• Reklam
4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor
  1. #1
    kayzersoza adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-02-2006
    Mesajlar
    783
    Karizma Gücü
    0

    2007 yılı Mevlana yılı olacak...(mevlana ile ilgili herşey)

    mevlana ile düşüncelerinizi.....bilgilerinizi.....sorularınızı...ve hikayeleri.....sözleri....felsefesi....

    MEVLANA İLE İLGİLİ HERŞEYİ PAYLAŞALIM.....


    haber...

    Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Mevlana’nın doğumunun 800. yılı sebebiyle 2007’nin “Dünya Mevlana Yılı” olması konusundaki teklifini değerlendiren UNESCO, Mevlana’nın 2007 yılında bütün üye ülkelerde anılması yolunda karar aldı.
    Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen, Mevlana’nın doğumunun 800. yılının 2007 yılına rastladığını bildirdi.
    Bu yüzden 2007 yılının ‘Dünya Mevlana Yılı’ olması konusunda Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu’na (UNESCO) bir teklif sunduklarını hatırlatan İsen, “Teklifimiz olumlu cevaplandı ve UNESCO, ‘Mevlana’nın 2007 yılında bütün üye ülkelerde anılması’ yolunda karar aldı. Bir anlamda 2007 yılı ‘Dünya Mevlana Yılı’ ilan edildi” dedi.
    Bu kararın ardından hemen çalışmalara ağırlık verdiklerini belirten İsen, 2007 yılında Konya’da gerçekleştirilecek Mevlana’yı Anma Etkinlikleri’nin dünya genelinde 1 yıla yayılacağını, bu konudaki hazırlıkların aralıksız sürdüğünü söyledi. Konya’da valilik ve belediye bünyesinde bazı çalışmaların yürütüldüğünü vurgulayan İsen, Ankara’da da bakanlık bünyesinde bir alt kurul oluşturduklarını ve bu kurulun 2007 yılında bütün dünyada Mevlana’yı anma etkinliklerinin düzenlenmesi için çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetti.


    ----------------------------

    Hz. Mevlana Hayatı ve Eserleri

    Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.
    Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

    Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.

    Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.



    Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

    1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

    Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

    Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.

    Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.


    Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

    Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

    Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

    Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.


    "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

    mevlana ile düşüncelerinizi.....bilgilerinizi.....sorularınızı...ve hikayeleri.....sözleri....felsefesi....

    MEVLANA İLE İLGİLİ HERŞEYİ PAYLAŞALIM.....
    KArizMA VeRme KüLtüRÜm YoK

    KariZMa' Ya karŞılIK KariZma VERme KültÜrüm Hİç YOk.

    Ve BEniM BildiĞİM heDİye'nİN EldeN VerİLENi MakbUlDUr




    Bu Aşk Bitmez Bu Fırtına Dinmez
    TY TRABZONSPORLULAR

  2. #2
    egeli_sel adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-11-2005
    Mesajlar
    9,683
    Karizma Gücü
    0
    Bu güzel paylaşım için teşekkürler. Sevgili Mevlanamız hakkında bizde yazılarımızı ekleyeceğiz. Saygılar



    :hzOSEM:hz


    ÇILDIRIN, ÇILDIRIN, ÇILDIRIN


  3. #3
    kayzersoza adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-02-2006
    Mesajlar
    783
    Karizma Gücü
    0
    teşekkürler egeli_sel....beklerim yazılarını...arşiv yapıorumde ben...banada yararı olur...inş.

    ALLAH’IN TAKDİRİ

    Rahip ve papazlardan bir grup Mevlana Hazretleri ile yolda karşılaştılar. Mevlana’nın müridleri onları görünce, onlardan tiksinerek:
    - Ne kadar gönülleri kara ve nahoş insanlar, dediler. Mevlana:
    - Bütün dünyada onlardan daha cömert insan yoktur; çünkü onlar hem bu dünyada İslâm dinini, temizliği ve türlü türlü ibadetleri bize vermişler; hem de öteki dünyada ebedî cennetten, hurilerden, temiz cennet şarabından ve bağışlayıcı Allah’ın yüzünden mahrum edilmişlerdir. Çünkü “Allah dünya ve ahireti, kâfirlere haram etmiştir.” Bu kadar nankörlüğü, karanlıkları ve cehennemin azaplarını onlar yüklenmişler... Allah’ın inayet güneşi birdenbire onların üzerinde parlayınca onlar derhal nurlanacak, yüzleri ak olacaktır, dedi ve şu beyti söyledi:
    -“Yüz senelik kâfir, eğer seni görse secde eder ve çabucak Müslüman olur.”
    Rahipler ve papazlar saygı gösterdiler; Mevlana Hazretleri ile meşgul olup tam bir doğrulukla iman getirerek Müslüman oldular. Mevlana müridlerine dönerek şöyle dedi:
    -“Yüce Allah, kendisine gizli lütuf sahibi demeleri için zehrin içine panzehiri gizledi.
    Yüce Allah siyahlığı beyazlıkta gizliyor; beyazlığa da siyahlıkta yer veriyor
    KArizMA VeRme KüLtüRÜm YoK

    KariZMa' Ya karŞılIK KariZma VERme KültÜrüm Hİç YOk.

