Gerçekten çok değerli bir konu
Paylaşımın için teşekkürler...
Gerçekten çok değerli bir konu
Paylaşımın için teşekkürler...
bu başlığı hazırlayan herkesin eline ve emeğine sağlık gerçekten süper olmuş
Güzel ve yararlı bir çalışma sağolun. II.Dünya Savaşı bence dünya tarihinin en önemli olayı. bu nedenle bilinmeli ve ders alınmalı. Benim bu savaşta en çok ilgimi çeken Nazilerin Barbarossa Harekatı ve Rusların efsanevi direnişi...Özellikle Stalingrad muharebeleri..Yeryüzü tarihinin en kanlı muharebeleirnden biri... Bu konuda da bilgi verirseniz çok sevinirim.
Selamlar
11 Kasım 1918 tarihinde İngiltere başbakanı David Llyod George , Almanya ile itilaf devletleri arasında bir ateşkes anlaşması imzalandığını şu sözlerle açıkladı.
![]()
![]()
1 Kasım 1918 tarihinde [[İngiltere]] başbakanı [[David Llyod George]], [[Almanya]] ile itilaf devletleri arasında bir ateşkes anlaşması imzalandığını şu sözlerle açıkladı. “ bu tarihi sabahta, öyle ümit ediyorum ki , bütün savaşları sona erdirdiğimizi söyleyebiliriz.” ama gerçekte Avrupa daha da felaketli bir savaştan sadece yirmi yıl uzaktaydı.
Avrupa devletleri, çektiklerinin sorumlusu olarak düşmanların doğasında bulunan kötülüğü gösteriyor ve uzlaşmanın gerçek barışı getiremeyeceğine inanıyorlardı ; düşman ya toptan yenilmeliydi veya savaş iyice tükeninceye kadar sürdürülmeliydi.
Konuşmayı , anlaşmayı ve diplomasiyi iyi kullanamayan devletler , liderler askeri mantığın arkasına sığınırlar ama tarih boyunca savaş ile kazanılan başarılar hep geçici olmuştur , oysa diplomasi yolu ile kazanılan başarıların kalıcı olduğu göz ardı edilmemelidir. diplomasiyi bizim tarihimizde en iyi kullanan iki liderimiz vardır birisi [[Atatürk]] (tüm dünyaya karşı itilaf devletlerini öyle bir hale getirmiştir ki masada o muhteşem devletler boyun eğmek zorunda kalmıştır. tabii diplomasi yeteneğini askeri gücüyle ve zekasıyla da birleştirmesini bilmiştir. diğer ünlü bir lider ise [[Yıldırım Beyazıd]]’tır. (o da Anadolu Türk birliğini sağlarken mükemmel bir diplomasi uygulamıştır
Bizans’a karşı)
1914 – 1915 yıllarında Avrupa da artık diplomasi tamamıyla yerini askeri mantığa bırakmıştı.
Bu uzun savaşta halkın morali artık iyice bozulmuştu. itilaf devletleri tarafı özelliklede
Amerika savaşa girdikten sonra , savaşı tanımlarken moral sloganları kullanıyordu. “bütün savaşlara son verecek savaş” veya “dünyayı , demokratik ve güvenli bir yer yapmak gibi vs.. aslında bu sloganın pratik olarak yorumu Almanya’nın tam olarak silahtan arındırılması idi. İkinci sloganın açılımı ise Alman ve Avusturya yönetiminin değişmesiydi.
Savaşın patlamasına kadar büyük Britanya’nın izlediği politika güçlüye karşı güçsüzü desteklemek suretiyle koruduğu güç dengesiydi. 1914 yılında büyük Britanya gittikçe artan bir
Almanya tehdidini hissetmeye başladı , Almanya öylesine bir şekilde güçlenmişti ki İngiltere hariç
nerdeyse tüm Avrupa ile baş edebilecek düzeydeydi.
Artık tüm dünya savaşı bekliyordu savaş senaryoları dilden dile dolaşıyordu. o zamanın askeri otoritelerine göre her iki tarafta yenen ve yenilen olacaktı çünkü nerdeyse güçleri eşitti.
savaşın sonunu ise yapılan ittifaklar belirleyecekti. O zamanın askeri uzmanlarına göre Almanya
Rusya’ya savaş açacak önce Rusya’yı bertaraf edecek böylece İngiltere ve Fransa zayıflayacaktı.
İngiltere’nin zaten kara gücü çok zayıftı o yüzden Fransa’yı karada yendikten sonra Rusya’ya ve
Fransa’dan ele geçirdiği kaynaklarla İngiltere ile savaşacaktı. Fakat tüm dünyanın gözünden
kaçırdığı bir unsur vardı. Amerika. Evet Amerikan yardımı ile itilaf devletleri ittifak devletlerini
(daha doğrusu Almanya’yı yendiler)
1. dünya savaşının sonrasında Napolyon savaşları sonrasında dengeye oturtulmuş Avrupa
haritası çalkantıya uğramış ve sosyal çatışmalar , ideolojik sistemlerle yoğrulmaya başlamıştı. ve işte
bu dönemde çok tehlikeli bir tohum atılmıştı Avrupa’nın ortasına ; “ırkçılık”
Savaşın yıkıntıları ve üç yıl boyunca kan dökmenin yarattığı düş kırıklığı ile Amerika
müttefikleri için hayal edilemeyecek bir güven , güç ve idealizm ile arenaya adımını attı.
Amerika’nın savaşa girmesi toptan zaferi sağladı. Ama Amerika dünya düzenini korumak için değil
değiştirmek için savaşa girmişti. Amerika güç dengesi kavramını beğenmiyordu. Amerika’nın
kriterlerine göre dünya düzeni ortak güvenlik , demokrasi ve selfdeterminasyondu.
Avrupa diplomasisi , devletlerin barışsever doğasına değil , kırılması yada dengelenmesi
gereken güç dengesine dayandırılmıştı.
Örneğin bütün 19. yy boyunca Büyük Britanya ve Avusturya , Osmanlı İmparatorluğunun
dağılmasına karşı çıktılar çünkü ortaya çıkacak küçük ulusların uluslararası düzeni bozacağını
düşünmekteydiler. Büyük Britanya ve Avusturya’ya göre küçük devletlerin ulusal hırslarının
barıştan sonra düşünülmesi gerekmekteydi.
Wilson bu yaklaşımı kesinlikle reddetti. Ona göre savaşlara neden olan selfdeterminasyonun
varlığı değil yokluğuydu.
1915 Eylülünde Dışişleri bakanı Grey , İngiliz politikasında bir devrim sayılabilecek bir
şekilde Wilson’un yakın arkadaşı Albay House’a bir mektup yazdı ;
Mektubun içeriği aynen şöyleydi..
Başkan anlaşmayı bozan herhangi bir devlete karşı durmayı üstlenen bir milletler cemiyetimi
öneriyor yoksa anlaşmazlık halinde , savaştan başka bir çözüm metodu benimseyen bir milletler
cemiyetimi düşünüyor?
Ama Wilson idealizminin görüşlerinin doğasındaki değer yargıları yüzünden başarılı olacağı
fikri çok kısa sürdü. Wilson baskı ile düşüncelerini kabul ettirmeye hazır olduğu izlenimini verdi.
Amerika’nın Nisan 1917’de savaşa girmesinden hemen sonra Albay House’a yazdığı mektupta
aynen şöyle diyordu.
“Savaş bitince onları kendi düşünce tarzımıza zorlayabiliriz çünkü o zaman ekonomik
bakımdan çökmüş olacaklar ve avucumuzun içine düşecekler.”
Gerçi günümüzde de Amerika hala bu politikayı uygulamaktadır. Düşmanını önce ekonomik
yönden zayıflatıp düşüncesini kabul ettiriyor eğer ettiremez ise bu sefer zaten iyice zayıflamış olan
düşmanını zorlanmadan yok edebiliyor.
Wilson saldırıya karşı direnmenin , jeopolitik gereklere değil politik gerekçelere dayanması
gerektiğini savunuyordu. Uluslar yapılan hareketlerin tehdit edici olup olmadığına değil , adil olup
olmadığına bakacaklardı. Her ne kadar müttefikler bu düşünceye inanmasalarda Amerika’ya karşı
çıkacak kadar güçlü hissetmiyorlardı kendilerini. Aslında Wilson prensiplerini Büyük Britanya ve
Fransa hiç benimsemiyordu. Fakat o kadar güçsüzlerdi ki Amerika’yı karşılarına almak
istemiyorlardı. İşte burada Amerikanın ne kadar akıllı bir politika izlediğini görüyoruz savaşın
bitimine yakın girmiş savaşa ve muhteşem desteğiyle tek vuruşta savaşı bitirmişti. İşte Amerikan
politikasının ilk zaferiydi bu güçsüz düşür ve kabul ettir.
Ama tarihte hep soru işareti olarak kalacak bir konu var. Ya Almanlar kazanma durumunda
olsaydı , uzlaşmaz Almanları acaba nasıl ikna edecekti?
Versay’ın ne kadar çelişkiler ile dolu olduğu ve geçici bir anlaşma olduğunu savaş sonunda
Almanya’nın hala güçlü olmasından anlayabiliriz. Aslında Versay imzalanırken galip devletler
aralarında birliği sağlamış olabilselerdi , belki de ikinci dünya savaşı bu kadar erken çıkmazdı yada
hiç çıkmazdı.
Wilson Ocak – Haziran 1919 tarihleri arasında Paris’te toplanan konferansın yıldızıydı. Ama
ülkesinden ve iç politikadan bu kadar uzak kalması onun için bir dezavantaj oluşturdu. Belki de
ilerde Amerikanın yalnızlık politikasına geçmesinde bu olayın rolüde etkili olmuştur. Konferansta
İngiltere’yi temsil eden kurnaz David Llyod George konferanstan bir müddet önce “Almanya’yı
kemikleri çatırdayıncaya kadar sıkıştıracağım diye söz vermişti” Ama sinirli bir Almanya kendisine
destek çıkmayan bir Fransa görünce arada afalladı kaldı. Tabii bu durumdan almanya çok iyi
yararlandı. Görüşmelere Fransa adına katılan Georges Clemaceau asker kökenli savaşlarda
yıpranmış bir şahsiyetti. Sinirli ve agresif davranarak uluslararası sistemin hoşgörüsünü zorladı ve
İngiltere’yi karşısında buldu Ve böylece müttefik bir çuval inciri rezil ettiler ve Almanya’yı
ellerinden kaçırarak bir anlamda kendi sonlarını hazırladılar.
Konferansta en fazla tartışılan konuların biriside Almanya’nın toprak bütünlüğü idi. Amerika
ve İngiltere toprak bütünlüğünün korunmasından yana (Amerika Wilson prensiplerinden , İngiltere
ise eski politikasından dolayı ve karşısında güçlü bir Fransa istemediği için Almanya’yı kolladı.
Fransa ise olayın ciddiyetinin farkındaydı. Ama yalnız kalmıştı İngiltere ise tarihi bir hata yaparak
Almanya’yı küçümsemişti.
Konferans boyunca Wilson sürekli olarak Milletler Cemiyetinin görevlerinden bahsedip
duruyordu. Fakat hiçbir Avrupa devleti böyle bir mekanizmayı çalışırken görmemişti. Ama
buradaki bütün risk Fransa’nın (Zaten Fransa Amerika’ya da kesinlikle inanmıyordu tek umudu
İngiltere’deydi fakat beceriksiz İngiliz diplomatlar yüzünden Fransa iyice yalnız kaldı.) olacaktı
çünkü Almanya biraz güçlenince ilk olarak Fransa’ya saldıracaktı. Ve Fransızlarda bunu çok iyi
biliyordu o yüzden Almanya’yı parçalamak istiyorlardı.
En sonunda bir çok şüphesine rağmen Fransa’da Almanya’nın toprak bütünlüğünü kabul etti.
İngiliz diplomatlar o zaman belki bir zafer kazandıklarına inanmış olabilirler ama 20 yıl sonra o
yaptıkları anlaşmayı milyonlarca insanın kanıyla yıkamak zorunda kalacaklardı.
Fakat karşılığında da resmen İngiltere’den Alman tehdidi karşısında garantörlük almıştı.
Ama nereye kadar ? İşte bunu zaman gösterecekti...
Sonunda Versay anlaşması bu şartlarda imzalandı.
Bu anlaşma uzlaşmacı bir Almanya için çok cezalandırıcı fakat hırslı bir Almanya içinse çok
yumuşaktı.
Almanya savaş öncesindeki topraklarının %13 nü kaybediyordu. Ekonomik bakımdan önemli
olan yukarı Selizya yeni kurulan Polonya’ya verilmişti. Ayrıca Polonya’ya Baltık denizine çıkış
imkanı verilmişti. Ve buda ilerde Hitler’in iştahını feci şekilde kabartacaktı. Üstelik Almanya
Kolonilerini de kaybetmişti Diğer ekonomik cezalarda 5 milyar dolar savaş tazminatıydı. Ayrıca
Fransa işgal esnasında gördüğü zarar karşılığında tazminat olarak Almanya’dan çok büyük
miktarlarda kömür alacaktı. Almanya’nın 7 milyar doları bulan dış varlıklarına el kondu. Nehirleri
uluslar arası bir statüye geçti ve gümrük vergilerini yükseltme hakkı elinden alındı.
İşte Almanya bu şartlarla imzalamıştı Versay’ı Almanya.
Böylece kıtanın istikrarı Fransa’nın omuzlarına yüklenmişti Halbuki Amerika , İngiltere ,
Fransa , Rusya bir araya gelerek Almanya’yı dizginleyebilmişlerdi. Oysa şimdi Amerika yalnızlık
politikasına dönmüş , Rusya’da devrim olmuş ve İngiltere’de Fransa’yı tehdit oluşturmasın diye
elinin tersiyle itmişti.
[[Versay anlaşması]]nın korunmasını birbirini geçersiz hale getiren iki kavrama dayandırılmıştı.
İlki çok geniş , ikincisi de çok nefretle dolu olduğu için başarısız oldu. Ortak güvenlik yerine geçen
sözde İngiliz – Fransız işbirliği ise Almanya’nın meydan okumasına dayanacak güçte değildi.
Zaman geçtikçe İngiltere , Fransa’yı kendine rakip gördüğünden dolayı yalnız bıraktı
Fransa’da Almanya’ya karşı kendine bir destek arıyordu ve bu çalkantı milletler cemiyetinde de
sürdü. Milletler cemiyeti artık bölünmüştü ve Almanya kontrolden çıktığı zaman ittifakları
oluşturmak için vakit çok geç olacaktı. Almanya’nın tek ihtiyacı deli bir dahiydi.
Ve Almanya deli dahisini bulmuştu.
Ne yazık ki Hitler’in iktidara gelişi tam bir felaket oldu tüm dünya için...
Nazi partisinin temeli 1918 de Münih’te kurulan alman İşçi partisidir. [[Adolf Hitler]] 1919 yılında partiye üye
oldu ve liderliği ele geçirdi.1920 yılında partinin ismini Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak
değiştirdi.Almanların o tarihteki duygusallığından yararlanan her yıl ödenen ağır savaş tazminatları
dünya genelinde başlayan ve Almanya’yı da etkileyen aşırı ekonomik kaos sonucunda Almanya’da
nerdeyse 6 milyon işsiz ortaya çıkmıştı. Ve Almanlar bu pozisyonda bir suçlu arıyorlardı işte Hitler
buradan yola çıkarak Yahudi düşmanlığını körükleyerek taraftar topladı. 1933 yılında Yahudi
dükkanlarına karşı yapılan boykot eylemleri sonunda 1935 yılında Yahudiler alman vatandaşlığından
çıkartıldı. Hitler aşırı sağı temsil etmeye ve örgütlenmeye başladı. İşsizliğe çare bulacağını
söyleyerek , kaybedilen toprakları ve eski refah düzenini getireceğine dair sözler vererek işsiz ve
öfkeli milyonlarca alman gencini kıskacına aldı. Nazi partisi 1930 yılında 6,5 milyon oy alarak
büyük bir başarı sağladı 1932 yılında ise ülkenin en büyük partisi haline geldi.
Hitler iktidara geldiğinde alman silahlı kuvvetlerine şu konuşmayı yapmıştı.
1. Genel politikanın esas amacı politik gücün tekrar ele geçirilmesidir.
2. İçte : Almanya’da ki halihazırdaki politikanın tersine çevrilmesi. Amaca ters düşen herhangi
bir harekete göz yumulmaması .. Gençliğe ve millete , bizi yalnız ve ancak savaşın
kurtarabileceği fikrinin yerleştirilmesi.. En sert şekilde otoriter devlet yönetiminin oturtulması
3. Dışa yönelik : Versailes anlaşmasının iptali Cenevre’de eşitlik ve müttefikler sağlama
4. Ekonomi : Köylünün kurtarılması. Yerleşme (iskan politikası)
5. Alman silahlı kuvvetlerinin son süratle geliştirilmesi ve genel askerlik yükümlülüğünün yeniden kanunlaştırılması
6. Doğuda yeni yaşam alanlarının ele geçirilmesi ve buraların acımasızca Germenleştirilmesi (özellikle bu madde Rusya’yı çok korkutmuştu)
Bu olaylardan sonra Hitler meclisi feshederek seçime gitti Ancak bu sefer çoğunluğu sağlayamadı.
Ama Hitler 4 yıl süreyle Reichstag’dan olağanüstü yetkiler aldı. Bu yetkilerle beraber diktatörlüğünü
kurdu. Alman ulusunun ekonomik , kültürel ve siyasi hayatını kontrol altına aldı. Diğer partileri
kapattı. 1934 de devlet başkanı Hiddenburg’un ölümü üzerine devlet başkanlığı ve başbakanlık
makamı Hitlerde birleşti. Nitekim Hitler Almaya dışında kurulan Nazi partilerini destekledi ve onları
kullandı
Hitler diktatörlüğünü ilan ettikten sonra İçişleri bakanlığının Nasyonel Sosyalist Wilhelm
Frick ve Prusya içişleri bakanlığınında Hermann Göring , Prusya polisini , politik rakiplerine karşı
önlem olmak üzere tek taraflı partiye bağlı yardımcı polis olarak 50.000 SA ve SS mensubuyla
güçlendirdi.
Hitler söz söyleme yeteneği ile yükselmiştir. Demagoji yeteneği ile Almanya’nın başına
gelmiş ve siyasi temizlik harekatı ile rakiplerini ve muhaliflerini öldürterek Almanya’nın diktatörü
olmuştu.
Batı ülkelerinin Hitler’in bu çıkışına karşı ilk tepkisi , silahsızlanma yükümlülüklerini
hızlandırmak oldu.
Ama İngiltere çok büyük bir yanılgıya düşerek Hitler’in istikrar sembolü olarak gördü ve
birazda Fransa’dan çekindiği için Almanya’nın silahlanmasına kendi akıllarınca bir noktaya kadar
göz yumdu.
14 Ekim 1933 tarihinde Almanya , Silahsızlanma konferansını terk etti. Bu hareketinin
karşısında İngiliz hükümeti bir adım geri çekildi aslında Hitler’in biraz daha silahlanması işlerine
geliyordu. Böylece doğuda ki Rus tehlikesine karşı tampon bölge yaratılmış olacaktı. Ama nerden
bilsin Hitler’in çok kurnaz bir şekilde ilerde Rus’larla geçici ittifak yapacağını. Aslınsa Nasyonal
Sosyalizm ile Komünizm birbirine zıt faktörlerdir. Galiba İngiltere’de buna güvenmişti ama Hitler
çok akıllıca bir şekilde iktidara geldiğinden beri şekilsizlik politikası uygulamıştı ta ki 1939 yılına
kadar o zamanda artık çok geç olmuştu.
Hitler zaman zaman olası kurbanlarına sahte barış çubukları göndererek onları hayal
dünyasına gönderiyordu. Hitler’in zekasına bir örnek vermek gerekirse , silahsızlanma
görüşmelerinden çekildiği zaman alman ordusunun 100.000 kişiyle sınırlandırılmasını ve Fransa’nın
yarısı kadar olması gerektiğini söylemişti. Halbuki Fransa ordusunun yarısı zaten 150.000 kişiyi
geçiyordu. Böylece bu yasağı da ufak bir kurnazlıkla delmişti.
1930 larda İngiliz ve Fransız liderler Hitler’in amacı hakkında en ufak bir bilgiye sahip
değillerdi. Sadece Fransız’lar kanıtlayamadıkları şüphelerle harekete geçmek istiyorlardı ama buna
güçleri yoktu.
Almanya’nın son derece hızlı bir şekilde gelişmesinde rahatsız olan Fransa bu seferde 1920
lerde Çekoslovak’ya , Polonya ve Romanya’ya vermiş olduğu tek taraflı güvenceleri ortak
savunmaya çevirmek istedi. Ama bu boş ve dokunaklı bir çırpınmaydı sadece. Fransa’nın artan
Alman tehtidine karşı tek ciddi hareketi , İtalya ile bir anlaşma imzalamasıdır. Bu anlaşmaya göre
Almanya Avusturya’ya saldırırsa veya güney Tirol tehlikeye düşerse , İtalya ve Fransa birbirlerine
yardımcı olacaktı.
Bu olaydan üç ay sonra Hitler’in Alman gençlerini zorunlu askere alma ilanından sonra
İngiltere , Fransa ve İtalya arasında bir ittifak ışığı oluştu ve Stresa’da üç devlet bir araya geldi , ama
bu anlaşmadan iki ay sonra Almanya İngiltere ile deniz kuvvetleri anlaşması yaptı böylece İngiltere ,
Fransa ve İtalya arasındaki koalisyonu da bozdu. Olayların gelişimine bakarsak 2. Dünya savaşının
zeminini İngiltere’nin yanlış politikasının nedeni olduğunu görüyoruz. İngiltere kendi güvenliği söz
konusu olduğunda ortaklarına güvenmeyi değil de düşmanıyla uzlaşmayı tercih etti bu seferde.
Ve Hitler sona doğru bir adım daha atmıştı Üçlüyü birbirinden ayırmıştı şimdi sadece Rus
tehlikesi vardı savaş çıktığı zaman nasıl olacaktı da Rusları tarafsız bırakabilecekti.
Bu koalisyonun çökmesi sonucunda Mussolini 1. Dünya savaşından önce rutin bir iş olan
sömürgeci genişleme için düğmeye basmıştı. Ve 1935 yılında Habeşistan’ı işgal etti Fakat artık
Milletler cemiyeti denen bir kurum vardı zaten bu cemiyet Japonya’nın Mançurya’yı işgaline engel
olamadığı için bayağı eleştirilmişti. İyide ne yapmalıydı İngiltere ve Fransa bu işgale karşı
çıkmalıydı. Ani bir kararla Habeşistan’ı milletler cemiyetine aldılar böylece İtalya büyük bir kazık
yemişti İngiltere – Fransa’dan.
Hitler Avusturya’yı ilhaka karar verirken İspanyanın iç savaşı Japonya’nın Çine saldırmasından
doğan karışıklıktan yararlandığı görülmüştür. 5 Kasım 1937 de Hitler bir konuşmasında “Şu anda ki
karışık ortam bizim işimize gelmektedir. Ayrıca İspanya’da milliyetçilerin kazanması bizim
menfaatimize olacaktır.” Ama bu seferde Fransa ve İngiltere buna karşı harekata geçebilir. Halbuki
Almanya’nın Avusturya’yı işgali bu olaydan önce yapılmalıydı.
Bununla beraber Hitler Avusturya’yı işgali olayında İngiltere ve Fransa’dan çekinmiyor İtalya’nın
desteğini kaybetmekten korkuyordu çünkü Avusturya dış politikasında İtalya’ya yaslanmış
durumdaydı. Ama İtalya’nın 6 kasım 1937 de anti komitern parka katılması Hitler’i umutlandırdı.
Ama olay bununla da kalmadı Mussolini Avusturya’nın isterse Anschluss yapabileceklerini söyledi
(Almanya ile birleşme) Böylece Hitler için tek engel sadece zamandı.
Ama Hitler Avusturya’nın ilhakı için kuvvet kullanmadı diplomasi yolunu tercih etti boşu boşuna
kuvvet kullanıp tepki çekmeyecekti bunu tarihteki pek az lider başarabilmiştir. Hitler Avusturya
başbakanı Schuschingi davet etti ve ona 7 maddelik bir ültimatom verdi. Artık İtalya’nın da onları
yalnız bıraktığına ikna etti ve Avusturya da ki Nazi partisinin hareketlerini kısıtlamamasını istedi
üstelik bir gün yaptığı konuşmada Avusturya’da 7 milyon Çekoslovakya’da 3 milyon Alman
yaşadığını söyledi ve bunların ana vatandan ayrılamayacağını ifade etti. Bu konuşma göz önüne
alındığında sıranın Avusturya’dan sonra Çekoslovakya’ya geldiği anlaşılmaktaydı. Hitler’in
buradaki amacı büyük olasılıkla içten bir darbe yaptırıp işi sessiz sedasız halletmekti ama işler pek
öyle yürümedi. Ve sonunda Hitler 12 Mart günü zırhlı birlikleriyle Avusturya’yı işgal etti işgali
öylesine güzel bir zamanda yapmıştı ki Fransa’da o anda hükümet yoktu Amerika yalnızlık politikası
güdüyordu. İngiltere ise Almanya şu anda bana bulaşmasın nasıl olsa bir müddet sonra Fransa ile
birbirlerini yiyecekler gibisinden anlamsız ve cahilce bir politika güdüyordu.
Bu işgal sonrasında Mussolini’nin ağzını açıp tek bir kelime bile söylememesi Hitler’i Mussoloni’ye
karşı büyük bir yakınlık duymasına neden oldu.
