çok güzel çalışmalar özellikle fotoğraflar.
fakat ilk sayfadaki bir kısım fotoğraflar açılmıyor bir kez daha kontrol gerekecek sanırım
tebrik ediyorum arkadaşlar.
konuyu sabitledim bu başlık altında çalışmalarınızı devamını dilerim.![]()
çok güzel çalışmalar özellikle fotoğraflar.
fakat ilk sayfadaki bir kısım fotoğraflar açılmıyor bir kez daha kontrol gerekecek sanırım
tebrik ediyorum arkadaşlar.
konuyu sabitledim bu başlık altında çalışmalarınızı devamını dilerim.![]()
EFELER BiRLiĞiPaylaşım Ve Dostluk Platformu©º° SKYMOON EFE toprağın bol mekanın Cennet olsun °º©
Türkforum'a bugüne kadar gönderilen her 58 mesajdan birinin Efeler Birliği başlığına gönderildiğini biliyor muydunuz?
tarihte en çok merak ettiğim olaylardandır ikinci dünya savaşı çok teşekkürler yapanlara
çok güzel resimler ve bilgiler eline sağlık...
Ramataklan tarafından gönderildi.
SS Örgütü (Almanca, Schutzstaffel), önceleri Hitler’in kişisel muhafızlığını yapmak üzere kurulmuştur. İlk kurulduğunda, polis görevi yapan silahlı parti militanlarından oluşuyordu. Toplama kampları kurulup, Himmler tarafından bunların yönetiminden SS Örgütü sorumlu tutulunca iki ana gruba ayrıldı.
Bunların ilki, Waffen SS ya da “Silahlı SS Örgütüydü”, bu örgüt artık askeri bir yapı almıştı. Ordudan geçmiş subaylar tarafından yönetiliyordu. 1942 yılından sonra askerlik yükümlüsü gençler de burada görev yapmaya başladığı için “parti muhafızı” vasfını kaybetti, normal birliklerden bir farkı kalmadı.
Diğer bölüm ise, Allgemeine SS yani “Genel SS Örgütüdür”. Bu örgüt bir çeşit polis görevi yapmıştır. SS’lerin soykırım suçu işledikleri iddia edilen bölümü Allgemeine SS’dir. Bunların subayları genelde ordu kökenli değildir.
Her iki bölüme de (önce Waffen SS’e) yabancı personel alınmıştır. Önce Alman asıllılardan veya Alman milletine akraba uluslardan SS Tümenleri oluşturulurken sonraları çeşitli uluslardan toplan 35 tane SS tümeni oluşturulmuştur.
Allgemeine SS birlikleri de bir süre sonra silahlandırılıp (Burada silah sözünden kasıt, tank, top, zırhlı araç türü ağır silahlardır), yeni tümenler oluşturulmuştur. Bu birliklere yabancılar ve eski mahkumlar da alınmıştır. Bu şekilde oluşturulan Dirlewanger ve Kaminksi Tugayları savaş sırasında soykırım suçu işlediği iddia edilen birliklerdir.
Retrieved from "http://tr.wikipedia.org/wiki/SS"
bir de alman bi sitede alman lejyonerlerinin iskandinavlar,hollandılar,belçikalıların 1940 da onlara katıldıgını yaklasık 2 yıl sonrada mecburi olarak dogu ve guneydogu avrupa dan birlik almışlar ki bunlar da hırvatlar,baltıklılar,kosovalılar,müslümanlar ve hintliler..ama sitede bu msulumanların ahngi ülkeye mensup olduklarına dair bir bilgi yok...
http://www.dhm.de/lemo/html/wk2/krie...nss/index.html
site bu ..bir de bi kaç resim var..onları da ekliyorum bu birlik hakkında...
Dünya yuvarlak.Hayat da öyle.En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın.Nerden baktığına bağlı.Nerede doğduğuna.Dogdugun yerden ne kadar uzaklaştığına bağlı.Elindeki şişede ne kadar hayat kaldığına bağlı.
“Gün olur..gelecek bir gün kalmaz artık..
Eınsteın güler uzayın bir yerinden..
Zamanlara sinekler üşüşür..
Ve seni anlamaları, insanların
Beklenti senfonisine dönüşür..”
İlhan İrem
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI ANLAŞMALAR VE SONUÇLARI
Temmuz ve Ağustos 1945’te barış anlaşmalarının koşullarını görüşmek üzere Potsdam Konferansı toplandı. Toplantıya önde gelen Müttefik temsilcileri olarak ABD’den Roosvelt’in yerine seçilen Başkan Harry S. Truman, SSCB’den Stalin ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill katıldı.
Konferansta alınan belli başlı kurallar şunlardı: Müttefikler Almanya’yı işgal edilecek ve silahsızlandıracak ve böylece gelecekte savaş çıkarma tehlikesi önlenecekti. Alman ordusu dağıtılacak sanayisi denetlenecek ve açık denizlere çıkabilecek gemi, silah yada savaş uçağı yapımı yasaklanacaktı. Hitler’in Nazi Partisi’nin düşünceleri yasaklanacaktı. Almanya’nın bütünlüğü ilkesinin dışında kalan Anlaşma koşulları genellikle uygulandı.
Nazi liderler Müttefiklerden 4 yargıç tarafından Nürnberg’de yargılandı. Yargılama yaklaşık bir yıl sürdü. Sanıklardan 12’si ölüm cezasına çarptırıldı; bunlardan biri olan Mareşal Hermann Goering zehir içerek intihar etti. 7 kişi hapis cezasına çarptırıldı. Öteki Nazi savaş suçluları da yargılanarak idam edildi yada hapsedildi. Bazı Alman bilginleri özellikle roket mühendisleri de ABD ve SSCB’ye götürüldü.
Japonya’da Müttefiklerce işgal edildi ama savaşı izleyen ilk yıllardan sonra denetim tümüyle General Dougles MacArthur yönetimindeki ABDli yetkililerin elinde kaldı. Japon ordusu dağıtıldı ve silahsızlandırıldı. Bazı Japon komutanları savaş suçlusu olarak yargılandı; idam yada hapis cezasına çarptırıldı.
Japonya ile barış antlaşması 1950 Eylülü’nde imzalandı. Bu antlaşmaya SSCB ve Hindistan karşı oldukları maddeler nedeniyle katılmadılar. Antlaşmanın en önemli sonucu, Japonya’nın topraklarının 4 adayla sınırlanmasıydı. Japonya’nın sömürgeci imparatorluğu sona erdi. Ryu-Kyu, Benin, Mariana ve Mashall adaları Bileşmiş Milletler adına yönetilmek üzere ABD’ye; güney Sahalin ve Kuril adaları ise SSCB’ye bırakıldı. Japonya’nın savaştan önce işgal ettiği Mançurya Çin’e geri verildi. Kore ise bağımsız bir devlet oldu. Ayrı bir antlaşmayla ABD’ye ve Japonya’da askeri güç bulundurma yetkisi verildi.
II. Dünya Savaşı’nda hava saldırılarında binlerce sivil insan da öldürüldü. Almanlar toplama kamplarında 6 milyon Yahudi’yi öldürdüler. Bu uygulamaya “toplu kıyım” denildi. İşgal ettikleri topraklarda yaşayan 10 milyon kişiyi evlerinden, yurtlarından ayırdılar ve Almanya’da fabrikalarda köle gibi çalışmaya zorladılar.
Yaklaşık 35 milyon insanın öldüğü bu savaşta SSCB 20 milyon yurttaşını yitirdi. Polonya’da Nazilerin burada öldürdüğü 3 milyon Yahudi’yle birlikte yaklaşık 6 milyon kişi öldü. Almanya 4 milyon, Japonya 2 milyon, ABD 298 bin, İngiliz Uluslar Topluluğu 544 bin ve İngiltere 350 bin insanını yitirdi. Çin’in ise 2 milyondan fazla askerinin öldüğü sanılmaktadır.
saolasın kardeşs
35milyon mu çoğu kaynakta 50 milyon civarı geçiyor.kafam karıştı şimdi![]()
http://img267.echo.cx/img267/5274/000174683zh.jpg
BUSH THE HITLER
=FULL METAL JACKET=
-how do you stop 5 black guys from raping a white chick?
-throw in a basketball
=Yorgun Savaşcı(cüneyt arkın)=
amerika baskani: bizi bu ninjalardan ancak türk polisi murat kurtarabilir..
İkİncİ Dünya SavaŞi - Almanya’nin Rusya’da Gerİlemeye BaŞlamasi
1943 yılının başında, Kafkasya’daki Alman ordularının kaderi, Stalingrad’daki ordularının kaderine benzeyecek gibiydi. Kafkasya’da bulunan Alman orduları Stalingrad’da bulunan ordulardan daha derinlikte mevzilenmiş durumdaydılar. Bununla beraber, Stalingrad kuşatmasından sonra bir aydan fazla süre orada kalmak zorunda kalmışlardı. Oysa müthiş kış bastırmakta ve tehlike büyümekteydi. A Ordu Grubu’nu teşkil eden ve komutasında Mareşal List’in yerine geçen General Kleist’in bulunduğu 1’nci Panzer Ordusu’nun ve 17’nci Ordu’nun durumu oldukça zordu.
Ocak ayının ilk haftasında A Ordu Grubu’nun tehlikeli ve güven teşkil etmeyen durumu kendisini çevreleyen tehditlerin artmasıyla iyice çıkmaza giriyordu. En büyük tehlike Kafkas Dağları’ydı. Ruslar önce Mosdok kentinin sol kanadına taarruz ettiler daha sonra da Nalçık’ın sağ tarafına saldırdılar ve her iki bölgeyi de ele geçirdiler. Daha tehlikeli bir gelişme “Don Ordu Grubu” ve “A Ordu Grubu”nun birleştiği bölgenin sol kanadına doğru Rusların Kalmuk Stepleri’nden geliştirmeye başladıkları harekâttı. Elista’yı ele geçiren Ruslar Maniç Gölü’nü geçerek, General Kleist’in Rostov ile ulaşımını sağlayan Armavir’e doğru ilerlemeye başladı. En tehlikeli gelişme ise Don Hattı’ndan güneye doğru ve doğrudan Stalingrad yönüne ve bizzat Rostov’un üzerine ilerleyen harekâttı. Rusların öncü birliklerinden birisi bu bölgenin neredeyse yetmiş beş kilometre önlerine kadar gelmişti.
Bu panik yaratacak haber, Hitler’in Kleist’e, bulunduğu mevzilerini hiçbir koşulda terk etmeyeceğini bildiren emriyle aynı gün gelmişti. O anda 1’nci Panzer Ordusu, Rostov’un 600 kilometre doğusundaydı. Ertesi gün gelen yeni emirde bütün teçhizatlarıyla birlikte, Kafkasya’dan çekilmeleri yazılıydı.
Yolları 1’nci Panzer Ordusu’nun geçmesi için elverişli hale getirirken, gerektiğinde de Kerç Boğazı’ndan geçerek Kırım’a intikal etmek için 17’nci Ordu’ya Kuban Nehri boyunca geri çekilme emri verildi. Bu geri çekilme uzun sürecek bir geri çekilme değildi ve Tuapse çevresindeki kıyı şeridinde kuşatılan Rus birlikleri, 17’nci Ordu’nun çekilmesini tehlikeye düşürecek kadar güçlü değillerdi.
Aksine, 1’nci Panzer Ordusu’nun geri çekilmesini çevreleyen büyük tehlikeler vardı. En tehlikeli safha, 15 Ocak ile 1 Şubat arasında ordunun çok büyük bir kısmının Rustov’a ulaştığı dönemdi. Her ne kadar çok dar alana sıkıştırılmadıysa da, bu geri çekilme, üç yüz kilometrelik bir mesafede çeşitli Rus saldırılarına maruz kaldı.
10 Ocak’ta, General Rokossovsky, Almanlara yaptığı teslim ol çağrısına ret cevabı alınca, Stalingrad’da kuşatılmış bulunan Alman birliklerine taarruzu başlattı. Paulus’un birlikleri açlık, soğuk, hastalık, moral çöküntüsü ve mühimmat yokluğundan o denli bezmiş ve güçten düşmüşlerdi ki hiçbir şekilde direnecek ve Rus birliklerinin teşkil ettiği çemberi aşacak durumda değillerdi. Bunu anlayıp değerlendiren Ruslar, Almanların Kafkaslar’daki birlikleriyle irtibatlarını kesmek için güneye birlik ayırabildiler.
Stalingrad’da bu nihai safha başlarken, Kleist’ın birlikleri Kafkasların uç kısmından geri çekilmişler ve Pyatigorsk ve Budenovsk arasındaki Kuma Nehri’ne ulaşmışlardı. On gün sonra güneyde bulunan Elista’dan gelişen Rus saldırısı Kuma Hattı’nın yüz elli kilometre gerisindeki noktaya ulaşmıştı. Fakat o süre zarfında Kleist’in çekilen birlikleri Armavir’e yaklaşıyor ve böylelikle en yakın tehlike bölgesini atlatmış oluyorlardı.
Yine de bu arada çok daha gerilerde Don’un her iki tarafından Rostov’a doğru ilerleyen Rus birliklerinin yarattığı çok büyük bir başka tehlike geliyordu. Doğu kısmında ise Ruslar şimdi Maniç Nehri’ne ve Salsk demiryolu kavşağına daha da yakın hale gelmişlerdi. Batıda ise aşağı Don havzasından pek de uzak olmayan Donets Nehri’ne ulaşmışlardı. Kleist’ın artçı birlikleri Rostov’a Ruslardan üç misli uzak mesafedeydiler. Bundan başka Manstein’ın birlikleri Kleist’ın kanatlarını örtebilmek için çok yorgun düşmüştü ki, neredeyse dağılmanın eşiğine gelmişlerdi.
Bununla beraber, geri çekilen Alman birlikleri yarışı kazanmışlar, kıskaca alınıp imha olmaktan kurtulmayı başarmışlardı. On gün sonra, Kleist’ın artçıları Rostov’a çok yaklaşmışlar ve Rusların bu girişimini boşa çıkarmışlardı. Almanların şanslı olduğu bir konu, bu karla kaplı ıssız arazinin Rusların bile, demiryollarını yeterince kullanıp, Almanları yakalamasına engel teşkil etmesiydi. Manstein’in birlikleri o denli açıkta ve korumasız kalmışlardı ki, geri çekilmeleri tehlikeye girmişti. Bu nedenle Kleist’ın bazı tümenleri hemen geriye gelerek bu birlikleri takviye ederek onları tehlikeden kurtardılar.
Kafkaslar’da bulunan Alman birlikleri, Rostov’da Don nehrini geçerlerken, Stalingrad’daki Alman kuvvetleri de çökmüştü. Paulus’un kendisi ve çevresi 31 Ocak’ta, kalan birlikleri ise 2 Şubat’ta teslim oldular. Rus taarruzunun başladığından bu yana üç hafta geçmiş ve teslim olan Alman askerlerinin sayısı toplam 92.000’i bulmuştu. Toplam kayıp ise bu rakamın üç katıydı. Teslim olanların arasında yirmi dört general vardı. Her ne kadar Doğu Cephesi’ndeki generallerin yanlarında, Ruslara esir düşmeleri halinde kullanmaları için zehir tüpleri varsa da, birkaçı bunu 20 Temmuz 1944’te, Hitler’e karşı girişilen “generallerin komplosu” suikastından sonra kullanmıştı. Çünkü, Gestapo’nun eline düşmektense generaller bu yolu tercih etmeye başlamışlardı. Fakat Stalingrad’ın düşmesiyle birlikte, bütün cephelerdeki Alman komutanların nerede, nasıl infaz edileceklerine ilişkin soru sürekli olarak zihinlerini bir kurt gibi kemirmeye başlamıştı. Alman Ordusu’nun Stalingrad’da bozguna uğramasının temelinde, fiziki yenilgiden ziyade ruhen ve moral olarak çöküntüye uğraması ve Alman Ordusu’nun bundan hiç kurtulamaması yatmaktadır.
Bununla beraber, Hitler yayınladığı bildiride, Stalingrad cephesinin çökmesini, buradaki birliklerin bir amaç için feda edildiğini, buradan kazanılan zaman ve fırsatın Alman Yüksek Komutanlığı’na Doğu Cephesi’nde alınabilecek yeni karşı tedbirler için zaman ve zemin hazırladığını bildirdi. Şayet Stalingrad’daki ordu, kuşatıldığı andan itibaren aradan geçen yedi hafta içerisinde herhangi bir zaman teslim olmuş olsaydı, Rusya’daki diğer Alman orduları çok daha zor durumda kalabilirlerdi. Zira, Manstein’ın çok yetersiz olan birlikleri, muhtemelen, don’dan Rostov’a sarkacak Rus birliklerine karşı koyamayacaktı ve Kafkaslar’da bulunan Alman birlikleriyle irtibatları kesilmiş olacaktı. Aynı zamanda, şayet Stalingrad’daki ordu kuşatmayı yarıp ve batıya doğru çekilebilmiş olsaydı kaderleri farklı olabilirdi. Bundan başka, her ne kadar, Almanların Ocak ayının son yarısındaki direnişleri Rusların Rostov’a doğru ilerlemesini önleyecek kadar güçlü olmadıysa da, yine de bu direniş Kafkaslar’daki Alman birliklerinin bu dar boğazdan kurtularak, Rostov’a zamanında ulaşmalarını sağlayacak kadar kuvveti bu bölgeye sevk edilebilmelerine olanak tanımıştı.
Gönderilen bu yardımla bile Kafkaslar’daki çekilme kıl payıyla başarıldı. Ancak, zaman, arazi, kuvvet ve iklim koşulları göz önüne alındığında, bu olağanüstü bir başarıydı. Bu başarının sonucunda, Kleist Mareşal oldu. Her ne kadar bu başarı ustalık ve her türlü övgüye layıksa da asıl önemi, komutanların ve birliklerin soğukkanlı ve yiğit oldukları sürece, modern savunmanın ne denli güçlü bir direnişe tanık olabileceğinin görülmesiydi.
Modern savunma anlayışını kanıtlayan olaylar müteakip haftalarda da kendini gösterdi. Zira, çekilen ordular emniyet içerisinde Rostov dar boğazından kurtulduktan sonra, Ruslar hâlâ çekilme hatlarının gerisindeki tehlikelerle uğraşmak zorunda kaldılar. Ocak ayının ortasında General Vatutin’in sol kanadı, merkezi Don havzasından Rostov arkasındaki Donets’e, güneye doğru harekâtına devam etmişti. Bu harekât sonucunda, çok zor bir engel olan Millerovo’nın ele geçirilmesi sağlandıktan başka, bizzat Donets Nehri geçilmiş ve ayrıca Kamensk’in doğusuna da ulaşılmıştı.
Aynı hafta, iki yeni Rus taarruzu başlatıldı. Birisi, Leningrad bölgesinden çok uzaktı. Bu taarruz, bu büyük şehrin on yedi aylık kuşatmasını zayıflatmış, şehrin üzerindeki baskıyı hafifletmişti. Her ne kadar bu harekâtın sonucunda Almanlar şehrin arkasındaki Ladoga Gölü’nden atılmadıysa da gölün yaklaşma istikametinde bulunan Schlüsselburg’u Ruslar ele geçirdiler ve bu açılan gedik sayesinde, şehir nefes alma olanağı buldu. Bu stratejik açıdan çok önemli bir gelişmeydi.
Diğer taarruz ise, Almanların güneydeki sahasını tehdit ediyordu. Bu taarruz, 12 Ocak’ta, Voronej’ın altındaki Don havzasında bulunan General Golikov’un orduları tarafından başlatıldı ve 2’nci Alman ve 2’nci Macar Orduları’nın cephelerini yardı. Bir hafta içerisinde Don’dan Harkov’a kadar olan 300 kilometrelik mesafenin yarısını kat ettiler. General Vatutin’in sağ kanadı doğuya doğru Don ve Donets arasında buluşacak diğer taarruzu başlattı.
Ocak ayının son haftasında, taarruz yeniden başladı. Dikkat, güneybatı yönündeki Harkov’a doğru çekilirken, Ruslar batıda çok geniş cepheden Voronej’e taarruz ederek Almanların burada icra etmekte oldukları bölgesel geri çekilmeyi altüst ettikleri gibi aynı zamanda bu çekilmeyi durdurmayı da başarmışlardı. Hemen hemen üç gün içerisinde Ruslar, Almanların yazın başlattıkları taarruza atlama tahtası olarak seçtikleri Kursk şehrine yaklaşmışlardı.
Ruslar, Şubat ayının ilk haftasında sağ kanatlarını ileriye götürmüşler, Kursk ve Oryol arasındaki demiryolu ve karayoluna ulaşmışlardı. Ondan sonra Kursk ve Belgorod hattının ötesine geçmişlerdi. Kursk’u her iki taraftan kuşatan Ruslar, kenti 7 Şubat’ta ani bir ileri harekâtla ele geçirdiler. Aynı yöntemi kullanarak iki gün sonra Belgorod’ın da düşmesini sağladılar. Bu şehrin düşmesi aynı zamanda Harkov’un kuzey kanadı için de tehlike oluşturmaya başlamıştı.
Bu arada Rusların Harkov’un üzerine çok belirgin bir şekilde ilerlemeleri daha güneybatıya, Azak Denizi’ne doğru bir harekât eğilimini doğurmuştu. 5 Şubat’ta Vatutin’in birlikleri, Almanların baharda Donets Nehri’ni geçerek elde ettikleri Izyum’u ele geçirdiler. Ruslar, Donets’in güneyindeki, demiryolunu geçtikten sonra batıya doğru yayıldılar ve 11 Şubat’ta önemli bir demiryolu kavşağı olan Lozovaya’yı ele geçirdiler.
Rusların bu yeni başarıları 16 Şubat’ta Golikov’un eline geçen Harkov’un önemini azaltmıştı. Harkov’un ele geçirilmesi bir başarıydı, ancak Almanlar için daha büyük ve yakın tehlike, Rusların Donets’den güneye, Azak Denizi’ne doğru geliştirmekte oldukları harekâttı. Dört gün önce, seyyar bir birlik Rostov’dan, Dnyepropetrovsk’a oradan da, Krasnoarmeisk’e ulaşmıştı. Alman birlikleri ciddi biçimde tehdit ediyordu.
Burada gerçekleştirilmekte olan Rusların taarruzları giderek daha etkili hale gelmeye başlamıştı. Bu taarruzların, Almanların direnişleri üzerinde ne denli gerilim ve zorluk yarattığını anlamak ve hissetmek pek zor değildi ve aynı zamanda, lojistik kaynaklarından sürekli olarak uzaklaşmakta olan Almanlar, azalan ikmal maddelerine karşın artan cephe genişliğini örtme gibi bir ikilem ile karşı karşıya kalıyorlardı. Rusların tatbik ettikleri, farklı taarruz taktikleri karşısında, Almanlar şaşırmışlardı. Ruslar ise ellerine geçirdikleri bu üstünlüklerini sürdürmek niyetinde olduklarını her fırsatta gösteriyorlardı. Bu aşamada, Rusları başarıları incelendiğinde, ele geçirdikleri yerlerin önce çevresini zayıflatıp daha sonra da bizzat kendilerini ele geçirdikleri görülmektedir.
Rusların burada uyguladıkları farklı taarruz sistemi 1918 yılında Foch’un tatbik ettiği sisteme benzemekle beraber, o yöntemin daha karmaşık ve süratli bir tarzıydı. Taarruzda seçilen asıl vurucu nokta, her seferinde daha aldatıcı oluyordu ve ayrıca taarruza kısa aralıklar veriliyordu. Her ne kadar hazırlık taarruzları, tehdit etmek istedikleri noktaya doğrudan yönelmiyorsa da tamamlayıcı hareket, yer açısından doğrudan hedefe yöneliyordu ve böylece psikolojik etkisi çok yüksek oluyordu. Çünkü, son darbe her zaman hiç beklenmedik bir noktadan geliyordu.
Fakat asıl değişiklik, Şubat ayının ikinci yarısında gerçekleşti. Ruslar üstünlüklerini, Donets’den Azak Denizi ve Dinyeper kıvrımına, Alman ordularının irtibatlarını kesmeye doğru yöneldiklerinde, kaybetmeye başlamışlardı. Rusların buradaki amaçları aşikârdı. Çünkü, Almanların bulundukları bölgeye doğru inmeye başlamışlardı. Böylece, bundan sonraki safhanın bir yarış haline gelmesi kaçınılmazdı. Bu yarıştaki asıl sorun, Rusların, Almanların kaçış koridorlarının karşısına, onlardan önce yetişip, yeterli bir şekilde mevzilenip mevzilenmeyeceğine bağlıydı. Aksi taktirde, Almanlar bu noktaya gelip tertiplenmelerini tamamlayacaklar ve Ruslara karşı gerekli önlemleri alabilecek duruma geleceklerdi.
Maalesef, karların beklenenden önce erimeye başlaması, Rusların karşısına uzun süren yürüyüşlerine ilave bir engel daha çıkarmıştı. Ruslar, kış taarruzunu planladıklarında planın lojistik tarafının, stratejik tarafıyla denk düşmediğini görmüşlerdi. Çünkü böylesine geniş bir bölgede, çeşitli bölgelerden girme ve yarma harekâtlarını geciktirecek taktik planlamayı icar etmek için gerekli asgari miktardaki mühimmat, yakıt ve yiyecek için nakit taşıma araçlarının yarısına bile sahip değillerdi. Tipik bir Rus cesareti örneği olarak, planı tadil etmek yerine, düşmandan ele geçirecekleri malzemelere bel bağladılar. Bu düşüncelerinde de başarılı oldular. Her girdikleri yerde, Almanların malzemelerine el koydular. Fakat, giderek Almanların direnişi sertleşmeye başlayıp ve ele geçirdikleri yerlerin sayısı azalmaya başladıkça, ulaşım araçları açısından duydukları zaafiyet artmaya başladı. Böylece, geniş bölgeye yayılmanın stratejik prensipleri gündeme gelirken aynı zamanda, bu ilkeler Rusların aleyhine işlemeye başlamıştı. Don-Donets koridorunda birkaç demiryolu hattı vardı. Ve bu demiryolu hatları Rusların güneybatı ilerleme istikametlerinden doksan derece sağa doğru ayrılıyorlardı. Oysa aksine, doğudan batıya giden Donets’in güneyinde bulunan nispeten fazla sayıdaki demiryolları, Almanların çok hızlı bir şekilde gelişledikleri, sonbahardakinden yaklaşık 1000 kilometre daha dar olan Almanlar, bu daralmanın avantajlarından yararlanmaya başlamışlardı.
Bu unsurların bi araya gelmesiyle durma noktasına gelen Ruslar çok zor bir durumda kalmışlarıd. Donets’in gerisinden, Dinyeper’e doğru kama şeklinde yüz yirmi kilometre ilerlemişler, fakat Pavlograd’a elli kilometre kala durmuşlardı. Donets’ten yüz kırk kilometre güneye doğru dar bir kama biçiminde ilerleyip, Donets Nehri ve Azak Denizi arasındaki koridorda kalan Krasnoarmeisk’e doğru ilerlemişlerdi. Mevcut, bütün kuvvetlerini toplayan Almanlar, Manstein’in talimatları uyarınca üç noktadan karşı taarruz planladılar. Bu planın asıl hedefi, Rusların Taarruz düzeni ve yerleşme açısından içinde bulundukları düzensiz durumdan yararlanmaktı. Sol kanattaki saldırı Dinyeper’den güneybatı ucuna; sağ kanattaki saldırı güneydoğu ucuna; merkezden yapılacak saldırı ise iki ucun arasında kalan cepheye, Lazovaya’doğru yapılacaktı. Saldırı sonucunda her iki uçta çökmüş ve Alman zırhlıları kama biçiminde Rus birliklerinin içine doğru ilerlemeye başlamışlardı. Şubat ayının son haftasında gerçekleştirilen bu karşı taarruzlar, Almanların Rostov’dan batıya doğru çekilmeleri sırasında sağladığı takviyeler sayesinde genel bir karşı taarruza dönüşmüştü. Mart ayının ilk haftasında, Almanların ilerlemesi Rusların hemen hemen büyük ölçüde püskürtüldüğü Izyum’a ulaşmıştı ve Rus birliklerinin bir bölümü de Harkov’un güneyine doğru sürülmüşlerdi.
Şayet, Almanlar Donets Nehri’ni süratli bir şekilde geçebilmiş olmalardı ve batıya doğru ilerleyen Rus ordusunun arkasını sarabilselerdi, Ruslar kendilerinin Stalingrad’da uğradıkları felaketin benzerine uğratabilirlerdi. Fakat almanlar bu teşebbüslerinde ağır davrandılar. Bu duraklamadan sonra harekâtın ağırlık merkezi, Alman kuşatmasının Rusları bir kez daha Harkov’un dışına atan kuzeybatıya yöneltmişti. Bu işler olup biterken tarihler 15 Mart’ı gösteriyordu. Dört gün sonra, Harkov’un kuzeyinden gelişen Alman saldırısı sonucunda Belgorod tekrar ele geçti. Fakat, bu Alman başarılarının da sınırıydı artık. Almanların karşı taarruzu, müteakip hafta, eriyen karların teşkil ettiği çamur deryası içinde hızını kaybetti.
Almanlar, güneyde karşı taarruzda bulunurken, kuzeyde geriye püskürtülüyorlardı. Bu geri çekilme bu bölgede bir yılın içerisindeki, en önemli geri çekilmeydi. Ağustos ayında, Ruslar, takviye edilmiş bulunan Rjev’in merkezine, şaşırtma yapmayı amaçlayarak taarruz ettiler. Burada şaşırtma yapmanın amacı, düşmanın cephe merkezini çökerterek, Stalingrad’da yardımcı olmaktı. Her ne kadar Ruslar, kanatlardan girmeyi başardılarsa da, Rjev’in gösterdiği inatçı ve sert direniş karşısında durakladılar. Ruslar yılın sonunda, bulundukları tertiplenme noktasından, Almanlara taarruz ettiler ve Moskova-Riga hattı üzerinde, Rjev’den 225 kilometre batıda bulunan Velikiye Luki’yi ele geçirdiler. Sonuçta, sadece Rjev değil, bütün bölgenin tehlikeye girdiği aşikâr hale gelmişti.
Bir ay sonra, Stalingrad’daki birliklerin teslim olmasıyla, tehlike dolaylı bir şekilde kendini hissettirmeye başlamıştı ve aynı zamanda güneye doğru sirayet eden çöküşler, bu kadar geniş bir cepheyi elde tutmanın, savunmaya çalışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. Zeitzler, şimdi Hitler’i ikna etmeyi başarmıştı. Geri çekilmeden çok nefret eden birisi olarak hele hele Moskova’dan bir adım bile geri adım atmayı istemeyen Hitler, cephenin tümüyle düşmesini önlemek amacıyla ikna olmuştu. Rjev, Mart ayının başında, tam da yeni bir Rus taarruzunun başladığı gün tahliye edilmeye başlamıştı. Ve 12 Mart’a kadar, önemli bir ulaşım merkezi olan Vyazma da dahil olmak üzere bütün bölge terk edilmişti. Almanlar Smolensk’i örten hatta çekildiler. Velikiye Luki kenti ve Ilmen Gölü arasında bulunan ve nispeten daha küçük olan Demyansk Mart ayı başında terk edildi. Batı’da bu çekilmenin önemi, İngiliz ve Amerikan gazetelerinde yer alan haritaların Demyansk bölgesini bir yılı aşkın bir süredir Rus cephesi içerisinde göstermesi neticesinde anlaşılamamıştı.
Bununla beraber, Almanlar kuzeyde cephelerinin daralmasıyla güneydeki karşı taarruza daha fazla birlik ayırabilmişlerdi. Güney cephesinde karşı taarruzla kazanılan bu başarı generallerin, Hitler’i, Alman birliklerini, Rusların tehdit noktasından daha geride yeniden tertiplenmesini sağlayacak bir hatta toplanması için ikna edebilecekleri umudunu yok etmişti. Hitler’in bu talebi sonucu Almanların yeterince geride yeniden tertiplenememeleri büyük bir dezavantaj yaratacaktı. Hitler her zaman olduğu gibi her koşulda taarruzu emrediyordu.
Karşı taarruz başarısının diğer sonucu da Donets Havzası’nın ivedi olarak terk edilmesi zorunluluğunu gündemden çıkarmış olmasıydı. Hitler, geçen yılki, Donets Havzası’nın güneyinde, Taganrog’un civarında işgal ettikleri hatta bulunmak suretiyle Kafkaslar için daha umutlu olabileceğini hesap ediyordu, aynı zamanda buradaki endüstriyel merkez de kontrolü altında olabilecekti. Donets Havzası’nın batısına doğru yaptıkları dönüşle, Hitler burada kanatlardan geliştirilecek bir harekâtı planlıyordu. Belgorod’ı tekrar ele geçirmek ve Oryol’ı elde tutmakla, Rusların yakınlarında işgal ettiği Kursk ve çevresindeki mevziler elde edilmiş olacaktı. Bu büyük bölgeyi ele geçirmekle, Rus cephesinde çok büyük ve derin bir gedik açacaktı ve panzer birlikleri bir kez bu gedikten geçti mi, her şey değişebilirdi. Rusların gücü Hitler’in önceden tahmin ettiğinden çok daha fazlaydı ancak çok ağır kayıplar vermişlerdi. Rusların kaynaklarını tükenmez olarak gören sadece Almanların “eski generalleri” idi. Her zamanki içgüdüsünden bir türlü kopamayan Hitler, bu görüşünü terk etmedi. Ve giderek artan bir şekilde Kursk’taki başarının bütün dengeyi lehine çevirebileceğini ve bütün sorunlarını halledebileceğini sandı. Sorunların, sadece Rusya’daki ağır kış iklimi koşullarından ileri geldiğini sanıyor ve buna inanmak istiyordu. Her zaman yaz ayındaki avantajlarına güvenebiliyordu.
Her ne kadar asıl taarruz, Kurs bölgesine doğru yapılacaksa da Hitler’in yaz programında iki kez ertelenen Leningrad taarruzu da vardı. Çok ilginç olan bu plan ve ana taktiğin 1942 yılında uygulanan taktiklerin aynısı olmasıydı. Şimdi iki tümenden oluşan bir paraşüt kolordusu teşkil edilmişti ve bu birlik Leningrad’a yapılacak kara taarruzunun yolunu açma görevini üstlenmişti. Hitler’in şansı azaldıkça cesareti de o oranda artırıyordu. Zira, bir yıl önce tereddüt etmişti. Fakat, Tunus cephesinin çökmesinden sonra bu hava indirme birliği Sardinya’da gerçekleşebilecek muhtemel bir Müttefik çıkarması için Fransa’nın güneyine sevk edilmişti. Daha sonra Kursk taarruzunda uğranılan yenilgi, Leningrad taarruzunun tamamen terk edilmesine yol açmıştı.
Kursk planı konusunda generaller fikir ayrılığı içindeydiler. Doğuda bir zaferi mümkün görmeyen generallerin sayısı giderek artmaktaydı. Ve bu generallerin arasına bu yıl, taarruz yanlısı olan Kleist da katılmıştı. Fakat Kleist, bu taarruzla, doğrudan ilgili değildi. Kış muharebeleri için yapılan yeniden tertiplenme esnasında Manstein, güney cephedeki asıl birliklerin sorumluluğuna getirilmişti. Yılın başında 1’nci Panzer Ordusu, Manstein’in ordu grubunun kadrosuna dahil edilmişti. Kleist’ta ise sadece Kırım ve Kuban’ın köprübaşının sorumluluğu kalmıştı. Kursk bölgesine yapılacak taarruz, Manstein’in sol kanadı tarafından, cephenin güney kanadına karşı yapılacaktı ve Kluge’nin Merkez Ordu Grubu ise sağ kanattan Kursk’un kuzey cephesine taarruz edecekti. İki komutan, daha önceden yaptıkları konuşmalarda başarıdan çok emin olduklarını ifade etmişlerdi.
Her ne kadar generallerin birçoğu, Rundstedt’in bir yıl öncesinden desteklediği gibi çok uzun bir zaman geri çekilmeyi desteklemiş olsalar bile, Hitler böyle bir adımı yasaklamıştı. Kış aylarının sonunda, Alman ordusunun bulunmuş olduğu hat iyi bir savunma mevzisi olarak seçilmediğinden, generaller “en iyi savunma, taarruz”dur ilkesine göre hareket etme eğilimindeydiler. Taarruz etmekle, Almanlar, bulundukları durumun dezavantajlarını ortadan kaldırmış olacaklar ve Rusların taarruz etmek için yaptıkları hazırlıkları altüst etmiş olacaklardı. Böylece, yapılacak taarruzun başarısız olması neticesinde, meydana gelebilecekler hiç hesaba katılmadan bütün hazırlıklar una göre planlandı. Ayrıca bu taarruzun sonunda müteakip bir savunma için ihtiyat birliği tedarik etmek mümkün olmayabileceğinden büyük bir tehlike söz konusuydu.
Alman ordularının eski güçlerini kaybetmesi yürütülen gizlilik politikasıyla dışarı sızdırılmazken aynı zamanda birliklerin suni olarak sayıları artırılıyordu. Oysa kadrolarındaki gerçek asker miktarı olması gereken miktarın çok altındaydı. Tümen sayısı eski mevcutlara o denli yakındı ki, buradan gerçek gücü çıkartmak pek mümkün olmuyordu. Almanlar, 1943 yılının bahar aylarında asker ve silah oranı yönünden, kadrolarının yarısının biraz üzerindeydiler. Fakat, tümenlerin birçoğu kadrolarının yarı seviyelerine yaklaşabiliyordu. Komutanlar o denli gizlilik içerisinde görev yapmak zorunda bırakılıyorlardı ki, birkaçının dışında genel durum hakkında bilgi sahibi olan yoktu ve kendilerine durumu soruşturmamanın daha sağlıklı olacağı bildiriliyor ve ihsas ettiriliyordu.
Hitler, kendisine ulaşan rakamlardan neredeyse büyülenmişti. Çünkü, Hitler için, rakamlar her şey demekti, güç demekti. Her ne kadar 1940 yılında kazandığı zaferlerin temelinde, bu standart tümenlerin sayısı yerine kadrolarda yer alan mekanize birlikleri varlığı ve sayısı rol oynadıysa da, madem ki tümenlerin sayısı askeri gücün ölçüsüydü, Hitler, en fazla sayıda tümene sahip olmalıydı. Hitler, Rusya’yı işgal etmeden evvel, kadrosundaki asker sayısını az tutan buna mukabil tümen miktarını yüksek gösteren bir politikada ısrar etmişti. Ve bu politikanın doğal sonucu olarak asker sayısı azaldıkça tümenlerin sayısı nispi olarak artmıştı. Birliklerin kadrolarını bu şekilde teşkil etmek nihayetinde ekonomiye ağır bir yük olarak yansımaya başlamıştı.
Tümen sayılarının yapay olarak artırılması 1943 yılı içerisinde giderek artmış ve bunun olumsuz sonuçlarından birisi de, Alman silahlarındaki gelişmenin sağladığı avantajları geçersiz kılması olmuştu. Bu özellikle Tiger ve Panter tanklarında görülmüştür. Tümenler ağır kayıplara uğradıklarında bunlardan en çok etkilenen zırhlı birlikler olmaktaydı. Muharip birlikler hep cephenin ön saflarındaydılar. Bir zırhlı tümende en büyük kayıp, tank ve tank mürettebatlarında olurken, en düşük kayıp oranı piyade ve lojistik birliklerde olmaktaydı. Böylece, tümenlerde, muharip unsurları, özellikle zırhlı birlikleri kadro seviyesinin altında bulundurmak muharip birlik stratejisi açısından hiç de akılcı ve ekonomik olmuyordu. Gerçek kadrolarına göre tertiplenmeyen birliklerin kayıpları hemen giderilmediğinde, amaçladıkları hedefe ulaşamıyorlardı. Çünkü güçleri, taktik açıdan kendilerine gösterilen hedefi ele geçirmekten çok uzak kalıyordu.
Alman Ordusu’nun bu eksiklikleri şu anda daha da önem kazanmaktaydı. Çünkü 1942 yılına oranla Rus Ordusu şimdi hem nitelik hem de sayı yönünden çok daha iyi durumdaydı. Başarılarının artmasının nedenlerinden birisi Urallar’daki fabrikaların üretimlerini arttırması ve Batılı Müttefiklerin gönderdiği malzeme yardımıydı. En azından tankları diğer ordulardan aşağı değildi. Aynı zamanda Alman subaylarının birçoğu bu tankları daha bile gelişmiş buluyordu. Her ne kadar telsiz gibi tamamlayıcı teçhizat eksikliği çok hissediliyorsa da, teçhizat, silah ve dayanıklılık açısından üstün bir seviyeye ulaştılar. Rus topçusu nitelik olarak çok üstün durumdaydı ve ayrıca büyük bir gelişme kaydetmişti. Rus topçusunun atış sürati de Alman topçusundan üstündü ve aynı zamanda piyadenin kullandığı ağır silahlarla da Almanlarla aynı seviyeye gelmişlerdi.
Rusların asıl zaafı, tekerleksi araç eksikliğiydi. Bu hayati önem arz eden konuda ihtiyaç duydukları eksiklik Amerikan tekerlekli araçlarıyla artan bir şekilde karşılanıyordu. Ruslar için, tekerlekli araçlar kadar hayati önemi olan diğer bir ihtiyaç da, Amerikalıların bol miktarda gönderdikleri konserve yiyeceklerdi. Zira bunlar, Rusların yiyecek maddelerinde içerisinde bulundukları sorunu çözmede çok yardımcı oluyorlardı. Rusların sahip olduğu gücün inanılmaz büyüklüğü ve ulaşım şebekesinin yetersizliği hareket kabiliyetini sınırlayan en büyük unsurdu. Şayet Rus birlikleri herhangi bir Batı Ordusu’ndan, daha zor koşullarda savaşmaya alışkın olmasaydı, bu sorun çok daha kötü bir boyutta kendini gösterecekti. Her ne kadar Kızıl Ordu, Almanlarla asla eşit bir seyyar hareket kabiliyetine ulaşmışsa da, elindeki teknik olanaklara oranla hareket kabiliyeti daha yüksek bir durumdaydı çünkü, daha ilkel koşullarda muharebe etme yeteneği ve alışkanlığı vardı. İlkelliği hem avantajı hem de dezavantajıydı. Başkalarının açlıktan ölebileceği durumlarda, Rus askerleri hayatlarını idame ettirebiliyorlardı. Böylece, Kızıl Ordu’nun öncü birlikleri şimdi daha etkili sonuç alabilecek bir güce erişmişlerdi. Bu güce erişme nedenleri, daha yeterli kaynaklara sahip olması, bu sayede çok kalabalık olan ordularını lojistik açıdan destekleyebilmeleriydi.
Kızıl Ordu’nun taktik kabiliyeti de artmıştı. Oysa 1942 yılında, 1941 yılında kaybettiği en iyi eğitimli birliklerinin eksikliği nedeniyle bir bozulma içerisindeydi. Artan muharebe tecrübesi, bu eksikliğini 1943 yılına kadar gidermiş ve 1943 yılına kadar yeni birliklere verilen temel eğitim, eski birliklere savaş öncesi verilen eğitime oranla daha başarılı olmuş ve muharebe gücü yüksek birlikler ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu değişme ve gelişme ordunun en üst kademelerinde de başlamıştı. Üst kademelerin çok hızlı bir biçimde tasfiye edilmeleri sonucunda, çoğu kırk yaşın altında genç ve dinamik generaller birliklerin sevk ve idaresini devralmaya başlamıştı. Ve bu generaller seleflerinden daha profesyonel ve daha az politik tavırlıydılar. Rus komuta kademesinin şu andaki yaş ortalaması Almanlardan yirmi yaş daha küçüktü ve yaş ortalamasının küçülmesi hem yeterliliği, hem canlılığı hem de, hareket kabiliyetlerine yansıdığı gibi müşterek planlı çalışmayı da mümkün kılmıştı.
Şayet Rus generalleri; çok sert direniş gördükleri yerlerde başarısızlık korkusuyla taarruzlarına devamda ısrar etmemiş olsalardı ya da çok arzulu ve istekli oldukları için taarruzlarına her koşulda devam etmeyip taktik gerekliliği ön plana almış olsalardı bu gelişme çok daha hızlı ve etkili olmuş olacaktı. Rus generalleri başarısızlığı kabul etmekten ziyade aşamayacakları engellere saldırmışlar ve sonucunda giderek artan bir bedel ödemişlerdir. Böylesine beyhude taarruzlar ordularda yaygın bir eğilimdir. Çünkü askeri disiplin ile ast-üst ilişkisi bu sonucu doğurmaktadır. Fakat, bu özellik, Rus gelenekleri ve Rus kaynakları ve Rusya’nın koşulları göz önüne alındığında, Kızıl Ordu’da daha da belirgin hale gelmişti. İnsanları acımasızca feda etmek, üst kademedeki komutanın gazabına uğramaktan daha kolaydı.
Genel olarak, arazinin olağanüstü geniş olması bu eksiklikleri dengeliyordu. Genellikle manevra için yeterli alan vardı e Rus Yüksek Komutanlığı, düşmanın çok geniş olan cephesinde zaafiyet taşıyan ve taarruzları için elverişli noktaları seçmede ustalaşmıştı. Genel olarak Kızıl Ordu şu anda asker sayısı bakımından üstün olduğundan Rus Yüksek Komutanlığı taarruz edeceği bölgelerde, 1’e karşı 4 oranında üstün olmanın avantajından istifade ediyordu. Bu avantajı sonucunda taarruz ettiği cephe yarılınca elde edilen gedikten gerekli manevra alanı için yararlanılıyor ve bu gedik çok kısa zamanda genişletiliyordu. Rusların giriştiği ve netice alamadığı cephe taarruzları, Almanların daha iyi savunma mevzileri tesis ettiği kuzey cephede yer alıyordu. Güneyde ise, Ruslar en iyi komutan ve birliklere sahipti ve arazinin genişliği bu başarılarını genişletmelerine yardımcı oluyordu.
Yine de Almanlar, Rusların karşısında henüz daha çok güçlüydü ve bu aşikârdı. Ruslar hâlâ Almanların teknik üstünlüğünü yakalayıp, onları geçmekte zorlanıyorlardı. 1943 baharı yaşanırken, bu avantajın farkında olmak her iki tarafın değerlendirmelerinde de rol oynamıştı. Bu üstünlük Hitler’i hatta askeri danışmanlarını bile, şayet geçmişin hatalarının tekrarlanmaması halinde, gidişatın lehlerine döneceği yönünde umut beslemelerine neden olabiliyordu. Ruslar ise müteakip yazı görmeden, bu kış elde ettikleri başarılardan emin olamıyorlardı.
Konunun belirsizliğinin böyle sürmesi belki tekrar muharebeye girmeden önce gerçekleştirilen diplomasinin yol açtığı bir durum olmuş olabilirdi. Haziran ayında Molotov, Ribbentrop ile o zaman Alman sınırları içerisinde olan Krovograd’da savaşı sona erdirmenin koşulları üzerine görüşmüştü. Görüşmeye teknik danışman olarak katılan Alman subaylarına göre Ribbentrop, barışın koşulu olarak Rusya’nın sınırının Dinyeper Nehri olması gerektiğini önerirken, Molotov ise ilk sınırlarına dönmekten başka bir şey düşünemeyeceğini söylemişti. Görüşmeler, böylesine bir görüş ayrılığı nedeniyle ve buluşmanın Batı’ya sızdığı haberi geldikten sonra kesilmişti. Ve konunun çözümü, muharebeye bırakılmıştı.
Yazın başlayan muharebeler, son iki yılın muharebelerinden daha geç başlamıştı. Kış muharebelerine ara verileli üç ay olmuştu. Bu gecikmenin nedenleri arasında en azından kısmen, Almanların müteakip taarruz için yaptıkları hazırlıklarında hem araç, gereç ve silahların yenilenmesi ve onarılmasında hem de birliklerinin kadrolarını tamamlanmasında karşılaştıkları zorluklar yer aldığı kadar aynı zamanda Almanların, bu kez Rusların taarruzda öncülüğü ele geçirmelerini ve çıkmaza girmelerini istemeleri de yer alıyordu. Böylelikle kendilerine de karşı taarruz fırsatı çıkmasını umuyorlardı. Ancak bu arzu ve umutları hüsranla bitti. Ama bu kez neden sadece Hitler’in sabırsızlığı değildi, Ruslar da, Almanları aynı olta ile avlamak istiyorlardı.
Alman liderlerin geçmişteki görüşlerine göre şayet birlikleri altı hafta önce hazır olabilseydi, taarruzlarında büyük bir başarıya kavuşmuş olacaklardı. Almanların kıskaç harekâtı, Rusların mayınlı bölgelerinde çıkmaza saplandığında ve yine Rusların asıl birliklerini çoktan geriye çektiklerini anladıklarında muharebeye ara verilen süre içerisinde Rusların büyük bir hazırlık yaptıklarını ve böylece de çok iyi şekilde mevzilendiklerini kabul etmiş ve bundan çok korkmuşlardı. Bu görüş, Kursk’un bir hedefi olarak değerlendirilmesini gözden kaçırmıştı. Almanlara komşu olan Oryol’ın Ruslara bir kıskaç harekâtı fırsatı verdiği gibi Kursk’ta Almanlara aynı fırsatı vermiyordu. Böylece, her iki tarafın da seçeceği hareket tarzının ve bölgesinin tahmininde pek kuşku yoktu. Şimdi ise asıl sorun kimin önce taarruz edeceğiydi.
Bu konu, Rus cephesinde de tartışılıyordu. Rusların önce taarruz etmesini isteyenler, geçen iki yılda Almanların taarruzlarında, savunmalarının pek varlık gösteremediğini ileri sürenlerdi. Ve ayrıca, Stalingrad’dan bu yana gerçekleştirilen birçok taarruzda da başarılı olmaları komutanlarına bu yaz ayında, taarruzu kendilerinin başlatması yönünde cesaret veriyordu. Öte yandan ise, Timoşenko’nun 1942 yılının Mayıs ayında Harkov’a karşı giriştiği taarruzun başarısızlıkla sonuçlanması ve Haziran ayındaki Kursk’ta karşılaşılan felaket te tartışmada gündeme getiriliyordu.
Mayıs ayı sonunda Rus Genelkurmayı ile ilk toplantısını yapan İngiliz Askeri Görev Komitesi yeni başkanı olan Korgeneral Martel, dengenin taarruz lehine doğru kaydığı izlenimini elde etmişti. Martel, Almanların yenilenen panzer birliklerinin görevlerinin henüz tahsis edilmediği şu anda Rusların girişeceği taarruzun Almanların başını epeyce ağrıtacağını çok açık bir şekilde söylemişti.
Birkaç gün sonra, Ruslar İngiliz Görev Komitesi Başkanı Martel’den, İngilizlerin, Kuzey Afrika’daki muharebelerde nasıl bir taktik izlediklerini sordular. Martel, Ruslara, el-Alameyn’deki başarılarının büyük ölçüde, Almanların taarruz etmesine olanak sağlamaları ya da her hal^karda taarruzlarda Alman zırhlı birliklerini doğrudan savunmalarıyla karşı karşıya getirmeleri sayesinde olduğunu açıklamıştı. Almanlar çatışmaya girip durdurulduktan sonra, İngilizlerin, karşı taarruza geçtikleri belirtilmiştir. Martel, müteakip toplantıda, Rus Genelkurmayı’nın bu planı benimseyebileceği izlenimini elde etmişti. Martel, bunun üzerine fırsatı değerlendirerek, Rusların etkilenebileceği diğer bir örneğe geçmişti. Martel, Ruslara, taarruzda düşman tanklarının kanatlardan yarma yapmasını önleyerek, kanatlardan ziyade cepheden taarruza yöneltilmesinin tercih edilmesi gerektiğini söylemiştir.
Kursk’un iki kanadına Almanların giriştikleri taarruz 5 Temmuz şafakla birlikte başladı. Kursk’un cephesi yaklaşık yüz elli kilometre genişliğinde, güney tarafı yetmiş beş kilometre derinliğinde ve kuzey tarafı ise 225 kilometre genişliğindeydi. Kursk’un kuzey tarafı, Almanların Oryal bölgesinin karşısında olduğu için iki bölge burada çakışıyordu. Kursk’un asıl uzantısı Rokossovsky’nin birlikleri tarafından tutulurken, Vatutin’in sağ kanadı da güneydeki köşeyi tutuyordu.
Manstein’ın güney ve Kluge’ın kuzey kıskacı teşkil eden birlikleri güç yönünden hemen hemen eşittiler. Fakat Manstein’ın zırhlı birlikleri güç yönünden hemen hemen eşittiler. Fakat Manstein’ın zırhlı birlikleri daha fazlaydı. Toplam olarak, bu taarruz için on sekiz adet panzer ve Panzergrenadier Tümeni görevlendirilmişti. Bu birlikler Rusya’da bulunan bütün Alman kuvvetlerinin yaklaşık yarısını, Alman zırhlı birliklerinin de tümünü oluşturmaktaydı. Hitler, büyük ***** oynuyordu.
Almanların güney kıskaç harekâtı ilk birkaç günde, Rus cephesini bazı noktalarda otuz kilometre kadar yarıp girebildi, ama bu çok hızlı bir yarma harekâtı sayılamazdı. Almanlar cephenin derinliklerinde karşılaştıkları mayın döşeli bölgeleri aşamadıklarından durmak zorunda kaldılar ve nihayet Rusların birliklerinin büyük bir kısmını daha gerilere doğru çektiklerini anladılar. Neticede son derece az esir ele geçirebilmişlerdi. Bundan başka, kama şeklinde geliştirdikleri ilerleme, karşılaştıkları inatçı ve güçlü savunma karşısında engellemeye uğramıştı. Kluge’nin kuzeyindeki kıskaç harekâtı ise daha sınırlı bir yarma sağlayabilmişti ve Rusların asıl savunma hatlarında gedik açmayı başaramamıştı. Bir haftalık muharebelerden sonra, panzer tümenlerinin güçleri azalmıştı. Kanatlarında meydana gelebilecek tehditlerden dolayı paniğe kapılan Kluge, panzer tümenlerini çekmeye başlamıştı.
12 Temmuz’da, bu kez Ruslar aynı anda, Oryol bölgesine ve kuzey kanadına doğru taarruza geçtiler. Kuzeydeki harekât üç günde Oryol’ın arkasına doğru elli kilometre ilerledi, bu arada diğer harekât ise kentin yirmi kilometre yakınlarına kadar gelmişti. Fakat, Kluge’nin taarruzdan çektiği panzer tümenlerinden dördü Rusların kuzeyde, Oryol’dan Bryansk’a giden demiryolunun her iki yanını ele geçirmelerini tam zamanında önledi. Bu taarruz giderek zorlanmaya başladı ve Alman birliklerinin geriden taciz edilmesine ihtiyaç duyar hale geldi. Bu bedeli ağır bir çabaydı, ama Rokossovsky’nin birliklerini, Kursk’tan Oryol’ın güney kanadına taarruzla görevlendirmesiyle halledilebildi. Ve nihayet Almanlar 5 Ağustos’ta, Oryol’dan atılmıştı. Oryol sadece 1941 yılından bu yana Almanların en güçlü kalelerinden biri olmakla kalmamış, aynı zamanda Moskova için her zaman muhtemel bir tehdidi oluşturmuştu. Oryol’ın stratejik mevkii, o bölgeyi bir sembol haline getirmişti. Ve Oryol’ın tahliyesi Almanların kendine olan güvenlerini sarsarken, diğer yandan da Rusları yüreklendiriyordu.
Bu arada, Vatutin’in birlikleri Almanların geri çekilmesini, Kursk’un güney tarafından açılan gedikten başlangıç hattına kadar takip etmişlerdi. 4 Ağustos’ta, Vatutin bu zayıf hatta taarruzu başlattı ve ertesi gün Belgorod düştü. Düşmanın yorgunluğundan yararlanan Vatutin ertesi hafta yüz yirmi kilometre daha yol katederek Harkov’un arkasına geldi. Bu ilerleme, Almanların tüm güney cephesini altüst etme tehlikesi ihtimalini ortaya çıkardı. On gün sonra Vatutin’in solundaki Koniev’in birlikleri Harkov’un güneydoğusundaki Donets’i geçtiler ve kenti tümüyle tehdit etmeye başladılar. Koniev, Harkov’u tehdit edebilmek için büyük bir cesaretle Luibotin bataklığını yaklaşma istikameti olarak seçmiş ve buradan da Donets Nehri’ni geçmişti.
Şayet bu iki taarruzdan biri Poltava kavşağına ulaşmış olsaydı, sadece Harkov garnizonunu kuşatmakla kalmayacak aynı zamanda, Donets Nehri boyunca, Alman birliklerinin sağ kanadını oluşturan kuvvetlerinde de büyük bir panik yaratmış olacaktı. Bu sırada, 3’nci Panzer Kolordusu ayakta kalabilen, dikkate değer tek ihtiyattı. Üç SS Panzer tümeniyle bu 3’ncü Panzer Kolordusu tehlikeyi daha büyümeden önlemek için Taganrop yakınlarındaki Mius Nehri’ne sevk edildi. Amaçları tehlikeyi Poltava civarında önlemekti. Bu harekât tarzı, Harkov’da bulunan Alman birliklerinin çok büyük bir bölümünün, 23 Ağustos’ta şehir düşmeden önce emniyet içerisinde geri çekilmesini sağladı. Diğer yerlerde bulunan ve kadroları hissedilir derecede eksilmiş olan panzer tümenleri, bu koşullarına karşın, ilerleyen Rus birliklerini hâlâ engelleyebilecek ve geciktirecek kabiliyete sahiptirler. Bu kriz şimdilik atlatılmıştı. Rusların ilerlemeleri yavaşlamıştı. Taarruzlarını takip eden altı hafta içerisinde Ruslar 25.000 esir aldılar. Böylesine büyük ve çok geniş bir alanıkapsayan taarruz sonucunda, alınan esir sayısı, Alman savunmasının bu taarruzdan sadece sınırlı ve bölgesel bir şekilde etkilenildiğini gösteriyordu.
Ağustos ayının ikinci yarısında, Rus taarruzu giderek genişlemeye baladı. Popov’un birlikleri Oryol’dan Bryansk’a doğru yavaş yavaş ilerlerken Smolensk’e doğru harekât da, sağ kanattan Eremenko’nun birlikleri tarafından başlatılmıştı. Sol kanatta ise Kiev’in yanından, Dinyeper’e doğru daha derin bir harekât Rokossovsky tarafından başlatılırken, aynı esnada Vatutin’de o bölgeye doğru ilerliyordu. Daha güneyde ise Tolbukhin, Mius Nehri’ni geçmiş ve Taganrog’u tahliye için zorlamaya başlamıştı. Ondan sonra, Eylül ayının başlarında Malinovsky, Donets üzerinden Stalino’ya doğru ilerlemeye başladı ve bu kanatlardan gelişen harekât Almanları, Donets’in güneyinde bulunan birliklerini ivedi olarak çekmesine yola açtı. Bununla beraber, dikkat çeken bir nokta ise geri çekilme güzergâhlarının kanatlarının ve demiryollarının sarılmış olmasına rağmen, Alman birliklerinin birçoğunun emniyet içerisinde bu kuşatmadan kurtulup geri çekilebilmeyi başarabilmiş olmasıydı. Buradaki önemli kavşak noktası olan Lozovaya, Eylül ayının ortalarına kadar teslim olmadı.
Rusların taarruz taktiği ve uygulama tarzları, Foch’un 1918 yılındaki genel taarruzunu daha bir andırır bir hale gelmişti. Rusların bu taarruzları da farklı noktalara, farklı zamanlarda geliştirilen saldırılarla başlıyor ve her bir saldırı karşılaştığı şiddetli direniş karşısında ilk hızını kaybettiğinde duruyor ve müteakip harekât tarzları belirleniyordu. Çeyrek yüzyıl sonra Ruslar, Foch’un 1918 yılında uyguladığı taktiğin aynısını daha elverişli koşullarda ve daha gelişmiş bir şekliyle icra ediyorlardı.
Bu taktik, hareket kabiliyeti sınırlı fakat genel olarak büyük üstünlüğe sahip bir ordu için çok doğal bir taktik idi. Ayrıca bu harekât tarzı ulaşım tesislerinin yetersizliğinden dolayı ihtiyatlarını istedikleri bölgeler arasında istedikleri süratle sevk edemeyen ordular için daha da uygun bir taktik idi. Bunun diğer anlamı da her seferinde yeni bir hedefe cepheden taarruzu gerektirmesi ve sonucunda, cephenin derinliklerinde gerçekleştirilecek bir harekâta oranla daha ağır kayıp vermek demekti. Ayrıca çok çabuk kati netice alınması ihtimali zayıf da olsa, sonucunun daha emin olması nedeniyle tercih nedeniydi. Ancak buradaki temel koşul, orduların bu harekâtı idame ettirebilecek malzeme, araç ve silah üstünlüğüne sahip olmasıydı.
Doğal olarak bu taarruzda Rusların kayıpları Almanların kayıplarından daha ağırdı, fakat Almanlar karşılayabileceklerinden daha fazla zayiat vermişlerdi. Almanlar için yıpranma mahvolmak demekti. Ayrıca, Hitler’in, mevzilerin terk edilmesine koyduğu yasak, geri çekilmeyi önlemiş ama yıpranmalarını, güçlerini kaybetmelerini önleyememişti.
Eylül ayında, cephenin zayıflaması, kaynaklarının azalması, Rusların ilerleme hızını arttıran en büyük etken olmuştu. Vatutin, Koniev ve Rokovsky gibi yetenekli komutanlar, Almanların bu geniş cephelerinde beliren zaafiyetlerinden her fırsatta yararlanıyorlardı. Bu başarılarının itici kuvvetlerinde birisi de durmadan artan Amerikan yardımlarıydı. Ay sona ermeden önce, Ruslar sadece Dnyepropetrovsk’un yakınlarındaki Dinyeper’in en doğu kıvrımına ulaşmakla kalmamışlar, Kiev’in ötesinde Pripyat Nehri’ne kadar uzanmışlardı. Nehrin üzerindeki geçişler birçok noktalardan yapılırken bu arada köprübaşları da tesis ediliyordu. Rusların bu nehre ulaşmaları, Almanların kış hattı dedikleri nehrin gerisinde yeniden tertiplenmesini ve savunma hazırlıkları için hayati önem taşıyan koruyucu unsurlarını çok ciddi bir şekilde tehlikeye düşürüyordu. Rusların nehri kolay geçişi, Rus komutanların cesareti ve araziden çok ustaca yararlanmaları sayesinde olmuştu. Poltava’nın güneybatısında, Kremençug çevresinde tesis edilen önemli Köprübaşı Koniev’in, sıklet merkezini tek bir hat üzerinde toplamak yerine, yüz kilometre uzunluğunda bir cephede on sekiz noktadan geçişi sağlamasıyla gerçekleştirilmişti. Bu beklenmeyen dağılma bir de sis örtüsü altında icra edilince etkisi daha da fazla oldu. Vatutin de benzer yöntemlerle, Kiev’in kuzeyinde, bilahare birbirleriyle temas sağlayacak bir dizi yer ele geçirdi.
Bununla beraber, buradaki belirleyici temel unsur, Almanların bütün cephelerini örtecek kadar yeterince birlikleri olmaması ve düşmanın yayılmasını önlemek için yegane çaresinin karşı taarruz olmasıydı. Bu gidişat Almanlar için tehlike sinyalleri vermekteydi. Çünkü Almanların ihtiyat birlikleri azalırken, düşmanın gücü de giderek artıyordu.
Kiev’in beş yüz kilometre ilerisinde bulunan Smolensk’i Almanlar 25 Eylül’de terk ettiler ve zaten bir hafta önce de Bryansk’tan atılmışlardı. Almanlar, geçilmez kaleleri olarak nitelendirdikleri ve yukarı Dinyeper Nehri boyunca uzanan Jlobin, Rogaçev, Mogilyov, Orşa ve ayrıca Dvina üzerindeki Vitebsk’i bir bir kaybediyorlardı.
Almanlar daha güneyde Kuban’da tesis ettikleri köprübaşını tahliye etmişler, Kırım yarımaadsında bulunan ve Ruslar tarafından tecrit edilme tehlikesi taşıyan Kerç’e çekilmişlerdi. Kleist, birliklerini Azak Denizi ile Zaporojye’de bulunan Dinyeper kıvrımı arasında kalan bölgeye çekme emri almıştı. On beş gün içerisinde alınan bu kararda, çok geç kalınmıştı. Artık çok geçti. Kleist’in birlikleri Ekim ayının ortalarında yeni mevzilerine gelmeye başladığında, Ruslar Melitopol’e girmişti ve bütün bölge bir kargaşa içerisindeydi. Ekim ayının ilk yarısında Ruslar, Dinyeper’i ilk geçtiklerinde bu bölge nispeten hareketsizdi. Ve Ruslar bu arada takviye birliklerini gönderiyorlar, malzeme yığınağı yapıyorlar ve kendilerini taşıyacak köprüleri inşa ediyorlardı. Ruslar, köprü inşa konusunda çok uzmandılar. Dinyeper gibi çok büyük bir nehir üzerinde, en ağır yüklerin geçebileceği bir köprü inşası, Rusların en fazla dört gününü alıyordu.
Bir yandan gözler büyük çatışmaların yaşanması beklenen Kiev’e çevrilirken, müteakip cephe Dinyeper kıvrımı ile Kiev arasında açılmıştı. Koniev, Poltava’nın güneybatısında yer alan Kremençug köprübaşından aniden fırlayarak kama şeklinde ilerlemeye başladı. Başlangıçta, Koniev’in birliklerini karşılayacak Alman birlikleri pek yeterli değildi, fakat Manstein hiç vakit geçirmeden ihtiyatları oraya sevk etti ve Koniev’i yavaşlattı ve böylece bu kırım içerisinde tehlikeye maruz kalabilecek Alman birliklerinin geri çekilmesini sağladı. Manstein’ın bu hareket tarzı sonucunda Ruslar, çıkış noktası olarak seçtikleri Krivoy Rog’un yüz kilometre dışında durmak zorunda kalmışlardı.
Fakat, Dinyeper nehrinin kıvrımının güneyindeki çöküş kaçınılmazdı. Çünkü Manstein, Kleist’ın birlikleri kendilerinin mevzilerini devralmadan önce birliklerini sevk etmek zorunda kalmıştı. Melitopol’da elde ettikleri başarıyı genişleten Ruslar, Kasım ayının ilk haftasında aşağı Dinyeper Havzası’ndaki Nogaisk Stepleri’ne ulaşarak Kırım’a girişi kesmiş ve burada bulunan düşman birliklerini tecrit etmişti.
Ekim ayının son yarısında Kiev bölgesinden pek haber gelmiyordu, ama Ruslar şehrin kuzeyinde tesis ettikleri köprübaşını, kanatlardan yapacakları bir taarruz için genişletiyorlardı. Bu taarruz, Kasım ayının ilk haftasında Vatutin tarafından başlatıldı. Vatutin, çok geniş cephe üzerinde bulduğu zayıf noktalardan taarruza geçmiş ve açtığı gediklerden b atışa doğru ilerlemeye devam edip ve daha sonra iç kısımlara doğru sarkıp, Kiev’in dışındaki yolları kesmiş ve şehri arkasından ele geçirmişti. Almanlar bir kez daha bu kıskaçtan kurtulmayı başarmışlar, Rusların ellerine sadece 6000 esir bırakmışlardı, fakat bu birlikler Rusların önünü kesmeye muktedir değillerdi, çünkü panzer tümenlerinden birçoğu, Koniev’in Dinyeper kıvrımına yaptığı taarruzda güneye çekilmişlerdi.
Kiev’in ele geçirildiği gün Rus zırhlı birlikleri kentin altmış kilometre güneybatısında bulunan Fostov’a ulaşmışlardı. Bu neredeyse takip hızında bir taarruzdu. Bu hattaki direnişin üstesinden geldikten sonra Ruslar müteakip beş gün içerisinde Jitomir kavşağını ele geçirmek için yüz kilometre katettiler. Bu Jitomir kavşağı Pripyat Bataklık bölgesin dışında kalan yegâne demiryolu kavşağıydı. Ve ondan sonra kuzeye yayılarak 16 Kasım’da, Korosten’i ele geçirdiler. Bu anda Alman direnişi çökme eşiğine gelmişti ve bu çöküş gerçekleşirse, Stalin’in 6 Kasım’da duyurduğu zafer, gerçekleşmiş olacaktı. Zira, Manstein’in hiç ihtiyatı kalmamıştı.
Bu olağanüstü durumda, Manstein, 7’nci Panzer Tümeni’nin cesur ve yetenekli komutanı Manteuffel’e, bulabildiği kuvvetlerle Berdiçev kentine yardım etmesi talimatını verdi. Manteuffel’in zikzak çizen taarruzu çok başarılı olmuştu. 19 Kasım gecesi Rusların kanadını delerek Jitomir’i geceleyin tekrar ele geçirmiş, daha sonra Korosten’e devam etmiştir. Zırhlı birliklerin küçük görev kuvvetleri halinde geniş cephede kullanılması gücünün daha fazla gibi sanılmasında yardımcı olmuştu. Almanlar, Rus kolları arasında hızla atılarak arkalarına sarkmış karargâh ve muharebe merkezlerine saldırmış ve böylece Rus cephesinde büyük bir karmaşa yaşanmasına neden olmuştur.
Böylece, Manstein yaratılan bu fırsattan yararlanmak için, Kiev’in batısında bulunan Rus birliklerine daha kesin bir karşı taarruz başlattı. Kendisine bu aşamada batıdan gelen birkaç yeni panzer tümeni yardımcı oldu. Plana göre zırhlı birliklerle kuzeybatıdan ve güneyden Fastov’a kıskaç harekâtı başlatılacaktı. Kuzeybatıdan Fastov’a doğru olan harekât, Manteuffel’in de dahil olduğu Balck’ın panzer kolordusunun üç tümeni tarafından gerçekleştirildi. Fakat Vatutin’in ilerideki birlikleri, Dinyeper üzerine kurulan köprülerden topçu ve tanksavar silahı ve askerle takviye edilirken, aynı zamanda Vatutin’in ihtiyatta tümenleri de vardı. Alman karşı taarruzu başlangıç hamlesi olarak önemli bir sonuç elde edemedi. Kâğıt üzerindeki durum, muharebe sahasından daha da tehlikeli gözüküyordu. Zira, Almanlar sınırlı gücünün eksikliğini kapatacak bir şekilde baskın tesirinden yararlanamamışlardı ve kötü hava koşulları durumu daha da olumsuz hale getirmişti. Aralık ayı başlarında bu karşı taarruza bağlanan umutlar çamura saplanıp, kaybolup gitti. Müteakip duraklama safhasında Vatutin, birliklerini bir araya toplayıp, sonraki harekâta hazırladı.
Bu konudaki en iyi durum muhakemesini, farkında olmayarak Hitler yaptı. Manteuffel’in başarılı saldırısını kutlamak için kendisini Noel’de Angerburg’a yanına çağırdı ve ödül olarak elli tank verdi. Bu Hitler’in düşünebileceği en iyi hediye idi. Ve kaynaklarıyla mukayese edildiğinde büyüklüğü ortaya çıkıyordu. Mevcut en güçlü panzer tümeninin tank sayısı sadece 180 idi ve diğer tümenlerden sadece birkaçı bu miktarın ancak yarısını geçebiliyordu.
Kuzeyde uzanan Alman cephesi de, sonbahar boyunca, Rusların taarruzlarına maruz kalmıştı. Fakat, Rusların buradaki müteaddit taarruzları, Almanların, Smolensk’i tahliye ettikten sonra yukarı Dinyeper Havzası’nda tesis ettikleri cephe hattını yarabilmede başarılı olamamıştı. Rusların buradaki başarısızlıklarının nedenlerinden birisi, modern savunma anlayışının gerektirdiği yeterli manevra alanının olmaması, diğeri de hedeflerinin pek aşikâr olmasıydı. Oysa, güneyde arazi manevraya olanak sağlayacak kadar genişti.
Bu muhareelerde, Alman uçakları kar ve buz nedeniyle gereği gibi rol oynayamadı. Hava kuvvetlerinin tesirli olamayışı, Rusların kara muharebelerinde daha fazla sıkıntı çekmesini önlemiştir.
Taarruzun bütün yükünü Orşa ve Rogaçev arasında yüz elli kilometre uzunluğundaki cepheyi tutan Heinrici’nin eksik kadrolu on tümeninin oluşturduğu 4’ncü Ordu çekmişti. Ruslar Ekim ve Aralık ayları arasında her biri beş ila altı gün süren beş taarruzda bulunmuştu. Ruslar ilk taarruzlarında yirmi kadar tümen kullanmışlardı. Bu sırada ise Almanlar, hazırladıkları tek kademeli siperlerini henüz işgal etmişlerdi. Ruslar, ikinci taarruzda otuz tümene görev vermişlerdi, fakat bu kez, Almanlar savunma hazırlıklarını tamamlamışlardı. Müteakip taarruzlar yaklaşık otuz altı tümenle icra edilmişti.
Rus taarruzunun sıklet merkezi Moskova-Minsk istikametinden Orşa’ya doğru yöneltilmişti. Cephede asıl yarmayı yapacağı nokta için büyük ikmal avantajı vardı ve ayrıca açacağı gedikten başarıyı genişletme şansı yüksekti. Fakat, harekâtın hedefinin pek belirgin olması, Almanların kuvvetlerini o noktaya yoğunlaştırmasına fırsat verdi. Almanların buradaki savunma yöntemleri gerçekten incelenmeye değmektedir. Heinrici, bu dar alanı savunmak için 3,5 tümeni kullanırken, 6,5 tümeni de geriye kalan ve uzayıp giden cepheyi örtmekle görevlendirmişti. Böylece, Heinrici, çok hayati olan bir noktayı epeyce büyük oranda bir kuvvetle savunmayı planlamıştı. Topçusu hemen hemen hiç zarar görmemişti ve Heinrici 380 topunu bu hayati bölgeyi savunmakla görevlendirdi. Tek komutanla idare edilen 4’üncü Ordu Karargâhı’ndan, bölgede tehlikede olan herhangi bir noktayı her an kontrol altında tutmak ve atışları istenilen yere yönlendirmek mümkündü. Ordu Komutanı, cephesinde muharebe olmayan, nispeten sakin bölgelerde bulunan tümenlerden, gerektiğinde şiddetli çatışma içerisinde bulunan tümenler için taburlar alıp ilgili yerlere sevk ediliyordu. Bu genellikle evvelki günün kayıplarını dengeliyor, aynı zamanda, ilgili tümene, karşı taarruzda kullanabileceği yen ibir birlik takviyesinde bulunuyordu. Birliklerin birbirinden alınarak yapılan karmanın yaratabileceği sakıncalar ise, tümenler içerisinde sırayla yapılarak bir ölçüde giderilmeye çalışılıyordu.
Bu şekilde muharebe eden Almanlar, kendilerinden altı kat daha güçlü düşmana karşı inanılmaz bir başarı elde etmişlerdi. Bu, savaşın nasıl uzayabileceğinin ve de savunma taktiğinin stratejiyle denk düştüğünde Rusların nasıl yorulabileceğinin bir göstergesiydi. Fakat bu ihtimal, Hitler’in kendisinden izin alınmadan asla geri çekilmeme talimatında ısrar etmesi üzerine ortadan kalktı. Kişisel kararlarını uygulayan komutanlar, yüce divan ile tehdit edilmekteydiler. Hitler’in baskısı o denli yüksekti ki, ast birlik komutanları felce uğramış durumdaydılar, neredeyse tabur komutanları izinsiz bir adım bile atamıyorlardı. Alman Yüksek Komutanlığı, papağan gibi bıkmadan “Kimse bulunduğu yeri savaşmadan terk etmeyecektir” sözünü tekrarlıyordu.
Bu katı ilke, Alman Ordusu’nun, Rusya’daki ilk kışı atlatmasını sağladı, fakat uzun dönemde Almanlar, Rus kışının korkusunun üstesinden gelmişlerdi. Ama bu seferde, örtmek zorunda kaldıkları cepheyi besleyecek kadar askerleri yoktu. Bu ilke, muharebe meydanında komutandan karar verebilme yetkisini ve inisiyatifini aldığından, komutanlar zamanında geri çekilip, yeniden tertiplenme ve teşkilatlanma imkânlarından yararlanamadılar.
Bu katı ilkelerin uygulanmasıyla 1943 yılında güney cephesinde bilinen felaket yaşanmıştır. Bu sonuç, 1944 yılında kuzeyde de yaşanacaktı. Bu bölgeler, önceleri Alman savunmasının asla geçilmez olduğu yerlerdi.
İkİncİ Dünya SavaŞi - Uzak DoĞuda Durum
1931 yılından itibaren Japonlar, iç çatışmalarla zayıflayan Çin’in bu zararlarından da yararlanarak, Asya Kıtası’nda nüfuz zahibi olmak için saldırgan tutumlarını arttırmaya başladılar. Bu politikaları bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarına da aykırıydı. O yıl Mançurya’yı işgal ettiler ve Japonya’nın uydusu haline getirdiler. 1932 yılında, doğrudan Çin’e girdiler ve 1937 yılından itibaren de bu olağanüstü geniş ülke üzerindeki denetim ve nüfuzlarını sistemli bir şekilde arttırmaya başladılar. Fakat çok geçmeden kendilerini gerilla savaşının bataklığı içinde buldular. Ve nihayet yayılmalarının önüne çıkan engelleri çözmek ve daha güneye ilerleyebilmek ve Çin’in dışarıdan gelen ikmal yollarını kesmek için çözüm aramaya başladılar.
1940 yılında Hitler’in Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve Belçika’yı işgalinden sonra, Japonlar bu fırsatı kaçırmayarak, Fransa’nın çaresizliğinden faydalanarak ve tehditle Fransız Hindiçini’ni korumak amacıyla işgal etmeyi Fransa’ya kabul ettirdiler.
Amerikan Cumhurbaşkanı Roosevelt, 24 Ocak 1941’de, Japonlar’dan Hindiçini’nden hemen geri çekilmesini talep etti ve ayrıca 26 Ocak’ta yayınladığı bir emire, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bütün Japon mallarını dondurma ve Japonya’ya karşı petrol ambargosu koyma kararını yürürlüğe soktu. Churchill de eş zamanlı olarak aynı tavrı aldı, bunu sürgündeki Hollanda Hükümeti izledi. Churchill’in de işaret ettiği gibi “Japonlar, kendileri için hayati olan petrol ikmalini” birden kaybediyorlardı.
Daha 1931 yıllarında yapılan yorumlarda böylesine sarsıcı bir darbenin ve tedbirlerin kaçınılmaz olarak Japonları savaşa iteceği belirtilmişti. Çünkü savaşmak Japonların, bu istilacı politikalarını terk etmek veya çökmek karşısındaki tek seçenekleriydi. Burada dikkati çeken bir nokta, Japonların, Batı’yla petrol ambargosunun kaldırılmasını tartışırken, neden savaşa girmek için dört ay beklediği ya da ertelediği konusudur. Amerika Birleşik Devletleri, Japoya sadece Hindiçini’nden değil, aynı zamanda Çin’den de çekilmedikçe ambargoyu kaldırmayacağını bildiriyor, diğer önerileri reddediyordu. Hiçbir hükümet, hele hele Japon Hükümeti, böylesine küçük düşürücü koşulları, itibarlarını yitirmeyi içlerine sindiremezlerdi ve sindiremediler de. Böylece, Pasifik’te savaşın her an patlaması için bütün koşullar tamamlanıyordu. Temmuz’un son haftasından sonra vaziyet buydu. Bu koşullar çerçevesinde Japonların saldırmadan dört ay beklemesi Amerikan ve İngilizler için büyük bir talihti. Ancak, hem Amerikalılar hem de İngilizler bu süreden yeterince yararlanıp gereği gibi savunma hazırlıklarını yapmadılar. 7 Aralık 1941 sabahı Japonlar, Hawaii Adaları’nda bulunan Pearl Harbor Amerikan Deniz Üssü’ne altı uçak gemisi eşliğinde korkunç bir saldırıda bulundu. Bu saldırı, Japonya’nın 1904 yılında Rusya’ya karşı savaşı Port Arthur’da başlattığı şekilde, yani taarruz ve ardından da savaş ilan etmek şeklinde oldu. İzlenen yol ikisinden de aynıydı.
1941 yılının başlarında Amerika Birleşik Devletleri’yle bir savaş durumunda Japonların planı; Amerikalıların Okyanus’taki ilerlemesini durdurmak, Filipin Adaları’na taarruz etmek ve güneyde bulunan asıl donanmalarıyla bu adaları savunmaktı. Bu harekât tarzı Amerikalıların hesapladıkları ve bekledikleri bir plandı. Ve bu beklentileri Japonların son Hindiçini işgaliyle doğrulanmış oluyordu.
Bununla beraber, bu arada Amiral Yamamoto Pearl Harbor’a baskın tarzında bir saldırı planlamıştı. Kuril Adaları’nı dolaşarak kuzeyden inen 360 uçaklık donanma sabahın ilk saatlerinde Pearl Harbor’a 500 kilometre kala saldırıya geçti. Pearl Harbor’daki Amerikan deniz üssünde bulunan sekiz savaş gemisinden d ördü battı, biri sahile çekildi ve diğerleri çok ağır hasar gördüler. Neredeyse bir saat içinde, Japonlar Pasifik’te üstünlüğü ele geçirmişlerdi.
Bu saldırıyla Japonlar, Okyanus’ta bulunan Amerikan, İngiliz ve Hollanda topraklarında yapılacak çıkarma harekâtları için önlerindeki bütün engelleri kaldırmış oluyordu. Asıl Japon donanma birlikleri Hawaii Adaları’na doğru seyrederken, diğer deniz birlikleri güneybatı Pasifik’e giden muharip birliklere eşlik ediyordu. Hemen hemen Pearl Harbor’a gerçekleştirilen hava saldırısıyla eş zamanlı olarak hem Filipinler’e hem de Malay Yarımadası’na çıkarma harekatı başlamıştı.
Malay Yarımadası’na gerçekleştirilen çıkarma harekâtı Singapur’daki İngiliz deniz üssünü hedef almıştı. Fakat, Singapur’a yapılması düşünülen taarruz, burada böyle bir saldırıyı karşılamak için hazırlanan savunma düzeninin boşa çıkarmıştı. Malay Yarımadası’nın kuzeydoğu kıyısında bulunan Kota Bharu’ya, buradaki havaalanlarını ele geçirmek ve dikkati buraya çekmek için çıkarma yapılırken asıl kuvvetler, Singapur’un yaklaşık 750 kilometre kuzeyine Siamese boğazına çıkarma yapıyordu. Japon birlikleri kuzeydoğudaki bu en uç noktadaki çıkarma yerlerinden, İngilizlerin kendilerini durdurmak istediği yarımadasının batı kıyılarına kanatlardan yayılarak ilerlediler.
Japonlar seçtikleri ve ummadıkları zorluklarla dolu olan bu güzergâhın sadece avantajlarından yararlanmakla kalmadılar, aynı zamanda bitki örtüsünden de faydalanarak yarımadaya sızmayı başardılar. İngiliz birliklerinin hemen hemen altı hafta hiç durmadan devam eden gerilemeleri Ocak’ın sonunda Singapur’a tamamen geri çekilmeleriyle nihayet buldu. 8 Şubat gecesi Japonlar, iki kilometrelik boğaza saldırıp çeşitli noktalardan kıyıya çıktılar. Ve cephe boyunca yaptıkları sızmalarla içerilere doğru girmeyi başardılar. 15 Şubat’ta, İngilizler teslim oldular, teslimleriyle birlikte Güneybatı Pasifik’in en önemli noktası Singapur’da düşmüş oluyordu.
Daha küçük, ayrı bir harekâtta da Japonlar, 8 Aralık’ta başlattıkları bir taarruzla Hong Kong’daki İngiliz üssüne saldırarak, buradaki koloniyi teslim aldılar.
Manila’nın kuzeyine yapılan ilk çıkarmanın hemen ardından, Filipinlerin asıl büyük adası olan Luzon adasına, başkentin hemen gerisine diğer bir çıkarma daha yapıldı. Bu çıkarma ve muhtemel bir çembere alınma teldidi altında kalan Amerikan birlikleri, adanın büyük bölümünü terk ettiler ve daha küçük olan küçük Batan Yarımadası’na çekildiler. Bu geri çekilme, Aralık’tan önce gerçekleşmişti. İlginç olan, cepheden taarruza açık olan ve giderek daralan, savunması çok güç olan bu bölgede, Nisan’a dek tutunmayı başarmışlardı.
Bundan çok önceleri ve hatta Singapur’un düşmesinden önce, Japon istila dalgası ta Malay Yarımadası’na kadar yayılmıştı. 11 Ocak’ta, Japonlar Borneo ve Selebes’e ayak bastılar. Beş hafta sonra 1 Mart’ta, Japonlar Cava’ya saldırdılar. Bu saldırıdan önce yanlardan yaptıkları taarruzlarda adayı tecrit etmişlerdi. Neredeyse bir hafta içinde, Cava Japonların eline olmuş bir armut gibi düşmüştü.
Fakat, Avusturalya için henüz tehlike belirmemişti. Japonler şimdi, asıl güçlerini aksi istikamete yöneltmişlerdi. Batıya, Burma’ya, Tayland’dan Rangun’a doğrudan, fakat geniş cepheli yürütülen ilerleme asıl hedeflerine yani Kıt’a Asyası’na doğru dolaylı seçilen bir yaklaşma biçimiydi. Amaç, Çin’in direniş gücünün felç edilmesiydi. Zira, Rangun İngiliz-Amerikan ikmal maddelerinin ve donatımlarının Burma Yolu’yla Çin’e giriş limanıydı.
Aynı zamanda, bu harekât tarzı Pasifik’in batı kapısının işgalinin tamamlanması için ustaca düşünülmüş bir plandı. Ve burada İngiliz-Amerikan kuvvetleri tarafından girişilebilecek herhangi bir taarruz için çok güçlü bir engel oluşturuyordu. 8 Mart’ta, Rangun düştü ve onu izleyen iki ay içinde de İngiliz birlikleri Burma’dan Hindistan’a atıldılar.
Japonların burada sağladıkları taktik avantaj öylesine elverişliydi ki, burayı tekrar işgal etmek için düzenlenecek her harekât ya çok tehlikeli olacak ya da çok yavaş ilerleyebilecekti.
Müttefiklerin Pasifik’in güneydoğu ucundan başlayarak, Japonların işgal ettikleri toprakları geri almak için yeterli kuvvet yığmaya başlamaları için aradan epeyce zaman geçti. Avusturalya’nın elde kalması, Japonların işgal ettikleri yerlerde kurdukları üslere karşı geniş ölçekte bir harekât düzenleyebilmeleri açısından Müttefikler için çok yararlı olmuştu.
Avrupa ve Kuzey Amerika dışında endüstriyel açıdan gelişmiş tek ülke Japonya idi. Bunun nedeni, Japonların 1868 yılından bu yana İmparator Meiji yönetimi altında başlattığı yenileşme çabalarıydı. Bununla beraber, esasen Japon toplumu feodal bir toplum olarak kalmıştı. Burada saygın olan üretici ve tüccarlar değil, askerlerdi. İmparator kutsal, yönetenler çok güçlüydü. Bundan başka, askerlerin, askeri zihniyetin etkisi olağanüstü düzeydeydi. Japon Ordusu aşırı milliyetçi, yurtsever, yabancı aleyhtarı ve özellikle Çin olmak üzere doğu Asya’da ülkesinin egemenliğini kurmak isteyen bir görüş ve yapı sahibiydi. 1930 yılından bu yana ordu, tehdit ve suikastlerle, gerçek anlamda Japon politikasının belirleyicisi ve egemeni olmuştu.
Japonların siyasal ve stratejik sorunlara yaklaşım tarzının temelini ve felsefesini yenileştirme çabalarından bu yana hiç yenilgi almamış olmalarının verdiği güven belirliyordu. Halkın, ordusunun yenilmezliğine olan inancı, 1904-1905 yılları arasında Rusya ile hem Avrupa hem de Asya kıtası üzerinde yaptıkları savaşlarda gösterdikleri üstünlük ve Avrupalıların egemenliğinin dünyanın bir başka bölgesindeki bir halk tarafından sarsılabileceğini görmesiyle daha da pekişmişti.
1902 yılından bu yana İngiltere’nin müttefiki olan Japonya, 1914 yılının Ağustos ayında Almanlardan taviz olarak kolonilerinden Çin’de bulunan Tsingtao ve Shantung ile birlikte Pasifik Adaları grubu içinde yer alan Marshall, Caroline ve Mariana’yı aldı. Bu toprak değişiklikleri 1919 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Versay Antlaşması’yla teyit edildi. Bu antlaşma sonucu Japonlar, Pasifik’in batı tarafını tamamen denetimleri altına almış oluyordu. Buna karşın Japon halkı, bu başarılarla tatmin olmamıştı ve İtalya ile aynı kefede olmak istediğini anlamaya ve kendisini buna mecbur hissetmeye başlamıştı.
Bu duygu belki, Japonların, 1915 yılında, Çin’i kontrol altına almak için ileri sürdükleri 21 şartın Amerika itirazları karşısında geri çekilmesinden kaynaklanıyordu. Dikkati çeken bir nokta Çin’in, 1895 yılındaki Çin-Japon Savaşı’ndan bu yana daima Japon Ordusu’nun asıl hedefi olmasıydı. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda İmparatorluk Savunma Politikası Deniz Kuvvetleri’nin görüşüyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ni asıl muhtemel tehlike olarak nitelendirdiyse de Ordu (Kara Kuvvetleri), Uzak Doğu’da büyük kara gücü olan Sovyet Rusya’dan çok daha fazla endişeliydi.
Ve ardından Japonlar için çok kötü olarak nitelenen 1921-24 dönemi geldi. Önce, İngilizler nazikçe Japonlarla müttefik olmayı sürdürmeyi reddettiler, bu ret görüşünün altında bir dereceye kadar Japonların Pasifik’teki yayılmacı belirtileri yatmaktaydı. Japonlar bunu bir hakaret olarak kabul etmişler ve beyazların kendilerine karşı cepheleşmeye gittikleri kanısına varmışlardı. Bu kızgınlıkları ve aşağılanmaları 1924 yılında yapılan anlaşma içinde Asyalıları göçmen olarak kabul etmeyen madde kapsamına Japonların da alınmasıyla doruk noktasına çıktı.
Bu arada İngilizler Uzak Doğu’da Singapur’da, donanma için deniz üssü inşa edeceklerini duyurmuşlardı. Bu çok açıktı ki, Japonların durdurulmasını amaçlayan bir girişimdi ve Japonlar tarafından kendilerine karşı bir meydan okuma olarak nitelendirilmişti.
Bütün bu olanlar, Japon liderlerini zora ve olağanüstü baskı altına sokmuştu. Shantung bölgesinin Çin’in bütünlüğünün güvence altına alınmasıyla bu konudaki kızgınlıkları da iyice artmıştı.
Asıl ilginç, düşündürücü ve acı olan, Washington Antlaşması’nın, Japonların Pasifik’teki müteakip istila ve yayılma siyasetlerine yeşil ışık yakmış olmasıydı. Bu anlaşma uyarınca bölgelerde yapımı tasarlanan Amerikan ve İngiliz deniz üsleri ya geciktirildi ya da gereği gibi güçlü tahkim edilmedi. Amerikalılar, Japonların bu anlaşmaya açıkça karşı çıktıkları4 on üç sene içerisinde, ellerinde bulundurmaları gereken silahlı kuvvetlerin gerek sayı gerekse nitelik yönünden belirlenen sınırları aşmasına göz yummuşlardı.
Daha liberal Japon siyasi liderleri 1929 yılından patlak veren ekonomik buhranından çok etkilenmişler ve askerlerin ekonomik sorunların üstesinden gelmek için yayılmanın kaçınılmaz olduğu görüşü karşısında çaresiz kalmışlardır.
1931 yılının Eylül ayında “Mukden Olayı” bölgedeki komutanlara Mançurya’ya girmek için bahane yaratmış ve burayı kukla Manchukuo devletine dönüştürmüşlerdi. Ve Japonların burada anlaşma gereği Güney Mançurya demiryolunu savunan birlikleri, Mukden’deki Çin garnizonuna muhtemel bir taarruzu önlemek amacıyla saldırmışlar ve silahsız hale getirmişlerdi. Buradaki gerçekler saptırılıyordu. Ve böylece birkaç gün içerisinde Mançurya işgal edilmişti. Her ne kadar bu işgal Milletler Cemiyeti ya da Amerika Birleşik Devletleri’nce tanınmasa da, itirazlar ve yaygınlaşan ağır eleştiriler Japonlara 1933 yılında bir anlamda Milletler Cemiyeti’nden ayrılma fırsatı tanımıştı. Japonlar üç yıl sonra Nazi Almanyası ve Faşist İtalya ile birlikte Anti-Komintern Paktı’na girdi.
1937 yılında Marco Polo Köprüsü7nde meydana gelen hayli kuşkulu bir çatışma Japon Kwantung Ordusu’nun Kuzey Çin’i işgal etmesine yol açtı. Japonlar müteakip iki yıl içerisinde işgali genişlettiler. Fakat Japonlar, Çan Kay Şek yönetimindeki Milliyetçi Çin kuvvetleriyle yaptıkları mücadelede giderek batağa saplandılar. 1937 yılının yaz ayında, Şanghay’a yaptıkları taarruz püskürtüldü. Ancak bu sonuç uzun vadede işlerine yaradı. Her ne kadar burada aldıkları derslerin ışığında Rus-Japon Savaşı’ndan bu yana kendilerine olan aşırı güvenden ve taktik hatalarından doğan politikalarını değiştirme ve düzeltme eğilimine girdiyseler de, Batı Mançurya sınır ihtilafı konusunda Sovyet Ordusu’yla yaptıkları savaşta 15.000 Japon askeri kuşatılmış, 11.000’i kaybolmuştu. Ruslar bu başarıyı 1939 yılının Ağustos ayında muharebe alanına getirdikleri üç piyade tümeni ve beş mekanize tugay sayesinde kazanmıştı. Alınan derslere karşın bu yenilgiden de kurtulamamışlardı.
Aynı ay, yani Ağustos 1939’da umulmadık ve beklenmedik bir şekilde imzalanan Nazi-Sovyet Paktı nefret uyandırdı ve ılımlı bir Japon Hükümeti’nin işbaşına gelmesine neden oldu. Fakat, Japonların bu tepkisi ancak Hitler’in 1940 yılından Batı Avrupa’yı işgal etmesine dek sürdü ve Temmuz 1940’ta, Prens Konoye’nin başkanlığında, Mihver yanlısı bir hükümet Japon Ordusu tarafından başa getirildi. Bu hükümetin başa gelmesiyle Çin’deki işgal hızlanıyor, aynı zamanda Japonya Eylül 1939’da, Almanya ve İtalya ile birlikte “Üçlü Paktı” imzalıyordu. Bu anlaşmaya göre Mihver Devletleri, Müttefiklere katılan her devletin karşısına dikilecekti. Bu paktın asıl hedefi, Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahalesini önlemekti.
1931 yılından itibaren Japonlar, iç çatışmalarla zayıflayan Çin’in bu zararlarından da yararlanarak, Asya Kıtası’nda nüfuz zahibi olmak için saldırgan tutumlarını arttırmaya başladılar. Bu politikaları bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarına da aykırıydı. O yıl Mançurya’yı işgal ettiler ve Japonya’nın uydusu haline getirdiler. 1932 yılında, doğrudan Çin’e girdiler ve 1937 yılından itibaren de bu olağanüstü geniş ülke üzerindeki denetim ve nüfuzlarını sistemli bir şekilde arttırmaya başladılar. Fakat çok geçmeden kendilerini gerilla savaşının bataklığı içinde buldular. Ve nihayet yayılmalarının önüne çıkan engelleri çözmek ve daha güneye ilerleyebilmek ve Çin’in dışarıdan gelen ikmal yollarını kesmek için çözüm aramaya başladılar.
1940 yılında Hitler’in Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve Belçika’yı işgalinden sonra, Japonlar bu fırsatı kaçırmayarak, Fransa’nın çaresizliğinden faydalanarak ve tehditle Fransız Hindiçini’ni korumak amacıyla işgal etmeyi Fransa’ya kabul ettirdiler.
Amerikan Cumhurbaşkanı Roosevelt, 24 Ocak 1941’de, Japonlar’dan Hindiçini’nden hemen geri çekilmesini talep etti ve ayrıca 26 Ocak’ta yayınladığı bir emire, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bütün Japon mallarını dondurma ve Japonya’ya karşı petrol ambargosu koyma kararını yürürlüğe soktu. Churchill de eş zamanlı olarak aynı tavrı aldı, bunu sürgündeki Hollanda Hükümeti izledi. Churchill’in de işaret ettiği gibi “Japonlar, kendileri için hayati olan petrol ikmalini” birden kaybediyorlardı.
Daha 1931 yıllarında yapılan yorumlarda böylesine sarsıcı bir darbenin ve tedbirlerin kaçınılmaz olarak Japonları savaşa iteceği belirtilmişti. Çünkü savaşmak Japonların, bu istilacı politikalarını terk etmek veya çökmek karşısındaki tek seçenekleriydi. Burada dikkati çeken bir nokta, Japonların, Batı’yla petrol ambargosunun kaldırılmasını tartışırken, neden savaşa girmek için dört ay beklediği ya da ertelediği konusudur. Amerika Birleşik Devletleri, Japoya sadece Hindiçini’nden değil, aynı zamanda Çin’den de çekilmedikçe ambargoyu kaldırmayacağını bildiriyor, diğer önerileri reddediyordu. Hiçbir hükümet, hele hele Japon Hükümeti, böylesine küçük düşürücü koşulları, itibarlarını yitirmeyi içlerine sindiremezlerdi ve sindiremediler de. Böylece, Pasifik’te savaşın her an patlaması için bütün koşullar tamamlanıyordu. Temmuz’un son haftasından sonra vaziyet buydu. Bu koşullar çerçevesinde Japonların saldırmadan dört ay beklemesi Amerikan ve İngilizler için büyük bir talihti. Ancak, hem Amerikalılar hem de İngilizler bu süreden yeterince yararlanıp gereği gibi savunma hazırlıklarını yapmadılar. 7 Aralık 1941 sabahı Japonlar, Hawaii Adaları’nda bulunan Pearl Harbor Amerikan Deniz Üssü’ne altı uçak gemisi eşliğinde korkunç bir saldırıda bulundu. Bu saldırı, Japonya’nın 1904 yılında Rusya’ya karşı savaşı Port Arthur’da başlattığı şekilde, yani taarruz ve ardından da savaş ilan etmek şeklinde oldu. İzlenen yol ikisinden de aynıydı.
1941 yılının başlarında Amerika Birleşik Devletleri’yle bir savaş durumunda Japonların planı; Amerikalıların Okyanus’taki ilerlemesini durdurmak, Filipin Adaları’na taarruz etmek ve güneyde bulunan asıl donanmalarıyla bu adaları savunmaktı. Bu harekât tarzı Amerikalıların hesapladıkları ve bekledikleri bir plandı. Ve bu beklentileri Japonların son Hindiçini işgaliyle doğrulanmış oluyordu.
Bununla beraber, bu arada Amiral Yamamoto Pearl Harbor’a baskın tarzında bir saldırı planlamıştı. Kuril Adaları’nı dolaşarak kuzeyden inen 360 uçaklık donanma sabahın ilk saatlerinde Pearl Harbor’a 500 kilometre kala saldırıya geçti. Pearl Harbor’daki Amerikan deniz üssünde bulunan sekiz savaş gemisinden d ördü battı, biri sahile çekildi ve diğerleri çok ağır hasar gördüler. Neredeyse bir saat içinde, Japonlar Pasifik’te üstünlüğü ele geçirmişlerdi.
Bu saldırıyla Japonlar, Okyanus’ta bulunan Amerikan, İngiliz ve Hollanda topraklarında yapılacak çıkarma harekâtları için önlerindeki bütün engelleri kaldırmış oluyordu. Asıl Japon donanma birlikleri Hawaii Adaları’na doğru seyrederken, diğer deniz birlikleri güneybatı Pasifik’e giden muharip birliklere eşlik ediyordu. Hemen hemen Pearl Harbor’a gerçekleştirilen hava saldırısıyla eş zamanlı olarak hem Filipinler’e hem de Malay Yarımadası’na çıkarma harekatı başlamıştı.
Malay Yarımadası’na gerçekleştirilen çıkarma harekâtı Singapur’daki İngiliz deniz üssünü hedef almıştı. Fakat, Singapur’a yapılması düşünülen taarruz, burada böyle bir saldırıyı karşılamak için hazırlanan savunma düzeninin boşa çıkarmıştı. Malay Yarımadası’nın kuzeydoğu kıyısında bulunan Kota Bharu’ya, buradaki havaalanlarını ele geçirmek ve dikkati buraya çekmek için çıkarma yapılırken asıl kuvvetler, Singapur’un yaklaşık 750 kilometre kuzeyine Siamese boğazına çıkarma yapıyordu. Japon birlikleri kuzeydoğudaki bu en uç noktadaki çıkarma yerlerinden, İngilizlerin kendilerini durdurmak istediği yarımadasının batı kıyılarına kanatlardan yayılarak ilerlediler.
Japonlar seçtikleri ve ummadıkları zorluklarla dolu olan bu güzergâhın sadece avantajlarından yararlanmakla kalmadılar, aynı zamanda bitki örtüsünden de faydalanarak yarımadaya sızmayı başardılar. İngiliz birliklerinin hemen hemen altı hafta hiç durmadan devam eden gerilemeleri Ocak’ın sonunda Singapur’a tamamen geri çekilmeleriyle nihayet buldu. 8 Şubat gecesi Japonlar, iki kilometrelik boğaza saldırıp çeşitli noktalardan kıyıya çıktılar. Ve cephe boyunca yaptıkları sızmalarla içerilere doğru girmeyi başardılar. 15 Şubat’ta, İngilizler teslim oldular, teslimleriyle birlikte Güneybatı Pasifik’in en önemli noktası Singapur’da düşmüş oluyordu.
Daha küçük, ayrı bir harekâtta da Japonlar, 8 Aralık’ta başlattıkları bir taarruzla Hong Kong’daki İngiliz üssüne saldırarak, buradaki koloniyi teslim aldılar.
Manila’nın kuzeyine yapılan ilk çıkarmanın hemen ardından, Filipinlerin asıl büyük adası olan Luzon adasına, başkentin hemen gerisine diğer bir çıkarma daha yapıldı. Bu çıkarma ve muhtemel bir çembere alınma teldidi altında kalan Amerikan birlikleri, adanın büyük bölümünü terk ettiler ve daha küçük olan küçük Batan Yarımadası’na çekildiler. Bu geri çekilme, Aralık’tan önce gerçekleşmişti. İlginç olan, cepheden taarruza açık olan ve giderek daralan, savunması çok güç olan bu bölgede, Nisan’a dek tutunmayı başarmışlardı.
Bundan çok önceleri ve hatta Singapur’un düşmesinden önce, Japon istila dalgası ta Malay Yarımadası’na kadar yayılmıştı. 11 Ocak’ta, Japonlar Borneo ve Selebes’e ayak bastılar. Beş hafta sonra 1 Mart’ta, Japonlar Cava’ya saldırdılar. Bu saldırıdan önce yanlardan yaptıkları taarruzlarda adayı tecrit etmişlerdi. Neredeyse bir hafta içinde, Cava Japonların eline olmuş bir armut gibi düşmüştü.
Fakat, Avusturalya için henüz tehlike belirmemişti. Japonler şimdi, asıl güçlerini aksi istikamete yöneltmişlerdi. Batıya, Burma’ya, Tayland’dan Rangun’a doğrudan, fakat geniş cepheli yürütülen ilerleme asıl hedeflerine yani Kıt’a Asyası’na doğru dolaylı seçilen bir yaklaşma biçimiydi. Amaç, Çin’in direniş gücünün felç edilmesiydi. Zira, Rangun İngiliz-Amerikan ikmal maddelerinin ve donatımlarının Burma Yolu’yla Çin’e giriş limanıydı.
Aynı zamanda, bu harekât tarzı Pasifik’in batı kapısının işgalinin tamamlanması için ustaca düşünülmüş bir plandı. Ve burada İngiliz-Amerikan kuvvetleri tarafından girişilebilecek herhangi bir taarruz için çok güçlü bir engel oluşturuyordu. 8 Mart’ta, Rangun düştü ve onu izleyen iki ay içinde de İngiliz birlikleri Burma’dan Hindistan’a atıldılar.
Japonların burada sağladıkları taktik avantaj öylesine elverişliydi ki, burayı tekrar işgal etmek için düzenlenecek her harekât ya çok tehlikeli olacak ya da çok yavaş ilerleyebilecekti.
Müttefiklerin Pasifik’in güneydoğu ucundan başlayarak, Japonların işgal ettikleri toprakları geri almak için yeterli kuvvet yığmaya başlamaları için aradan epeyce zaman geçti. Avusturalya’nın elde kalması, Japonların işgal ettikleri yerlerde kurdukları üslere karşı geniş ölçekte bir harekât düzenleyebilmeleri açısından Müttefikler için çok yararlı olmuştu.
Avrupa ve Kuzey Amerika dışında endüstriyel açıdan gelişmiş tek ülke Japonya idi. Bunun nedeni, Japonların 1868 yılından bu yana İmparator Meiji yönetimi altında başlattığı yenileşme çabalarıydı. Bununla beraber, esasen Japon toplumu feodal bir toplum olarak kalmıştı. Burada saygın olan üretici ve tüccarlar değil, askerlerdi. İmparator kutsal, yönetenler çok güçlüydü. Bundan başka, askerlerin, askeri zihniyetin etkisi olağanüstü düzeydeydi. Japon Ordusu aşırı milliyetçi, yurtsever, yabancı aleyhtarı ve özellikle Çin olmak üzere doğu Asya’da ülkesinin egemenliğini kurmak isteyen bir görüş ve yapı sahibiydi. 1930 yılından bu yana ordu, tehdit ve suikastlerle, gerçek anlamda Japon politikasının belirleyicisi ve egemeni olmuştu.
Japonların siyasal ve stratejik sorunlara yaklaşım tarzının temelini ve felsefesini yenileştirme çabalarından bu yana hiç yenilgi almamış olmalarının verdiği güven belirliyordu. Halkın, ordusunun yenilmezliğine olan inancı, 1904-1905 yılları arasında Rusya ile hem Avrupa hem de Asya kıtası üzerinde yaptıkları savaşlarda gösterdikleri üstünlük ve Avrupalıların egemenliğinin dünyanın bir başka bölgesindeki bir halk tarafından sarsılabileceğini görmesiyle daha da pekişmişti.
1902 yılından bu yana İngiltere’nin müttefiki olan Japonya, 1914 yılının Ağustos ayında Almanlardan taviz olarak kolonilerinden Çin’de bulunan Tsingtao ve Shantung ile birlikte Pasifik Adaları grubu içinde yer alan Marshall, Caroline ve Mariana’yı aldı. Bu toprak değişiklikleri 1919 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Versay Antlaşması’yla teyit edildi. Bu antlaşma sonucu Japonlar, Pasifik’in batı tarafını tamamen denetimleri altına almış oluyordu. Buna karşın Japon halkı, bu başarılarla tatmin olmamıştı ve İtalya ile aynı kefede olmak istediğini anlamaya ve kendisini buna mecbur hissetmeye başlamıştı.
Bu duygu belki, Japonların, 1915 yılında, Çin’i kontrol altına almak için ileri sürdükleri 21 şartın Amerika itirazları karşısında geri çekilmesinden kaynaklanıyordu. Dikkati çeken bir nokta Çin’in, 1895 yılındaki Çin-Japon Savaşı’ndan bu yana daima Japon Ordusu’nun asıl hedefi olmasıydı. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda İmparatorluk Savunma Politikası Deniz Kuvvetleri’nin görüşüyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ni asıl muhtemel tehlike olarak nitelendirdiyse de Ordu (Kara Kuvvetleri), Uzak Doğu’da büyük kara gücü olan Sovyet Rusya’dan çok daha fazla endişeliydi.
Ve ardından Japonlar için çok kötü olarak nitelenen 1921-24 dönemi geldi. Önce, İngilizler nazikçe Japonlarla müttefik olmayı sürdürmeyi reddettiler, bu ret görüşünün altında bir dereceye kadar Japonların Pasifik’teki yayılmacı belirtileri yatmaktaydı. Japonlar bunu bir hakaret olarak kabul etmişler ve beyazların kendilerine karşı cepheleşmeye gittikleri kanısına varmışlardı. Bu kızgınlıkları ve aşağılanmaları 1924 yılında yapılan anlaşma içinde Asyalıları göçmen olarak kabul etmeyen madde kapsamına Japonların da alınmasıyla doruk noktasına çıktı.
Bu arada İngilizler Uzak Doğu’da Singapur’da, donanma için deniz üssü inşa edeceklerini duyurmuşlardı. Bu çok açıktı ki, Japonların durdurulmasını amaçlayan bir girişimdi ve Japonlar tarafından kendilerine karşı bir meydan okuma olarak nitelendirilmişti.
Bütün bu olanlar, Japon liderlerini zora ve olağanüstü baskı altına sokmuştu. Shantung bölgesinin Çin’in bütünlüğünün güvence altına alınmasıyla bu konudaki kızgınlıkları da iyice artmıştı.
Asıl ilginç, düşündürücü ve acı olan, Washington Antlaşması’nın, Japonların Pasifik’teki müteakip istila ve yayılma siyasetlerine yeşil ışık yakmış olmasıydı. Bu anlaşma uyarınca bölgelerde yapımı tasarlanan Amerikan ve İngiliz deniz üsleri ya geciktirildi ya da gereği gibi güçlü tahkim edilmedi. Amerikalılar, Japonların bu anlaşmaya açıkça karşı çıktıkları4 on üç sene içerisinde, ellerinde bulundurmaları gereken silahlı kuvvetlerin gerek sayı gerekse nitelik yönünden belirlenen sınırları aşmasına göz yummuşlardı.
Daha liberal Japon siyasi liderleri 1929 yılından patlak veren ekonomik buhranından çok etkilenmişler ve askerlerin ekonomik sorunların üstesinden gelmek için yayılmanın kaçınılmaz olduğu görüşü karşısında çaresiz kalmışlardır.
1931 yılının Eylül ayında “Mukden Olayı” bölgedeki komutanlara Mançurya’ya girmek için bahane yaratmış ve burayı kukla Manchukuo devletine dönüştürmüşlerdi. Ve Japonların burada anlaşma gereği Güney Mançurya demiryolunu savunan birlikleri, Mukden’deki Çin garnizonuna muhtemel bir taarruzu önlemek amacıyla saldırmışlar ve silahsız hale getirmişlerdi. Buradaki gerçekler saptırılıyordu. Ve böylece birkaç gün içerisinde Mançurya işgal edilmişti. Her ne kadar bu işgal Milletler Cemiyeti ya da Amerika Birleşik Devletleri’nce tanınmasa da, itirazlar ve yaygınlaşan ağır eleştiriler Japonlara 1933 yılında bir anlamda Milletler Cemiyeti’nden ayrılma fırsatı tanımıştı. Japonlar üç yıl sonra Nazi Almanyası ve Faşist İtalya ile birlikte Anti-Komintern Paktı’na girdi.
1937 yılında Marco Polo Köprüsü7nde meydana gelen hayli kuşkulu bir çatışma Japon Kwantung Ordusu’nun Kuzey Çin’i işgal etmesine yol açtı. Japonlar müteakip iki yıl içerisinde işgali genişlettiler. Fakat Japonlar, Çan Kay Şek yönetimindeki Milliyetçi Çin kuvvetleriyle yaptıkları mücadelede giderek batağa saplandılar. 1937 yılının yaz ayında, Şanghay’a yaptıkları taarruz püskürtüldü. Ancak bu sonuç uzun vadede işlerine yaradı. Her ne kadar burada aldıkları derslerin ışığında Rus-Japon Savaşı’ndan bu yana kendilerine olan aşırı güvenden ve taktik hatalarından doğan politikalarını değiştirme ve düzeltme eğilimine girdiyseler de, Batı Mançurya sınır ihtilafı konusunda Sovyet Ordusu’yla yaptıkları savaşta 15.000 Japon askeri kuşatılmış, 11.000’i kaybolmuştu. Ruslar bu başarıyı 1939 yılının Ağustos ayında muharebe alanına getirdikleri üç piyade tümeni ve beş mekanize tugay sayesinde kazanmıştı. Alınan derslere karşın bu yenilgiden de kurtulamamışlardı.
Aynı ay, yani Ağustos 1939’da umulmadık ve beklenmedik bir şekilde imzalanan Nazi-Sovyet Paktı nefret uyandırdı ve ılımlı bir Japon Hükümeti’nin işbaşına gelmesine neden oldu. Fakat, Japonların bu tepkisi ancak Hitler’in 1940 yılından Batı Avrupa’yı işgal etmesine dek sürdü ve Temmuz 1940’ta, Prens Konoye’nin başkanlığında, Mihver yanlısı bir hükümet Japon Ordusu tarafından başa getirildi. Bu hükümetin başa gelmesiyle Çin’deki işgal hızlanıyor, aynı zamanda Japonya Eylül 1939’da, Almanya ve İtalya ile birlikte “Üçlü Paktı” imzalıyordu. Bu anlaşmaya göre Mihver Devletleri, Müttefiklere katılan her devletin karşısına dikilecekti. Bu paktın asıl hedefi, Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahalesini önlemekti.
Burada dikkati çeken temel nokta, birçok açılardan birbirine yakın kuvvetlerde olan iki taraftan Japonların, hayati önem taşıyan uçak gemisinde çok üstün olmalarıdır. Bundan başka, böyle bir çizelgenin sayısal durumu gösterdiği halde, nitelik yönünden farklılığı yansıtması mümkün değildir. Japon kuvvetleri küçük, manevra ve hareket kabiliyeti yüksek, iyi eğitimli, özellikle gece muharebelerinde üstündüler. Müttefiklerde olduğu gibi komuta ve dil birliği konularında zaafiyetleri yoktu. Müttefiklerin iki ana üssü Pearl Harbor ve Singapur arasındaki mesafe tam 9000 kilometre idi. Miktar ve donatım yönünden Japon Donanması çok daha iyiydi. Bir çok yeni gemisi vardı ve bunlar daha iyi silahlarla donatılmış ve daha iyi hız yapabilen gemilerdi. Müttefiklerin ana muharebe gemilerinden sadece Prince of Wales Japon gemileriyle boy ölçüşebilecek durumdaydı.
Kara Kuvvetleri’nin durumuna bakarsak, Japonların tertiplenmelerinin nasıl olduğunu ayrıntılarıyla görebiliriz. Güneybatı Pasifik’teki harekâtları için toplam elli bir tümenlerinden sadece on bir tümenini tahsis etmişlerdi. Bu kuvvetlerin toplamı yaklaşık 250.000’i muharip, 150.000’i yardımcı sınıfa ait olmak üzere 400.000 kişiydi. Müttefiklerin toplamı belirsizdi. Japonlar Taarruz için karar verdiklerinde İngilizlerin Hong Kong’da 11.000, Malaya’da 88.000 ve Burma’da 134.000; Amerikalıların Filipin’lerde 11.000, Filipinlerin kendi askerlerinin de 110.000 ve Hollandalıların 25.000 asker ve 40.000 milis kuvveti olduğu tahmin ediliyordu. Görünüşte, bu kadar az bir kuvvet farkıyla böylesine geniş bir taarruzu başlatmak ***** oynamak gibiydi. Gerçekte, bu çok iyi düşünülmüş bir kumardı. Deniz ve havanın kontrolü genellikle Japonlara bölgesel alanlarda sayısal üstünlük kazandırırken bu üstünlük, tecrübeyle ve özellikle amfibi, orman ve gece taarruzlarında çok iyi eğitimli olmalarıyla bütünleştiğinde çok daha fazla etkili oluyordu.
Hava gücünde Japonlar, Kara Kuvvetleri birinci hat birliklerinde bulunan toplam 1500 adet uçaktan sadece 700 adedini kullanıyorlardı, fakat bu zafiyet Formoza’da üste bulunan Deniz Kuvvetleri 11’nci Hava Donanması’nın 480 adet uçağı ile takviye ediliyordu. Uçak gemileri başlangıçta, güneyde gerçekleştirilecek harekâtların hava desteğinde kullanılmak üzere planlanmıştı. Fakat, Kasım ayında, hemen hemen savaştan dört hafta önce, mevcut Müttefik uçaklarının menzillerinden üstün olan Japon avcı uçaklarının menzillerini daha da arttırıldı. Böylelikle bu uçaklar Formoza’dan kalkışta 700 kilometrelik uçuş yapabiliyorlardı. Bu Filipinler’e gidip dönmek demekti. Böylece uçak gemileri Pearl Harbor saldırısı için tahsis edilebilirdi.
Bu japon uçaklarına karşı Amerikalıların, Filipinler’de uzun menzili 35 adet B17 Uçan Kale bombardıman uçağının da dahil olduğu 307 adet faal Amerikan uçağı hazırdı. Bunlar menzillerinin dışında, Japon uçaklarından üstün değildi. Çoğu eski model olmak üzere Malaya’da 158 adet İngiliz ve diğer yerlerde de 144 Hollanda uçağı vardı. Burma’da, o vakit İngilizlerin otuz beş avcı uçağı vardı. Japonların, havadaki bu sayısal üstünlüğü, eğitim ve uçaklarının özelliklerindeki üstünlükle birleşince de, Japonların çok avantajlı bir durumda olduğu ortaya çıkıyordu.
Ayrıca, Japonlar amfibi harekâtlardaki gelişmelerine de çok şey borçluydular, zira bölge sadece bu harekâtın gerektirdiği ada ve körfezlerle doluydu. Tek zayıf oldukları nokta ticari gemilerinin yetersiz oluşuydu. Toplam taşıma kapasiteleri 6 milyon ton kadardı. Ancak bu zafiyet savaşın sonlarında kendini gösterecekti.
Özetle Japonlar savaşa, özellikle nitelik yönünden büyük bir üstünlükle başladılar. Savaşın başlangıcında, tek korkuları Amerikan Pasifik Donanması’nın hemen müdahale etmesiydi. Fakat, bu tehlike Pearl Harbor baskınıyla ortadan kaldırıldı.
İstihbarat ise, güç dengelerini sıralarken ender olarak ortaya konan bir unsurdu. Genel olarak Japonlar, bölgeyi önceden uzun uzun inceledikleri için istihbarat yönünden iyiydiler. Fakat, Müttefikler, Amerikalı Albay William Friedman’ın 1940 yılının yaz aylarında Japonların diplomatik şifrelerini çözmesi sayesinde avantajlı duruma geçmişlerdi. Bundan sonra, Japonların bütün diplomatik ve askeri şifreleri Amerikalılar tarafından çözülebilmişti. Savaşın hemen öncesinde yürütülen müzakerelerde Tokyo’nun önerilerini gündeme gelmeden önce bilebiliyorlardı. Japon büyükelçisine sadece harekâtın yerini ve tarihini söylemiyorlardı.
Her ne kadar Amerikalılar, Pearl Harbor’da gafil avlandılarsa da, Japonların şifrelerini çözmeleri kendilerine çok büyük yarar sağlamış ve de bu avantajı zamanla daha da iyi kullanmışlardı.
Japon stratejisi ikili hedef üzerine yoğunlaşmıştı. Savunma ve taarruz Çin’i yenebilmek için gerekli olan petrol ikmal kaynağını güvence altına almak, böyle yapmakla Çin’e gelebilecek olan petrolün yolunu da kesmiş olacak ve Çin’in direniş için gerek duyacağı petrol de engellenmiş olacaktı. Japonya, Amerika Birleşik Devletleri gibi muhtemel gücü kendisinden üstün olan bir ülkeye karşı koyma gücünü, Mihver Devletleri’nin Avrupa’yı egemenliği altına almasından alıyordu. Sovyetler Birliği, Hitler’in Avrupa’daki konumundan o denli endişe duymaya başlamıştı ki, Uzak Doğu’daki soruna neredeyse hiç müdahale etmiyordu. Şayet Japonlar, kuzeyde Aleut Adaları’ndan güneyde Burma’ya kadar uzanan savunma hattının yarılmasının imkânsızlığını görüp nihayet Japonların “Büyük Doğu Asya” hülyasını kabul edeceklerini umuyorlardı.
Bu planın, Hitler’in taarruz amacıyla Arhangelsk’den Astrahan’a kadar oluşturmak istediği savunma hattıyla temel benzerliği vardı. Amaç, burayı Asya’ya kapatmaktı.
Japonların planı başlangıçta Filipinler’i ele geçirmek, ardından Amerika’nın kurtarma girişimini beklemekti. Amerika Birleşik Devletleri bu harekâtları mandası altında bulunan topraklarda düzenlerken, Japonlar da asıl kuvvetleriyle Amerikalıları püskürtmeyi planlıyordu. Üç aşamalı bir plan dahilinde, Japonlar sırasıyla Filipinler’i 50, Malezya’yı 100 ve Hollanda Doğu Hint Adaları’nı 150 gün içerisinde ele geçirmeyi planlıyorlardı. 1939 yılının Ağustos ayında, uçak gemilerinin önemine ve işlevine çok inanan Amiral Yamamoto, Japon Birleşik Donanması’nın Komutanlığı’na atandı. Yamamoto, Amerika Birleşik Devletleri Pasifik Donanması’nın, Japonların boğazına saplanmak üzere olan bir hançer olduğunu ustaca görmüş ve baskın tarzında bir saldırıyla bu donanmaya çok ağır bir darbe vurmayı planlamıştır. Japon Deniz Kuvvetleri kurmayları ise bu iddialara biraz kuşkuyla ve isteksizce bakıyorlardı.
Bu başlangıç taarruzunun zamanlaması sorun yarattı. Bölgesel saat farklılıkları örneğin, Hawaii’de 7 Aralık Pazar günü iken, Malaya’da 8 Aralık Pazartesi olacaktı. Fakat, bütün asıl harekâtların Greenwich saat ayarı esas alınarak 17.15 ile 19.00 saatleri arasında gerçekleştirilmesi kabul edildi. Ve saldırılar yerel saatle sabahın ilk saatlerinde icra edilecekti.
Amerikalılar uzun süre Filipinler’in terk edilmesine taraftar olmamışlardır. Fakat, Hawaii’deki Pearl Harbor üssünden 7500 kilometre uzakta olan Filipinler’in askeri açıdan savunulmasının olanaksızlığı geçerliliğini koruyordu. Plana göre saedce başken Manila’nın yanında, tahkim edilmiş Luzon’da bulunan Batan Yarımadası’nda kıyıbaşı oluşturabilirdi. Bununla beraber, 1941 yılının Ağustos ayında plan değiştirilmiş ve bütün Filipinler’in elde tutulması kararlaştırılmıştır.
Plandaki bu değişikliğin nedenlerinden biri 1935 yılından beri Filipin Hükümeti’ne danışmanlık görevi yapan ve 1941 yılının tekrar Amerika Birleşik Devletleri Ordusu’na çağrılan ve Uzak Doğu’daki kuvvetlerin komutanlığına atanan General Douglas MacArthur’un baskısı. Amerika Başkanı Roosevelt, 1934 yılında, Amerika Birleşik Devletleri Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı olan MacArthur’un dört yıllık görev süresini bir yıl uzatarak kendisine verdiği değeri göstermişti. Diğer unsur ise, Almanya’nın Sovyetler Birliği ile uğraşmasından bu sorunla boğuşmasından yararlanmak isteyen Roosevelt’in, petrol ambargoksunda yaptığı gibi Japonlara karşı daha sert bir tutum izlemeye başlamaya karar vermesiydi. Üçüncü unsur ise hava kuvvetlerine katılmasıyla sadece Formoza’yı değil, bizzat Japonya’yı bombalayacağı umut edilen uzun menzilli B17 Uçan Kale bombardıman uçaklarının yarattığı iyimser havaydı. Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri B17’leri beklemeden taarruz etti. Bunların dışında, Amerikan Genelkurmay Başkanlığı’nca hiç hesaba katılmayan bir Pearl Harbor baskını vardı.
İkİncİ Dünya SavaŞi - Panzer Bİrlİklerİ
Araçlarını harekete hazır tutmakta güçlük çeken ilk Alman Askeri örgütü, zayıf ikmal hattının sonunda yer alan Rommel’in Afrika Birlikleriydi. İki Panzer tümeninin (5’inci Hafif tümen ve 21’inci tümen) tank taburlarına dördüncü bölüklerin ilave edilmesi ancak Mayıs 1942’de oldu.
Afrika Birlikleri başından beri, maharetleri ve ele geçirdikleri düşman ve müttefik malzemeleri sâyesinde ayakta durabilmişlerdi. Gönderilen takviye teçhizatın büyük bir kısmı denizin dibini boylamış, fakat Tanrı’nın da yardım ettiği Almanlar gerek İngiliz’lerden ele geçirdikleri, gerekse İtalyan’lardan kalan ikmâl maddelerini akıllıca kullanarak durumlarını düzeltebilmişlerdi.
Tobruk’taki kalenin durumu, 1941 ve 1942’de çölde savaşanların aklından çıkmıyordu. İngiliz’ler, kaleyi kurtarmak ve Afrika Birliklerin yok etmek, Rommel ise, İngiliz’lerle Mısır’da hesaplaşmadan önce burayı ele geçirmeyi gerekli bir başlangıç olarak görünüyordu. İngiliz’ler de, Alman’lar da, planlarını diğerinden önce uygulamaya çalışıyordu. Her ikisi de 1941 Kasım’ının başında hazırlıklarını tamamlamayı başardılar. İlk harekete geçen İngiliz’ler oldu. Bu harekâtı “Haçlı Harekatı” diye adlandıran İngiliz’lerin, Tobruk’a doğru üç kol hâlinde ilerlemeye başlaması, Rommel için bir sürpriz oldu. Eylül’de Mısır’daki İngiliz mevzilerine 21’inci Panzer tümeninin başında bir saldırı yapan Rommel, düşmanın bir taarruz harekâtına hazırlandığını fark edememişti.
İngiliz’ler saldırdığı zaman, Mısır’dan, kuşatılanlara yardım etmek amacıyla gelecek olan İngiliz kuvvetlerinin önünü kesmek için iki Panzer tümenini limanın doğusuna yerleştiren Rommel, Tobruk’a hücum etmek üzereydi. 50 mm.lik tanksavarlarla Haziran’a nispetle daha iyi durumda olan Rommel, ordularını gelmekte olan savaşa en uygun şekilde mevzilendirmişti. İngiliz’lerin 756 tankına karşılık Almanların 569 tankı vardı. Diğer taraftan Alman topları sayıca üstün ve daha da etkendi. İngiliz’lerin zırhlı tugaylarını dağınık bir düzenle kullanmalarına karşılık, Alman’lar toplu bir düzeni tercih ediyorlardı. Bir haftalık zor ve karışık bir manevradan sonra Tobruk’un güneyinde, Sidi Rezegh yakınlarında Afrika Birlikleri, İngiliz zırhlı birliklerini tuzağa düşürerek yenmeyi başardılar.
Bu tank savaşları Rusya’dakilerden daha küçük çapta oluyordu. Fakat sınırlı olmalarından ötürü, tank muharebesinin inceliklerini daha açıkça ortaya koyuyorlardı. Bunların derin bir şekilde incelenmesi Komutanlara faydalı olabilirdi.
Ateş düellosu, görüntü aldatmasının müsaade ettiği maksimum uzaklıkta oluyordu. Her iki tarafın da atış isabetinin pek parlak olmamasına rağmen Alman’ların optik üstünlüğü tank topçularının daha isabetli ateş etmesini sağlıyordu. Mekanik arızalardan ötürü olan tank kaybı, savaşta kaybedilen tanklardan daha fazlaydı; her iki tarafın da tank gücünün sürekli azalıp çoğalması, tamir gruplarının gayretlerini ve topçu tahribatını yansıtıyordu. Cepheye en hâkim mevkiin işgal edilmesinin ikinci planda kaldığı, devamlı hareket hâlinde oluşan bu muharebede, çöl bir tank mezarlığı hâline geldi. Bundan ötürü tank mezarlıkları tâmir grupları tarafından işgali bir zafer sayılabilirdi.
Rommel, İngilizlere öldürücü darbeyi vuracağı noktaya eriştiği zaman büyük bir taktik hatâsı işledi. Eğer 24 Kasım’da Sidi Rezegh’de tuzağa düşürdüğü İngiliz’leri 24 saat daha ufalamaya devam etmiş olsaydı, zafer onun olabilirdi. Bunun yerine, o, Mısır sınırı boyunca İngiliz irtibat sistemini hedef alan heybetli bir tarama harekâtına girişmiş ve dolayısıyla sarsılmış olan İngiliz kuvvetlerine, savaşta hasara uğramış çok sayıda tankı tâmir ederek tekrar kendisine karşı kullanma olanağı sağlamıştı. Bu durum, İngiliz’lerin çok lehine oldu, çünkü Rommel’in sınır baskını yalnız İngiliz’lere tank kazandırmakla kalmamıştı. Rommel savaşın kontrolünü kaybederek, kuvvetlerini iyi idare edemediği bir saldırıda Panzerler kendilerini çok güç durumda bırakacak bir zayiat vermişlerdi. Tobruk yakınlarındaki savaşın 15 gün daha devam etmesine ve Panzerlerin İtalyan’larla işbirliği yaparak bazı yüzeysel zaferler kazanmasına rağmen bu kuvvetler yenilmekten kurtulamadılar. Rommel’in tank gücü azalmış, ikmâl maddeleri tükenmişti. Eğer El Agheila’ya çekilmeyi başaramasaydı birliklerinden geriye eser kalmazdı. Alman askerleri burada da Rusya’da olduğu gibi cesaretle ve yokluk içinde savaştılar.
Amerika’nın müttefikler tarafında savaşa girmesi, Amerikan endüstrisinin böyle bir madde harbinde oynayacağı rolün bilinmesine rağmen, askerlerin morali üzerinde âni bir yıkıcı tesir yapmadı. Engeller ve hayâl kırıklıkları hiçbir zaman Alman askerlerinin kendilerine ve önderlerine olan güvenini sarsmaya yetmemişti. Geri çekilirken birden meydan okurcasına geri dönerek tâkip edenlere saldırır ve büyük zayiat verdirirlerdi. Bir ara geri çekilmelerinin sonuna gelmişlerdi. Bu sırada karşı saldırıya geçen düşmana yeni bir karşı hücum yapmışlardı. Bu hücumda tank ve tanksavarlar daha önce hiçbir saldırı harekâtında görülmemiş bir şekilde işbirliği yaptılar.
Alman karşı taarruzlarının başarılı olmasının nedeni, düşman birlikleri yazma, çizme emir ve yetki isteme tutkusu içinde boğulurken, Panzerlerin yeni şartlara derhal uyabilmeleriydi. Alman yöntemlerinde, İngiliz’lerde olmayan bir devamlılık görülürdü. (Bunun nedeni Alman Komutanlarının uzun müddet görevlerinin başında tutulmuş olmalarıydı.) Alman komutanlarının çoğunun âdet üzere cephede çalışarak yorgun düşmemelerine rağmen pek azı görevden alınmıştı. Rommel’in yeni saldırısı başarılı oluyordu. Ocak sonunda İngiliz’ler Bingaziden atılmış, ön saflardaki kuvvetleri, İtalyan’ların yardımına gerek kalmadan Alman’lar tarafından yok edilmişti. Şaşkınlıktan donup kalan esas İngiliz kuvvetleri bu kez Gazala’da bir savunma hattı tesis edip, Tobruk civarını perdelemeye başlamıştı.
Rommel’in görüşüne göre, çöl harbi o zamana kadar geldiği gibi devam edemezdi. Afrika’daki Birliklerinin her mahalli zaferi, İngiliz’lerin tekrar güçlenmesini gerektiriyordu. Rommel, Amerika ve İngiltere’nin, Afrika’ya sel gibi ikmâl maddeleri akıttığından haberdardı. Yakın bir zamanda tam bir zafer kazanamadığı takdirde Afrika Birliklerinin sonu gelmiş demekti. Aynı zamanda İngiliz’lerin bir gün kendisininkine denk bir taktik geliştireceklerini de tahmin ediyordu.
Alman’ların 1942 ortalarına kadar Afrika’daki savaşları ya savunma ya ad ganimet ele geçirmek amacıyla oldu. Rommel, daha sonra İngilizleri Gazala’da yenerek Kuzey Afrika’daki İngiliz etkisini ilelebet yoketmek, Tobruk’u almak ve sonra da Mısır’a ilerleyerek Süveyş kanalı üssünü ele geçirmeyi arzuluyordu. Bu plana göre Rommel, Hitler’in tâlimatının aksine hareket edecekti. Hitler ondan Tobruk düştükten sonra durmasını ve Afrika Birliklerinin deniz irtibat hattını kontrol eden Malta’yı işgal etmesini istiyordu.
26 Mayıs 1942’de Rommel her zaman olduğu gibi yine Panzerlere güvenerek hücuma geçti. İngilizlerin kıyıdan Bir – Hakeim’e kadar olan mayın tarlaları arasında bir piyade savunma hattı hazırladığını anlayan Rommel, cephe gerisindeki İngiliz zırhlı birliklerine saldırmadan önce, zırhlı birliklerini güneyden bir kuşatma harekâtına başlattı.
Rommel’in düşmanın reaksiyonu hakkındaki tahminleri doğru çıkmıştı. İngiliz tankları daha önceleri olduğu gibi yine dağınık bir düzeydeydiler. Fakat, daha iyi silâhlanmış ve zırhlanmış Amerikan Grant tankları ve 6 librelik (50 mm.lik Alman tanksavar topunun benzeri) İngiliz tanksavarlarıyla karşılaştığı zaman, teknik kalite ve yetenek konusundaki tahminlerinin yanlış olduğunu anlamıştı. Ayrıca mayın tarlaları da Alman’lara büyük güçlükler çıkarmıştı.
Grant’lar, öncü Alman Kuvvetlerinin bir süre harekâtı durdurmalarına sebep oldu. Buna; savaş alanında umdukları kadar işe yarar ikmâl malzemesi ele geçirememeleri de tesir etmişti.
30 Mayıs’ta Rommel’in İngiliz zırhını yenemediği açıkça belli olmuş, ikmâl maddeleri tükenmişti; düşman tarafındaki mayın tarlalarının arkasında kalan yerde mevzilenmiş ikmâl birliklerinin tam zamanında gelmesini sağlayacak bir geçidin açılabileceği ümidiyle bekliyordu. Bu arada, geçit olarak kullanılacak olan mevkiin, düşman piyadeleri tarafından tutulmuş olduğunu keşfetmek, Afrika Birliklerinin şansını daha da azalttı.
Müteakip harekât, zırhlı tekniğin geliştirdiği ana bir aşamayı gösteriyordu. Rommel, İngiliz’lerin hiç vakit kaybetmeden, bütün kuvvetleriyle bu sıkışık savunma hattına (buraya kazan adı verilmiş) saldıracaklarını düşünmüştü. Dolaşarak güneye gitmesiyle kurtulabilirdi, fakat bunun için yeterli yakıtı yoktu. Seçme hakkı olmayan Rommel, ümitsiz bir şekilde İngiliz’lerin tanksavarlara saldırarak mahvolmalarını bekliyordu. İngiliz’lerin yaygın bir düzey içinde hücum edeceklerini, mayın tarlalarında hiçbir engelle karşılaşmadan çıkıp kaçabileceklerini düşünemiyordu.Aslında, Kazan’a yapılan İngiliz saldırılarında, Panzerler hiç hasar görmemiş, bilâkis İngiliz tankları kayıp vermişti. Bir defasında, içme suyu yokluğundan ötürü Rommel teslim olmayı bile düşündü.
Birkaç gün sonra Kazan’dan çıkmayı başaran Alman’lar önce Tobruk’un batısında, sonra Tobruk’ta İngiliz ordusunu tehdit etmeye başlayarak İngiliz’leri istedikleri yerde savaşmaya teşvik etmişlerdi. Panzerler yine her zamanki taktiklerini uygulamak istiyorlardı. Zırhlı birlikler ve tanksavar düşman için hayatî olan bir mevkii işgal edecek ve sonra burayı tekrar almak isteyen düşman kuvvetleri, toplar ve hareket hâlinde olan tanklar tarafından yok edilecekti.
İngiliz’ler Gazala’da bu şekilde tuzağa düşürüldü ve harbin başında sayıca çok üstün olan tank güçleri bu tuzaktan sonra, çok zayıf düştü.
Artık, Tobruk’taki piyade birliklerini koruyabilecek ve Mısır sınırında bir müteharrik savunma tesis edecek kadar tankları kalmamıştı. Zırhsız bir çöl savaşında kurtuluş ümidi yoktur.
Tobruk, 21 Haziran’da Afrika Birliklerinin eline geçti. Rommel bu zaferi, Hitler’den Malta planından vazgeçerek, bozguna uğramış İngiliz’leri Mısır’a kadar takip etme izni isteyerek kutladı. Bu, fırsatçı Hitler ve Mussolini’nin reddedemeyeceği bir teklifti. 30 Haziran’da Panzer birlikleri, İngiliz’leri, uzun zamanda hazırladıkları Mersa Matruk’daki savunma hattından pek fazla direnme görmeden attı.
Sıra, El Alamein’deki İngiliz savunma sistemine gelmişti. Matruk’tan hareket eden şaşırmış durumdaki ve geri çekilen İngiliz’ler arasında ilerleyen Alman’lar, büyük bir karışıklık içinde El Alamein’e vardılar. Alman tank gücü 50’den fazla değildi. İkmâl maddeleri, kamyonlar ve bazı toplar İngiliz’lerden ele geçirdikleri ganimetlerdi. Panzerler bu şekilde malzeme tedarik etmekte son derece başarılıydılar, fakat ne yazık ki, kısa bir zaman sonunda zinde ve tam teçhizatlı İngiliz kuvvetleriyle savaşmak zorundaydılar. Böylece, Akdeniz’le Qattara tuz bataklığı arasındaki 40 millik boşlukta muharebe ümitsiz bir duruma dönüştü.
Afrika’daki Alman tanklarının çoğu bakım atölyelerinin kıdemli müdavimiydi. Tank mürettebatı da tahammül güçlerinin sonuna gelmişti. El Alamein hattında Temmuz’dan Kasım’a kadar sürüp giden savaş, hem teknik elemanlar hem de taktikçiler için bir kâbus olmuştu. Müteakip savaşlarda irtibat mihveri dışında kalan Afrika birliklerinin imhası hedef alınmıştı. Hücumların direk olarak Panzer birliklerine yöneltilmesine rağmen, bu kez İngiliz’ler Alman zırhlarına değil de tanklar tarafından savunulmayan İtalyan piyadesine yüklendiler. Gayeleri, İtalyan’ları kurtarmak için zamansız bir karşı hücuma geçmeye Alman’ları kışkırtmak ve dolayısıyla Alman tanklarının hasara uğramasını sağlamaktı.
Her iki taraf da yorgun düşmüştü. Artan mayın tarlaları büyük karışıklıklara sebep oluyor ve Rus steplerindeki çamurun yaptığı gibi gerek Alman’lar gerekse İngiliz’ler büyük güçlüklerle karşılaşıyorlardı. Önceleri olağan bir durum arz eden çöl mayın tarlaları, Alman’ların savunmaya çekilmeleriyle, zırhlı harbin güçlüklerine bir yenisini ekleyen temel bir taktik olarak kullanılmaya başlandı.
Ağustos sonuna kadar savaşın yerini küçük çapta muharebeler aldı. Her iki taraf da güçlerini arttırmaya çalıştılar; bu arada Afrika Birlikleri Rus T-43’e karşı koyabilmek için yapılmış yeni tip Mark IV tankıyla takviye edildiler. 30 Ağustos’ta, Rommel, İngiliz’leri EL Alamein’den atmaya bir kez daha teşebbüs ederek, düşman geri hatlarının tuttuğu Alam Halfa tepesine saldırdı. İngiliz kuvvetlerinin yeni Komutanı Montgomery bu hayati mevkie saldırılacağından emin olduğundan kuvvetli bir savunma hattı hazırlamıştı.
Rommel’in başarısızlığının tek nedeni, düşmanın iyi mevzilenmiş olması ve yakıt stoklarının bitmek üzere bulunmasıydı. Bütün Alman saldırıları, güçlenmiş İngiliz tank ve tanksavarları tarafından geri püskürtüldü. Bu arada İngiliz Hava kuvvetleri Alman ikmâl hatlarına sürekli olarak bomba yağdırıyordu. Bir haftadan az bir zamanda Alman hücumu başladığı yere geri gönderilmişti.
Kuzey Afrika’daki bu püskürtmenin üzerine de Rusya’da olanlar eklendiği zaman Alman kayıplarının hesaplanmayacak kadar çok olduğu görülüyordu. Rommel ilk defa yenilmişti. Savaşın çok kısa sürmesi yenilginin yarattığı moral yıkıntısını bir kat daha arttırmıştı. İkmâl yetersizliğiyle kıvranan ordusunun karşısına, malzeme gücü yüksek olan bir düşman çıkmıştı; ayrıca, düşman Rommel’in taktiklerini Rommel’e karşı ustalıkla kullanıyordu. Panzerler, diğer ordulardan teknik ve psikolojik yönlerden üstün olan kendilerine özgü yöntemleriyle, üç yıldan beri bütün düşmanlarını çembere alıp yenmeyi başarmıştı. Zaferlerin süslediği bu devrede, hava kuvvetleri, düşmanın güçlü direnmelerini zayıflatarak, onların uçaklarının savaşa girmelerini önleyerek ve bazen de ileri birliklere ikmâl yaparak Panzer hareketlerini desteklemişti.
Ama artık İngiliz ve Amerika’lılar için bu kötü günler geçmişti. Rommel çölde kendisini âciz duruma düşüren savunma sisteminin, yakında diğer cephelerindeki Panzer birliklerini de aynı duruma düşüreceğini ilk ileri süren Komutan oldu.
O sırada, Rus ordularının yok edilmesini hedef tutan büyük Kafkas taarruzu başlamıştı. Alman Genel Kurmayının bu durumla ilgilenmesi artık şaşırtıcı değildi. Başarıların sarhoşa çevirdiği Alman’lar, kendilerini dünya üzerindeki en üstün askeri güç olarak görüyor ve gerek dışardan gerekse içerden gelen eleştirileri küçümsüyordu. Panzer başarıları bütün Alman üst kademelerinde tehlikeli bir kendini beğenmişlik yaratmıştı. Rommel, Eylülde hastalanarak Almanya’ya döndü. Rommel’in halefi, kurulmuş olan savunma sisteminin böylesine malzeme yokluğu içinde sürdürülen savaş için en uygun düzen olduğu kanısında idi.
Cephesinin mayın tarlaları arasındaki ön hattını, piyade birlikleri, geri hattınıysa İtalyan zırhlı tümenleri ve Panzerler tutuyordu.
Düşman sızmalarını mümkün olan en kısa zamanda önleyebilmek için zırhlı araçlar cepheye her zamankinden daha yakın duruyordu. Zırhlılara sadece belli sınırlar içinde savaşmaları söylenmişti. Bu kısıtlama fazla petrol sarfiyatını önlemek için konmuştu. Araçlar sadece acil durumlarda hareket edecekti.
Bu taktiklerin Panzerlerden en etken şekilde yararlanmayı engellediği 23 Ekim’de başlayan muharebede anlaşıldı. Mongomery’nin giriştiği yıpratma savaşında hava desteği altında saldıran piyade birlikleri ön planda geliyor, topçuların arkasında kalan zırhlı birliklerse önemsiz rol oynuyorlardı. Bu savaşta Panzerlerin, düşmana verdirebildiklerinden daha çok kaybı oldu. Amerikan yapısı Sherman tankları İngiliz tankçılarına 88 mm.lik Alman tanksavarları karşısında bir eşitlik sağlamıştı. Mihver devletlerinden piyade hattı parçalanmış, aradaki boşlukları doldurmak görevi Panzerlere düşmüştü.
Rommel adamlarını içinde bulundukları güç durumdan kurtarmak için tekrar Afrika’ya döndüğünde, Afrika birliklerinin başında zırhlı birliklerin kurulmasına önayak olanlardan General von Thoma bulunuyordu. Sonunda Rommel bile İngiliz baskınının önüne geçememiş ve cephe iyice parçalanmaya başlamıştı.
Rommel son çare olarak iki Panzer tümenini de (sadece 50 tankları kalmıştı son petrollerini kullanmak pahasına da olsa rahatça hareket edebilecekleri çöle gönderdi. Hitler’in “geri çekilmek yok” prensibi onları kurtaramamış, bilakis daha güç duruma sokmuştu. Savaşarak geri çekilmekte olan Mihver kuvvetlerinin artıklarını düşmandan Thoma’nın zayıf zırh perdesi koruyordu. Alman ve İtalyan kuvvetleri bozguna uğramıştı. Thoma’nın esir düşmesinden sonra askerlerinin başına Rommel geçti. Mihver kuvvetleri her an yakıt bitmek tehlikesiyle karşı karşıyaydılar.
Kasım ortalarında Panzer birlikleri bir daha dönmemek üzere Mısır’ı terk ettiler. Bu geri çekilme o zamana kadar Alman’ların uğradığı en ani bozgundu. O günden sonra bütün cepheler aynı duruma sahne oldu.