üzere kurulmuştur. İlk kurulduğunda, polis görevi yapan silahlı parti militanlarından oluşuyordu. Toplama kampları kurulup, Himmler tarafından bunların yönetiminden SS Örgütü sorumlu tutulunca iki ana gruba ayrıldı.

    Bunların ilki, Waffen SS ya da “Silahlı SS Örgütüydü”, bu örgüt artık askeri bir yapı almıştı. Ordudan geçmiş subaylar tarafından yönetiliyordu. 1942 yılından sonra askerlik yükümlüsü gençler de burada görev yapmaya başladığı için “parti muhafızı” vasfını kaybetti, normal birliklerden bir farkı kalmadı.

    Diğer bölüm ise, Allgemeine SS yani “Genel SS Örgütüdür”. Bu örgüt bir çeşit polis görevi yapmıştır. SS’lerin soykırım suçu işledikleri iddia edilen bölümü Allgemeine SS’dir. Bunların subayları genelde ordu kökenli değildir.

    Her iki bölüme de (önce Waffen SS’e) yabancı personel alınmıştır. Önce Alman asıllılardan veya Alman milletine akraba uluslardan SS Tümenleri oluşturulurken sonraları çeşitli uluslardan toplan 35 tane SS tümeni oluşturulmuştur.

    Allgemeine SS birlikleri de bir süre sonra silahlandırılıp (Burada silah sözünden kasıt, tank, top, zırhlı araç türü ağır silahlardır), yeni tümenler oluşturulmuştur. Bu birliklere yabancılar ve eski mahkumlar da alınmıştır. Bu şekilde oluşturulan Dirlewanger ve Kaminksi Tugayları savaş sırasında soykırım suçu işlediği iddia edilen birliklerdir.

    Retrieved from "http://tr.wikipedia.org/wiki/SS"


    bir de alman bi sitede alman lejyonerlerinin iskandinavlar,hollandılar,belçikalıların 1940 da onlara katıldıgını yaklasık 2 yıl sonrada mecburi olarak dogu ve guneydogu avrupa dan birlik almışlar ki bunlar da hırvatlar,baltıklılar,kosovalılar,müslümanlar ve hintliler..ama sitede bu msulumanların ahngi ülkeye mensup olduklarına dair bir bilgi yok...

    http://www.dhm.de/lemo/html/wk2/krie...nss/index.html

    site bu ..bir de bi kaç resim var..onları da ekliyorum bu birlik hakkında...
    ardan SS grublari olus

  10. #100
    H.K.Ç adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-07-2005
    Mesajlar
    1,245
    Karizma Gücü
    0

    Başarılı II.Dünya Savaşında Japon Hileleri(mükemmel bir konu bir çırpıda okuyacasınız)

    Yeterince tankınız, askeriniz hatta uçaklarınızı kaldıracak benzininiz
    yoksa nasıl savaşırsınız? "Hayalgücü" ile mi? Japonlar öyle yaptılar!

    Iwo Jima alınmalıydı. Hem de ne pahasına olursa olsun! Küçük bir havalimanı, iki balıkçı köyü ve adanın ucundaki tek tepesiyle Iwo Jima, korunaksızdı. Amerikan uçakları adanın üzerinde saatlerce uçmuş ve birkaç yüz kişilik Japon müfrezesinin dışında kimseyi görmemişti. Bu adayı fethetmek, neredeyse keyifli bir yaz yürüyüşüne benzeyecekti.

    Amerikalılar haklıydılar. Adada neredeyse kimse yoktu. Japonya'yı bombalayacak uçakların havalanacağı bu küçük ada, derin bir sessizliğe gömülmüş gibiydi... Amerikalılar, 1945 yazına gelindiğinde sessizliğin anlamını
    artık biliyorlardı. Guadalcanal ve Filipinler'deki savaşlarda inanılmayacak şeyler görmüşlerdi. Ama bu seferki iş kolay olacağa benziyordu. 12 kilometrekarelik bir adada kaç Japon saklanabilirdi ki?