Almanya’dan sonra sıranın Çekoslovakya’ya geldiğini anlayan Rusya endişelendi ve bunun için
İngiltere ve Fransa’ya başvurup 1935 yılında yapılan Fransız Sovyet ittifakının işletilmesini istedi
ama ret cevabı aldı. Bu gelişmelerden umudu kırılan Sovyet Rusya çareyi Hitler’e yaklaşmakta
buldu.
İşte bu olay Hitler için kaçırılmaz bir fırsattı.
Bu olaydan sonra Hitler politikasını Çekoslovakya’ya çevirdi. Çekoslovakya’nın Südet’ler
bölgesinde 3 milyon alman yaşıyordu Hitler çek hükümetinden bunlara özerklik tanınmasını istedi
tabi ki esas amaç onların bağımsızlığı değildi çünkü Südet bölgesi Rus sınırındaydı böylece çeklerin
Sovyetlerle olan sınır bağı kopmuş olacaktı ve Hitler’in avucuna düşecekti. Daha sonrada zaten
otomatikman südet özerk yönetimi Almanya’ya katılacaktı.
Bu olayların gelişimi üzerine İngiltere ve Fransa harekete geçti. Fransa 1924 tarihinde Çeklerle
yaptığı ittifakı koruyacağını söylediyse de iç durumu çok karışıktı. İngiltere ise Çekoslovakya’nın
kendisine olan uzaklığı nedeniyle gene isteksizdi. Rusya ise 1935 yılında çeklerle bir ittifak yapmıştı
ve bu ittifakı yerine getireceğini söyledi. Zaten Hitler de Sovyetlerin müdahale edeceğini
biliyordu.ama Sovyetlerin yardıma gitmesi için Romanya ve Polonya’dan geçmesi gerekiyordu
onlarda Hitler’i karşılarına almamak için izin vermediler. Zaten izin verseler de Stalin 1937 yılında
orduda çok büyük bir temizlik yapmıştı ve nerdeyse tüm kurmayları öldürtmüştü böylece üç devlet
gene Hitler’in akıllı zamanlaması ve politikasının karşısında çaresiz kalmışlardı.
Bundan sonra Hitler resmen sinir harbine başladı 1 milyon Alman gencini askere aldı 12 Eylül de
yaptığı bir söylemde Südet Almanlarını isyana çağırdı bu söylevden sonra ayaklanan südetler ortalığı
yakıp yıktılar ve Çek polisiyle kanlı çatışmaya girdiler devreye İngiltere ve Fransa girdi Hitler ise
onlara gene rest çekerek gerekirse dünya savaşı başlatabileceğini söylediğinde çekindi her iki
devlette ve Çekoslovakya’yı yalnız bıraktılar ama devreye Mussoliniyi soktular fakat Mussolini de
verdiği söylevlerde Hitler’i destekledi ve bu gelişmeler karşısında Polonya Çekoslovakya’dan
Teschen bölgesini Macaristan ise Slovakya’dan toprak istedi böylece ortalık iyice karıştı artık
Çeklerin parçalanması an meselesiydi.
29 Eylülde Münih’te toplanan konferansta İngiltere – Fransa Almanya kozlarını paylaştı ve Südet
bölgesi 4 adımda bağımsızlığını ilan etti Hitler böylece bir zafer daha kazanmış oldu
Bu olayın en büyük etkisi ise Sovyetlerin artık İngiltere ve Fransa’ya güveninin kalmamasıydı.
Hitler 21 Ekim 1938 de Çekoslovakya’nın işgali için emir verdiğinde Memel’i de alacağını
söylemişti. 21 Mart günü Litvanya’lı devlet adamları Berlin’e davet edildiler. Görüşme esnasında
Çekoslovakya ve Avusturya’yı nasıl yalnız bıraktıkları anlatılmıştı batılı devletlerin. İkna olan
Litvanya’lılar 23 Mart sabahı imzaladıkları anlaşmada Memeli Almanya’ya teslim ettiler. Böylece 1
damla kan dökmeden Hitler Versay’dan bir sayfa daha yırttı.
Almanya Avusturya’yı işgalinden başlayıp Çekoslovakya’yı ele geçirmesine kadar olan süreçte
Sovyet Rusya’yı hep bir tehdit olarak görmüştü. Ruslar ise zaten batılılara güvenmiyorlardı. Bu
işgaller karşısında da sessiz kalınca artık iyice onların iki yüzlü olduklarına kanaat getirdiler.
Sovyetler için ise bu kararı kesinleştiren şey Münih’te yapılan Çekoslovakya’nın parçalanması
konusundaki konferansa davet bile edilmemesiydi.
Bu olaydan sonra Stalin yaptığı bir söylemde Rusya’nın menfaatlerini çiğnemeyen bütün devletlerle
ticari ve barış münasebetlerini güçlendirebileceklerini söyledi. Ve işte Hitler için yeşil ışık yanmıştı.
Stalin bununla da yetinmeyip 17 Nisanda Almanya’ya başvurarak ideolojik farklılıkların iki devlet
arasındaki ekonomik ilişkisini etkilememesini söyledi . Hitler’de Sovyetlere karşı jest yapmakta
gecikmedi 28 Nisanda yaptığı bir söylevde bütün ülkelere çatarken Sovyet Rusya ve Yahudi
marksiziminden hiç bahsetmedi. Bu seferde jesti Ruslar yaptı ve Yahudi kökenli olan dışişleri
bakanlarını görevden aldılar. Fakat Hitler’in aklını kurcalayan bir soruda İngiliz – Rus işbirliği idi.
Ama Mussolini’nin gönderdiği gizli mektupta 1942 yılına kadar savaşa giremeyeceğini söylemesi
Hitler’in mecburen bu riski göze almasına sebep oldu.
Ve 24 Ağustosta imzaladıkları bir anlaşmayla Rus-Alman saldırmazlık paktını oluşturdular
Ve Hitler 01-09-1939 tarihinde Polonya’ya saldırarak 5,5 yıl sürecek Avrupa’nın büyük bir kısmını
kurutacak 55 milyon insanın hayatına mal olacak savaşı başlattı. Almanya’nın Polonya’ya girişinden
2 gün sonra İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan eti. Yıldırım savaşların ilkinde Almanya
Polonya’yı sadece 1-2 haftada ele geçirdi. Politik üst kesimi tamamıyla imha eden Alman yönetimi
Polonyalılar üzerinde baskı rejimi oluşturdu. Nisan 1940 ta ise Danimarka ve Norveç’e yapılan
yıldırım saldırılar ile Hollanda Belçika ve Lüksemburg’a yayıldı. Daha sonra Paris savaşa
girilmeden Alman ordusu tarafından işgal edildi. Bu bir ateşkes anlaşmasıydı ve bu anlaşmaya göre
Fransa’nın büyük bir bölümü Almanlar tarafından işgal ediliyordu. Fransa’nın yenilmesinden sonra
Hitler’in düşüncesi İngiltere’yi barışa zorlamaktı. Bunun için Hitler gene bazı ittifaklara
başvurmuştu. 27 Eylül 1940 yılında yaptığı üçlü pakt ta İtalya , Almanya ve Japonya’nın içinde
bulunduğu anlaşma ile Avrupa’da yeni düzenin kurulması İtalya ile Almanya’ya Doğu Asya’da ise
Japonya’ya verilmiş oluyordu. Bu pakt ile ayrıca Rusya’da kontrol altına alınmış olacaktı. Herhangi
bir şekilde tarafsızlığını bozarsa Stalin doğuda Japonya batıda ise Almanya tarafından
sıkıştırılabilecekti. Üstelik Hitler Japonya’yı ABD’ye karşı bir koz olarak ta kullanmak istedi.
ABD’nin savaşa girmemesi için bir tehdit unsuru olarak. Bu sebeplerden dolayı İngiltere’yi savaş
alanından çekebileceğini düşünmüştü.
Hitler her ne kadar İngilizler ile bir savaşa girmekten kaçındıysa da ve İngilizlere ateşkes
önermesine rağmen ret cevabını alınca harekata başladı ama İngiltere’nin bir ada olması askeri
harekat planını da değiştiriyordu. Önce hava bombardımanına başlayıp sonra istila edecekti. Ama
İngiltere’yi evinde yenemedi ve büyük kayıplar ile geri çekilmek zorunda kaldı. İngiltere’yi evinde
yenemedi. 1941 de Yunanistan ve Yugoslavya’yı ele geçirdi
1941 yılında Irak’ta bir devrim oldu ve Alman sempatizanları ülkeyi ele geçirdi. İngilizler ise bu
darbeye müdahale etmek istedi. Darbecilerin lideri Raşid Ali Geylani Almanlardan yardım istedi.
Hitler hemen yardım için düğmeye bastı ama yardımın Türkiye üzerinden geçmesi gerekiyordu. Bu
yardım oraya ulaşmalıydı çünkü Hitler’in bu petrole çok ihtiyacı vardı Rus savaşı için. Ama Türkiye
geçişe izin vermedi. Türkiye’yi ikna edemeyen Hitler Türkiye ile saldırmazlık anlaşmazlığı imzaladı
ve böylece sağ tarafını güvence altına almış oldu. Bu imzadan 4 gün sonra 22 Haziran 1941de
Rusya’ya saldırdı. Bu olay karşısında Amerikalılar ve İngilizler çok sinirlendi. Ama bu sinire hakları
yoktu Almanya balkanlara yayılırken hiçbir şey yapmamışlardı. O an kendileri baş edemiyorlardı
Almanya ile Türkiye nasıl baş etsin ki. Sinirli Amerikalı politikacıların gözden kaçırdıkları bir nokta
vardı Türkiye Almanya ile savaşa tutsaydı ve kaybetseydi.o zaman bütün ortadoğu petrolleri
Almanların eline geçerdi ve Barbarossa harekatı (Rus savaşı) kazanılabilirdi veya Afrika’da ki Çöl
tilkisi lakaplı General Rommel (Alman efsanevi komutanı) Lojistik ihtiyacının temin
edilememesinden (mazot ve benzin vs..) dolayı yenilmişti. Bu seferde Rommel Afrika’yı fetih
edecekti. Bunları düşünemedi mi o zaman ki politikacılar yada Almanlara karşı ne kadar umutsuzca
bir çırpınışın dalgalarımıydı bunlar ?
Bu olaydan sonra Hitler kıtada İngiltere’nin son müttefiki olarak gördüğü Rusya’ya saldırdı. Tabii
bu saldırının amaçları zengin Rus kaynaklarını ele geçirip ordaki kaynaklar ile İngiltere’yi zapt
etmekti. 1941 yılının sonuna kadar Sovyetler sadece savunmada kaldı Moskova önlerine kadar gelen
Alman birlikleri sonunda zor hava şartlarına dayanamadılar ve sonunda ilerlemeyi durdurdular. Bu
arada 6 milyon civarındaki Avrupa Yahudi’si de planlı bir şekilde esir kamplarında imha ediliyordu.
11.12.1941 de Almanya bu seferde Amerika’ya karşı savaş ilan etti ve bir cephe daha açtı bu esnada
Japonlar Pearl Harbour baskınını gerçekleştirmişlerdi. ABD nin savaşa girmesiyle beraber Rusya’da
ki askeri birlikler batıya kaydırıldı zaten artık Rusya’da ilerleme kaydedilmiyordu. Bu esnada Kızıl
ordu yeniden canlanarak geri çekilen alman ordusunu kovalamaya başladı Japonya’nın doğudan
saldırmayacağını anlayan Stalin oradaki taze birlikleri de Almanlara karşı kullanınca savaşın seyri
iyice değişti. 1942 de Almanya’ya karşı başlatılan Amerikan-İngiliz bombardımanı kasım 1943 de
Berlin’e kadar ulaştı ve 1944 te müttefiklerin Nordmandiya’ya çıkartma yapmasıyla Alman
imparatorluğunun yeniden eski küçük haline dönüşmesini sağladı.
1943 yılı 2. Dünya savaşının dönüm noktası olmuştur. Şubat ayında Almanya’nın Stalingard
muharebesini kaybetmesi artık Rusya’da ki durumu tersine çevirmiş Rommel’in Afrika’da
Yakıtsızlıktan bir adım bile ilerleyememesi sonucunda Afrika’da müttefiklerin eline geçmiş ve bu
olaylar sonucunda alman işgali altındaki ülkelerde milli hareketler olmaya başladı.
Sonuç olarak Almanya çok iyi ittifaklar yapmasına rağmen çok cepheli savaşta özkaynaklarının
yetersizliğinden kaybetti bu savaşı. Eğer ki zamansız olarak Japonya Amerika’ya saldırmasaydı
Rusya doğu cephesinde ki askerlerini batıya kaydıramayacak ve o zamanda Alman taarruzunu büyük
ihtimalle püskürtemeyecekti. Veya diğer bir senaryoma göre Rusyadan önce Türkiye üzerinden ve
Afrika’dan ortadoğu petrollerine kavuşup lojistiğini kuvvetlendirip hem güneyden hemde batıdan
Rusya’ya girseydi ve bu arada Japonya ABD’ye saldırmayıp bir tehdit olarak Rusya’nın doğusunda
bekleseydi Rusya büyük ihtimalle düşerdi o zamanda Hitlerin Önünde bir tek ABD kalırdı. Ama
Hitler hayatının en büyük hatasını yaptı ve güçlerini böldü. Tabii burada güçlerinin bölünme
olayının sorumlusu olarak ta Amiral Canaris’i görmekteyiz. Eğer ki vermiş olduğu yanlış
istihbaratlar olmasaydı yüzbinlerce Alman askeri Rusya’nın o dondurucu soğugunda ölmeyecekti.
Tabii burada tek taraflı olarak düşünmemek gerekiyor Rus casusluk örgütü Kızıl Orkestra’nın
muhteşem bağlantıları ve Alman genelkurmayının içine bile sızmış olmasını göz ardı etmemek
lazım. 1943 yılından itibaren Rus-İngiliz-ABD istihbaratının ortak çalışması ile Almanlar çok büyük
kayıplara uğradılar. Halbuki savaşın başında Amiral Canaris çok mükemmel bir casusluk ağı
oluşturmuştu. Ama ne yazık ki Kızıl orkestra karşısında başarısızlığa uğradı ve bunu çok geç öğrendi
bu başarısızlığını da Bir tankın namlusuna asılarak (piyano teli ile) ödedi.
Hitler’in gerçek gücü Yıldırım panzerlerinden gelmekteydi. Ama panzerler yanlış istihbarata
yönlendirilince ne kadar güçlü olursa olsunlar sonuç hüsran oluyordu. Koministler öylesine güçlü bir
istihbarat ağı kurmuşlardı ki Almanların nereye taarruz edeceğini onlardan önce öğreniyorlardı
nerdeyse. kinci Dünya savaşından sonra bütün dünya bir daha istihbaratın önemini kavradı. İkinci Dünya
savaşından sonra soğuk savaş dönemini yakından incelediğimizde istihbarat olayını en iyi kullanan
devletlerin ABD – Rusya – İngiltere olduğunu görmekteyiz.
Nasyonal sosyalist diktatörlüğünün Alman tarihinin en karanlık çağı olduğu söylenmektedir.
Yerine göre çok mükemmel politika yapan yerine göre mükemmel bir stratejist olan Adolf
HİTLER ile tanışan dünya aynı zamanda onun ne kadar çılgın hayal peşinde ve kurulması imkansız
olan bir ütopya istediğini çok acı bedeller ödeyerek öğrendi ve faşizm denen saf ırk olayının hiç bir
zaman olmayacağını bir kez daha tecrübe ettiler kanlarıyla..
KAYNAKÇ:
• Armaoğlu Fahir; 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul. Alkım Yayınevi
• Canbolat İbrahim ; Değişen Dünya ve Alman Dış Politikası, Bursa , Ezgi Kitabevi 1995
• Hitler Adolf ;Kavgam , İstanbul. Toker Yayınları 1994
• Sander Oral ; Siyasi Tarih (1918-1990), Ankara, İmge Kitabevi 1991
• Scirer William; Nazi İmparatorluğu-Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü, İstanbul, Ağaoğlu Yayınevi 1968
• Henry Kissenger; Diplomasi, İstanbul, Kültür Yayınları 1994
• Gubaydulma Mara; Alman Tarihi, Kazakistan EL-Farabi Milli Devlet Üniversitesi 1939
• Perrault Gilles; Gerçek Belgeler İle Kızıl Orkestra, E Yayınevi 2001
• Carell Paul; Çöl Tilkisi General Rommel, Kastas Yayınları 1983
• Lukacs John; Yirminci Yüzyıl’ın ve ModernÇağın Sonu, İstanbul Yeni Yüzyıl Tarih Dizisi 1993
AZRA AMBER DİRİM
'si vis pacem, para bellum'
Naci Oğuuzun Bir Yazısı....
Bir bayrak ve sonsuza dek barış
Hakkınız var
Kolay değildir ihtimal mübella sanatı kadar
Varşova’da ölmesi 10 bin kişinin
Ve benzememesi bir motorlu kıtanın; bir karanfile, yarın dudağından getirilmiş
Arzulu mudur acaba bir tank, rüyasında
Ve ne düşünür tayyare yalnız kaldığı zaman
Hep bir ağızdan şarkı söylemesini sevmez mi acaba gaz maskeleri, ay ışığında
Ve tüfeklerin merhameti yok mudur, biz insanlar kadar olsun... Orhan Veli Saatler gece yarısını biraz geçmişti ki; Sofya, Belgrad, Berlin, Paris, Londra... bütün radyolar, önemli bir haberin anonsu için, ‘normal’ olarak sundukları savaş programını aniden kestiler. Haber, bir bütün olarak mavinin sonsuzluğunu ürpertici bir siyahla sıvamak; ve mavi gözlü sarışın ırkın egemenliğini yaratmak isteyenlerin, birbiri ardına gerçekleştirdikleri ‘zafer’leri taçlandırmak üzere harekete geçtiğini bildirir nitelikteydi. İnsanlar, adeta kulaklarını radyoların hoparlörüne sokarcasına haberi dinlerken, bir yandan da, artık yalnızca acının egemen olduğu bir dünyanın tasvirini yapmaya başlamışlardı belki de. Belki son umutlar da yok oluyor, yer yer direnişlerin yaşandığı işgal bölgelerinde çatışan partizanlar, içlerindeki o büyük umudu, bir radyo anonsundan çıkan sesin dalgalarına bırakmanın şaşkınlığını yaşıyorlardı.
Avrupa’yı saran ‘irin’, Doğu’ya doğru yayılmaya başlamış, insanlığın ‘mavisini’ karartan balçık, Doğu’dan yükselen güneşe gözünü dikmişti. Bundan tam 58 yıl önce idi...
Tarihler 22 Haziran 1941’i gösterdiğinde, Hitler’in kumandasındaki Alman birlikleri SSCB sınırından içeri sızdı. O tarihten iki yıl önce imzalanan saldırmazlık anlaşmasına uymayan Alman orduları, Sovyetler Birliği halkını ve Kızılordu’yu ‘hazırlıksız’ yakalamanın sevinci içinde, insan emeğinin yine insan için kullanıldığında yaratabileceği değerlerin sergilendiği topraklarda ilerliyordu. Barbarossa Harekâtı denen bu saldırı, sadece ‘ari’ ırkın, esmer, kısa boylu efendilerini ve onların mavi gözlü, sarışın askerlerini sevindirmiyordu. Batıdan, daha da batıdan, okyanuslar arkasından sessiz ama ‘içten’ bir sevincin belli belirsiz tınıları yükseliyordu. Kurduğu tuzağın yakınında bir yere pusuya yatan kurt misali, okyanusun arkasında gizlenmekteydi ve savaşa katılmanın zamanını kolluyordu; Amerika Birleşik Devletleri!
‘Toplumsal bela’ geliyor!
Birinci Dünya Savaşı’nın ve büyük Ekim Devrimi’nin yarattığı toplumsal ve ekonomik sonuçların etkisinde girdi Avrupa, 1930’lu yıllara. Özellikle bir önceki yüzyılın son çeyreğinden miras kalan isyan nüvelerine, ‘yeni bir çağın’ yarattığı toplumsal alt-üst oluşların eklenmesi ve bunun hiç beklenmeyen bir yerden, Rusya’dan gelmesi, Avrupa’da yine çok keskin toplumsal dönüşümlerin yaşanacağının müjdecisiydi. Ve yine bu değişimlere gebe olan ülke ise, kuşkusuz bilim ve felsefe alanında olduğu gibi, toplumsal dinamiklerin gelişmişliği bakımından da olgunluğa erişen Almanya’ydı. Ama Almanya’da, 1919 yılında başarısız bir devrim girişiminde bulunan kitlelerin psikolojik yapısı, ‘30’lu yılların başlarında tersine çevrilmişti. Emperyalist savaşın yol açtığı maddi ve toplumsal yıkımı en acımasızca yaşayan Almanya’da faşizm, bir ‘kurtuluş’ yalanı olarak gelişiyordu.
1933’te Adolf Hitler, Almanya’nın Şansölyesi seçildi. Artık hali hazırda bulunan ‘projeler’in hayata geçirilmesinin önündeki tek engel, faşist ‘eylemler’i kamuoyu nezdinde meşrulaştırmaktı. 1933’de Reichstag (Alman Meclisi) yangınında çakılan ilk kıvılcım, aynı zamanda bu meşruluğun da ilk kıvılcımı oldu. Bu tarihten sonra sosyal demokratlara, komünistlere ve Yahudilere karşı başlayan sürek avı, İkinci Paylaşım Savaşı’nın başlamasının da toplumsal-siyasal zemini oluşturacaktı. Sadece muhaliflere değil; kilisede ibadet eden, üniversitede bilgi üreten... içinde biraz ‘kuşku’ taşıyan herkese düşman olan faşizm, artık Almanya’da rahatlıkla gezdirdiği ‘kurukafa’sını, Avrupa’ya uzatmak istiyordu.
Uzattı da...
Varlığının en kanlı dönemlerini geçirmişti bu dönemde dünya. Yüzünde, özgürce koşan at toynaklarının yerini, tank paletleri almıştı. Paletlerin aşındırdığı topraklara, asit yağmuru gibi düşen bombalar, yaraya basılan tuz gibiydi. İnsanlık, binlerce yıllık tarihindeki en büyük soykırımı yaşıyordu. Polonya, Çekoslavakya, Romanya, Fransa... birbiri ardına düşüyor, tanklar toprağın doğurganlığını ezerken, insanlığın hafızası, toplama kamplarında yakılan, gaz odalarında sabun yapılan bedenlerin görüntüleri ile sarsılıyordu.
Ve sonunda, amacı, insanlığın, yine bu yüzyılda Ekim’le birlikte gördüğü en büyük değeri; kardeşliği, barışı ve özgürlüğü yok etmek olan bir eyleme girişildi.
***
Savaşın ortasında gerçekleşen bu ‘beklenmedik’ saldırı, aslında faşizmin beklenen yenilgisinin başlangıcıydı:
“Karşımızdaki, Hitler’in Genel Komutanlığı’nın emirleri ve programıdır; bunlar, insanlığını yitirmiş ve en ilkel vahşi hayvan düzeyine inmiş bir takım insanlardır. Vicdandan ve onurdan yoksun bu adamlar, kendi kafalarınca büyük Rus milletini, Plehanov ve Lenin’lerin, Belinskiy ve Çernişevskiy’lerin, Puşkin ve Tolstoy’ların, Glinka ve Çaykovskiy’lerin, Gorki ve Çehov’ların, Seçenov ve Pavlov’ların, Repin ve Sikorv’ların, Zuvorov ve Pavlov’ların milletini yok etme cüretini gösteriyorlar!” diyen Başkomutan Stalin anayurt savunmasını şöyle bitiriyordu: “Alman çapulcuları, SSCB halklarını yok edecek bir savaş istiyorlar. Peki öyleyse, Almanlar birilerinin yok edileceği bir savaş istiyorlarsa, bunu onlardan esirgemeyelim.”
Esirgemediler!..
Yüzbinler akın etti cepheye. Sovyet halkı başkomutanlarının çağrısına yanıt verdi. “(...) yeni Sovyet savaşçıları, komutanlar, uçaklar, topçular, tanksavar uzmanları, tankçılar ve bahriye erleri çelikleşti (...)” Düzenli ordu değildi bunlar. Kızılordu’ydu... Özgür toprakların evlatları... Alçak, ikiyüzlü bir milliyetçiliğin doğurduğu sahte bir ulus savunusu değildi bu. Doğdukları, doydukları toprakların savunusuydu. Hep birlikte dökülen alınterinden yine hep birlikte oluşturulan ‘güneşin sofrası’nın savunusuydu. 20 milyon Sovyet insanı, bir daha savaşın olmadığı bir dünyanın hayaliyle yürüdü düşmanın üzerine.
İşgalci bir savaş yürüten Alman ordularının, bu davada haklı olduklarına hiçbir inancı yoktu, olamazdı da! “Birileri yok oldu” sonunda... Bunlar, Başkomutanın da dediği gibi “yalnızca meslekten çapulculardı”.
Almanlar Berlin sınırına kadar geri çekildiğinde, okyanuslar arkasından gelen belli belirsiz tınılar da son bulmuştu. Normandiya’dan başlayan Amerikan çıkarması, tarihsel bir ikiyüzlülüğün yanında, onlarca yıllık komplo ve işgalin de başlangıcıydı.
***
Bütün bunlar, çok değil yarım yüzyıl önce yaşandı. İnsanlık, bir büyük sınav vermişti ve başarmıştı.
Elli yıl sonra, yine aynı topraklarda, yine aynı ‘taşlarla’ oynanan oyunun amacı da farklı değildi. Bu defa daha planlı ve daha ‘masumdu’... Almanlar komplonun bir unsuruydu sadece... Asıl özne ise, yarım yüzyıl önce Normandiya’dan çıkarma yapan Amerika Birleşik Devletleri’ydi!..
Çekilen acının fotoğrafı, aynı kadrajda, aynı tondaydı. Ağlayan çocuğun gözündeki yaş da aynıydı...Sadece savaş teknolojisi ‘biraz’ değişmişti. Yarasa, tilki, şahin, kobra... B1, B2, B52, F16, F117... Alfabenin birçok harfi, Kosova’da, şu dört harfi bir araya getirmek için el birliği yapıyordu: Ö-L-Ü-M.
Sonunda işgal edildi topraklar. Haydutlar, siyah bir masanın etrafında poz veriyorlardı. Duvardaki haritanın üzerindeki kalem darbeleri, besbelli ki haritayı eskitmişti. Karar kılındı, topraklar, beş ayrı haraca bağlandı, ve tanklar bir kez daha girdi sınırdan içeri...
Yine engeldi Ruslar. Ama bu kez misyon farklıydı. O toprakların özgürlüğü için değildi savaş, emperyalist hegemonya içindi... Harita, beşe değil, altıya bölünecekti!
***
Bu ikiyüzlülüğün doğurduğu acıyı çığırtganlıkla karşıladılar, kendilerine kukla payesi biçilmiş olanlar: “Yaşasın Savaş!”
Ve yetmiş beş gün boyunca, uçakların bir sortide kaç yer bombalayabileceğinin, hangi uçağın neyi, nasıl vuracağının ve başbakanın ağzından savaş demeçlerinin ünlemsiz, büyük puntolarla verilmesi; kuklaların, kapalı kapıların arkasında, “psikolojik savaş” odalarında, attıkları “OLEY” çığlıklarını ele veriyordu: “Savaş isteriz”!
İstedikleri oldu...
“Savaş bitti”.
Balkanlar tıpkı 60 yıl önce olduğu gibi tekrar işgale uğramıştı. Priştine’ye giren Rus tanklarının üzerindeki çaputlarla, 1945’te Berlin’de göklere çekilen orak-çekiçin hiçbir alakası yoktu ama, Balkanlar, 1945’deki görüntüyü tekrar yaşamak üzereydi.
Yeni Dünya Düzeni’nin ‘huzur’ böcekleri, sofrasını Kosova’ya kurmak isteyen büyük ağabeyinden önce gelen Ruslar’ı, 55 yıl öncesinin ‘Kızılordu’suna benzetmekte gecikmedi. Berlin’e, bir başka yaşam ve ‘savaş’ biçiminin, o halde bir başka ‘barış’ın simgesi olarak çekilen bayrak, bir emperyalist uyanıklığın ‘hesaplarıyla’ benzeştirildi. Ama Ruslar biliyor, Avrupa biliyor, savaş ve barış da biliyor; saldırganlık ve savunma, gözyaşı ve acı, o bayrak tüm kentlerin üstünde bir başka yaşamın ve bir başka ve sonsuz barışın bayrağı olarak dalgalanınca, ancak o zaman, tarihe karışacak.
'si vis pacem, para bellum'
2. Dünya Savaşı hakkında hiç bilmediğiniz bilgiler:
1- Savaşta ölen ilk Alman havacısı, Japonlar tarafından 1937'de Çin'de öldürülmüştür.
2- Savaşta ölen ilk Amerikan askeri, 1940 yılında Finlandiya'da Ruslar tarafından öldürülmüştür.
3- Savaşta ölen en yüksek rütbeli Amerikan askeri, Korgeneral Lesley McNair idi ve Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından öldürülmüştü.
4- Savaştaki en genç Amerikan askeri, Deniz Kuvvetleri'nde görev yapan 12 yaşındaki Calvin Graham'dı. Graham katıldığı bir muharebede yaralanmış ve yaşı hakkında yalan söylediği için ordudan ihraç edilmişti. (Yaptığı hizmetin karşılığında kazandığı hakları sonradan Amerikan Kongresi tarafından iade edilmiştir.)
5- Pearl Harbor baskınının olduğu dönemde, Amerikan Donanma Komutanlığı'nın adı CINCUS (İngilizce "sink us" diye telafuz edilir. Türkçe manası, "bizi batırın") idi, Amerikan 45. Piyade Tümeni'nin omzunda taşıdığı tümen sembolü Swastika (gamalı haç) idi ve Hitler'in kişisel treninin adı da "Amerika" idi. Bunların hepsi sonradan değiştirilmiştir.
6- Amerikan Hava Kuvvetleri, Deniz Piyadeleri'nden daha fazla kayıp vermiştir. Havacıların tamamlamaları gereken 30 görevi yerine getirmeye çalışırken ölme ihtimalleri %71'di. Bombardıman uçakları korumasız değillerdi. Bir B-17 bombardıman uçağı, taşıdığı 4 ton bombanın yanı sıra, 1,5 ton da makineli tüfek mermisi taşırdı. Amerikan 8. Hava Kuvvetleri toplam 6098 düşman uçağı düşürmüştür. Bu harcanan her 12700 mermi için 1 düşman uçağı demektir.
7- Almanya'nın enerji sıkıntısı o kadar büyüktü ki, yapılan bir araştırmaya göre, eğer savaş boyunca Alman sanayi tesislerine atılan bombaların %1'i Alman elektrik santrallerine atılsaydı, Alman sanayisi çökerdi.
8- Genel olarak bakınca, "ortalama savaş pilotu" diye bir şey yoktu. Ya bir astınız, ya da bir hedef. Örneğin Japon hava ası Hiroyoshi Nishizawa, toplamda 80'den fazla düşman uçağı düşürmüştü ama bir kargo uçağında seyahat ederken, uçağın düşürülmesiyle ölmüştü.
9- Avcı uçaklarında, nişan almaya yardım etmesi için, her 5 mermiden birinin izli mermi olması usulü uygulanırdı. Ama bu bir hataydı. İzli mermilerin farklı bir balistiği vardı. İzli mermiler uzak mesafede bir hedefi vuruyorsa, normal mermilerin %80'i hedefi ıskalıyordu. İzli mermiler, düşman pilotuna yerinizi belli etmeye yarıyordu. Ayrıca en kötüsü ise, mermi şeridinin sonuna, merminizin bittiğini gösteren seri halde dizili bir sıra izli mermi idi. Bu düşmanın öğrenmemesi gereken bir durumdu. İzli mermi kullanmayı bırakan filolar gördüler ki, başarı oranları iki katına çıkmış ve verdikleri kayıplar azalmıştı.
10- Ren Nehrine ulaşan Müttefik askerlerinin ilk yaptıkları şey, nehre işemek olmuştu. Bu en düşük rütbeli erden, Winston Churchill'e (nehre işemesini şova dönüştürmüştür), Churchill'den General Patton'a (nehre işerken çekilmiş fotoğrafları vardır) kadar değişmeyen bir hareketti.
11- Alman Me-264 bombardıman uçakları New York şehrini bombalayabilecek kapasitedeydiler ama alınacak sonuç, verdikleri çabaya değmiyordu.
12- Savaşta, yellendikleri için ölen havacılar vardı. (20000 ft. yüksekliğe çıkan ve kabin basıncı olmayan bir uçakta, mide gazlarının hacmi %300 oranında artar!)
13- Ruslar 500'den fazla Alman uçağını, havada çarparak yokettiler. Ayrıca çoğu zaman mayın tarlalarını, üzerinde yürüyerek temizlerlerdi. Stalin'in dediği gibi: "Sovyet Ordusu'nda kahraman olmamak cesaret ister."
14- Amerikan Kara Kuvvetleri'nin, Amerikan Deniz Kuvvetleri'nden daha fazla gemisi vardı.
15- Alman Hava Kuvvetleri'nin bünyesinde; 22 piyade tümeni, 2 zırhlı tümen, 11 hava indirme tümeni vardı. Bunların hiçbiri hava indirme görevi yapmaya müsait değildi. Ama Alman Kara Kuvvetleri'nin elinde hava indirme yapabilen birlikler mevcuttu.
16- Amerikan Ordusu Kuzey Afrika'ya çıktığında, gerekli malzemelerin yanı sıra, 3 adet Coca Cola şişeleme makinesi getirmişlerdi.
17- Normandiya'da esir alınan ilk Alman birlikleri arasında Koreliler de vardı. Bunlar, önce Japonlar tarafından zorla savaştırılmış ve Ruslara esir düşmüşlerdi. Sonra Ruslar tarafından zorla savaştırılmış ve Almanlar'a esir düşmüşlerdi. Sonra da Almanlar tarafından zorla savaştırılarak Amerikalılara esir düşmüşlerdi.
18- Graf Spee asla batırılamadı. Mürettebatın gemiyi batırma girişimi başarısız olmuştu. Üzerinde Almanya'nın en yeni radar sistemi olan gemi, İngiltere tarafından satın alındı.
19- Yoğun topçu ve hava bombardımanının ardından, 35000 Amerikalı ve Kanadalı asker Kiska Adası'nın kıyılarına çıktılar. Çıkarmada, 21 asker çatışırken öldü. Eğer adada Japon askerleri olsaydı, sonuç daha vahim olabilirdi.
20- Japonlar'ın tanklarla mücadele taktiği şöyle idi, çok büyük bir top mermisi, sadece burnu dışarıda kalacak şekilde yere gömülürdü. Düşman tankı, merminin olduğu yere yeterince yaklaşınca, oraya gizlenmiş bir Japon askeri elindeki çekiçle merminin burnuna vurarak, mermiyi patlatırdı.
"Silahların yetersizliği, mağlubiyet için bahane değildir." Korgeneral Mataguchi
21- MISS ME isimli Piper Cub (J-3 Cub) model uçak, Amerikan topçusuna hedef tarifi yaparken, hemen yakınında bir Alman uçağının da Alman topçusuna gözetleme yaptığını gördü. Hemen Alman uçağına yaklaştı. Uçakların ikisi de silahsız olduğu için yardımcı pilotla berbaber tabancalarını çekerek Alman uçağına mermi yağdırmaya başladılar ve onu inmeye zorladılar. Hemen arkalarından kendileri de indiler ve Almanları esir aldılar. Ama Piper Cub model uçakları sadece 2 kişilik oldukları için, Almanları nereye sığdırdıkları bilinmiyor.
22- Waffen SS'in Alman olmayan asker sayısı, Alman olanlardan daha çoktu.
23- Almanya'nın savaş ilanı yaptığı tek ülke ABD idi.
24- Japonlar Hong Kong'a saldırırken, İngiliz subayları, Kanadalı piyadelerin savunma için subay gazinosuna mevzilenmelerine karşı çıktılar. Subay gazinosuna, er ve erbaşların girmesi yasaktı.
25- Nükleer fizikçi Niels Bohr, Danimarka'da Almanlar'ın elinden kılpayı kurtarılmıştı. Danimarkalı direnişçiler, Almanlarla çatışırken, o da evinin arka kapısından, elinde, içinde paha biçilmez ağır su (nükleer bomba yapımında kullanılan önemli bir madde) bulunan bir bira şişesiyle kaçmıştı. Bu gözü gibi baktığı şişeyle İngiltere'ye ulaştı. Ama sonradan, şişenin içindekinin bira olduğu anlaşıldı. Muhtemelen, ağır suyu da bir Alman askeri içmişti...
Sebebi açık.Çünkü Hollywood yahudilerin elinde de ondan.
Örneğin bir çok filmde Almanlar kötülenir değil mi?
Mesela bir örnek u-571 filminde Alman denizaltıcıları canavar olarak gösterildi(siz das bootu izleyin o muhteşemdir)
Gerçek hayatta bir Alman denizaltısı denizden yüzlerce İngiliz esiri toplayıp hayatta kalmalarını sağlamıştı.Ama buna rağmen içersinde kendi vatandaşlarının olduğunu bile bile müttefikler bu kurtarma işlemini yapan denizaltılara sayısız şekilde saldırdılar hatta birinide batırdılar.Almanlar kendi canları pahasına denizden müttefik toplamışlar ama saldırıya uğramışlardı.
Bu konuda çok dtaylı bilgi için ubootmania@gmail.com adresime mesaj atabilirsiniz.
Şimdi gelelim şu yahudi Hollywooda...
Bunlar Hitler sayesinde zengin oldular servetlerine servet kattılar.
Stalin gibi bir caniyi elbette filmlere konu etmezler.
Forumda bir konu eksikliği dikkatimi çekti.Alman denizaltıları ile ilgili hiç bir konu ve materyal yok.Unutmayalım ki Müttefikler Amerikan yardımı olmasaydı savaşı asla kazanamazlardı.Bu yardımlar ise tamamen deniz yoluyla olmuş(başka türlü olamazdı zaten) ve Atlantik okyanusunda büyük muharebeler yaşanmıştır.Almanlar biraz daha deniz kuvvetlerine önem vermiş olsalardı ve özellikle Walter 21 sınıfı olan muhteşem denizaltıyı savaşın başında üretselerdi , sonuç muhtemelen farklı olurdu.Amerika ve İngiltereden Rusyaya tam 1000 ticari gemi yardım maksadıyla konvoylar halinde gitmiştir.Bir tarafta emperyalistler bir tarafta kominizim kendi çıkarları uğruna kol kola girmişlerdir.Savaşın sonundada dünyayı paylaşmışlar ve soğuk savaş başlamıştır.Konu çok uzun,bu anlamda şimdilik kesiyorum.
Ancak aşağıdaki linkte Alman denizaltı arşivlerinin çok değerli fotograflarını siteyle paylaşıyorum.
Not :link kendi rapidimdir.garantili indirebilirsiniz.Sadec 18.7 Mb
http://rs149.**********.com/files/91929096/Uboots.rar
1941 yılı biterken, uçsuz bucaksız sovyet topraklarındaki savaşın kısa sürede sonlanmayacağı artık anlaşılmıştı. Alman genelkurmayı'nın aklına, rusların kendilerine karşı zorla savaştırdığı "etnik usnuları" sovyetler birliği'ne karşı
kullanmak gelmişti. böylece, Alman genelkurmayı, sağ kalan iki milyon esirin 818.000'ini cephede, eski ordularına karşı asker olarak kullanabilecekti.
Esir kamplarında büyük kayıplar veren Türkler için artık iki seçenek kalmıştı. Ya kampta ölecekler ya da ileride bağımsızlık kazanacakları umuduyla eski ordularına, sovyetler birliği'ne karşı savaşacaklardı! Türkistan lejyonu, kafkasya müslüman lejyonu ve yine Türkistanlı savaş esirlerinden oluşturulan 450. tabur, bu koşullarda kuruldu. ikinci dünya savaşı'nda wehrmarcht saflarında görev yapan, "waffen ss" denilen özel birliklerden birisi de Türklerden meydana gelecekti: " osttürkischer waffen-verband der ss", yani "ss doğu türkistan silahlı birlikleri"...
Bu birliğin hem oluşması, hem de savaşta yaptıkları inanılır gibi değil. örneğin, Harkov yakınlarında ruslar tarafından sarıldıklarında, düşman hatlarını yararak çıktıkları halde, geride kalan Alman komutanlarının cesedini almaya gitmiş, sonra da rus cephesini ikinci kez yararak görev yerine geri dönmüşlerdi.
cephede ruslar kadar Almanların da işi kolay değildi. cephenin her iki yanında Türkler vardı ve Alman Mareşali Keitel'in ana karargaha geçtiği mesaj, Hitler'e sunulan savaş raporlarına kaydoldu: "kaşımızdaki düşman ölümüne savaşıyor. başlarında Türkistanlı subayların bulunduğu birlikler Türkçe konuşuyor. bu cepheyi savaşarak geçmek çok zor. başka yollar aramalıyız..."
giydikleri standart Alman askeri üniformasının göğsünde Türkçe "Tanrı biz menen" (tanrı bizimledir) yazılı arma bulunan, yakalarında bozkurt başı motifi, kollarına ise "ss kolbağı" takan, doğu Türkistan silahlı birlikleri, mayıs 1945'te öteki Alman güçleriyle birlikte, avusturya'da 8. ingiliz ordusu'na teslim oldu.
savaş bitmiş, özgürlüklerini kazanma hayalleri de tükenmişti. sovyetler, kızıl ordu'yu terk edip Alman saflarına geçen ve kendilerine büyük güçlük yaratan Türkistan lejyonu askerlerini "vatana ihanet" ile suçlayarak, ingilizlerden iadelerini istediler.
o dehşet dolu 1945 yılını uzun uzun anlatmaya gerek yok. komunist rejimin baskılarından yılan, büyük umutlarla ve özgürlüklerine kavuşacakları hayaliyle Almanların safına geçen bu insanlardan bir bölümü, iadeyi beklemeden topluca intihar etme kararı aldı. yaklaşık 3.000 Türk'ün avusturya'da Drava nehri'nin eriyen karlardan kabaran sularına atlayarak intiharını kimse önleyememişti. Geride kalanlar da, sovyetlere iade edildikten hemen sonra kurşuna dizildiler...
Bu mesaj en son " 16.02.08 " tarihinde saat 15:25 itibariyle Cem Akkılıç tarafından düzenlenmiştir...
Herkese teşekkürler..
Tengrici !
İki insan arasında geçen konuşma..
- En sevdiğim çikolata Halley!
- O ne len ? Ülkerci mi oldun ?
- Yiğidi öldür hakkını yeme.Bende sevmiyorum o mülüşleri ama ürünleri güzel genellikle.
- Ne haklarını yerim ne ürünlerini, zaten malzemeden çalıyolar domuz yağı yoktur yazıyor üstünde.
- E o normal. Sen öyle bir ürün yapsan kendi türünün vücudundan yağ koyar mıydın ?