• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 5 12345 SonSon
45 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    xlper adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-09-2006
    Mesajlar
    116
    Karizma Gücü
    0

    Hz.Adem Aleyhisselam ve ilk yaradılışa farklı bir bakış.Yorumlara katılın.

    .


    ALINTIDIR.



    “ÂDEM”


    “Yeryüzünde Halife”!





    “ÂDEM EVLÂDI”


    "İnsan" yani "Âdem", ilk "insan"dır! "Âdem evlâdı" ise kendisindeki "Hilâfeti" sezen, hisseden, anlayan, idrâk eden ve bunun gereğini yaşayabilendir!





    RABBİN, ADEMOĞULLARINDAN, ONLARIN BELLERİNDEN

    ZÜRRİYETLERİNİ ALMIŞ VE ONLARI

    KENDİLERİNE ŞÂHİT TUTMUŞTU


    A`raf sûresinin 172. âyetinde şöyle bir anlatım var:

    “RABBİN, ADEMOĞULLARINDAN, ONLARIN BELLERİNDEN ZÜRRİYETLERİNİ ALMIŞ VE ONLARI KENDİLERİNE ŞAHİT TUTMUŞTU;

    BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİL MİYİM (ELESTÜ BİRABBİKÜM)? DİYE.

    EVET, ŞAHİDİZ (KÂLU BELÂ)! DEDİLER..

    KIYAMET GÜNÜ, “BİZ BUNDAN HABERSİZDİK” DEMEYESİNİZ!”

    Bu âyeti kerimenin anlamı, âyetin esas vurgulamak istediği gerçeğin farkedilememesi yüzünden, saptırılarak tamamen alâkasız yorumlar ortaya çıkartılmış ve insanlarda çok önemli bir konuda yanlış anlamalara yol açılmıştır.

    Bu yanlış anlama da şudur:

    Allah, Dünyaya gelecek ne kadar insan varsa, onların bedenlerinden evvel, başka bir mekânda ruhlarını yaratmıştır... Ve onlara orada sormuştur, “ben sizin rabbiniz değil miyim -elestü birabbiküm-“ diye.. O insan ruhları da cevap vermişler, “evet buna şahidiz -kâlu belâ-“ şeklinde..

    Bu yanlış anlayıştan sonra da “ELEST BEZMİ” diye ikinci bir asılsız kanaat oluşmuştur konu hakkında derinliğine bilgisi olmayanlarda...

    Güya, o ruhlar âleminde tanışıp ülfet edenler, burada da tanışırmış; orada tanışmamış olanlar da burada birbirleriyle görüşemezlermiş!

    Ve daha bu asılsız görüşe dayalı olarak uydurulmuş sayısız hikayeler!

    Önce işin aslını özetleyelim; sonra da bu husustaki delillerimizi belirtelim.

    Âyetin işaret etmek istediği mânâ Allahûâlem şudur:

    “Allah insanı İslâm fıtratı üzere yaratmıştır” hükmü üzere, her insan henüz sperm hâlinde iken, kendisinde oluşan babasının geninden İslâm fıtratının programını alarak dünyaya gelir.

    “onların bellerinden zürriyetlerini almış” ifadesi genetik olarak intikal eden İslâm fıtratının sperm hâlindeki mevcudiyetinden sözeder.

    Yani, sperm hâlindeyken insan, -bellerinden, zürriyet alındığında-, fıtrat olarak rabbini bilme yetisine sahip kılınmıştır.. Bu sebeple de “kâlu belâ” rabbimin varlığına şehâdet ederim diyebilen bir ana programa sahiptir.

    Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin özünden gelen bir meleki etki ile ruh adı verilen, mikrodalga diyebileceğimiz ölümötesi bedenini üretmeğe ve tüm zihinsel fonksiyonlarını bu bedene yüklemeğe başlar.

    Biyolojik beden ölüm olayıyla kullanılmaz hâle gelince de artık ruh bedenle berzah âleminde kıyâmete kadar yaşar.. Yeniden bedenlenerek dünyaya geri gelme, tenâsuh=reenkarnasyon kesinlikle sözkonusu olmaksızın.

    Zaten farkedileceği üzere, ruh dışarıdan gelip cenine girmemiştir ki, çıktıktan sonra tekrar başka bir bedene girsin! Böyle bir sistem mevcut değildir, hiç bir varlık için! Bu tamamen HİNDU inancına dayalı görüştür.