    Çıkartmayı yönetecek Amiral Spruance'ın kesin emri vardı: Amerikalı denizciler adaya çıktığında, bir tekinin bile burnu kanamayacaktı! Hava Kuvvetleri tam 10 hafta boyunca, Heybeliada büyüklüğündeki bu adayı elindeki her şeyle bombaladı! Çıkartma günü, Amerikalılar zayıf bir dirençle karşılaşacaklarına emindiler...

    Fukakku Taktiği

    Adadaki Japon birliklerinin kumandanı Tadamaçi Kuribiyaşi, bu "keyifli yaz yürüyüşü"nü Amerikalılar için tam bir cehenneme çevirdi. Bombardımandan bir ay önce adaya gizlice yerleşen Japon birlikleri ölümüne çalışmış ve bir ayda bu küçücük adanın altında karınca yuvasını andıran tüneller kazmışlardı.

    Adanın altında kazılan tünellerde, 27.000 Japon askeri Amerikalıların gelmesini beklemişlerdi; ağır bombardıman sırasında ise, Amerikalıları kandırmak için sadece birkaç hava bataryası cevap vermişti. Bu cılız direniş susturulduğunda, Amerikalılar artık emindi. Adada birkaç yüz Japon askeri ya var ya yoktu!

    19 Şubat 1945 günü Amerikalılar Iwo Jima sahiline ayak bastığında, 27 bin Japon askeri bir anda üzerlerine çullandı. Binlerce Amerikan askeri sadece ilk üç dakika içinde öldü. Donanmanın top salvosu, Hava Kuvvetleri'nin avcı uçakları bile denizcileri kur-taramamıştı. 25 kilometre uzunluğundaki tüneller zincirine bağlı 1.500 yeraltı koruganından bir anda çıkan Japonlar, yarım saatlik "Bansai" saldırısından sonra, tanklarıyla birlikte tekrar ortadan kaybolmuşlardı! Amerikalılar, Iwo Jima'da ilk kez "hayalet bir ordu" ile savaşıyorlardı!

    Beşinci günün sonuna gelindiğinde, Amerikalılar sahilden içeriye doğru sadece 450 metre ilerleyebilmişlerdi. Daha fazla ilerlediklerinde, Japonlar bu sefer arkalarından çıkıyordu! Çıkartmayı yapanlar, ada etrafını çeviren yüzlerce gemiye ve bire üçlük sayı üstünlüğüne rağmen, kuşatılmışlardı!

    Tadamaçi Kuribiyaşi, eğitimini Amerika ve Kanada'da almış, akıllı bir askerdi. Denizde, havada ve karada üstün Amerikalılar karşısında, savaşı yeraltına indirmişti! Kuribiyaşi'nin "fukakku", yani canlı esir vermeme taktiği Amerikalı denizcilere korku salmıştı. Adaya çıkan 76 bin "Marines", 35 gün süren savaşın ancak 20. gününde bir Japon askerini canlı ele geçirmeyi başarabilmişlerdi!

    Iwo Jima, arkalarında muazzam bir hava ve donanma desteği olan 76.000 Amerikan askerine karşı, kısıtlı cephane ile savaşan 27 bin Japon askerinin verdiği bir kahramanlık hikayesiydi. 200 kadarı dışında 27 bin Japon askerinin tümünün öldüğü bu savaşta, Japonlar adaya çıkan her üç Amerikan askerinden
    birini öldürdüler. Amerikan ordusunun Iwo Jima'da verdiği 23.000 ölü, Pasifik'te o güne kadar verilen en büyük kayıptı...

    Avustralya'nın Dibindeki Fethedilemeyen Ada

    Japonlar Rabaul'daki küçük Avustralya garnizonunu, 23 Ocak 1942'de yendiler. Bu orta büyüklükteki ada, imparatorluk ordusunun Avustralya kıtasını fethedeceği "büyük işgal hareketi"nin sıçrama tahtası olacaktı!

    Rabaul gerçek bir kaleye dönüştürüldü ve Papua Yeni Gine, Solomon Adaları ve Avustralya'yı işgal etmek için bir levazım üssü yapıldı. Kokoda Trail, Milne Körfezi, Bougainville, Guadalcanal ve Mercan Denizi Savaşı'na katılan Japon orduları hep Rabaul'dan yola çıktılar.

    Rabaul'un süngertaşı tepelerine 500 kilometre uzunluğunda bir tüneller zinciri oyuldu. Bu tünellerden 15'i hastane amaçlı kullanılırken, 4 kilometre zunluğundaki bir tünel de 2.500 yatak kapasiteli bir hastane olarak inşa edilmişti! Tüneller Singapur'da yakalanan Amerikalı savaş tutsaklarına ve yöre halkına kazdırılmıştı. Bu zorlu çalışma sırasında birçok tutsak öldü.

    "Rabaul Kalesi" 5 uçak pistine, bir balona, bir de denizaltı üssüne sahipti! Çok sayıda donanma gemisiyle birlikte, toplam 200.000 kişilik bir Japon ordusunu barındırıyordu! Tünellerine tankların, uçakların ve hatta denizaltıların saklandığı bu ada, Avustralya'nın yanı başında olmasına rağmen, Amerikalıların işgaline uğramadı.

    Amerikalılar etrafındaki tüm adaları almalarına karşın, bu adaya çıkartma yapmaya cesaret edemediler. Rabaul, savaşın son günlerinde, Tokyo'dan 8.000 kilometre uzaktaki bir Japon kalesiydi! Adadaki 70.000 Japon askeri, ancak Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombalarının atılmasından ve Japonya'nın teslim anlaşmasını imzalamasından sonra iki yıl sonra ülkelerine dönebildiler.

    Tora, Tora, Tora!

    Savaşın belki de en iyi uçağı olan Mitsubishi Zero'lar, Pearl Harbor'u bombalamak için, uçak gemilerinden birbiri ardına havalanırken, Yamamoto'nun aklımla bir tek soru vardı: "Darbeyi ilk vuran kazanır mı?". Amiral, Japonya'nın zaferi kazanamayacağını düşünerek, İngiltere ile ABD'ye açılacak bir savaşa hep karşı çıkmış, ama sözünü dinletememişti. Derin bir incelemeden sonra şu sonuca varmıştı "Japonya'nın tek başarı şansı.Amerika'nın Pasifik Donanması'nı tek vuruşla sakatlamaktır..."

    7 Aralık 1941 Pazar sabahı, Pearl Harbor'ın doğusunda ve batısında yükselen dağların doruklarında bulutlar vardı. Hawaii'deki Amerikan Hava Kuvvetleri'ne bağlı uçaklardan yalnızca yedi tanesi devriye gezmekteydi. Uçaksavarların başında kimse yoktu. Donanmanın 780 topunun yalnız dörtte birinin personeli görevlerindeydi. Ordunun 31 bataryasından dördü mevzilenmişti, ama bunların da cephanesi yoktu; cephaneler, bozulma ya da paslanmayı önlemek üzere depoya gönderilmişti.

    Saat 7: 40'ta, "Niikata Dağı'na tırmanın" emrini alan Yarbay Fuşida, saldırı emrini mors alfabesiyle verdi: "Tora, Tora, Tora!" Kaplan anlamına gelen bu söz, şifreli olarak, "Baskın başarıyla gerçekleşiyor" demekti. Japonların planı basit, ama etkiliydi. Amerikalıların karşı saldırısını önlemek için, bütün askeri havaalanlarını sistemli biçimde yakıp yıkmakla işe başlıyorlardı. İlk hava saldırı dalgasındaki 40 torpido uçağı, 51 pike bombardıman uçağı ve 49 ağır bombardıman uçağı bombalarla hedeflerini yok ettiler. İkinci saldırı dalgasının ana hedefi ise ABD'nin Pasifik Donanması'na ait gemilerdi.

    "Doğan Güneş", Tokyo'yu aydınlatmaya başlıyordu. Baskına ilişkin haberler geldikçe, İmparatorluk Donanması Genel Karargâhı'ndaki coşku artıyordu. ABD'nin Pasifik Filosu'nun perişan olduğu apaçık ortadaydı. Müttefıkler'in
    Pasifik'teki kudretlerinin başlıca aracı artık felce uğramıştı, Asya'nın fethi işi devam edebilirdi: "Bansai!"

    Amerika'yı İşgale Gelen Çekik Gözlüler

    Pearl Harbor'dan sonra Japon Kuvvetleri Pasifik ve Güneydoğu Asya'da cirit atarak, Avrupa sömürge imparatorluklarını yıldırmışlar, Çin'i güneyden kuşatmışlar, Hindistan'a gözdağı verirken, birbirine uzaklıkları 12 bin kilometre olan bir coğrafyada savaşa girmişlerdi. Japonlar bu arada Amerika'yı "işgale" de kalkışmışlardı!

    Japonlar, Pearl Harbor'dan tam 7 ay sonra, Alaska eyaletine ait Aleut Adaları'nı ele geçirerek "Amerika'nın İşgali Harekâtı"nı başlattılar! Elbet, Japonlar bunu yapabilecek askeri güce sahip değildi, ama o günlerdeki Amerikan kamuoyu, California sahillerine Japonların yapacağı çıkartma için neredeyse "gün sayar" olmuştu. Batı sahillerinde yaşayan milyonlarca Amerikalı, evlerinin bahçesine siper kazıyordu. Ayrıca, Los Angeles sahilleri boyunca kurulan yüzlerce gözetleme kulesi, ufuktaki Japon çıkartma gemilerini arıyordu!

    Bu dönemde Japonlar Tokyo'dan bıraktıkları atmosfer balonları ile California ormanlarını yakmaya kalkıştılar! Çılgınca, ama gerçek... İşin garibi, Pasifik'te batıdan doğuya esen rüzgârların etkisiyle, 9.000 atmosfer balonunun bir düzine kadarı Amerika kıyılarına ulaştı, hatta iki-üç tanesi içindeki yanıcı maddelerle California ormanlarına düşerek, küçük yangınlar da çıkarmayı başardı! Yangın yerinde bulunan atmosfer balonu ve Japon bayrağı kalıntılarının Amerika'da yarattığı paniği, ne siz sorun ne de biz anlatalım!..

    “Buşido" Kuralları İle Askeri Eğitim

    1920'li ve 1930'lu yılların ırkçı önyargılarının dünyasında batılı, Japonlara "küçük sarı adamlar" deyip geçme eğilimindeydi. "Kavruk ve makineden anlamayan" genellemesinin ne kadar saçma olduğu, Pearl Harbor ve Filipinler'e yönelen saldırılar sırasında ortaya çıktı. Japon Donanması hem gündüz hem gece çarpışmaları için sıkı eğitim yapıyor; deniz ataşeleri Tokyo'daki planlamacıları ve gemi tasarımcılarını sürekli bir bilgi akışıyla besliyorlardı. Hem ordu hem de hava kuvvetleri iyi eğitimliydi; çok sayıda usta pilotları, görevlerine son derece
    bağlı mürettebatları vardı.

    Kararlı ve aşırı yurtsever subaylarının yönetiminde buşido (Japonların geleneksel savaş sanatı) kurallarıyla eğitilen bu askerler, savunma ve saldırı savaşında müthiştiler. Başka ordularda "son adam kalıncaya kadar dövüşmek" lafla kalırken, Japon askerleri bu deyimi gerçek anlamıyla alıyor ve bunu gerçekten yapıyorlardı.

    Japonya'da zorunlu askerlik olduğundan, ordunun insan gücü ihtiyacını gidermesi de kolaydı. İlk yıllarda ordunun kapasitesi sınırlıydı, ama genişletme programı ile 1937'deki 24 tümen ve 51 hava filosu, 1941'de 51 tümene ve 133 hava filosuna çıkmıştı. Bunlara 30 tümen daha katılacaktı. Böylece Japonya 2 milyon yedek destekli, 1 milyondan fazla askere sahipti.

    Japonların Gizli Silahları

    Japonların Asya ve Pasifik Okyanusu gibi geniş bir coğrafyada Amerika, Britanya, Avustralya, Yeni Zelanda ve Çin ile aynı anda savaşabilmesinin ardında, savaş alanında muazzam bir "yaratıcılığa" sahip olması yatıyor.

    Japonya, ne asker sayısı ne de silah endüstrisi açısından bu ülkelerle yarışabilirdi, ama çok daha "yaratıcıydı.Çok daha az kaynak ve askerle tüm bu ülkelere kök söktürmesinin ardında, düşmanı şaşırtan taktiklere başvurmaları yatıyordu. Örneğin, kamikazeler. Atom bombası atıldığında bile, Japonların anakarayı koruyacak 1.500 kamikaze uçağına sahip olması, Amerikalıların karabasanlar görmelerine neden oluyordu.

    Japonların savaşın son safhasında geliştirdiği, ama atom bombası yüzünden kullanmaya fırsat bulamadığı "gizli silahları" arasında en ilginç olanı, hiç kuşkusuz, Aichi M6A Seiran uçağıydı. Panama Kanalı'nı bombalamak için
    tasarlanan ve yalnızca 28 tane üretilebilen bu uçak, denizaltıya yüklenebiliyordu! Aichi M6A Seiran, eğer atom bombasından önce üretilebilseydi, artık abluka altında bulunan Japonya'dan denizaltılar yoluyla ayrılacak ve Pasifik ortasından bir noktadan kalkıp, Panama Kanalı'nı bombalayarak Pasifik Donanması'nı Atlantik Donanması'ndan koparacaktı!

    Ah Şu Yokluk Olmasa, Ne Güzel Savaşırdık!

    Peki, tüm bu yaratıcılığına rağmen Japonya neden yenildi? Her şeyden önce, hammadde eksikliğinden. Pasifik'te yenilen Japonya, petrol gibi birçok temel maddeye artık erişemiyordu. Gaz, elektrik, kömür gibi maddeler çok azalmıştı. Artık evlerde banyo yapmak tarihe karışmış, kamuya açık hamamlar ise kalabalıktan girilmez olmuştu. Hamamlarda sokaktan odun parçalan toplanarak
    gerçekleşen deneyime ise "küvette patates yıkama" deniyordu.

    Benzin sıkıntısı yüzünden uçaklar iki saatten fazla uçamıyordu. Çaresizlik içinde olan donanma, yakıt yerine kullanmak üzere "çam kökü yağı" kampanyasına başvurdu. Bu arada "200 çam kökü, bir uçağı bir saat süreyle havada tutar" sloganıyla tüm Japon halkı ellerinde kazma kürek çam köklerini çıkarmaya yönlendirildi. Ancak bu emekler boşa gitmeye mahkûmdu. Bir varil petrol elde etmek için 1.000 kişinin 2,5 günlük mesaisi gerekiyordu.

    Amaçlanan resmi hedef, günde 12 bin varil petrol üretimi olduğundan, bu hedefe ulaşmak için her gün 1,5 milyon işçinin yalnızca bu işte çalıştırılması gerekiyordu.
    Durum son derece ümitsizdi. Ancak, bu görüşü hükümetin her üyesi aynen paylaşmıyordu. Hükümetin desteklediği slogan ise şuydu: "100 milyon insan bir bütün halinde ulus için ölmeyi bekliyor". 1945 Mart'ında Iwo Jima Savaşı'nda Japonların işgale karşı gösterdiği direniş öyle şiddetli ve fanatik düzeydeydi ki, Amerikan komutanları Japon adalarının işgali için kayıplarının "en az 268 bin" olacağını hesaplamışlardı. Bu hesabın sonucu ise, tarihin o güne kadar gördüğü en korkunç silah olan atom bombası oldu....
    Alıntıdır...
    Childe Roland came to the Dark Tower...

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •