kaynak:bilmiyorum pc de kayıtlı...
DUYGU GÜCÜ
xDuygu gücümüzü tükettiğimizde, saatlerce uyuyan, oturan, okey oynamaktan başka bir şey yapamayan insanların durumuna düşeriz. Seyredende merak ve heyecan uyandırmayan hayat, onu yaşayanın kalbinde de donuk ve değersizdir. Duygusuz insanlar çalışamazlar; dolaysıyla da mutlu olamazlar; yani başaramazlar.
xHeykele duygu yükleyebilseydiniz, canlanır, kendini yönetirdi. Duygu insanı canlandırdığı gibi, insanın çevreye yaydığı duygu da çevresindeki maddeye can katar.
xMadde özünde duygudur. Madde olarak algıladığımız eşyaların özde ve kaynakta madde olmadığını görmek şaşırtıcıdır. Hele keskin duyguların ve içtenliğin maddenin yapısını ve işleyişini ezip geçtiğini öğrenmek daha da ilginçtir.Madde duyguysa, duyguya hakim olan maddeyi de esareti altına alır. Duygu derinliği ruhsal gücün en önemli enerji aracısıdır.
xDuygu maddeyi şah damarından yakalar; çünkü duygu, maddeyi oluşturan enerji dalgasının kökeninden gelen bir esintidir. Duygusuz insan maddenin hâkimiyetinde yaşarken, duygulu insan maddeye hâkim yaşar.x
xÖZETLEYEN SÖZLER:
x·xxxxxxxx Seyredende merak ve heyecan uyandırmayan hayat, onu yaşayanın kalbinde de donuk ve değersizdir.
·xxxxxxxx Duygu maddeyi şah damarından yakalar; çünkü duygu maddeyi oluşturan enerji dalgasının kökeninden gelen bir esintidir.
·xxxxxxxx Duygular bir defa istemenin gücünü, bir milyon kez istemek kadar büyütebilir. Sesi çığlığa dönüştüren duygudur.
·xxxxxxxx Para dağıtıldıkça azalır; ama, duygu dağıtıldıkça artar.
·xxxxxxxx İsteklerinize yüklediğiniz duygular ne kadar yoğunlaşırsa, onlara ulaşmak için harcamanız gereken emek, o kadar azalacaktır.
·xxxxxxxx Heyecan, sadece sürekli yenilenmeyi ve farklılaşmayı başaran hayatı kuşatır.
·xxxxxxxx Büyük isteklerin ilk karşılığı, büyük heyecanlardır.
·xxxxxxxx Beş bin ilgili ve duyarlı insan, elli milyon ilgisiz ve duyarsız insanı istediği gibi sürükler.
·xxxxxxxx İnsan bilmediğine muhtaç değildir; muhtaç olmadığından heyecan duymaz ve heyecan duymadığına talip olmaz.
İNANMA GÜCÜ
İman yapma, şüphe yıkma gücüdür. İnanmadığınızı gerçekleştirmeye hazır değilsiniz ve tüm kimliğiniz inanmadığınıza karşı, yıkılamaz bir direnç gösterir. Ruhsal zekânın en önemli aracı imandır.
Başarabileceğinize ne kadar inanıyorsanız, başarma ihtimaliniz o kadar fazladır. Çünkü inancınız ne kadar güçlüyse, a)ruhunuza o kadar güç verilecek; b)o kadar az emekle aynı işi yapabileceksiniz; c) çevresel faktörler o kadar yardımınıza koşacak; c) kaderiniz o ölçüde isteklerinize göre belirlenecektir. x
xÖZETLEYEN SÖZLER:
·xxxxxxxxxxx Tereddüt içinde büyük bir iş yapmaktansa, emin olarak küçük bir iş yapın.
·xxxxxxxxxxx Bir yetenekteki eminlik düzeyi ne kadar güçlenmişse, onun gerektirdiği emek o kadar azalacaktır.
·xxxxxxxxxxx Bir insanın ruhsal enerji potansiyeli, inanabilme genişliği kadardır; ama, bu potansiyelin açığa çıkan miktarı, sadece inandığı kadardır.
·xxxxxxxxxxx İnanç üretmenin, şüphe tahribatın çekirdeğidir.
·xxxxxxxxxxx Hayallerinize saldıranlar, aslında kaderinizle savaşıyorlar.
·xxxxxxxxxxx İman her an meyve veren bir ağaç, düşünce ise kök salmaya çalışan bir çekirdektir.
·xxxxxxxxxxx İman, Yaratıcının sınırsızlığına ayna olmak için insanın başvurabileceği tek kaynaktır.
·xxxxxxxxxxx Kendi hakkınızda yaptığınız değerlendirme, hakkınızda bir duaya dönüşüyor.
·xxxxxxxxxxx sizin gücünüze değil, sizinle olan güce dayanacaksınız.
·xxxxxxxxxxx Başaranlar, önce inandılar, sonra yaptılar; başaramayanlar ise, önce yapıp sonra inanmayı deniyorlar.
·xxxxxxxxxxxBaşaracağına inanmak, belki kesin başarıyı getirmeye yetmeyebilir; ama, başaramayacağına inanmak, kesin başarısızlığı getirecektir.
x
GEREKÇGÜCÜ
Ruhsal zekâ, “nasıl olacağına” değil, “niçin olacağına” bakar. Geleceğimizde ne olacağıyla ilgilenir; onun nasıl olacağı ise zihinsel ve duygusal zekamızın alanına girecektir.
Sağlıklı bir vücut için spor yapıyorsak istersek yüzmeye, istersek futbola gideriz. Zihinsel zekamız, daha sağlıklı olduğu için yüzmeyi, duygusal zekamız da soysal boyutu nedeniyle futbolu tercih edebilir. Ama bunlardan önce, sporunx hayatımıza girip girmeyeceği, ruhsal zekamızla ilgilidir.x
“Neden isteklerim olmuyor, istemediklerime mahkum muyum?” diye sormadan önce, “Bunu niçin istiyorum?” diye sormalıyız. Çünkü hayatımıza girecek her olay, önce yaşama gerekçelerimiz açısından ayıklanacaktır.
Niyetlerimizle uyuşmayan isteklerimiz kabul edilmeyecektir. Kastımızla çelişen çabalarımızın sonucunu göremeyeceğiz. Başarımızı, “eylemlerimizin mükemmelliği” değil, “niyetlerimizin yüksekliği” belirleyecektir. Niyetlerimiz, yaşama gerekçelerimizdir.
Özetleyen Sözler
·xxxxxxx Niyetlerimizle uyuşmayan isteklerimiz kabul edilmeyecektir.
·xxxxxxx Başarımızı, “eylemlerimizin mükemmelliği” değil, “niyetlerimizin yüksekliği” belirleyecektir.
·xxxxxxx Şayet başarırlarsa, Kaderleri su için kuyu kazana su, altın için kuyu kazana altın sunacaktır.
·xxxxxxx Yaptıklarımızın değil, gerekçelerimizin sonuçlarını alacağız.xxx
·xxxxxxx Niyetlerimizi kontrol edemezsek, hayatımızı kontrol edemeyiz.x
·xxxxxxx Gerekçelere adanmayan her dakika, sokağa salınan gerekçeler tarafından çalınacaktır.
·xxxxxxx Ruhunuzla dinlemezseniz, ruhsal evreni kuşan bilgiler beyninize akışmazlar.x
·xxxxxxx Ruhunuz edindiği tüm bilgileri gerekçelerinize çözüm bulmak için sorgular.
·xxxxxxx Engellerinize gerekçeleriniz kadar meydan okuyacaksınız.
·xxxxxxx Her eylem bir tohumdur; onun programını suretindeki ihtişamında değil, özündeki niyetinde arayacaksınız.
·xxxxxxx Gücünüzü aşan niyetler geliştirirseniz, dışarıdaki güçler etki alanınıza girecektir.xx
·xxxxxxx Oynayacağımız rolün yüksekliği, adanacağımız ideallerin büyüklüğüne bağlı olacaktır.
·xxxxxxx Kimse, yaşama gerekçesinden yukarıya çıkamaz.
·xxxxxxx Gerekçesi olmayanların, gerekçelerle kuşatılmış evrende yeri yoktur.
·xxxxxxx Ruhunuza her gün aynı şeyi söylerseniz, size her gün aynı şeyi yaptırır.x
·xxxxxxx Bir sorundan kurtulmanın ilk adımı, oluş biçimine yönelik tedbirlerden önce, gerekçelerine yönelik tedbirler almaktır.
·xxxxxxx Niyetler aniden değişirse sonuçlar da aniden değişebilir.
·xxxxxxxx Kötü niyet, iyilikten, kötülük; yardımdan, ihanet; saygıdan, nefret üretecektir.
x
ISRAR GÜCÜ
xÇekirdeğin meyve olmasını bekler gibi ısrar edeceksiniz. Ruhsal Zekânın gerektirdiği ısrar, düşüncelerinizden ve duygularınızdan başlar, eylemlerinize yansır. Düşünmekte ve inanmakta ısrar edemeyen, davranmakta ısrar edemez.
xIsrar, günde on saat konuşma kapasitenizi günde yüz saat konuşmaya çıkarmaz. Israr yüz kiloyu kaldırma gücünüzü bin kiloya yükseltmez. Israrın asıl etkisi eylemlerinize değil, eylemlerinizin sonucunadır. Israr sayesinde on saat konuşmanın etkisini bin saat konuşmuş gibi arttırabilirsiniz.
xDiğer tüm değişkenleri sabit sayarsak formül şudur: Başarı Düzeyi=Israr x Eylem. Eylem kapasitesi sınırlı, ancak ısrar kapasitesi sınırsızdır. Ruhsal Zekâ açısından ısrar en vazgeçilmez özelliktir. Israr başarının çarpanıdır; ısrarınız yoksa, diğer tüm imkanlarınız sıfırlanmıştır. Evren tarihi boyunca, ısrarsız bir tane başarı gösterilemez. x
Aynı çalışmaları sürdürmekte zorlanabilirsiniz; ama, aynı şeyleri düşünmekte ve hissetmekte ısrar edebilirsiniz. Öncelikli ısrar, zihinsel ısrardır; ısrar içinizden ayrılmadığı sürece, tüm tutum ve davranışlarınızı yönetmeye devam eder.
xBaşarının gelişimi çoğu zaman bilinçli çabalara bağlı olmaz. Çocuğun zihnine bir düşünce çekirdeği ekersiniz ve yıllar onu besleyip büyütür. Zihninizde gelişenlerin bazıları böyle şeylerdir; her nasılsa oraya çekirdekler ekildi ve yıllar onları yeşertti. Zihninize bir düşüncenin ekilmesine izin verirsiniz; ona engel olmazsınız; yıllar geçer, sizi zorla değiştirdiğini görürsünüz.
xIsrarın bir yönü uyanık bilincinize bağlıdır; düşünmeye ve davranmaya devam ederek ısrar etmiş olursunuz. Diğer yönü hayatınızı yöneten gizli taraflarınıza bağlıdır. Siz vazgeçmediğiniz ve kararınızı değiştirmediğiniz sürece, ruhunuz ve derin bilinciniz sizin adınıza ısrar etmeye devam ederler.x
xIsrar sabra, sabır zamana ihtiyaç duyar. Ağacınızı hemen şimdi dikeceksiniz; çalışmaya başlayacağınız an şimdidir. Yaptığınızın şimdi ve çalışma boyunca alacağınız ücreti, kalbinizi kuşatan sevinç ve coşku olacaktır. Tarihe adınızı yazdıracak başarı, ömrünüz boyunca ağaç yetiştirmektir; ömrünüz boyunca ağaçların meyvelerini yemek değil. Sizi yediğiniz meyvelerle değil, yetiştirdiğiniz ağaçlarla anarlar.
xEn büyük meyve, bir hayata mal olan meyvedir. Domates yetişir, meyvesini verir ve ölür. Çoğu bitkiler meyvelerinin yenildiğine şahit olamazlar bile. En büyük insanlar, insanlığı ne kadar değiştirdiklerini Dünya gözüyle göremediler.
xÖZETLEYEN SÖZLER:
En güçsüz insan, en durağan yaşayan insandır.
Her gün sıfırdan başlarsanız, bir ömür boyunca sadece bir gün ilerleyebilirsiniz.
Bir hayal sizi bugün coşturuyorsa, yarın da coşturur; o zaman zihninizde sürekli dolaşmasına izin verin.
Hızınız, engelleri parçalayıp geçmenizi sağlayacak kadar yüksek olmalıdır.
Tüm yenilgilerin ardında, uzun süreli duraklamalar vardır.
Mücadele devam edebildiği sürece yenilgi yoktur.
Senin en iyi olman, her gün senden daha iyi olmayı başarmandır.
Önemli olan en iyiyi yapmak değil, yapabileceğinizin en iyisini yapmaya adanmaktır.
Sık sık karar değiştirenler bilmelidirler ki, bozulan her karar, vazgeçilen her söz, iradeye savrulan keskin bir kılıçtır.
Dikkat nereye saplanmışsa, eylem oraya yönelik olacaktır. Tırmanırken sadece zirveyi gören, ilk adımda yuvarlanacaktır.
Hayalde kavuşmanın zevkini, kavuşma yolculuğunun çilesine tercih edenler, kavuşamazlar.
Sabrın gerilmesi zaferin, taşması ise yenilginin habercisidir.
Kısa dinlenme aralıkları dışında duraklamayın; duraklamak durmanın ilk biçimidir.
KANAAT GÜCÜ
Dünyaya yansıma biçimleri aynı, fakat iç anlamları arasında uçurumlar olan iki kelimeyle tanışın: Hırs ve kanaat. Kanaat, çılgınca istemek ve çalışmak; ama, elde edilen her sonuca razı olmaktır. Hırs da çılgınca istemek ve çalışmak; ama, hiçbir sonuçtan razı olmamaktır. Bu şaşırtıcı farkı kavrayamamak yüzünden kaybediyoruz.
xÖZETLEYEN SÖZLER:
Kanaat, çılgınca istemek ve çalışmak; ama, elde edilen her sonuca razı olmaktır.
Azim ölümüne çalışmaktır; “hiç ölmeyecekmiş gibi ve yarın ölecekmiş gibi” çalışmayı birleştirmektir.
Mevcut imkânlarından mutlu olamayanlar, cumhurbaşkanı da olsalar mutsuzluğa mahkûmdurlar.
Şimdi diktiğiniz ağacın yarın meyve vermesi imkânsızdır.
Durdurulamayacak olan insan, zulüm ve sapkınlık dışındaki her hâli şükürle karşılamayı başaran insandır.
Kanaat mutluluğu, hırs mutsuzluğu besler.
Hırs, imkânlarını ve ilerleyişini insandan gizler; onu taktirsiz bir nankör hâline getirir.
Hırs dünyayı ayaklarınızın altından kaldırıp sırtınıza yükler.
Hırs yüzünden, küçük çirkinliklerde fırtına koparan, ama küçük güzelliklerdeki mutluluğu göremeyen insanlar hâline geliyoruz.
Karşılıksız verenin alacağı karşılık, kesinlikle verdiğinden fazla olacaktır. İnsanlardan karşılık beklerseniz işin içine ticaret girer, en fazla verdiğiniz kadar alırsınız.
RUHSAL ETKİLEŞİM GÜCÜ
Varlığın bir tarafı yaratan, diğer tarafı yaratılandır. Yaratan ezeli; yaratılan, sonradandır. Yaratılanlar alemini yani kâinatı iki boyutlu görüyoruz; her şey çift yaratıldığı gibi kâinat da çift yaratılmıştır: Madde evren (mülk, eşya, galaksiler), Ruhsal evren (Melekut, ruhlar, melekler).