    Ve BEniM BildiĞİM heDİye'nİN EldeN VerİLENi MakbUlDUr




    Bu Aşk Bitmez Bu Fırtına Dinmez
    TY TRABZONSPORLULAR

  4. #4
    kayzersoza adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-02-2006
    Mesajlar
    783
    Karizma Gücü
    0
    TASAVVUFUN DÖRT KAPISI
    1. Şeriat Kapısı
    2. Tarikat Kapısı
    3. Marifet Kapısı
    4. Hakikat Kapısı
    Hakikate ulaşmak ise, bu kapıların birer birer geçilmesiyle mümkündür.

    Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş:
    - Bu dört kapı meselesini ben pek anlayamıyorum... deyince
    Mevlana:
    - Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var.
    Hepsi de rahlelerine eğilmiş okuyorlar.
    Sen git bunların hepsinin ensesine sırayla bir şamar at.
    Sonra gel sana anlatayım.
    Öğrenci gitmiş birincinin ensesine tokadını atmış.
    Tokadı yiyen "talebe" derhal ayağa kalkmış ve daha güçlü bir tokatla
    Mevlâna’nın öğrencisini yere yıkmış.
    Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasının verdiği görevi var.
    Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat atmış.
    O da derhal ayağa kalkmış elini kaldırmış, tam tokadı atacak, vazgeçip yerine oturmuş.
    Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış.
    Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.
    Dördüncü ise , tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.
    Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.
    Mevlana :
    - İşte sana alman gereken örnekler....
    Birinci, henüz şeriat kapısını geçememişti. Şeriatta kısasa kısas olduğu için,
    tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.
    İkinci, ise tarikat kapısındaydı.
    Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki,
    tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.
    "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu.
    Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmişti.
    İyinin ve kötünün bir tek Yaradandan geldiğini bilir ve inanır.
    Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından
    şöyle bir dönüp baktı.
    - Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir.
    İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir.
    Onun için dönüp bakmadı bile....

    Gel, gel, ne olursan ol yine gel. İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel. Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

    MEVLANA'DAN ALTIN SÖZLER
    Bir adamın birçok hüner, fen, bilgi sahibi olduğuna bakma! Verdiği sözde duruyor mu? Vefâsı var

    mı? Ası ona bak! Hakla ettiği sözleşmeyi yerine getiriyorsa, insanlara verdiği sözde duruyorsa,

    vefâlıysa onu istediğin kadar öv! Onun iyi vasıflarını bir bir say! O, senin övgünden, saydığın

    meziyetlerden daha üstün bir kişidir.

    * * *

    Şöhret âfettir; şöhret peşinde koşmak, iyi tanınmak için uğraşmak, insanlığa yakışmaz. Eğer sen

    hakikati, aşk incisini arıyorsan, görünüşten kurtulman, deniz dalman, derinliklere inmen gerek!

    Yoksa şöhret, gösteriş, deniz kıyısına düşen köpüktür.

    * * *

    Kötü huy kılavuzun oldukça mutlu olacağım sanma! Sen sabaha kadar gaflet uykusundasın, ömürse

    kısadır. Korkarım ki, sen bu uykudan uyanınca gündüz olur.

    * * *

    Haydi şu benlikten kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin. Sen kendine kaldıkça, bir habbesin,

    bir zerresin fakat herkesle birleştin, kaynaştın mı, bir ummansın, bir madensin! Bütün insanlarda

    aynı ruh vardır, ama hepsinde de aynı yağ bulunmaktadır. Dünya da çeşitli diller, çeşitli lügatler var,

    fakat hepsinin da anlamı birdir, çeşitli kaplara konan sular, kaplar birleşirler, bir su hâlinde

    akarlar. Tevhidin ne demek olduğunu anlar da, birliğe erersen, gönülden sözü, mânâsız düşünceleri

    söküp atarsan, can, mânâ gözü açık olanlara haberler gönderir, onlara gerçekleri söyler.

    * * *

    Sende bulunan beş duygu ışığını, gönül nuruyla aydınlat. Duyguları beş vakit namaz gibi bil.

    Gönlünse yedi âyetten ibâret olan Fatiha Sûresi’ne benzer. Her sabah göklerden bir ses gelir,

    gönlünden dünya sevgisini atabilirsen o sesi duyar, hakikat yolunun izini bulur, yol alır gidersin.

    * * *

    Gel, gel, daha yakın gel, bu yol vuruculuk ne zamana kadar sürüp gidecek? Madem ki sen, bensin,

    ben de senim. Artık bu senlik ve benlik nedir? Biz Hakk’ın nuruyuz, Hakk’ın aynasıyız. Şu halde

    kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çekişip duruyoruz? Bir aydınlık bir aydınlıktan neden böyle

    kaçıyor? Biz hepimiz, bütün insanlar, tek bir vücud halinde olgun bir insanın varlığında toplanmış

    gibiyiz. Fakat neden böyle şaşıyız? Aynı vücudun birer uzvu olduğumuz halde neden zenginler,

    yoksulları böyle hor görürler? Aynı vücutta bulunan sağ el, ne diye sol elini hor görür? Her ikisi de

    madem senin elindir, aynı tende uğurlu ne demek, uğursuz.

    * * *

    Mânâların aşk burakı, aklımı da, gönlümü de aldı, götürdü.”Nereye götürdü?” diye den bana sor.

    Aklımı da, gönlümü de senin bilmediğin o tarafa, ötelere götürdü. Ben öyle bir revâka, öyle bir

    kemer altına ulaştım ki, orada ne ay gördüm, ne de gök. Öyle bir dünyaya eriştim ki, orada dünya

    da, dünyalıktan çıkar, dünyalığını kaybeder.

    * * *

    Mutlu olmanın sırrını Peygamber Efendimiz’den öğren de, Allah sana ne verirse ona razı ol. Başına

    gelen derde, balaya razı olur da, ses çıkarmazsan, o anda hemen sana cennet kapısı açılır. Eğer gam

    elçisi sana gelirse, tanıdık bir dost gibi karşıla, onu kucakla. Zaten o sana yabancı değildir, onunla

    aşinalığın vardır. Sevgiliden gelen cefaya karşı sakın suratını asma, onu neşe ile karşıla, merhaba,

    hoş geldin de. Onu güler yüzle, tatlı sözle karşıla ki gönül alıcı o eşsiz varlık hoşa gitmeyen çarşafını

    üstünden atsın da güzelliği ortaya çıksın.

    * * *

    Ey benim canım, şu toprak perdesinin ötesinde, gizli bir zevk, gizli bir mutlu yalayış vardır. Her şeyi

    gizleyen bu örtünün altında, yüzlerce güzel Yusuflar vardır. Bu ten, bu görünen beden ortadan

    gidince, asıl varlığın olan ruhun kalkar. Ey sonsuz olan ruh, ey fani olan ten! Bu halin nasıl

    olduğunu anlamak istersen, her gece kendine bak. Uykuya dalınca tenin ölmüş gibidir. Ruhunsa

    cennet bahçelerine kanat çırpmaktadır.

    * * *

    Pişman olmayı kendine âdet edinirsen boyuna pişman olur durursun! Nihayet bu pişmanlığa da daha

    ziyade pişman olusursun! Ömrünün yarısı perişanlıkla geçer, öbür yarısı da pişmanlıkla heder olur

    gider! Bu fikri, bu pişmanlığı terket de, daha iyi bir hâl, daha iyi bir dost ve daha iyi bir iş ara!

    * * *

    Ezel sofrası üzerinde her ne kadar halk kavgadaysa da, yediler ve yerlerse de, sofra yine o sofradır,

    ondan hiçbir şey eksilmez. O olduğu gibi durur. Bir kuşu bir dağın üstüne konsa, sonra uçup gitse,

    dağda bir fazlalık veya bir eksiklik görünür mü?

    * * *

    Şu tenimiz ruhumuzun bir köşküdür. Orası bir tepe, bit yıkık yer değildir. Ruhumuz bizim biricik

    dostumuz, yârimizdir. O, bize hiçbir zaman yabancı olmaz. Gönül yolu, korkunç bir çölden geçer.

    Yürekli bir er, Rüstem gibi bir yiğit olmayan oraya nasıl varabilir? Oraya varacak kişi, bir pehlivan

    gibi hasmını yere vuran, çeşitli gıdalarla bedenini besleyen, kuvvetli, güçlü kişi değildir. Oraya

    varacak kişi, nefsini yenen, kendi benliğini yıkıp alt eden, dünya âşığı değil, Allah âşığı olan kişidir.

    Böyle bir kişinin bedeni mezara girince; mezarın toprağı ile örtülünce, o bedenden tohum nasıl baş

    verir yücelirse, tıpkı onun fini Hak tarafından kabul edilmiş ağacı yükselir, boy atar. Nurlu bir gönül

    erinden başka, o nura âşık olan kimdir? Aşk mumu, pervanenin gönlünden başka neyi yakar?

    * * *

    Sermâyesi kanaat olan kişinin; her yaptığı iş, tâ’at olur, ibâdet sayılır. Onun yemesi, içmesi,

    uyuması, Hakk’ın emrini tutması, yerine getirmesi içindir. Sakın Hak’tan başkasını dost edinme!

    Çünkü halkın dostu olmak, halkın gözüne girmek ömürsüzdür, ancak yarım saat sürer.
    KArizMA VeRme KüLtüRÜm YoK

    KariZMa' Ya karŞılIK KariZma VERme KültÜrüm Hİç YOk.

    Ve BEniM BildiĞİM heDİye'nİN EldeN VerİLENi MakbUlDUr




    Bu Aşk Bitmez Bu Fırtına Dinmez
    TY TRABZONSPORLULAR

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •