süpersin turka resimler çok orjınal saol
süpersin turka resimler çok orjınal saol
İki şey vardır ki, ucu bucağı yoktur: Biri evren, diğeri insanın ahmaklığı. Ama evren hakkındaki sözlerimden emin değilim.
Albert Einstein
Bendeniz, bütün insanları seven münzeviyim.
Albert Einstein
ELF BİRLİĞİAnti Zopacılar
Vampir Birliği
OsmanLı TaRihİ
Arkadaşım göndermiş olduğun resimler gerçekten harika.ikinci dünya savaşı ile ilgilenenler için bulunmaz bir kaynak.Arasan hiç bir yerde bulamaszın.Eğer elime geçerse ben de bu konuda resim vb. gönderirim.Bu güzel kaynağını bizimle paylaştığın için çok teşekkürler arkadaşım.
1. vergeltungswaffezwei.. intikam silahı 2.. alman'ların 1944-45'te kullandığı saldırı roketi..scud 'in öncülerinden..
2. vergelten : karşılık vermek, mukabele etmek
waffe : silah
Hitler'in ölümcül V 2 silahı. menzili uygun yerden atılırsa londra'ya dek uzanabilen bir roketti. Dönemi için bu silahı fiilen kullanan Hitler'den başka diğer devletler silahın hayalini bile kuramıyordu. keşif fotoğraflarında gördükleri bazı roketlerin fonksiyonel olmadıklarını, maket olduklarını düşünüyorlardı. Silah orta Almanya'daki bir kasaba olan nordhausen kasabasında, bir madenden genişletilmiş yeraltı tesisinde üretiliyordu. Gestapo tesisin inşası ve v2 üretimi için binlerce savaş esirini akıl almaz şartlarda çalıştırdı. Üzeri genelde dama tahtası gibi kırmızı beyaz boyanırdı. Menzili 300 km. idi. fiziken 14 m uzunluğunda, 1.5 metre çapındaydı. Tarihte ilk kez sıvı yakıtla çalışıyordu. Nerede ise tamamen kör bir silahtır. Koskoca Londra şehrini bile bulduramayanları çok olmuştur. Tamamen manuel hesaplar ve açılandırma ile, yere dik rampalardan atılırdı. Ancak rokette o dönem için başka bir devrim olan 1 dakikalık radyo kontrolü vardır. Kalkıştan sonra yaklaşık 1 dakikalık süre boyunca roket karadan belli miktarda yönlendirilebilirdi. Günümüz balistik roketlerinin atası olarak bilinmesi aslen en çok bu özelliğindendir. Guided missile uygulaması sayılır.
Yanında duranlar bunun uçabilen birşey olduğuna bile ihtimal vermezdi. Ağırlığının çok büyük kısmı yakıttı, kalkışı yavaştı, yakıt tüketildikte hızlanır, az miktarda savaş başlığı taşıyabilirdi. O yüzden de içindeki yakıt tamamen bitmeden patlayacak menzillerden atılırdı. Ayda yaklaşık 600 adet üretilebiliyordu. V2'ler seri üretilebildikleri tarihten itibaren yaklaşık 8 ay boyunca müttefik hedeflere ölüm kustular. Aslında bu dönemde Alman anakarası üzerinde bile hava hakimiyeti müttefiklerce ele geçirilmişti. Silahı durduramadıklarından, silahın üretimini durduracak bombardımanlar planladılar. Ancak nerede üretildiğini dahi bilmiyorlardı. İstihbarat servislerinden gelen raporlara göre roketin tasarımcı ve üretici beyin takımının saklandığı kasabaları vurmaya çalıştılar. V2'ler gezici rampalardan atılabiliyordu. Bu da roketleri kalkmadan vurmalarını tesadüflere bırakıyordu. Bu anlamda v2'yi de, üretimini de durduramadılar.
Savaşın sonlarında Amerikalı askerler silahın üretildiği nordhausen kasabasına girdiler. Çok ciddi bir direniş ile karşılaştılar. Oysa burasını da işgal edilecek sıradan bir alman kasabası sanıyorlardı. Kasabaya girip, yeraltına inşa edilen tesisi bulduklarında, gözlerine inanamadıkları teknoloji ile karşılaştılar. 10 yıl sonraki teknoloji hemen önlerinde duruyordu. üretimde kullanılan esir köle işcilerden sağ bulduklarını kurtardılar ve v2 ile ilgili her döküman, bitmiş roket ve parçayı Amerika'ya taşıdılar. Bu miktar binlerce tona varıyordu.
Roketin ve v2'nin babası alman mühendis Wernher von braun'u da başka bir yerde ele geçirdiler. Onu da Amerika'ya götürüp kendi roket programlarını başlattılar. Ele geçirildiğinde von braun'un sol kolu kırıktı ve alçıdaydı.
V1 ve v2 gibi fonksiyonel başarılar üreten nazi roket programı bir askeri fiyaskodur. Almanlar roket programına milyarlarca mark yatırdılar. Hem de sıkışık savaş ekonomisi esnasında. Ancak roketlerinden askeri anlamda, silah olarak, kesinlikle savaşın kaderini değiştirecek verimli sonuçlar alamadılar. V2, ileriki uzay ve balistik roket programlarına yapılmış bir yatırım olarak havacılık tarihinde yerini aldı.
Amerikalılar savaştan 10 yıl kadar sonra bile v2'nin temel alındığı yeni roketler ile uğraşıyordu. Wernher von braun ise aslında en başından beri hayali olan şeyin, uzay yolculuğunun peşine Amerika hesabına düştü. İlk başarılı fırlatmayı sağlayan atlas roketini dizayn etti.
V-2 Roket bombası
Profesör V. von Braun tarafından projesi yapılmıştır. Tam boyu: 14 m. Üstvani gövde kısmının kutru:1.70 m. Dümen kısmında kutur: 3.55 m. Patlayıcı madde bölmesi boyu:1.80 m. Otomatik pilotaj aletlerinin bulunduğu kısmın boyu: 1.42 m.Yakıt deposu kısmının boyu: 6.20 m. Ventüri de dahil olmak üzere motor kısmının tulü: 4.45 m.Gövde kısmının nihayetinde dört tane geniş dümen mevcuttur.Yakıtıyle beraber ağırlığı: 13 tondur.Cer kuvveti: 27 tondur.Yakıt bittiği anda sür’ati 5600 km/saat.Cer kuvveti: 31.3 tondur.Atılışıyle yere çarpışı arasında geçen zaman; 5 dakikadır. V2 nin motorunda kullanılan yakıt, etil alkoldur.Etil alkol için eksoz sür’atinin teorik azami değeri: 4180 m/saniyedir.Yakıt olarak hidrojen, metan, petrol benzin kullanılabilir.Bunlardan hidrojen için teorik sür’at: 5170 m/saniyedir.Nitrogliserin ve nitroselülozun eksoz hızları ise alkolünkinden daha azdır.Alkolun pratik eksoz sür’ati 2000-2500 m/saniye dir.
Alkolün yakılması için lüzumlu oksijen – 183 derece ila –152derece arasında bir ısısal durumda bulunur.Alkolün tam yanması için ağırlığının iki misli oksijene ihtiyaç vardır.Petrol için 3, hidrojen için 8 misli oksijene ihtiyaç olduğunu burada kaydedelim.Bu sebeple alkol kullanılması ile oksijen depolarının hacmi küçültülmüş olur; bu kazanç eksoz sür’ati tezayüdünden daha kıymetlidir.
Yakıtlar hafif depolarda bulunur, yanma odasına tazyikli (basınçlı) pompa ile sevkedilir.
Küçük roketlerde; depoda atıl gazlar bulundurmak suretiyle yüksek tazyik temini mümkündür.Bu gazlar azot veya karbon dioksit olabilir. Büyük roketlerde mahzur(sorun) depo cidarlarının tazyike dayanabilmesi meselesidir.
V2 nin yakıt depoları üstüvane şeklindedir; alüminyumdan mamul olup iki tanedir. Beherin hacmi 4.5 metreküptür.Pompalara yardım etmek için depolar 1.4 atmosfer tazyik altındadır.5200kg. oksijen ve 3500 kg. alkol taşırlar.Bundan başka 181 kg. yardımcı yakıt bulunur.Etil alkol % 75 konsantrasiyonlu sulandırılmış bir mahlül halindedir.Ön depoda bulunur.
Alkolün % 5 i soğutmada zayi olur.Pompa randımanlarının yüksek olacağı söylenebilir.Az bir zaman fasılasında büyük hacimlerdeki mayilerin tazyikini yüksek değerlere çıkartacak şekilde imal olunmuşlardır.
Bu pompaları tahrik eden türbinin takatı; anide azamiye çıkacağı için mukavemet bakımından çok müşkülat vardır.Buna mukabil işlemesi 72 saniye içindir.Türbinin kutru: 0.47 m.Debisi: 890 kg/saniye dır.
İç tazyiki: 23 kg/cm2.Yakıt pompaları santrifüj olup, dönen aksamı oldukça hafiftir.İyi dengelendikleri için kolayca yüksek sür’atlere çıkabilirler.Oksijen pompasının çark kutru: 268 metredir.5000 adedi devirde debisi: 73 kg/saniye, takati: 320 B. dir.Basma tazyiki: 26 kg/cm2 dır.
Alkol pompasının çark kutru: 292 m/m ; 5000 adedi devirde debisi: 57 kg/saniye; takati 360 B. Basma tazyiki 26 kg/cm2 dır.
Pompanın yanındaki yumurta biçimi bir depoda konsantre hidrojen peroksit ve daha küçük bir depoda Calcium permanganat bulunur.
Bu iki yakıt tazyik altındadır.Küçük bir jenaratörde birleştirildikleri taktirde kızgın buhar hasıl ederler, bu buhar; türbini tahrik eder.Buhar dirsekli bir boru ile nakledilir.Cam ipliğiyle gayet iyi tecrit edilmiştir.
Türbin 5000 adedi devirde 680 B.lik takat verebilirYakıt, yanma odasına küre şeklindeki ön kısımdan 18 bakır emme borusuyle girer.Bu borular inbisata müsaaede edecek şekilde vazedilmiştir.
Ayni merkezli iki daire üzerine sıralanmış olan bu boruların altısı iç, on ikisi dış daire üzerindedir.Her emme borusunun yanma hücresine açılan ucu konvekstir.Yakıt keskin kenarlı; 12 delikten püskürtülür.Yanma odası içine; yakıt püskürtülmesi bir veya birkaç noktaya müteveccihtir, bu şekilde merkezi yanma noktası temin edilmiş olur.
Oksijen alkolle çevrili olur.Bu hal yanma odası cidarlarının yanmasına mani olabilir.Cıdarlar çelik ve 65 m/m kalınlıktadır.Motor kısmının tam ağırlığı: 1012 kg.dır.Yanma odası ve ventüri borusu şeklindeki eksoz kanalı çift cidarlı olup bu suretle soğutma temin edilmiştir.
Depodan alkol emilir.Motor etrafındaki soğutma halkasında cereyan ettirilir.Ayrıca az miktarda alkol, ufak delikler vasıtasiyle ventüriye alınarak iç cıdar soğutulur.V2 roket bombasının gövdesi kaburgalı ve boylama kirişli bir inşaattır.Üzeri çelik saçla kaplıdır.Gövde ağırlığı 1750 kg. dır.Burun kısmında 970 kg. yüksek infilak maddesi bulunur.Madde Amatoldur.TNT ve ammonium Nitrate dır.Bu kısım mahruti olup 6 m/m Hararete de mukavimdir, zira havanın delki dolayısıyla sıcaklık 600 dereceye yükselebilir.
Burun kısmının arkasındaki bölmede radyo, yalpa, dönüş ve ufuk gyroları bulunur; aynı kısımda elektrik potansiyometreleri de vardır; yine bu bölmede azot gazı deposu mevcuttur.Vazifesi, depolardan yakıt çekildikçe tedricen sevkolunarak depo tazyikinin düşmemesini temindir.Bombaya kumanda eden ekipmanın ağırlığı 294 kg. dır.Kumanda bölmesinden sonra alkol deposu, mayi oksijen deposu, türbin, pompa ve roket motorunu haiz bölmeler vardır.Uçuşun kumandası dümenlerin müteharrik kısımları ile ve eksoz cereyanı üzerine konan vanaların ayariyle temin edilir.Bu vanalar yüksek sıcaklığa dayanabilmek için grafitten yapılmıştır.Her iki mekanizma elektro hidrolik servolarla hareket eder.Bu tarz alkol musluklarında da kullanılır.
Roket kendi takatiyle ve şakuli olarak uçar.Bunun için türbin hareket ettirilir.Pompalar yakıt püskürür ve bomba havalanır.İlk şerare elektrikle temin edilir.Yanma şiddetlidir.Yanma mahsülü su buharı ve karbon dioksit gazları eksoz borusundan atılır.V2 nin yakıt sarfiyatı 125 kg/saniye dir.Yakıt depolara 12 dakikada doldurulabilir.
Başlığında bomba taşıyan V2 roketi hareketinden itibaren 70 saniye; tacilli bir hareketle şakuli olarak tırmanır.Bunu müteakip radyo ile veya barometrik bir tertiple jiroskop ve dolayısıyla kontrol vanaları harekete geçer.Uçuş istikameti ufukla 45 derecelik bir yatay açı teşkil edinceye kadar roket yatar.
Muayyen bir noktaya varılıştan sonra yakıt kesilir.Bu duruş radyo kumandasıyla veya ayr mekanizmasiyle yapılabilir.Roket kendi momentumuyla hareketine devam eder.Bu noktada ağırlığı 4 ton, tacili 8 g. Ve takati 800000 B.dir.Müteakiben muayyen bir zaviye ile atılan mermi gibi mahrekine devam eder.
V2 roket menzili 320 km. dir.Arz sathından 96 km.irtifaa kadar yükseldiği ve yere vardığı anda 3000km/saat lik bir sür’ate malik olduğu söylenebilir.Roket yükseldikçe ağırlığı azalır, cer kuvveti sabit olacağından tacili artacaktır.Diğer taraftan, havanın kesafeti irtifayla değişir.Havanın mukavemeti azalır, tacil( hızlanma etkisi) daha da artar.Şakuli atılışı; kesif (yoğun)hava tabakalarını en kısa mahrekle ( en kısa yoldan) geçmek içindir.Roketin atılışında, oksijen doldurulması son ameliyeyi teşkil etmelidir, zira bir dakika da 2 kg. oksijen tabahhur ederek zayi olur.
Atılışta yakıt vanaları açıktır, roket şakülü (dikey) durduğu için saniyede 9 kg. kadar yakıt yanma odasına sızar.Bir iki saniyede bunların yanışı kontrol edilir.Ve yardımcı yakıt vanaları açılır.Türbin üç saniyede azami süratini alır.Fazlaca yakıt, depoya geçer.Cer kuvveti artar ve roket havalanır.Ateşleme ile tam cer kuvveti elde edilmesi arasında 7 ila 10 saniye zaman geçer.
İkinci Dünya Savaşı’nda Alman ve Sovyet ordularının kanlı çarpışmalarına sahne olan Kafkasya’da savaşın asıl acısını ve dehşetini, bu savaşta hiçbir suçu olmayan Kafkasya halkları yaşamıştır. Almanlar’ın ekonomik ve siyasî sebeplerle işgal ettikleri Kafkasya’da yaşamakta olan halklar yıllardan beri sürmekte olan Sovyet zulmü karşısında Almanlar’ı bir kurtarıcı gibi karşılamışlar ve içlerinden bazı halklar, özellikle Karaçay-Malkarlılar Sovyet rejimine karşı ayaklanmışlardı. Ancak Almanlar’ın Kafkasya’dan geri çekilmeleri üzerine Sovyetler 2 Kasım 1943’te Karaçaylıları, 8 Mart 1944’te Malkarlıları Kafkasya’dan topyekûn sürgüne göndermişti. Aynı akıbet 1944 yılı Şubat’ında, Alman işgalini hiç görmeyen Çeçen-İnguşlar’a da uygulanmıştı. Almanlar’ın Kafkasya’yı işgal planlarını ve yaşanan olayları kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1941 yılında Kafkasya’ya sızma faaliyetlerini yoğunlaştıran Almanlar, öncelikle bu görevi kabul eden Kafkas kökenli Sovyet savaş esirlerini sabotaj ve casusluk konusunda eğiterek, Sovyet cephe hattı gerisindeki görevlere hazırladılar. 1941 Ekim’inde "Kuzey Kafkasya Özel Komandosu-Şamil" adında bir harekât planlandı. 150 kadar Kafkasyalı on ay süreyle bütün yer altı faaliyetleri için eğitildiler. Üç gruba ayrılan komandolardan ilki 1942 Temmuz’unda silah ve patlayıcı maddelerle birlikte paraşütle Maykop civarına indirildiler. Bu grubun görevi bir taraftan köprü ve demiryollarını havaya uçurmak, diğer taraftan Sovyetler’in petrol tesislerini havaya uçurmalarını önlemekti. Almanlar’ın bu bölgeyi işgalinden sonra bu harekâta katılanlardan 29’u geri döndü. 30 kişilik ikinci bir grup 1942 Ağustos’unda Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Grozni’nin 40 kilometre güneyine indiler. Görevleri ilk grubun görevlerine benziyordu, yalnız onlara ek olarak yerel asi grupları ile temas kurmaları emredilmişti. Bu harekâtın mensupları görevlerini yerine getiremediler ve bir çoğu Sovyetler tarafından öldürüldü. 40 Dağıstanlı’dan oluşan üçüncü grup ise Almanlar’ın Kafkasya’dan geri çekilmeleri üzerine göreve başlayamamıştı (Mühlen 1984: 176).
Almanlar’ın 1941 yılında Sovyetler’e saldırdıkları sırada, Kafkasya’da yaşamakta olan Karaçay-Malkar halkı da Almanlar’a karşı sempati beslemeye başlamıştı. Bu durumu değerlendiren Sovyet istihbaratı, Sovyet ordusunda görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri "güvenilemeyecek düşman unsurlar"" sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürmüşlerdi. Sovyetler’in bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayı silahları ile dağa çıkmıştı (Tavkul 1993: 48). Böylece Almanlar henüz Kafkasya’yı işgal etmeden ve hiç haberleri olmadan Kafkasya’da bir müttefik halk kazanmış oluyorlardı.
Hitler 23 Temmuz 1942 tarihli 45 no’lu "Komutana Özel" gizli direktifinde, A Ordular Grubu’na Karadeniz’in doğu kıyılarını ele geçirme emrini vermekteydi. Geride kalan bütün dağ ve avcı tümenlerinin ise Kuban ırmağını geçerek Maykop ve Armavir’i ele geçirmeleri istenmekteydi. Gönderilecek dağ birlikleriyle takviye edilecek olan bu grubun Kafkasya’nın batı kısmına yapacağı ileri harekâtta, geçilebilir bütün dağ geçitlerinin alınarak 11. Ordu birlikleriyle işbirliği halinde Karadeniz kıyılarının ele geçirilmesi emredilmekteydi. Çevik birliklerden oluşturulacak diğer bir kuvvet grubunun doğu Kafkaslar’da Grozni bölgesini elde etmesi ve tâli kuvvetlerle Oset ve Gürcü Askerî Yolu’nu mümkün olduğunca geçitlerin bulunduğu yüksekliklerde kapatması istenmekteydi (Jacobsen 1989: 448).
Almanlar öncelikle Sovyetler’in tehdidi altındaki bölgelerde, söktükleri veya tahrip ettikleri Kafkasya petrol tesislerine zarara uğramadan el koymak istiyorlardı (Mühlen 1984: 169). Hitler’in bu konudaki direktifleri de bu görüşü doğrulamaktadır. Hitler şunları söylemekteydi:
"Müteakip savaş sevk ve idaresi için Kafkas petrol üretiminin kesin önemi vardır. Bu sebeple hava taarruzları bu bölgedeki üretim merkezlerine ve büyük yakıt depolarına ve ancak kara ordusu harekâtı mutlak gerektiriyorsa, Karadeniz kıyısındaki aktarma limanlarına karşı yapılmalıdır. Fakat düşmanın Kafkasya’dan petrol naklini en çabuk olarak önlemek üzere, bu iş için kullanılan demiryollarının ve petrol boru hatlarının erkenden kesilmesinin ve Hazar denizindeki deniz ulaşımının taciz edilmesinin özel önemi vardır."(Jacobsen 1989: 459)
Kafkas halklarının pek çoğu, kökü yüz yıllar öncesine dayanan Rus aleyhtarı samimi duyular taşıyorlardı. Fakat Sovyetler Birliği’nin bu bölgeler hakkındaki politikasının tersine, Nazi yöneticileri Kafkas Ötesi’ndeki Bakü’nün önemli petrol üretimi dışında Kafkasya’da ekonomik açıdan sömürülecek çok az şey olduğunu düşünüyorlardı. Nazilerin ırkçı yaklaşımına göre Kafkasya ve Kafkas Ötesi’nde yaşayan halklar arasında Ermeniler’in dışında kalan bütün Kafkas ve Kafkas Ötesi(1) halkları Nazi ideoloji planlayıcıları tarafından ırk olarak Slavlar’dan üstün kabul ediliyorlardı ve onların içinde de Gürcüler en üstün ırk olarak değerlendiriliyorlardı.(Alexiev 1985: 67)
Almanlar’ın Kafkasya politikasını iki faktör etkiliyordu. Birincisi, Kafkaslar’daki Türk kökenli halkların koruyucusu olarak görülen Türkiye’yi kendine bağlama ihtiyacı idi. İkincisi, Kafkaslar’daki idarî yetki hiçbir zaman yerel sivil kontrola geçmemiş, fakat Wehrmacht’ın(2) yetkisinde kalmıştı. Ayrıca Kafkaslar’daki önemli Alman casusları Sovyet halklarına en iyi yaklaşma yolunun onların Alman savaş gayelerini desteklemeleri yolunda teşvik edilmeleri olduğuna inanıyorlardı. Kafkaslar’daki Alman birliklerine aşağı ırklar ve üstün arî ırklar konularındaki ağır ırkçı propagandalardan kaçınmaları bildirilmişti.(Alexiev 1985: 67)
Wehrmacht’ın direktifleri Alman ordusunun Kafkasyalıları kendi tarafına çekme konusundaki kararlılığını açıklamaktadır. Örneğin, 1942 yılının Temmuz ayında Alman ordusunun A Grubu komutanı mareşal von List aşağıdaki emirleri yayınlamıştır:
1. Kafkasya halklarına, Alman aleyhtarı davranışlar içine girmedikleri sürece dost milletler olarak davranılmalıdır.
2. Dağlıların (Kafkasyalıların) kollektif sistemi kaldırma istekleri hiçbir şekilde engellenmemelidir.
3. İbadethanelerin yeniden açılmasına ve dinî âdet ve geleneklerin uygulanmasına izin verilecektir.
4. Özel mülkiyete saygı gösterilecek, ihtiyaç maddelerinin karşılığı ödenecektir.
5. Örnek alınacak davranışlarla yerli halkın güveni kazanılacaktır. Askerî yönden kontrolü zor olan dağlık bölgelerde yerli halkla işbirliği büyük önem taşımaktadır ve Alman birliklerinin ilerlemesini oldukça kolaylaştıracaktır.
6. Halkı sıkıntıya sokacak bütün gerekli savaş tedbirleri açıklanmalı ve mazur gösterilmelidir.
7. Kafkas kadınlarının namus ve iffetine özellikle saygı gösterilecektir.(Alexiev 1985: 68)
25 Temmuz 1942’de Alman orduları Rostov’u ele geçirip Don ırmağını geçtikten sonra Sovyet ordusuyla Kafkas dağlarının eteklerinde savaşa girdi. Alman ordusunun önünden çekilerek Kafkas dağlarına sığınmaya çalışan Kızıl Ordu birliklerini burada Karaçaylılar’ın silahlı çeteleri karşıladı. Karaçaylılar Sovyet birliklerinin büyük bölümünü imha ettiler.
Kafkas Ötesi’ndeki Sovyet kuvvetlerinin planlarındaki aksaklıklar harekâtta gedikler meydana gelmesine sebep oluyordu. Bu durumda Kafkasya Almanlar karşısında tamamen savunmasız kalıyordu. Bu boşluğu doldurma görevi Sovyetler’in 46. Ordusuna verildi. Kafkas dağları üzerinden Kafkas Ötesi’ne geçişi sağlayan Karaçay’daki Morh (Maruha) ve Kluhor geçitleri her an Karaçay çetelerinin ve Alman birliklerinin eline geçmek üzereydi. Morh geçidinde savunma Sovyetler’in havan topçu müfrezesi, teknik müfreze ve piyade birliği tarafından yapılacaktı. Kluhor geçidi ise iki piyade bölüğü ve bir teknik müfreze tarafından savunulacaktı. Karaçay çeteleri ile işbirliği içinde olan Alman birlikleri Kluhor ve Morh geçitlerine saldırdılar. Sovyet birliklerinin Kluhor ve Morh geçitlerinde zor duruma düşmeleri üzerine, Sovyetler’in safında yer alan Gürcü-Svanlar bir birliklerini savunma için dağların güney yamaçlarından geçitlere gönderdiler. Ancak Karaçay çetelerinin desteğini alan Almanlar geçitleri ele geçirdiler. Sovyet askerlerinin Kafkas dağlarının buzulları arasında yer alan bu geçitlerde çok zor durumlara düştükleri anlaşılmaktadır. 1960’lı yıllarda Karaçaylı çobanlar tarafından bu geçitlerin yakınlarındaki buzullar içinde cesetleri hiç bozulmadan bulunan Sovyet Kızıl Ordu askerleri buna şahitlik etmekteydi.
Sovyetlerin savunma savaşı 1942 yılının Temmuz ayı sonunda Kuban bölgesinde patlak vermişti. Ağustos ortasına kadar devam eden savaşta Alman ordusu adım adım ilerleyerek Ağustos sonunda Terek ırmağına ulaştı. Almanlar 21 Ağustos 1942’de Kafkas dağlarının en yüksek zirvesi Elbruz dağına (Mingi Tav) Alman bayrağını diktiler. Wehrmacht’ın Nalçik civarında ele geçirdiği Sovyet asker mektuplarından birinde, Almanlar’ın Karaçay-Malkarlılar’ın yardımıyla Elbruz dağına kadar geldikleri ve dağa çıkabildikleri yazmaktaydı.
1942 yılının sonbaharında Alman birliklerinin işgal ettiği Batı Kafkasya’da, bilhassa Karaçay-Malkar’da daha Almanlar gelmeden önce mahallî çeteler Sovyet birliklerinin boşalttığı yerlerde iktidarı ele geçirmişlerdi. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazanmışlardı. Camiler yeniden açılmış, kollektif çiftlikler kaldırılmıştı. Alman ordusuna büyük sevgi gösterilerinde bulunan Karaçay-Malkar halkına Almanlar şu imtiyazları verdiler:
1. Müstakil millî idare yeniden kurulacak ve din dahil hayatın bütün sahalarında tam bir serbestlik olacak.
2. Kolhozların yerine özel mülkiyet düzeni kurulacak.
3. Eskiden zorla ikiye ayrılan Karaçaylılar ve Malkarlılar tekrar birleşecek (Tavkul 1993: 48).
Karaçay Özerk Bölgesi’nin başkenti Mikoyan Şahar’da (bugünkü Karaçayevsk) Karaçaylı Macir Koçkarov idareyi ele almış ve gelen Alman birlikleri tarafından belediye başkanı olarak görevlendirilmişti. Bir süre sonra da millî menfaatlerin temsilcisi olarak bir Karaçay Komitesi Kadı Bayramukov başkanlığında teşkil olundu ve geniş yetkilerle donatıldı. Bunlardan biri de kolhozları lağv etme hakkıydı (Mühlen 1984: 191).
Verilen bu imtiyazlar Almanlar’ın Karaçay-Malkar halkının güvenini kazanmasını sağladı. Bu sırada görmüş geçirmiş yaşlı Karaçaylılar Almanlar’a bu kadar güvenmenin iyi sonuç vermeyeceğini, daha tedbirli davranmak gerektiğini söylüyorlardı. Ancak yıllardır Sovyet zulmü altında inleyen Karaçay-Malkar halkı üzerinde bu uyarıların fazla etkisi olmadı.
Silahlı birlikler oluşturan Karaçay-Malkarlılar Sovyet ordusuna karşı amansız bir savaşa girişmişlerdi. Bu savaşlar sırasında Kafkasya’da bulunan Alman gazetecisi Erich Kern o günleri şöyle anlatmaktaydı:
"Bilhassa yerli İslam unsurları ile aramız iyi. Her tarafta gönüllü süvari birlikleri kuruluyor. Peygamberin yeşil savaş bayrağı dalgalanıyor. Bir dostluk havası esiyor. Burada müslüman halk müthiş bir komünist düşmanı. Ben kasabaya girerken Karaçaylılardan oluşan bir süvari taburu, gülü oynaya dağdaki hizmetlerine gidiyordu. Uzun boylu, tunç yüzlü güzel delikanlılar eyer üzerinde kalıp gibi duruyorlar..."
Alman Doğu Başkanlığı’ndan bir görgü şahidi 1942 yılı Ekim’inde Kafkasya’da yaşayan Slav kökenli Rus, Ukraynalı ve Rus Kazakları’nın işgal güçlerine karşı çok soğuk davrandıklarından bahsetmektedir. Slavlar aşırı Sovyet vatanseveri gibi davranırlarken, Kafkas kavimleri Almanlara karşı çok candan davranıyorlardı. Alman raporlarında Rus ve Ukraynalı halk arasında korku ve çekingenlik, buna karşılık Kafkas halklarında dostluk ve destek tespit edildiği yer almaktadır. Ancak siyasî faaliyetin derecesi kabilelere göre farklılık gösteriyordu. Çerkesler (Adigeler-Kabardeyler) daha çekingen davranırken, Türk asıllı Karaçaylılar ve Malkarlılar hemen kabilelerini birleştirmeyi teklif etmişlerdi. Bunlar arasında Pan-Türkist eğilimli bir milliyetçilik açıkça farkolunuyordu (Mühlen 1984: 192).
Kabardeyler’in kurdukları komite Karaçaylılarınkinden çok daha az yankı uyandırmıştı. Bunda Kabardeylerin yaptıkları hataların da payı vardı. Alman kaynaklarında Osetler’in samimiyetinden hiç bahsolunmamaktadır. Genellikle Osetler Alman işgali altında kalan bütün Kafkas halkları arasında işgal gücü ile işbirliği yapmaya en az hazır olanlardı (Mühlen 1984: 193).
İhtilal öncesinde Rus-Kazak kolonizasyonu tarafından çok ezilmiş ve köşeye sıkıştırılmış olan Karaçaylılar, Rus halkıyla olan münasebetleri tatsız tarihî hatıraların yükünü taşımayan Osetler’den çok daha fazla ölçüde Almanlarla işbirliği yapmışları.(Mühlen 1984: 197)
Kafkas halkları arasında devlet planlaması ve kontrolüne bağlı olmaya karşı güçlü bir direniş mevcuttu. Alman askerleri Karaçaylılar’da eski çağlarda çok şerefli bir meslek olan ve işine engel olmaya kalkan her düzene karşı kendini müdafaa eden haydutluğa bile şahit olmuşlardı (Mühlen 1984: 196). Kafkasyalılar bunlara "abrek" adını veriyorlardı.
Alman birlikleri üzerinde en fazla tesir yaratan unsur müslümanların bayramlarıydı. 11 Ekim 1942’de Karaçay şehri Narsana’daki (Kislovodsk) Ramazan bayramı ile, 18 Aralık 1942’de Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçik’teki Kurban bayramı Alman-Kafkas işbirliği hakkındaki büyk vatansever nutuklarla ve Hitler’e hediyeler sunulmasıyla son bulmuştu (Mühlen 1984: 193). Bu hediyeler arasında Kabardeyler’in Hitler’e gönderdikleri bir at da vardı.
Yerli halka eğitim ve kültür işlerinde, hükümette ve bölgenin yönetiminde önemli derecede özerklik verilmişti. Dinî özgürlük Almanlar tarafından tekrar geri getirilmişti. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan müslüman halkın sevinciyle karşılanmıştı. Okullar mahallî yöneticilerin yönetimine bırakılmıştı.
Alman yöneticileri Kafkaslar’daki zirai reformların başarılması işini çok sıkı tutuyorlardı. Bir yıl içinde kolhozların yüzde kırkı ziraat kooperatiflerine dönüştürülmüştü. Gerçekte Kafkasya’nın pek çok bölgesinde köylüler daha Almanlar gelmeden önce, nefret edilen Sovyet kollektif çiftliklerini dağıtmış ve toprak, hayvan ve tarım âletlerini halka paylaştırmıştı. Almanlar Kafkaslar’da, işgal ettikleri diğer bölgelerin aksine halktan zorla asker toplama uygulamasını kaldırmışlar ve tamamen gönüllülerden oluşan birlikler kurmaya başlamışlardı (Mühlen 1984: 68).
Bolşeviklerden temizlenen Karaçay-Malkar, Kabardey, Adigey ve Osetya bölgelerindeki halklar eski Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’ni yeniden kurmak üzere Alman komutanlığına başvurdular. Ancak Almanlar bu başvuruları sürekli olarak oyaladılar. Almanlar’ın Kafkasya’yı bir sömürge olarak kullanmak istedikleri ve buradaki bölgelere Alman Nazi komiserlerinin çoktan atanmış oldukları daha sonra öğrenildi (Tavkul 1993: 49).
Almanlar’ın planladığı Kafkasya Devlet Komiserliği, açıkça ifade edilen Kafkasya petrol kaynaklarının ve madenlerinin ekonomik açıdan sömürülmesi hedefleri, Kafkas komitelerinin ve lejyonlarının mensupları tarafından bilinmiyor değillerdi. Kafkasyalı lejyonerlerin en çok sordukları "Alman müstemlekesi mi olacağız?", "Kafkas kavimleri iktisadî idarede hangi paya sahip olacaklar?", "Almanya Çarlık dönemindeki büyük toprak sahiplerinin ve mültecileri ülkeye geri getirip idareyi onlara mı verecek?" soruları bu endişeyi dile getiriyordu.(Mühlen 1984: 135)
1942 yılı sonlarında Alman ordusunun Rusya’da yenilgiye uğratılması sonunda, Almanlar Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Bu sırada Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetler’den oluşan onbeş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti (Tavkul 1993: 49).
Almanlar Kafkasya’dan çekildikten sonra Sovyetler halk arasında Alman aleyhtarı partizan güçleri örgütlemeyi başaramadılar. Anti-Partizan faaliyetler tamamen Kafkaslar’daki yerli halkın elindeydi. Pek çok Kafkas Millî Askerî Birlikleri Alman ordusunun hizmetine girdi ve Sovyetler’e karşı savaştı. Alman ordularının lojistik desteği ekonomik yönden fakir olan bu bölgede yerli halkın gönüllüleri tarafından sağlandı. Yerli halktan oluşan Sovyet aleyhtarı birlikler Alman ordusu Kafkasya’dan geri çekildikten sonda bile, ilerleyen Sovyet birliklerine karşı daha uzun süre savaştılar (Alexiev 1985: 69).
Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez, 15 Ocak 1943’te Kızıl Ordu Karaçay’a büyük bir saldırı başlattı. Silahlı çeteler Kafkas dağlarında tank, top ve uçaklarla saldıran Kızıl Ordu’ya karşı mücadele ediyorlardı. Bütün Karaçay köyleri ağır bombardımanla yerle bir edildi. Sovyetler bütün güçlerine rağmen silahlı Karaçay-Malkar çetelerini yok edemiyorlardı. Sovyet hükümeti bunun üzerine daha kesin bir sonuç elde edebileceği bir yönteme baş vurdu. 12 Ekim 1943’te Sovyetler Birliği Yüksek Sovyet Prezidyumu’nun aldığı bir kararla Karaçay halkı 2 Kasım 1943 tarihinde topyekûn sürgüne gönderildi. Aynı karar 1944 yılı Şubat ve Mart aylarında Çeçen-İnguşlar’a ve Malkarlılar’a da uygulandı.
Almanlar’ın Kafkasya’dan çekilmesinden sonra Stalin’in sürgününe maruz kalan halklar ya Almanlarla en fazla işbirliği yapmış olanlar, ya da en az direnmiş olanlardı. Almanlar hiçbir zaman Çeçen-İnguş bölgesini işgal etmemiş oldukları halde Çeçen-İnguşlar da sürüldüler. Buna karşılık, biraz çekingen olmakla birlikte işgalcilerle işbirliği yapan Çerkesler sürülmemişlerdi. Sovyetler’in asıl hiddetini ise rejime ve devlete karşı açıkça ayaklanarak Sovyetler’e ağır kayıplar verdiren Karaçay-Malkarlılar çekmişlerdi. Bunun sonucunda Kafkasya’dan ilk önce Karaçaylılar sürülmüşlerdir. Bu eşit olmayan muamele, Kafkasyalı mülteciler tarafından Stalin’in bir Türk boyu olan Karaçay-Malkarlılar’a ve evvelden haklarında kötü anıları olan Çeçen-İnguşlar’a karşı özel bir düşmanlığı olduğu, buna karşılık Çerkesler’e husumeti olmadığı şeklinde yorumlanmıştır (Mühlen 1984: 226). Osetler’in de Stalin tarafından hiçbir kötü davranışa maruz kalmamış olmalarının sebebi Stalin’in de Oset kökenli olmasıdır (Bir çok kaynakta Stalin yanlış olarak Gürcü kökenli diye gösterilir).
Almanlar’ın Kafkasya harekâtı Kafkasya halklarının çok büyük acılar çekmeleri ve tamir olunamayacak kayıplara uğramaları ile son bulmuştur
İkinci Dünya Savaşı başlarında İtalya saldırgan bir tutum içine girmişti. Bunun sonucu olarak Akdeniz, Orta Doğu ve Balkanlarda istila emelleri taşıyordu. İtalya 1936 yılında Oniki Ada'yı askeri yönden tahkim etmeye ve silahlandırmaya başladı. İtalya'nın bu tutumundan rahatsız olan Türkiye istihbarat birimleri sayesinde Oniki Ada'nın silahlandırıldığına ait bilgiler alıyordu.
Bunlara göre; İtalya, özellikle Rodos'a 100 sahra topu ve çok miktarda mühimmat getirmişti. Bu toplar Birindizi limanından getirilen 7,5'luk ve 15'lik sahra ve ağır sahra toplarıydı(1). Ayrıca, edinilen bilgilere göre İtalya Rodos'a 8'i avcı, 8'i bombardıman olmak üzere 16 uçak çıkarmıştı(2). Türkiye'nin Rodos Konsolosu Reşit Karabuda, 27 Eylül 1938 tarihli raporunda, İtalyanların Rodos ve İstanköy'e önem verdiklerini, Rodos'ta askeri faaliyetin hızlandığını ve İtalyanların 1000 sandık mavzer fişeği ile 500 kadar deniz askerini Rodos'a sevk ettiğini yazıyordu(3).
Türk milli emniyetini raporuna göre ise; 13 Eylül 1938 günü Rodos'a İtalya'dan 1150 asker getirildiği, bunların 400 kadarının topçu diğerlerinin piyade olduğu ve Rodos limanına bir torpido ile iki denizaltının demirlediği belirtiliyordu(4). Ayrıca İtalya'nın Rodos'un güneyinde Catavya bölgesinde bir havaalanı inşa ettirdiği de Aydın Valiliği'nce Türk yetkililere bildirilmişti(5).
İtalya'nın Oniki ada'da yapmış olduğu bu tahkimat ve hazırlık, savaş başladığı zaman hem İtalya'nın hem de onun müttefiki Almanya'nın hem deniz üssü olarak hem de kara üssü olarak çok işine yaradı. Savaş sırasında özellikle Rodos ve Leros adaları çok büyük öneme sahip oldular. İtilaf devletleri bu adaları ele geçirmeye çalıştılarsa da sonuç alamadılar. Ancak Meis adası kısa süre 1941'de İngilizler tarafından işgal edildi. 1943 yılında Leros ve diğer adlar da kısa müddet işgal edildiler. Ancak Musollini'nin devrilip, İtalya'nın savaştan çekilmesi üzerine Oniki Adayı Almanlar işgal ettiler. 1945 yılında Almanya'nın teslim olmasından sonra ise Oniki Ada itilaf devletlerinin eline geçti.
İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye tarafsızlığını ilan etmiş ve herhangi bir teşebbüste bulunmamış olduğundan, Batılı çevrelerde Rodos ve Oniki Ada üzerinde Türkiye'nin söz hakkı olduğunu belirtiyor ve hatta "Türkiye hukuki ve stratejik deliller göstererek İtalya'nın bu adalardan çekilmesini isteyebilir" deniliyordu(7).
Bu düşüncenin de sebebi şuydu:
İkinci Dünya Savaşı sonlarında Alman uçaklarının dalgalar halinde Ege Adaları'na saldırdıkları sırada, adalarda ve Yunanistan'da büyük bir açlık belirmiş ve bu sebeple Türkiye, zor durumdaki Yunanlılara samimi bir şekilde kucağını açmıştı. Bu sırada Orta Doğu'daki İngiliz kuvvetlerine kumanda eden Mareşal Hanry Mailand Wilson'un savaştan sonra yayınlanan raporunda bu durum şöyle ifade ediliyordu:
"Zorluklar artınca, Türkiye kıyısından sağlanan iaşe (yiyecek-içecek) yolu, mümkün olduğu kadar geliştirilmişti. Esasen bu yoldan, adalarda sivil halk için yiyecek sağlanmaktaydı. Fakat Türk makamları, askeri levazımatın da sevkine müsaade etmişlerdi.
Ekim sonlarında Leros adasından deniz veya hava yoluyla yaralı nakli pek zor olmuştu. Türk Hükümeti, ağır yaralıların Bodrum'da hastanelere yatırılmasına izin verdiği gibi, ameliyat gereken yaralıların da İzmir'deki Fransız Hastanesi'ne gönderilmesini emretmişti(8)."
Almanlar, işgal ettikleri bu adalardan çekilmek zorunda kalınca, Yunanistan'da ortaya çıkan açlığı göz önünde bulundurarak sırf insani duygularla bu adaları Türk Hükümeti'ne teslim etmek teklifinde bulunmuşlardır. Bu teklif, bu hususta bir müzakereyi dahi kabul etmeksizin reddedilmişti."
Konuyla ilgili bir başka yazıda işe şunlar anlatılmaktadır:
"1942 yılına kadar Fethiye İl Genel Meclisi üyesi olan Sayın Süleyman Harmanlar, durumu buna bir mektupla aynen şöyle anlatıyor:
- 1942 sonlarına doğru bir gün yüksek rütbeli üç Alman subayı ve bir sivil, Vali İbrahim Edhem Akıncı'yı ziyaret ettiler. Şüphelendim. Onlar gittikten sonra vilayet makamına gittim.
- Hayrola vali bey, bu yüksek rütbeli Alman subaylarının ziyaret sebebi ne?
- Çok mühim, dedi. Oniki Ada Başkumandanı mektup göndermiş Oniki Ada'yı size teslim edelim. Yalnız Yunanlılar dahil, Yahudilere vermeyeceğinize dair imza verin, dedi. Ben de acele Ankara'ya yıldırım telgrafı ile durumu bildirdim. Ankara'dan "Bir karış yer istemeyiz! Bir karış da yer vermeyiz diye cevap geldi. Ben de içim sızlayarak Almanlara durumu bildirdim(9)."
1941 yılında Almanya, Irak'a Türkiye üzerinden asker geçirmek için adalarda Türkiye'ye toprak vaadinde bulundu. Ancak, Türkiye tarafsızlığını korudu(10). Oniki Ada 1945 yılında müttefiklerin eline geçti ve o yıl Yunanistan'a bırakıldı. Bir yıl sonra ise İngiliz askeri yönetimi altında Paris'te 27 Haziran 1946'da yapılan Dışişleri Bakanları Konferansı'nda Oniki Ada'nın Yunan hakimiyetine geçmesi kabul edildi. İtalya bunu 10 Şubat 1947'de onayladı ve Yunanistan askeri yönetimi Nisan 1947'de Oniki Ada'yı resmen aldı.
Sonunda Oniki Ada "Elen medeniyeti" hayranı olan savaşın galipleri tarafından 1947 Nisanında Yunanistan'a hediye edildi. Kanuni Sultan Süleyman'ın 50 bine yakın şehit vererek ele geçirdiği, Ege ve Akdeniz'in kilit noktasındaki Rodos ve diğer adalara Yunanistan bir damla dahi kan dökmeden sahip olmuştu. Böylece 35 yıl sonra Rodos'un ve Oniki Ada'nın tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı.
Oniki Ada'nın 1945 yılında Yunanistan'a verilmesinden sonra resmi statü için görüşmeler devam ederken Türk basınında da Oniki Ada üzerindeki tarihi Türk haklarını belirten yazılar çıkmaya başladı. Bu yazılar üzerine de Türk kamuoyu Oniki Ada ile yakından ilgilendi.
Türkiye'nin Dışişleri eski bakanlarından Tevfik Rüştü Aras'ın da bu konuda bir yazı yazması Türk kamuoyunun ilgisini daha da artırdı.
Bu ilgi Yunanistan'da tedirginlik yarattı. Yunanistan Türkiye'yi bu meseleye karıştırmak istemiyordu. Çünkü iyi biliyordu ki İtalya'nın Türkiye'den gasp ettiği Oniki Ada tarihi Türk mülküydü. Adalarda, önemli miktarda Türk nüfusu vardı. Nüfusun çoğunluğu Rum'du. Zaten bu yüzden ikinci Dünya Savaşı'nı galip devletleri Oniki Ada'yı Yunanistan'a vermek istiyordu. Ayrıca Yunanistan, Almanlara karşı savaşmıştı. Türkiye ise İkinci Dünya Savaşı'nda tarafsızlık politikası izlemiş ve son anda ve zorunlu olarak Almanya'ya savaş ilan etmişti. O sıralarda Türkiye üzerinde büyük bir Rus baskısı vardı. Bu yüzden Türkiye, Oniki Ada üzerindeki doğal ve yasal haklarını dünya kamuoyuna duyuramadı.
Türkiye, İtalya ile barış antlaşması imzalarken, Oniki Ada meselesi ile ilgili olarak görüşmelere katılmak istemişti. Bu olmadı. Fakat antlaşma imzalandıktan sonra Oniki Ada'nın Yunanistan'a verilmesi hususunda Türkiye çekimser kaldı. Böylece Türk hükümeti, Oniki Ada üzerindeki Yunan hakimiyetini resmen tanımadı.
İtalya 1947 yılında Paris Antlaşması ile Oniki Ada'yı Yunanistan'a bırakırken adalardaki Rum nüfusu dikkate almıştı. Daha doğrusu "Adalardaki Rum nüfusa dayanarak, adalar savaş sonunda İtalya ile yapılan anlaşma ile müttefiklerce Yunanistan'a verilmişti
Ben de tam Kafkasya halkına değinecektim... İzmirin_Kartalı benden önce davrandı... Bende ekleme yapayım.
2.Dünya Savaşı sırasında, Alman Ordusu saflarında görev yapan, 38 Waffen SS Tümeni dışında, bilhassa Doğu Cephesinde görev yapan ve personeli yerli halklardan oluşan çok sayıdaki birlikten birisi de, Türk asıllı askerlerden oluşan, "Osttürkischer Waffenverband der SS" diye isimlendirilen, Türkistan Lejyonu'dur.
Alman işgalindeki Yugoslavya'da, Müslüman-Boşnak ağırlıklı, 13. Waffen-Gebirgs-Division der SS Handschar birliğinde olduğu gibi, Kudüs Müftüsü Hacı Amil El-Hüseyin'in manevi önderliğinde, Alman Ordusu'nun Rusya harekatı sırasında esir aldığı Türk asıllı Sovyet askerleri
Söz konusu birlik üç taburdan oluşmaktaydı (450. 480. ve I/94. taburlar). Her ne kadar adı, tümen olarak belirtilmişse de, aslında, TSK ölçülerine göre, alay seviyesindedir. Birliğin ilk komutanı, SS Yarbayı Andreas Meyerdir (Ocak 1944 - Mart 1944). Daha sonraları, Alman asıllı yüzbaşı ve yedek subay binbaşılar tarafından idare edilen birliğin, 1944 Ekim ayı ile 1944 Aralık ayı arasındaki komutanı, SS Albayı Harun Reşit isimli Türk asıllı bir subaydır. Bu kişinin 1.Dünya Savaşı sırasında eğitim için geldiği Almanyada kalan ve 2. Dünya Savaşına SS saflarında katılan bir Türk olduğu biliniyor. Ancak Harun Reşit, bu Türk asıllı kişinin sonradan aldığı takma bir isim de olabilir.
1944 yılı başında kuruluşu tamamlanan ( Kimi kaynaklarda, birliğin kuruluş tarihi olarak, Kasım 1943 tarihi veriliyor.) birliğin ilk görevi, 1944 yılının şubat ayında, Beyaz Rusya'ya gönderilerek, cephe gerisinde sabotaj faaliyetlerinde bulunan Sovyet partizanlarına karşı, anti-partizan yöntemler ile mücadele etmek olmuştur ( İlk olarak, 28 Mart 1944de, Minsk yakınlarında, Yuratishki de partizanlara karşı operasyon yapmıştır.). Benzer bir görev ile daha sonra Polonya'ya gönderilen (Haziran 1944) birlik burada da yine partizanlar ve Polonya Ordusu ( Cephe gerisinde faaliyet gösteren, 1939'da dağılmış olan Polonya Ordusu'ndan geriye kalan askerlerin oluşturduğu, 'Polish Home Army' isimli kuruluş.) ile mücadele etmiştir.
1944 yılının sonuna doğru Slovakya'ya gönderilen birlik, burada da, partizanlara karşı (Mareşal Titoya bağlı partizanlar!) operasyonlarda bulunmuştur. Aynı yılın aralık ayında Waffen-Gebirgs-Brigade der SS (Tatar Nr. 1) isimli Kırım Tatarlarından oluşan başka bir birlik ile birleştirilmiştir. Kurulduğu 1944 yılı başında, 3000 kişi civarında olan personel sayısı, 1945 yılının mayıs ayında, 8500 kişiye ulaşmıştır (Kırım Tatar Lejyonu dahil!).
1945 şubatında Avusturya'ya gönderilen birlik, aynı yılın mayıs başında müttefik güçlere teslim olmuştur.
Kuzey İtalya'da, esir kampında tutulan bu askerlerden bir kısmı (Sovyet yurttaşı olanlar), Sovyetler Birliği'ne iade edilmiş ve büyük bir olasılık ile bunların tamamı idam edilmiştir. Bir kısmının Türkiye'ye geldiği bilinmekte, bir kısmı ise savaş sonrası izini kaybettirmiştir. Soğuk Savaş yıllarında CIA'nın bu kişilerden faydalandığı bilinmekte.
"2. Dünya Savaşı sırasında, Almanlara esir düşen Türk asıllı askerlerden oluşan bir birlik. Alman üniforması giymelerine rağmen ellerindeki silahlar Rus malıdır."
Bu birliklerde görev yapan askerlerin, SS'lerin polis görevi yapan ve soykırıma karışan bölümü (Allgemeine SS) ile bir ilgisi yoktur. Bu askerler Nasyonal Sosyalist de değillerdi! Sadece ülkelerinin kurtuluşunun, Nazi Almanyası sayesinde gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Tıpkı diğer SS birliklerinde görev alan, Ukraynalı, Litvanyalı, Kazak (Rus), Boşnak, Hırvat, vb. askerler gibi...
"2. Dünya Savaşı sırasında, şehit düşen arkadaşlarının mezarı başında dua eden Türk asıllı askerler. Yıl: 1945"
Birlik mensupları standart SS üniforması giyerlerdi; fes takan Boşnak SS'ler gibi özel bir giysileri yoktu. Sadece üzerinde "Tanrı Bizimledir" yazan rozet ve SS kol bağı takarlardı.
Kaynak: http://www.nazialmanyasi.com/ /forum/Kaiser
Kaynak : Nazi Almanyası
çok güzel bi arşiv oluşmuş devamını da bekleriz
tabii gelecek bekleyin hafta sonunu elimde 70 taneye yakın resim kaldı onlarıdacrow tarafından gönderildi.
yayınlayacağım
İki şey vardır ki, ucu bucağı yoktur: Biri evren, diğeri insanın ahmaklığı. Ama evren hakkındaki sözlerimden emin değilim.
Albert Einstein
Bendeniz, bütün insanları seven münzeviyim.
Albert Einstein
ELF BİRLİĞİAnti Zopacılar
Vampir Birliği
OsmanLı TaRihİ