Ruhsal evren, maddesel evrenin altına, derinlerine, içine veya arkasına yerleştirilmiştir. Maddesel evrene sıçrayan,x somut evrende gözlemlenebilir her şey, soyut formlarıyla ruhsal evrende yaratılmıştır. Soyut evren, Güneşe bakan ayna gibi Yaratıcıya bakar; ayna Güneşin özelliklerini nasıl yansıtırsa, ruhsal evren de yaratıcının özelliklerini öyle yansıtır.
Madde evren, kendi içindeki enerji akımlarıyla birbirini etkileyen, yönlendiren, değiştiren eşyalardan oluşmuştur. Maddesel etkileşimin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysa maddesel evrende olup biten tüm etkileşimler, aslında onların ruhsal köklerinde, yani ruhsal evrende meydana gelen etkileşimlerdir. Biz yüzeyde o etkileşimleri farklı biçimlerde algılıyoruz.
İşte bu bölümde, Ruhsal Zekânın çok önemli bir alanıyla buluşuyoruz: Ruhsal etkileşim süreçlerini keşfeden, maddesel etkileşimin ne kadar yüzeyde ve basit olduğunu kavrayacaktır. Asıl etkileyen güce sarılan, yüzeydeki güçlerden hiç etkilenmez. Ruhuyla hareket eden, maddeye meydan okur.
xÖZETLEYEN SÖZLER:
·x İdeolojilerin yıkıldığı gün, arkalarındaki toplum desteğinin bittiği gündür.
·x En güçlü ruhsal enerji, iman derecesine gelmiş düşünce tarafından üretilir. İnsan ne kadar içtense, o kadar güçlüdür.
·x Ruhlarıyla dayanışmış on kişi, birbirlerinden tüm yönleriyle kopuk yaşayan bir milyon kişiden daha güçlüdür.
·x Bir toplumun gücünü belirleyen, sahip olduğu nüfusun çokluğu değil, sahip olduğu ruhsal ortaklıkların çokluğudur.
·x Etkisi geçici olan fiziksel tatmine ulaşamayanlar, kaçınılmaz olarak kalıcı etki bırakan ruhsal tatmin yollarına başvururlar.
·x Yüzlerce ilgisiz ve samimiyetsiz dostun ruhsal desteği, bir tek can dostun ruhsal desteği kadar büyük olamaz.
·x Dışına, içinde olanları aktaran bir dost, yeryüzünün en sevgili hazinelerinden biridir.
·x Ruhsal iletişim, insanı, sempati duyduğu topluluğu kopyalamaya zorlar.
·x Ruhsal kamuoyunu bazen tek bir insanın çığlığı belirler.
·x Aynı gün ve dakikaya odaklanan az dua, dağınık zamanlara yayılan çok duadan daha etkilidir.
·x Çevrenizin sizi ne taraftan ittiğine bakmayın, üzerinizdeki itme gücünü ne tarafa kullandığınıza bakın.
·x Bir ağacın, daha fidan iken saldırıya uğraması nerede, dal budak ve kök saldıktan sonra saldırıya uğraması nerede.
x
İLAHİ İRADE GÜCÜ:
Tüm evren ilahi iradenin eseridir ve her şeyin son kararı ilahi iradeye dayanır. Yaratıcı irade, her şeyden bağımsız ve her şeyin sahibi olduğu halde, kararlarını ve tercihlerini rasgele ve “hikmetsiz şekilde” ortaya koymaz.
Eğer ilahi iradenin nasıl karar verdiğini öğrenebilirsek, karar akışı içerisindeki konumumuzu kontrol edebiliriz.Ruhsal Zeka, Yaratıcının hikmetlerini tanımamıza, neyi niçin istediğini anlamamıza imkan verir. Bilmemiz gereken şudur: Eğer o istemese, ağzımızdan bir kelime çıkamaz; o şu saniye kalbimizi çalıştırmasa, kalbimiz çarpmaz. Ona o kadar bağlıyız ki, içerden dışarıya, geçmişten geleceğe tüm yaratıkların nihai sınırlarına kadar her şey, onun sınırsız ve karşı konulmaz kontrolü altındadır.
Kimse ona rağmen başarılı olamaz; kimse onun izin vermediği, yaratmadığı eylemler içerisinde yer alamaz. Şu halde, bizim Yaratıcı irade karşısındaki konumumuz nedir? Nasıl oluyor da başarılı oluyoruz? Nasıl oluyor da bazılarına sıra dışı destekler veriyor, bazılarının yollarına aşılmaz engeller koyuyor? Nasıl ve neden? Bu sorulara cevap bulan ruhsal zeka, İlahi iradenin alanına girerek, “niçin” yaptığını görecek, kendi üzerindeki hükümleri değiştirmek için de “gerekçelerin” içerisinde kendine bir yer seçebilecektir.
Beklenmedik bir olayın, kimin veya kimlerin hangi tercihlerinden doğmak üzere olduğunu hissetmek insanın uykularını kaçırır. İlahi iradeyi çözümlemek, Hızır(as)’a sunulan bilgi alanına girme teşebbüsüdür ve bu alana girmek korkutucudur.
xÖZETLEYEN SÖZLER:
Eğer meleklere, insan ruhu gibi hür bir irade verilseydi, tabiat inanılmaz bir karmaşaya bürünürdü.
Hücreyi yöneten kanun, hücrenin genetik koduna ayrıca işlenmiştir.
İnsanın kişisel iradesi, kişisel imkânlarıyla ve çevresel şartlarıyla sınırlıdır.
Yeryüzü mahkemeleri mazlumun vicdanını teskin etmeyebilir; ama hayata yerleştirilen adaletten kimse kurtulamaz.
Pek çok insan, iyi araçları kötü amaçlar için istediğinin farkında değildir.
Ya çilesini çektiğiniz sefayı sürüyorsunuz; ya da sürdüğünüz sefanın çilesini çekmeye hazırlanıyorsunuz.
Kaderin Sahibinin önünüze çıkardığı merdivenler, görünürde sizi durdurmak için, gerçekte sizi yükseltmek içindir.
Hak ettiğiniz kötülükten zarar, hak etmediğiniz kötülükten fayda görürsünüz.
x
ALTŞUURUN İKNA EDİLMESİ
Mutlaka başarmak istediğimiz hedefimizin gerçekleşmesine giden yolda son olarak dikkat etmemiz gereken husus “alt şuurumuzun” Hedef hakkında ikna edilmesidir.
Bu aşamada bizi hedefimizden saptırabilecek bütün içsel direnç mekanizmalarını kıracağız. Dış direnç ve engelleme faktörlerinin kırılması için yapılabilecek şeyler buraya kadar üzerinde durulan esaslar arasına serpiştirilmiştir.
Alt şuurun ikna edilmesinden neyi kastediyoruz?
Esasen insanın tekrar tekrar yapa geldiği her şey alt şuurunda otomatikleşir ve kökleşir.
Ancak alt şuurun ne tür emirlerden anladığını bilmediğimizde alt şuurumuz bazen arzuladığımızın tam aksi olan alışkanlıklar da geliştirebilir. Yani yapmamayı çok arzuladığımız şeyin tam aksini çaresizlik içerisinde yapıveririz.
Bu aşamada alt şuurun karşı direncini kıran ve tam istediğimizi otomatikleştiren mekanizmanın üç temel unsuru üzerinde duracağız.
1.Altşuur “Şimdiki zaman kipinde verilen emirleri kodlar.” Derinlikler Psikolojisi kavramını getiren C.G. Jung’a bir atıf yapmak istiyorum. Jung’un çizdiği şuur haritası bir daire gibidir. Üst tarafta düşünce, alt tarafta duygu, sağ ve sol tarafta duyum ve sezgi vardır. Bu dairenin üst tarafı uyanık ve kontrollü şuura, alt tarafı alt şuura yani anlık ihtiyarın kontrolünde olmayan otomatikleşmiş şuura yakındır. Esasen bu çizgiyi dış dünyadan iç dünyaya ya da fizik bedenden ruhsal bedene ulaştırabiliriz. Alt şuurun daha derinlerinde Jung’un psikolojisinde arketip denilen, Bediuzzaman’ın kanun olarak tanımladığı değişmez kalıplar vardır. “Korku, sevgi, kin...” şeklinde tanımlayabileceğimiz bu kalıplar soyut halleri itibariyle doğuştan gelir ve bütün insanlarda aynıdır. Bu ortak alt bilinç ya da bunun üzerindeki toplumsal ve ferdi alt bilinç düzeylerinde ise bahsi geçen kalıpların alt parçaları kişiler ve çevre tarafından oluşturulur.
Fiziksel dünyadan ruhsal dünyaya yaklaşıldıkça bilinç nazarında geçmiş ve gelecek genişlemeye başlar. Şu halde tam ruhsal noktaya inildiğinde zaman geçmiş ve geleceğiyle beraber “sürekli şimdi” halini alır. Dolaysıyla ruh geçmiş-gelecek zaman dilimlerinde değil “sonsuz şimdi” bilinç düzleminde çalıştığı için ruhsal kalıplar dünyasının yakınlarındaki alt bilinç en doğru şekliyle “şimdiki zaman ile ilgili emirleri” anlar.
Eğer ana teorik hedefimizi gelecekte başaracağımızı düşünürsek alt şuurumuz için gelecek her zaman gelecektir. Alt şuurumuza “güzel konuşmayı öğreneceğim” emrini gönderirsek 50 yıl sonra o hala gelecekte bir zaman öğrenmemizi bekleyecektir. O halde yapılacak şey “şimdi bilinç düzleminde” atılacak üç adımdır:
Sanki olmuş gibi hayal edeceğiz.(Hayalimizde hedefimizi sanki gerçekleştirmiş gibi yaşıyoruz.)
Sanki olmuş gibi düşüneceğiz.(Düşünce kontrollü ve planlı olması, bütüncül olmaktan çok analitik olması özellikleriyle hayalden ayrılır.)
Sanki olmuş gibi hareket edeceğiz. Güçlü olmanın başarılmasına götüren en kestirme yol ilk iki aşamadan sonra -palavradan bile olsa- güçlüymüş gibi davranmaktır.
2. Altşuur olumlu emirleri anlar: Olumsuz emirlere itaat etmez veya tersine çevirir. Kendimize “şunu yapmayacağım” demeyeceğiz. Çünkü ya başaramayız ya da alt şuurumuz bize tam tersini yaptırır. Nedeni şudur:
Her şeyin mülk(cismani), meleküti(ruhani) ciheti olduğunu biliyorsunuz. Eşyanın cismani yönünde güzel/çirkin, olumlu/olumsuz realiteler vardır. Ancak eşyanın içsel/meleküti/ruhani yününde zıtlıklar karmaşası yoktur. Her şey nettir ve pozitif yönde ilerler. Alt şuur meleküti yüze yakın bir realitedir. Dolaysıyla benzer karakterleri taşır. Allah’ın koyduğu kanunlar ve bize verdiği irade çerçevesinde dış dünyamızı etkileyen iç dünyamızı yönlendirmek istiyorsak asla geriye dönüş emri vermemeliyiz.
“Yapmıyorum” dediğimizde her defasında yapmak bizi daha fazla sıkıştırır. İleri gitmemiz gerekiyorsa “yapıyorum” diyeceğiz ama ya yapa geldiğimiz şeyler yapmak istemediğimiz şeylerse...
Çözüm alt şuurda kodlu gerçeği reddetmek değil onun yerini bir başka şeyle doldurmaktır. Bediuzzaman bu gerçeği “mecralarını değiştirmek/kanalize etmek” şeklinde tanımlar. Örneğin”TV seyretmek yerine kitap okuyorum” diyebiliriz. Birçok ana/baba çocuklarına “evladım yapma” der ama genellikle çocuk daha fazla yapar. Ama “evladım, her gün daha uslu oluyorsun. Tembellik yerine çalışkanlığı tercih ediyorsun” diyen valideynin alacağı sonuç çok daha farklıdır.
3.Altşuur acı verenlerden uzaklaşır, zevk verenlere yaklaşır: Bu Allah’ın koyduğu bir kanundur ve bütün insanlarda aynı şekilde işler. Köken itibariyle sonradan kazanılmış bir özellik olmamakla beraber bu unsurun dışa yansıyış biçimleri sonradan öğrenilmiştir. Yani alt şuur her zaman kötüden kaçar, iyiye yaklaşır; ama neyin iyi, neyin kötü olduğu büyük oranda sonradan öğrenilmiştir.
Yani alt şuur pislik, sıkıntı, nefret, utanç... gibi nesnel ve duygusal realitelerden kaçarken temizlik, huzur, iftihar, sevgi gibi realitelere yaklaşır. Bu kaçınılmaz bir akıştır. Alt şuurumuzu ikna ederken bu kanundan da faydalanacağız. Yani istemediğimiz şeyleri alt şuurumuzun kaçıştığı realitelerle, istediklerimizi de alt şuurumuzun yaklaştığı realitelerle eşleştireceğiz.
Örneğin çok tavuk yeme alışkanlığı yüzünden şişmanladınız ve sizi tavuk yemeye zorlayan otonom çağrışım sistemini parçalamak istediniz. Kural basittir. Bunu ister sadece zihnen yapın isterseniz tavuk yerken zihninizde yaşayın. Alt şuurun nefret ettiği şeyler...Çürümüş tavuk yiyorsunuz. Dişleriniz arasından leş kokularını hissediyorsunuz. Etlerinde kan, irin, kokuşmuşluk var. Yerken sümük karışıyor. Algı girişlerinizi yaygın olarak kullanma ve tahayyül kabiliyetinizin gücüne göre bunu 5-10 defa ayrıntıyı olarak canlandırın bakalım bir daha tavuk yiyebilecek misiniz? Çocukluğunda yaşadığı benzer şeyler yüzünden soğan/sarımsak/patlıcan vs yemekten tiksinenler vardır.
“BEYİN YORULMAZ” MI?
Geçtiğimiz haftaki yazımızda insan beyninin yorulmadığını, beynin dinlenmesi için hiç bir şey yapmadan oturmayı tercih edenlerin bu suretle çalışma performanslarını azalttıklarını iddia etmiştik. Nihayet beklediğimiz itiraz değerli dostum Faruk Meral’den geldi.
Bizim iddiamız beyin üzerinde araştırma yapan birçok tanınmış bilim adamının üzerinde ittifak ettiği açık bir gerçektir. Ayrıntıyı bu köşeye sıkıştıramayız ama biraz sohbet edelim ve siz karar verin.
Beyin araştırmacılarından Dr. W. Grey Walter’ in incelemelerine göre “insan beynine birazcık benzer bir makinenin yapılabilmesi için 300 trilyar dolardan fazla para gerekiyor.” Böyle bir makinenin çalışabilmesi için de 1 trilyon wattlık elektrik enerjisine ihtiyaç var. Ancak yine de hiç bir makine insan beyninin potansiyel gücünü aşamaz.(10 Günde Kusursuz Bellek, s.15) Ve kitabın yazarı Dr. Joyse Brothers “Beynin yorgunluk diye bir şey tanımadığını; zihni en yüksek derecede verimli kılmanın bir yolu bulunduğunu keşfedeceksiniz.” Diyor.(a.g.e.,S.36)
Konuya girelim: Sistematik işleyiş bakımından insan beyni ile vücudun diğer bütün dokuları farklı bir yaratılışa sahiptir. Eski Amerikan Tıp Cemiyeti Başkanı Dr. Frederik Swartz’ ın dediği gibi “Bir insanın takvim yaşı ne olursa olsun vücut hücrelerinin çoğu birkaç günlükle yüz günlük arasındadır.” (Mutluluk ve Zenginlik Yolları, S.92) Kısacası; insan beyninin temel dokusal dizilimi(hardware) doğduktan kısa bir süre sonrasına kadar tamamlanır. Artık yeniden beyin hücreleri yaratılmaz. Oysa diğer bütün vücut hücrelerinin ömrü ortalama 100 gün olduğuna göre beden yılda üç defa değişir. Dakikada üç milyar hücre yaratılır vücudumuzda ve yılda üç defa ceset değiştiririz.
Oysa beyin hücreleri değişmez. Biz hala kafatasımızın arkasında ana yadigarı beyin hücreleriyle yaşıyoruz. Beyin hücreleriyle diğer hücreler arasındaki farklardan bazılarına değinelim. Göz, kulak vs. organ dokularındaki faaliyet programları sabittir. DNA sarmalında bütün hücre çeşitlerinin fonksiyonları kodludur ve her hücrenin bağlı olduğu dokuda o uzvun fonksiyonu ile ilgili çalışma kodu ön plana çıkar. Örneğin her yaratılan yeni göz hücresi aynı fonksiyonu icra eder. Oysa aynı hücre potansiyel olarak böbrek hücresinin de kullandığı bilgi kodunu çekirdeğinde taşır.
Beyin ise programlanmış unsurların yanında diğer bütün hücrelerden farklı olarak “yeniden ve yeniden programlanabilirlik” özelliği taşır. İnsanların sürekli yeni şeyler öğrenmesini mümkün kılabilecek sistem budur. Beynin çalışma sistemiyle ilgili ayrıntıyı merak edenler için “Düşünmek, Öğrenmek, Unutmak” isimli kitabı tavsiye ederim.
Normal hücrelerde proteinler kodlanmış emirleri yerine getirirler. Oysa beyindeki proteinler bilgi yüklenirler. Her gelen yeni bilgi hücrenin, -albümin sentezi yoluyla- kimyasal yapısında değişime yol açar. Beyinde bu görevleri yapan 100 milyar hücre aynı zamanda elektriksel kod halinde algı girişlerinden gönderilen mesajları ilgili beyin merkezlerine “doğru” kanallarda yönlendirirler.
Beynin karmaşık mesaj alış ve işleyişi “Çok Kısa Süreli, Kısa Süreli ve Uzun Süreli Hafıza” olmak üzere elektriksel olarak başlayıp kimyasal olarak sonuçlanan üç ayrı süreç izler.
İşte bunlar olurken beyin hücreleri için yoğun miktarda enerjiye, oksijen ve glikoza ihtiyaç vardır. Beyin hücreleri saf ve değişebilir bilgi taşıdıklarından deformasyonun ve netliğin bozulmasının engellenmesi için Yaratıcı, beyin hücrelerine diğer hücrelerdeki gibi ayrı bir besin deposu yerleştirmemiştir. Dolaysıyla beynin enerjisi kesildiğinde vücut bir anda kilitlenir ve beynin ölümü birkaç saniyede gerçekleşir. Yine de buraya yeterli bilgiyi sıkıştıramıyorum.
Biraz da beynin faaliyetlerine bakalım. Uyanık insan: Beyin, kalp, böbrek gibi Yaratıcının koyduğu ve kudretiyle koruduğu otomatik mekanizmaları insan iradesinin dışında kontrol eder. İnsanın alışkanlık haline getirdiği eylemleri de insana sormadan otomatik olarak işler. Bunun yanında insanın konuşması, yürümesi gibi bedensel eylemleri de yürütür. Algı girişlerinden belli bir eşiğin üzerine çıkarak beyne ulaşan bütün mesajları işler. Ayrıca zihinsel(düşünme vs.) , duygusal(sevme vs.) bütün faaliyetlerin de bio-kimyasal karşılıklarını işleme koyar.
Uyku halindeki insan: Uyku halinde beyin uyanık insanın durumundan daha yoğun çalışır. Uyku halinde eksik olan sadece konuşmak yürümek gibi iradi faaliyetlerdir. İnsanın açık algı girişlerinden(kulak, doku, dil) her yeterli şiddetteki mesaj uyku halinde iken de beyne ulaşır. Yani uyuyan çocuğun saçlarının okşanması , kulağına fısıldanan bir söz bile hem de hayatında değişiklik yapabilecek şekilde beynine kaydolur. Ve beyin uyku halinde bu defa çok daha yorucu bir iş yapar. İnsan REM(hafif ) uykusunda iken gön boyu alınan bütün zihinsel-duygusal mesaj ve faaliyetleri düzene koyar. N-REM(derin ) uykusunda iken ise bu defa gün boyu oluşan bedensel yorgunluklar neticesi hücre ölümleri, yeni hücreler vs. Faaliyetleri düzene koyar. Bütün bunları yaparken de ertesi gün kendisine bilgilerin işlenmesi ve uzun süreli hafızada albümin senteziyle kimyasal olarak kodlanması için lazım olan proteini depolar.(Ayrıntılı bilgi için Bilim Teknik dergisinin üç ay önceki sayısında uyku ile ilgi araştırmaya bakabilirsiniz.)
Bütün bunlar iddiamızın delillerini bütün açıklığıyla ortaya koymaya yetmeyebilir. Gerisini Faruk Beyle özel görüşeceğim. Evet beyin 24 saat durmadan çalışıyor. Ve Alman Beyin Antrenman Kurumu Başkanı B. Fishner’in dediği gibi “küçük bir tatil veya birkaç saat TV seyretmek suretiyle beynin uyarımdan yoksun bırakılmasıyla beyinde oluşan performans kaybının giderilebilmesi için bir-iki hafta zihin egzersizine” ihtiyaç olabiliyor. 100 bin ismi hafızasına kaydedebilmek beynini aktif ama “doğru” şekilde kullanabilenlere nasip olmuştur. Ne kadar harika yaratılmışız!
HEDEFE KİLİTLENMENİN YOLU
Hedefin (stratejik planın) gerekli aşamalarıyla belirlenmesinin ardından sıra bu planın hayata geçirilmesine gelir. Bunun başarılmasını sağlayacak kesin yol “hedefe kilitlenme” veya “hedefle bütünleşme” şeklinde ifade edilebilir.
Hedefle bütünleşme kişinin hedefle tanımladığı bilinç(şuur) düzleminde yaşamasıdır. Yani zihnin bilinçli veya bilinçsiz olarak hedefle bağlantılı düşüncelere, telkinlere, nesnelere sürekli kendisini açık tutmasıdır.
İnsanın önceden tanımlanmış bir şuur atmosferinde yaşaması nasıl temin edilebilir?
Bunun birinci ve en basit yolu kişinin hedefiyle ilgili ayrıntıları hafızasından çağırarak üzerinde düşünmeye karar vermesidir. Ancak bu yol her ne kadar ilk ve kaçınılmaz yol olsa da tek başına yukarıda bahsini ettiğimiz sonucu doğurmaz. Yani bir iş yapmak istiyoruz. Bir defa düşünüyoruz. Sonra zihnimizden kayıp gidiveriyor, unutuyoruz. Ardından bir daha hatırlayabilmek için hafızamızdan ilgili konuyu yeniden bilinç düzeyine çağırmak zorunda kalırız.
İkinci yol stratejik planın zihnin otomatik çağrıştırma mekanizmasına bağlanmasıdır. Hedefi hayatımızda beş duyumuzdan aldığımız ne kadar çağrıştırıcıyla birleştirirsek hedefin bilinç düzeyine çıkması o kadar sık olacaktır. Hatta bu sıklığın bir süre devam etmesi halinde yeni çağrıştırıcılar oluşacak ve gittikçe bilincin her anı hedefe dönük düşüncelerle dolacaktır. Artık bir noktadan sonra istesek bile zihnimizden bu düşünceleri boşaltmaya gücümüz yetmeyebilir. Örneğin hayatımızın gayesinin -seri yazımızda geçen ana teorik hedefin- “Rıza-i İlahi” olduğunu varsayalım. Ezan okunduğunda, bir cami gördüğümüzde bunu düşündük. Bu birlikte düşünüşün tekrarı, bir süre sonra bunları her görüş ve duyuşta aynı hedefi hatırlatır. Sonra çağrıştırıcıları genişlettik. Kuş sesi duyduğumuzda , ağaçları seyrettiğimizde aynı hedefi düşündük. İçimizden ve dışımızdan aldığımız her algıya kadar bu süreç genişletilebilir.
Otomatikleşmenin tek yolu tekrarlamadır. Ancak otomatikleşmenin kolay ve güçlü olması başka faktörlerin de devreye sokulmasını gerektirir. Otomatikleşme veya bizim konumuzda hedefle özdeşleşme temelde iki düzeyde gerçekleşir.
A. Düşünce Düzeyinde: Bu düzeyde yukarıda da geçtiği gibi iki yol takip edilebilir. Birincisi hedefi soyut haliyle çok fazla düşünmektir. Yürürken, otururken, tıraş olurken boş bulabileceğimiz har anımız buna müsaittir. İkincisi hedefi(stratejik planı) mümkün olan en fazla şeyle ilişkilendirmektir. Kişilerle, mekanlarla ,işlerle, nesnelerle birlikte sık sık yoğrulan hedef bir süre sonra ilgili her nesne, mekan, iş veya kişi tarafından bilinçsizce hatırlatılır. Buradaki teorik açıklamaların örneklendirilmesine ihtiyaç olmadığını düşünüyorum.
B. Duygu Düzeyinde:Bu düzeyde yapılması gereken şey hedefi duygularla birlikte düşünmektir. Duygu dediğimiz şey düşünceden farklı bir yapıya sahip olan sevinç, hüzün, korku, kin gibi soyut hissedişlerdir. Hedefimiz “çalışkanlığı sevmekse” duygularımızın hedefimize paralel olanlarından herhangi biri aktif olduğunda hedefimiz üzerinde yoğunlaşmamız bizi birinci yoldan çok daha hızlı ve güçlü bir muvaffakiyete eriştirecektir.
Yukarıda geçen birinci tip özdeşleştirme ile hedef kişisel alt bilinçte otomatikleştirilir. İkinci tipte ise otomatikleştirme daha derinlere iner. Hatta tamamen kontrol dışı kalabilir. Bu noktada “hedef-duygu” birleşmesinin gerçekleşmesi halinde ortaya direnilmez bir arzu çıkar.
İnsanlar düşüncelerine direnebilirler ama duygularına direnebilmek için aşırı derecede güçlü olmaları gerekir. Duyguyu dışa vurma engellenebilse bile içsel olarak yaşanılmasına engel olunamaz. Örneğin sevincimizi doğrudan ona hücum ederek yok edemeyiz. Çünkü duygu, düşüncenin aksine bilincin değil alt bilincin kenarlarındadır. Eğer insanlar istediklerini düşünebildikleri gibi istedikleri duyguları da yaşayabilselerdi bugün hayat son derece farklı olacaktı.
Anlatmaya çalıştığımız mekanizmanın son noktası bir saplantı halidir. Duygularımızın şiddeti ve hedefimizle duygularımız arasındaki bağın yoğunluğu ileride atacağımız adımların büyüklüğünü gösterecektir. Birbiriyle yoğrulması gereken şeyler “hedeflerimiz ile iç ve dış dünyamız”dır. Düşünceler, duygular, hariçteki nesneler birbirleriyle yoğrulur ve duyguların şiddetine göre bir haftadan birkaç aylık bir süreye kadar uzanabilecek bir süreç içerisinde tekrar edilirler.
Hayatımızı değiştirecek olan budur.
HEDEFİNİZİ NASIL TANIMLARSINIZ?
xBaşarıya götüren “hedef belirleme “ çalışmasının ilk aşamasını “hedefin tanımlanması” teşkil eder. Hemen herkes zihninde bir hedef ya da gönlünde bir aslan taşır. Ama neredeyse hemen hiç kimse gönlünde taşıdığının boşlukta sallanan bir hayal veya avuntu olduğunu bilmez. Aşağıda başlıklar altında işlediğimiz konuları inceleyelim. Bu özelliklere sahip olmayan istekler hedef olamaz. Gerçekleşemez:
1. Hedef tam istediğimiz şey olmalıdır. Vali olmayı hedeflediğini düşünen kişi gerçekten bunu istiyor mudur? Eğer fırsatı olursa bir Einstein veya bir Edison olmayı da kabullenebilecekse hedefi yoktur demektir. Çünkü tam istenen hedef ne kadar yüksek olursa olsun tamamen farklı olan bir başka hedefle çabucak yer değiştirebiliyorsa her defasında hedefe sahip olan kişi neredeyse sıfırdan başlamak zorunda kalır. Yerinden sık sık oynayan taşın etrafında taşa bağlı hiç bir şeyi sabitleştiremezsiniz.
Hedefimizin tam ve gerçekten istediğimiz şey olup olmadığını nasıl belirleyeceğiz? İlk önce ne kadar istediğimizi sorgulamamız gerekir. Hayal edebileceğimiz alternatif hedefleri bir araya getirmemiz ve bunların arasından birisini nihai olarak seçmemiz gerekir. Bu belirlemede hedefin bize kazandıracakları şeyler önemli bir kıstas olabilir. Ayrıca tam istediğimiz hedefi, değer yargılarımız, uzmanlık alanımız, cinsiyetimiz, hazır birikimlerimiz ve muhtemelen çevremiz şiddetle etkileyecektir. Bir Müslüman’ın en iyi pop şarkıcısı olmayı hedeflemesini bekleyemezseniz. Bir fizikçi heykeltıraşlığa kalkışmaz. Bir kadın ordu komutanlığını hedeflemez, vs... Belirlediğimiz hedefi gerçekten istememiz için alternatif hedeflerden -nazarımıza ve şartlarımıza göre- üstün olması ve bize hayatın anlamı açısından çok şey kazandırıcı olması gerekir.
2. Hedef gerçekçi olmalıdır. Kuş gibi kanatlanıp uçmak gibi uyduruk hedefin bir anlamı yoktur. Hedefte gerçekçiliğin unsurlarının korunması çok önemlidir. Belirlediğimiz hedef dış gerçeklikle uyuşuyor mu ? Yani dünyanın işleyişinin dışında peri masalı gibi bir hedef mi tutturmuşuz. Kuş gibi uçamayız. Çünkü dış gerçeklikte insana kuş gibi kanatlar hiç bir zaman takılmamıştır. Ve takılmaz. Hedef kişisel gerçekliğimizle de uyuşmalıdır. Eğer dilimiz kesilmiş ise bizim kişisel gerçekliğimize uyan en ideal hedef hatip olmak değildir. Hedefin gerçekçiliğini belirlerken dikkate alacağımız bir üçüncü husus hedefin nelere sahip olmamızı gerektirdiğini hesaplamamızdır.
3.Hedef kesin bir tanım taşımalıdır. Hedefin kesinliği her zaman ve şartta bütün ayrıntılarıyla “Beş-N” sorularına cevap verip vermediğiyle ölçülebilir. Yani “ ne istiyoruz, nerede istiyoruz, ne zaman istiyoruz, nasıl istiyoruz, ne kadar istiyoruz?” Bu sorulara açık ve kesin bir cevap vermeyen, bunun yerine siyasetçilerin çoğunlukla yaptıkları gibi genellemelere dayandırılan hedefler gerçekleştirilemezler. “Yapmalıyım. Az/çok miktarda... Yakın bir zamanda... Buralarda bir yerlerde vs..” Bu genellemeler hep genellendikleri şekilde kalmayı tercih ederler.
İşte genellenmiş bir hedef: “Çok zengin olmak istiyorum.” Hiç kimse boşuna zenginliği bu şekilde istemesin. Çünkü bu şekilde herkes istiyor ama hep bu şekilde istemeyenler zengin oluyor. Hedefin kesinliğinin ölçülmesiyle ilgili ayrıntıyı aşağıdaki örneklerde birazdan inceleyeceğiz.
4. Hedef detaylandırılmış olmalıdır: Hedef soyut/ mücerret ana hedeften ve bunun altında gittikçe müşahhaslaşan, eylem/ fiil planına yaklaşan alt hedeflerden oluşmalıdır. En tepede teorik ana hedef bulunur. Bunun altında ana hedefe götüren teorik alt hedefler vardır. Her teorik alt hedefin altında tamamen eyleme/fiiliyata dönük pratik alt hedefler vardır. Bu pratik alt hedefler belirlenirken hedefin yukarıda geçen “Beş-N” sorularını kesin şekilde cevaplayıp cevaplamadığının sağlamasının yapılması gerekir.
İzin verirseniz şimdi bu sağlamayı aynı konu üzerindeki farklı cümleleri karşılaştırarak örnekleştirelim.
Ana teorik hedefimizin altındaki alt teorik hedefimiz şu olsun: “Dostları tarafından sevilen insan olmak.” Sevilen insan olmaya götürecek daha alt seviyedeki teorinin/pratiğin kesiştiği noktadaki alt hedeflerden birisi şu olabilir: “Dostlarıyla irtibat kurmak.” Şimdi alt eylem taktiklerine geçiyoruz. Beş-N sorularının ne kadar cevaplandığına dikkat edelim.
x
”Dostum A ve B ile irtibat kuracağım.” Hangi dostlarımla, nerede, ne zaman, nasıl, ne kadar? Bu sorular cevapsız. Dostlarınızla irtibat kuramazsınız.
x
”Dostum A ve B ile işyerinden irtibat kuracağım” Kim ve nerede sorularına cevap var ama daha üç-N belli değil.
x
“Dostum A ve B ile çarşamba günü saat 5.00’de işye
HİZMET ŞAHISLARLA YÜRÜR
Bazı insanlar “Hizmet şahıslarla kaim değildir” diyerek fani şahısların göçüp gitmesinin önemli hizmetlerin devamına zarar vermeyeceğini söylemek isterler.
Bediuzzaman “Baki hakikatler fani şahıslar üzerine bina edilmez” derken şahs-ı manevi asrı olan ahir zamanda birlikte kenetlenmişliğin ve aktifliğin kaynağının ilelebet tek ve aynı şahıs olamayacağını ve böyle bir şahıs dahi de olsa sahsı manevi karşısında mağlup düşeceğini anlatmak ister. Yoksa davasına gönül vermiş keyfiyetli, yetişkin aktif insanlar gerektiğinde ayaklarının altına omuz verilmesi , dikkatle ve titizlikle korunması gereken insanlardır.
Şefkatli Üstad bir yandan prensiplere, anlamlara nazarları çekerken öte yandan çevresinde halkalaşanlara güneş olmuştur. Güneşin kendi etrafında dönüşüyledir ki etrafındaki gezegenler hem kendisine bağlı tutulur hem de birbirleriyle uyumlu bir konumda dönerler.
Bediuzzaman’ın etrafında yüzlerce meslek ve meşrep mensubu insan vardı. Engin şefkati ve ihlası kendisine savaş ilan eden halkalardan bile davasına sayısız dost kazandırmıştır. Şefkatini o kadar engin tutmuştur ki bilhassa iman hizmetini temellendirdiği dönemlerde sarhoşlardan bile çekinmemiş; tatlı sözünü ve sıcak bağrını ruhları eritircesine samimi bir incelikle ulaştırmıştır.
Hiç bir insan kolay yetişmez. İman hizmetine bir tek tuğla ile bile olsa destek verenleri bütün ruhumuzla sevmemiz gerekirken kim olursak olalım bu konuda göstereceğimiz küçük bir tekebbür ve sevgisizlik Allah’ın rahmetini üzerimizden çekip atar.
Nefsinin esaretine düşenin nefsi ezilir. Sevmeyeni sevmez Rabbimiz. “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”
Evet baki hakikatler fani şahıslara bina edilmez şüphesiz. Baki bir dava yerine isimlerini geçirmek isteyenlere Allah’ın cevabı ulaşır. İsmini baki bir davayı feda ederek ebedileştirenlerin ve baki dava ile birlikle yazdıranların durumu farklıdır. Davalar şahıslarla yürür. Çünkü hakikat güneş gibi parlamaya devam ettiği yerde hakikati omuzlayanlar kabuğuna çekildiğinde, şahıslar ihlaslarını yitirdiğinde hakikatte kabuğuna çekilir, ihlasını yitirir.
Birbirimize kenetlenmek zorundayız. Kardeşinin başarısından şeref duyan kulunu bu zor duyguyu yakaladığı için daha büyük bir şerefle nurlandırır Rabbimiz...
Eğer ruhumuzdan dünyaya açılan menfezlerin kapatılması için çırpınmazsak; bizim de ruhumuz, kurtulmaları için çırpındığımızı sandığımız dünya sevdalılarının refah arzularının benzerleriyle dolarsa; bırakın Hıristiyan ruhanileri, bütün şerefimizi çok özel dairemizdeki can/kan/iman kardeşlerimiz için fedaya hazır değilsek; Allah için attığını sandığımız kalbimiz çoğu akşamları hüngür hüngür ağlamazsa; vicdanımız ve aklımızın doğru olarak hissettiği ve düşündüğünü Allah’tan başkalarından utanarak, çekinerek gizli tutarsak rahmet elini üzerimizden çeker.
Rahmet-i İlahiyenin yetiştirdiği kahraman müminler çoktur. Hesaplarını her gece Allah ile baş başa kalıp kontrol etmeyenler hesap günü geldiğinde büyük bir şaşkınlığa ve mahcupluğa uğrarlar. Biz böyle olmaya layık değiliz ve inşallah olmayacağız.
KALIPLAR BİZİ SINIRLIYOR
İnsanlar kendilerine kişilikleri için çizdikleri zihinsel kalıpların dışına çıkamazlar. Bizler çözümü defalarca duyduğumuz halde kendimizi oturttuğumuz dar çerçeveden çıkış için gayret göstermeyen garip insanlarız.
Hayatın bazı insanlara “tesadüfen başarma, yükselme, zengin olma vs.” Şansı tanıdığını zannedenimiz çoktur. Bir çoğumuz müzisyenlerin, yazarların, şairlerin, para babalarının bu işi anne karnında kendilerine verilen kabiliyetlerle gerçekleştirdiklerini sanırız. Bu inanca göre bazılarının ne maharetli anneleri varmış. Bu yanlış zanları kabul etmeyen bir çok insan bile farkında olmadan aynı kalıplarla kendisini kilitlemiştir.
En meşhur zenginlerin bir zamanlar simit sattıklarını, ayakkabı boyacılığı bile yaptıklarını öğrenince şaşırırız. Bir çok yazarın vaktiyle kalemi bile tutamamalarına inanamayız. Neden bazı insanlar bazıları arasında sıyrılıverir veya “sivriliverirler.”
Allah’ın koyduğu tekvini şeriat çerçevesinde normal şartlar altında doğan her insanı adaletli ve şefkatli Yaratıcı her türlü başarıya ulaşabilmelerine imkan tanıyan bir potansiyelle dünyaya göndermiştir.
Ancak dünyaya geldikten sonra sınırlılıklar başlatılır. Anne-babası veya çevresi tarafından aşağılanan bir çocuk etrafında kalıplar başlamıştır. Daha sonra insan “var olduğunu” hissettirmek amacıyla çırpınmaya başlar. Bakkaldan getirilen bir ekmek, ilk karne notları, takdim edilen bir çiçek, içinde bu amacı gizli tutar.
Ancak bazı insanlar “bu olmamış”, “sen bunu başaramazsın” demekten çekinmezler. Bizler de çoğu zaman sözleriyle cinayet işleyen, kabiliyetleri körelten; başarısızlık, çekingenlik, korkaklık imajı oluşturan insanlardanız ne yazık ki... Yas tutmayı sevdiğimiz kadar, eleştirmeyi, olumsuzlukları ileri sürerek karanlık bir zihinsel tablo oluşturmayı seviyoruz.
Merhum Z. Gündüzalp’in “İnsan ne düşünüyorsa odur.” Dediğini çok duyduk. Anthony Robbins Sınırsız Güç kitabında insanların hayal kurarken ve düşünürken kullandıkları “olumsuzluk” imajlarını en kötü engel olarak görür.
Her büyük başarı bazan yüzlerce başarısızlığın arkasında parıldar. Oysa eski bir Rus imparatoru “Yenile yenile yenmeyi öğrendiğini “ söyler. İnsan her teşebbüsünde hedefine ulaşamadığında bunu başarısızlık olarak görürse bulunduğu noktada çakılır. Oysa durumu yeniden inceleyen insan için her başarısızlık başarıya bir adım daha yaklaşmanın işaretidir. Ani yükselişlerin ise gerçek başarıyla ilişkisi yoktur. Bir balun gibi patlar ve söner.
Hayalimizde yaşadığımız iç konuşmaların fiillerimizde oluşturduğu sınırlara bakınız: “Zengin olmak mı? Bu iş için büyük sermaye lazım. Yazar olmak mı? Konuşmasını bile bilmiyorum; annemin karnında böyle bir şey öğrenmedim. Meydanlara çıkıp ‘benim işçim,benim köylüm’ diye konuşmak mı? Ben Süleyman değilim.”
Sevgili kardeşim... Ya siz ne siniz? Erkek ve kadın arasındaki küçük bir farktan başka kimin beyni kimin beyninden küçük veya büyük.
Kaderin sahibi kimseyi başarısızlığa zorla mahkum etmemiştir. Ortamın sürükleyişine kendimizi kaptırdığımızda “Ortam sürükleniyorsa sürünmekten başka yapacağımız hiçbir şey yoktur.”
Ne yazık ki mü’minlerin en çok ihmal ettikleri vazifelerinden birisi Kur’an’ın ilk emridir. Az okuyoruz veya hiç okumuyoruz.
Başarılı bir insanlar topluluğuna takılıp başarıya uçmuyorsak başarının dinamiklerini incelemeliyiz. Başaranların hayatı ve yaptıkları bu konuda bize yol gösterecek en açık ışıktır.
Başka türlü bizi pasifize eden kendi kalıplarımızdan kurtulamayacağız. Fıtrat kanunlarının işleyişini bilmek zorundayız.
TEMBELLİK HAYATIN İSRAFIDIR
Tembelliğin ne olduğunu ve insanların başına nasıl çoraplar ördüğünü düşündünüz mü? Bu soru çok mu çocukça?
Hemen herkes tembelliğin kötü olduğunu bilir ve kimse tembel olmayı kabullenmek istemez. Ama acaba kaç kişi gerçekten tembel olup olmadığını araştırmıştır?
Tembellik ya zihinsel, ya bedensel ya da her ikisi birden yaşanır. İnsanların büyük bir kısmı zihinlerini, önemli bir kısmı bedenlerini ve yine çok önemli bir kısmı hem bedenlerini hem de zihinlerini çalıştırmazlar.
Dinlenmek kastıyla uzun uzun oturmak, televizyon seyretmek, müzik dinlemek, dedikodu yapmak kontrolsüz hayal kurmak gibi işlerle meşgul olan insan bunları yaptığı anda tembellik tuzağına düşmüştür.
Oysa hayat duraksamadan devam eden “hareketlilik ve aktiflik” prensibi üzerine kuruludur. Atomlardan galaksilere kadar;mikroplardan balinalara kadar fıtrata itaat eden bütün mahlukat amansız bir hareketlilik furyasında çırpınır.
Bakınız tembel ve durağan insanların başlarına neler açılıyor: Bedensel tembellik içerisinde olan insanın vücudunda zehirli birikimler oluşur. Koşuşturmayan insanın vücudundan zehirli maddeler atılamaz. Dokular yağ bağlamaya ve kilitlenmeye başlar. Hücrelere oksijen ve besin dağılımı iyi yapılamayınca vücut hızla yaşlanmaya başlar. Bunu fiziki güç kaybı, kas zayıflığı, yorgunluk takip eder. Bedensel tembelliğin derecesine göre kireçlenme, zaman içerisinde felç ve daha bir yığın hastalık bedene hücum eder.
Zihinsel tembellik aktif düşünmeme, zihni kontrolsüz olarak harici ve dahili telkinlerin tesirine bırakma durumudur. Zihinsel tembelliğe alışan kişi beyninin sinirsel bağlantılarını aktif bir şekilde kullanmadığı için zeka gerilemeye başlar, hafıza gittikçe zayıflar, hatırlama yavaşlar; tabii ki bütün bunları genel aktivitenin azalması takip eder. Zihinsel tembelliğin prensip olarak yaşın ilerlemesiyle fazla ilgisi yoktur.
Aktif insanlar hayranlık verici başarılar arasında uçuşurlar. Neden bazı insanlar çok ağır fiziksel şartlara ve zihinsel faaliyetlere tahammül ederler de bazıları hemen tükeniverirler? İnsanlar her faaliyetin kapasiteyi arttırdığını göz ardı ediyorlar. Bedenin bir kapasitesi vardır şüphesiz ve çalışan insan bu sınıra hızla ulaşır. Ancak beynin kapasitesinin sınırı kolay kolay ulaşılamayacak kadar geniştir.
Allah’ın hikmetine bakınız ki insan kalbini yorulmayan (laktik asit üretmeyen) kaslardan yaratmıştır. İnsanın yorulmayan bir diğer uzvu da beynidir. Yeterli oksijen, glikoz ve enzimler sağlandığı sürece beyin hiç durmadan sürekli çalışır. Bazıları beynin dinlenmesi için bütün işleri bırakıp dinlenmeyi-yani tembelliği tavsiye ederler. Halbuki böyle yapmak tam tersine beyni tembelleştirir. Bizim zihin yorgunluğu dediğimiz şey beyni çalıştırırken fiziksel şartları ihmal etmemizden ya da psikolojik gerginliğin fizyolojiyi etkilemesinden doğan “durumdan” başka bir şey değildir. Uyku anında dinlendiğini sandığımız beynin uyanıkken ki hali kadar yoğun çalıştığını ortaya çıkaran son tespitler de bu gerçeği vurgular. Çok karmaşık bir mekanizmayı küçük bir köşede genel ifadelerle açıklamaya çalıştığım için sevgili okuyuculardan anlayış beklerim.
Abdülkadir Geylani(ks) hazretlerinin çalışmamanın sonucunu görerek “Canınız sıkıldığı zaman çalışınız.” Dediğini bilirsiniz. Sevgili Peygamberimiz(asm) hiç bir şey yapmadan oturan bir zatın yanından geçerken selam vermiyor. Ancak geriye dönüşünde aynı kişiyi bir çalı parçasıyla meşgul halde gördüğünde bu defa selam veriyor.
Bediüzzaman’ın dediği gibi “Gaye-i hayal olmazsa ezhan enelere döner.-zihin sürekli kendi benliğini düşünür” Gaye-i hayal veya ideal ya da gerçekleştirilmesi hedeflenen bir amaç sahibi olmak bunu sadece hayalde taşımak değildir. İdeal uğruna çırpınıştan bahsediyoruz. Bu herhangi bir hobi de olabilir. Aksi taktirde beden ve ruh kendi kendini yemeğe başlar. Ya da insanlar “birbirlerini yeme” hastalığına tutulurlar.
Lüzumsuz dahi olsa insanların hem bedenen hem de zihnen sürekli çalışmaları gerekir. Kaldı ki “Lüzumlu işler çoktur.” Ne çok zamanımız boşa akıp gidiyor! Ne çok müsrifiz!
Bazılarına terakki yeri olan dünyada bize de terakki kapıları açıktır. Biz ise başkalarını suçlayarak kendimizi temize çıkarıyoruz.


LinkBack URL
About LinkBacks
GÜCÜ
Alıntı Yaparak Cevapla