    Dünyadan önceki ruhlar âlemi görüşüne mesned edilmek istenen yukarıdaki ayeti dikkatle okursak, görürüz ki, “Ademoğullarından, bellerinden” sözedilmektedir.. Bu ise dünya yaşamına ait bir olaydır.. Ruhlar âlemiyle hiç alâkası olmayan bir konudur..





    ÂDEM, NEREDE YARATILDI?

    Âdem aleyhisselâm yeryüzünde yaratılmıştı!

    "YERYÜZÜNDE BİR HALİFE MEYDANA GETİRECEĞİM"

    âyeti de, O`nun yeryüzünde varoluşunun apaçık ispatıdır!

    Bizler gibi bir madde bedeni mevcuttu! Bu sebeple de bulunduğu yere "yeryüzü cenneti" denmekteydi!



    KURÂN-I KERİM’’İN BAHSETTİĞİ ÂDEM

    “İNSAN”LIĞIN BAŞLANGICI OLAN ÂDEMDİR…

    BİZİM NESLİMİZİN İLK İNSANI OLAN ÂDEM DEĞİL!


    Esasen, bizim bildiğimiz Âdem`in, yeryüzünde meydana gelen ilk Âdem olmadığı yolunda bazı geçmiş beyanlar var. Yâni, bizim neslimizin ilk insanı olan Âdem, esas insanlığın başlangıcı olan Âdem değil!

    Kur`ân-ı Kerîm’in bahsettiği Âdem, "insan"lığın başlangıcı olan Âdem... Belki de yüzmilyonlarla ifade edilebilecek bir süre önce yaşamış olan Zât!

    Oysa, o Âdem`den bu yana değişik sayıda Âdemlerin yaşamış olduğu belirtiliyor...

    Meselâ; Muhyiddin-i Arabi, "Fütühât-ı Mekkiye" isimli kitabında;

    "Kâbe ‘de tavaf sırasında bir zâta rastladığını, (tabii bu Zât, bildiğimiz maddi sûretli bir Zât değil, mânevî bir sûret olarak veya Ruh olarak diyelim), kendisine kim olduğunu sorduğunu; o zâtın da cevaben:

    -Ben senin baban Âdem`den kırk bin sene evvel yaşamış Âdem`im" dediğini yazıyor...

    Bunun gibi, Hazreti Rasùlullah aleyhisselâmın torunlarından, bâtın ve zâhir ilimleri konusunda son derece vukuf sahibi çok değerli bir Zât olan İmam Cafer-i Sâdık da şöyle diyor:

    "Sen sanıyorsun ki, Allah sizden başka beşer yaratmamıştır. Hayır! Vallahi, Allah, bin kere bin Âdem yaratmıştı ki, siz, o Âdemlerin sonuncususunuz"!





    ÂDEM’'E TÂLİM EDİLEN İSİMLER,

    “ALLAH’IN İSİMLERİ”DİR!


    "Âdem`e bütün isimleri tâ'lim etti" (2-31)

    Âyetinde, bize göre, "isimler" sözcüğü ile işaret edilen anlam "Esmâullah", yâni "Allah`ın isimleri"dir! Çünkü, insan var olana kadar mevcut olan bütün varlıklar, sadece belirli Allah isimlerinin mânâlarıyla var olan varlıklardı.

    Meselâ; bir kısım melekler, "Subbûh" ve "Kuddûs" isimlerinin mânâlarını izhâr için vardır... Bir kısım melekler, "Cebbâr" ve "Kahhâr" isimlerinin mânâlarını izhar için vardır.

    Bunlar gibi sayısız melekler, yâni bizim gözümüzün göremediği sayısız varlıklar, hep, çeşitli isim bileşimlerinin anlamlarını ortaya koyabilmek, âşikâr edebilmek için vardır.

    Kezâ, insanlardan evvel yeryüzünde yaşamakta olan "Cin" adıyla belirtilen veya günümüzde bazılarının tâbiriyle "Uzaylılar" diye bilinen varlıklar dahi, gene belirli sayıda isimlerin neticesi olarak; sınırlı sayıda ilâhi isimlerin ortaya çıkış şekli olarak vardırlar; ki bu "kısıtlılık" dolayısıyla "Hilâfete" nâil olamamışlar, yeryüzünde "Halife" seçilmemişlerdir!

    İşte, bu gelişimin sonucu olarak Âdem, 99 olarak kabul edilen isimlerin mânâsını ortaya koyabilecek bir biçimde meydana getirilmiş; bu isimlerin mânâsını ortaya koyabilecek bir biçimde tesbih etmiş ve bundan sonra da "Halife" seçilmiştir.

    Öyle veya böyle, neticede ilk Âdem, "Halife" olarak meydana gelmiştir; O`nun genetiğinden gelen bütün "insan"lar da aynı şekilde, Allah sûreti üzere, yâni Esmâ-ilâhî’nin değişik formüller şeklindeki bileşimler olarak meydana gelmiştir..





    ÂDEM “NEFS”İNİN HAKİKATİNİ BİLECEK VE

    GEREĞİNİ YAŞAYACAK BİR KAPASİTE İLE YARATILDIĞI İÇİN

    “HALİFE” OLDU YERYÜZÜNDE!


    Allah, "insan"ı, yeryüzünde "halife" olarak yaratmıştır..

    Kur`ân-ı Kerim, insanın yeryüzünde "Halife" olarak "meydana getirilişini" "Bakara" Sûresinde 30. âyetten başlayan bölümde şöyle anlatır:

    "Ve düşün ki Rabbın melâikeye;

    -Ben yeryüzünde muhakkak bir Halife meydana getireceğim" dediği vakit, onlar da "orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın, biz hamdinle tesbih ve seni takdis edip dururken" dediler.

    -Herhalde ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim!

    buyurdu; ve Âdem’e bütün esmâyı tâlim eyledi!

    Sonra O, âlemini melâikeye gösterip;

    -Haydi davanızda sâdıksanız bana şunları isimleri ile haber verin buyurdu...

    -Subhansın ya Rab! Bizim için senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün... Alîm ve Hakîm olan Sensin, dediler...

    -Ey Âdem! Bunları onlara, isimleri ile haber ver, buyurdu.. Bu emir üzerine, Âdem onlara isimleri ile onları haber verince de buyurdu ki:

    -Demedim mi size Ben? Her hâlûkârda semâların ve yerin gaybını bilirim ne açığa çıkarıyorsanız, ne gizliyorsanız!

    Ve o vakit, melâike`ye,

    -Âdem`e secde edin", dedik. Derhal secde ettiler. Ancak, İblis dayattı. Kibrine yediremedi. Zaten gerçeği örtenlerdendi...

    Ve dedi ki:

    -Ya Âdem! Sen ve zevcen Cenneti mesken edinin. İkiniz de orada, dilediğiniz yerde bol bol yiyin! Fakat, şu ağaca yaklaşmayın ki, haddi aşan zâlimlerden olmayasınız...

    Bunun üzerine, Şeytan onları, oradan kaydırdı...İkisini de bulundukları nimet mahallinden çıkardı... Biz de:

    -Haydi! dedik. Bazınız bazınıza düşman olarak inin; size yerde bir zamana kadar nasip alma var.

    Derken Âdem, Rabbından bir takım kelimeler telâkki etti, yalvardı. O da tövbesini kabul buyurup ona yine baktı... Gerçek ki Allah, Tevvab ve Rahim`dir...

    Dedik, inin oradan hepiniz!

    Sonra, benden size bir hidâyetçi gelir de kim o hidâyet edicinin izinden giderse, onlar için bir korku yoktur ve mahzun olacak da değillerdir..."

    "Hak Dini Kur`ân Dili" isimli eserde, Elmalı`lı Hamdi Yazır şöyle açıklıyor:

    "Ben mutlaka yeryüzünde bir halife yapacağım, bir halife tâyin edeceğim demişti ki, O bana izâfeten, bana niyâbeten mahlûkatın üzerinde birtakım tasarrufata sahip olacak, benim nâmıma ahkâmını icra ve temfiz eyleyecek..." (1. cilt 299. sayfa)

    Şimdi bu konuyu baştan alalım...

    "Allah, Âdem`i yer yüzünde bir halife olarak meydana getirdi."

    Kurân`dan evvel gelmiş olan kitaplardan Tevrat`ta da Tekvin bahsinde şu hususa değinilir:

    "Allah, kendi sûretinde Adam`ı yaptı."

    Âdem`den Tevrat`ta "Adam" şeklinde bahsedilir... Kezâ, İncil`de de...

    Bununla birlikte, Buhari`de, Müslim`de, İbn-i Hanbel`de bu konuda bir açıklama vardır. Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyuruyor:

    "Allah, Âdem`i kendi sûreti üzere yarattı."

    "Allah sûreti üzere meydana getirilen" Âdem`in var oluşunun gayesi, bu Âyet-i Kerime’de açıklandığı üzere, "Yeryüzünde Halife" olmasıdır...

    Âdem ; "nefs"inin hakikatını bilecek ve gereğini yaşayacak bir kapasite ile yaratıldığı için "halife" oldu "yeryüzünde"!

    Burada, "Âdem" ismiyle, "İnsan"ı kastediyorum.

    "Halife" olması, Âdem`in, Allah sûreti üzere yaratılması ile ancak mümkündür ki, biraz önce bahsolunan Rasûl açıklamasında da buna;

    "Allah Âdem`i kendi sûreti üzere meydana getirdi"

    şeklinde işaret edilmiştir.





    ÂDEM’İN YARADILIŞINDAKİ ORİJİNAL HÂLİ İTİBARİYLE

    KENDİNİ BEDEN OLARAK HİSSEDİŞ YOKTU!


    (Soru: Mirâc‘ta Âdem aleyhisselâmın ilk yaratıldığı gibi olduğundan bahsediliyor. Bu ne anlama geliyor?)

    Âdem, ilk yaratılışı itibariyle bildiğiniz gibi Cennet’te yaradılmıştı... Yaradılışındaki orijinal hâliyle... Yani kendini madde olarak, beden olarak hissetmeksizin, ”Halife” olarak demektir bunun anlamı, anladığım kadarıyla...





    “YERYÜZÜ MELEKLERİ”,

    ÂDEM’E SECDE EMRİNİ ALDIKLARINDA

    NİÇİN HAYRET VE SUAL ETTİLER?


    Âdem`in "insan" ve bunun sonucunda da "halife" olarak, "Ahsen-i takvîm" yâni en güzel mânâ sûretiyle meydana getirilişi sırasında; yeryüzü melekleri olayı o sırada yaşamakta olan "insansı"lara bağlayarak hayrete düşmüşler; ve "insansı"ların mevcut şartları içinde "halife" olacaklarını sanmışlar ve bu yüzden de kendilerinde bir hayret ve sual oluşmuştur.

    İşte bu noktadaki durum soru cevap sembolü içinde misal yollu anlatımdır!

    Yeryüzündeki meleklerin, bu durumu anlayamaması, kavrayamaması son derece tabiidir. Çünkü, yeryüzündeki meleklerde bu isimlerin tamamı mevcut değildir.

    Yeryüzü melekleri, o ana kadar yeryüzünde yaşamakta olan cinleri, "insansı"ları görmüşler; onların kendi aralarında kan döktüklerini, fesat çıkardıklarını, kemâlden çok uzak davranışlar ortaya koyduklarını müşahede ederek, şaşırmışlardır..

    Burada, olayın zâhiri ve de mecâzî - sembolik anlatımına bakıp gerçekten böyle olmuş gibi değerlendirmek insanı yanılgıya götürür!

    Melekler ile Allah`ı iki ayrı, karşılıklı varlıklar gibi düşünüp, Allah`ın meleklere hitap etmesini, meleklerin de Allah`a seslenişini iki ayrı varlığın birbirine hitâbedişi gibi düşünmek son derece olgunluktan uzak bir görüştür!

    Yâni, melekler de dahil olmak üzere hiç bir şeyin Allah varlığı dışında bağımsız bir varlığından sözedilemez! Çünkü, ne Allah, meleklerden ötede, meleklerin dışında bir yerdedir; ne de melekler, Allah`ın varlığı dışında ayrı bir vücuda, varlığa sahip varlıklardır!

    Allah, tüm varlığın olduğu gibi, meleklerin de varlığında hulûl sözkonusu olmaksızın mevcuttur!

    Burada kısaca bir tespit yapalım..

    Yeryüzü melekleri yaşamakta olduğumuz madde boyutu nurânî yapılarıyla etkilemekte olan meleklerdir. Onların boyutsal olarak fevkindeki melekler ise semâ melekleri olarak tanımlanmaktadır ki bunların içinde "mele`i a`lâ", "hazire`i kuds", "melâike-i ulül`azm" gibi isimlerle işaret edilen melekler mevcuttur. (1)

    Rasûlullah aAleyhisselâmın âhirete intikal etmeden önce sık sık duasında işaret ettiği "refîk`i a`lâ" da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.

    İşte burada anlatılan, Allah`ın "yeryüzünde bir Halife meydana getireceğim" hükmünün âşikâr olmaya başlaması; buna karşılık yeryüzü meleklerinin "Sen, yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıkları mı -halife olarak- meydana getireceksin?" hayretinin oluşması, iki ayrı varlığın karşılıklı konuşması şeklinde değerlendirilmemelidir.

    Meleklerin, yeryüzündeki bu oluşu müşahede etmeleri sonucu olarak, yeryüzünde "Hilâfet" vazifesi ile, "Hilâfet" vazifesini yüklenecek yapıda bir varlığın oluşumunu seyretmeleri; ve bunu diğer yanda gördüklerine kıyasla değerlendirmeleri, onlara benzer davranışlar ortaya koyacağı endişesini doğurmuştur.

    Ne var ki, melâikenin de karşısındakini değerlendirmesi ancak kendi varoluş kapasitesi kadardır!

    Bunun halk arasında basit bir açıklaması mevcuttur:

    "Karşındakini nasıl bilirsin?" dendiği zaman "Kendim gibi, kendim kadar" der... Yâni, her birim, karşısındakini kendi anlayışı kadar değerlendirebilir.

    (1)Bu konuda detaylı bilgi Şah Veliyullah Dihlevî`nin "Hüccetullahi`l Bâliğa" isimli kitabının birinci cildinde mevcuttur.





    ÂDEM, “İNSANSI” TÜRÜNDEN OLAN BEDENİ

    YÖNÜNDEN DEĞİL; KENDİSİNDE MEYDANA GETİRİLEN

    “İNSANİ MÂN” (HALİFE ÖZELLİĞİ) İLE

    İLK “İNSAN” OLMAKTADIR!


    Âdem`in, "Allah`ın sûreti üzere var olması" demek, "İlâhi isimlerin mânâları ile varlığı var olması" demektir.

    Yâni, Âdem, "Allah`ın isimlerinin mânâlarını ortaya koymakla "Hilâfet" görevine seçilmiş", o görev için meydana getirilmiş demektir...

    Nitekim, Nur Sûresi`nin 55. âyetinde de:

    "Allah, sizden, inanıp iyi işler yapanlara kendilerini yeryüzünde Halife yapacağını vaadetti"

    denilmektedir..

    En`âm sûresi`nin 155. âyetini şöyle açıklamaktadır:

    "O, sizi, yeryüzünün halifeleri yaptı."

    İnsan, "Halife" olarak yeryüzünde mevcuttur!

    Ancak, bu "Hilâfet" görevine lâyık olan, kendisinde mevcut olan bu "Hilâfetin" mânâsını anlayıp, idrâk edip, yaşayabilen zâtlar kimler?..

    Elbetteki bu konu, üzerinde çok önemle durulması gereken bir konu…

    "İnsansı"lar türünden olan "bedeni" yönünden değil; kendisinde meydana getirilen "İNSANÎ" mânâ yâni "Halife" özelliği ile ilk "insan" olmaktadır Adem! Bize açılan gerçeğe gore…

    Burada Cenâb-ı Hakk`ın bize açtığı çok önemli bir gerçeği açıklamak istiyorum.. Bu elbette bizim değerlendirmemizdir ki, kimse bunu kabul ile zorunlu değildir..

    Bizim müşahedemize göre;

    "Yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıklar"

    ifadesi meleklerin o an için yeryüzündeki "insansı"ları ve onların yaşantılarını tesbit etmelerinden ileri geliyordu.. Çünkü o sıralar yeryüzünde ilk "insan" varolmamıştı ve yalnızca "insansı"lar yaşamaktaydı!

    Dikkat edilirse, Kur`ân-ı Kerîm’de Âdem`in ilk insan türünden bir varlık olduğuna dair hiç bir âyet yoktur! Kur`ân ‘daki bu açıklama "yeryüzünde Halife meydana getirileceği" yolundadır..

    O devirde yeryüzünde bir tekâmül sürecinden geçerek bugünki "insan"a son derece benzeyen; fakat zihnî fonksiyonlar yönünden düşünce, muhakeme gibi insanî vasıflardan yoksun; "homo-saphien" olarak adlandırılan, insan bedeninde hayvanlığı yaşayan topluluklar vardı... Ki biz bunlara "insansı" demekteyiz..

    Bunlar kişisel menfaatleri için birbirlerine her türlü zararı verebiliyorlar; kan döküp, fesat çıkarıyorlardı! Yaşamları yalnızca hayvansal düzeyde olup, yeme-içme, çiftleşme, olabildiğince her şeye sahip olma gibi son derece sınırlı bir şekilde devam ediyordu.

    Ve elbette o zaman yeryüzünde en bilinçli varlıklar olan "CİN"ler de bunlar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabiliyorlardı..

    "İnsansı"lar, tekâmül etmiş türlerinin en gelişmişleri olarak, en iyi şekilde dünyayı yaşamak için, ellerinden ne geliyorsa yaşamak üzere hiç çekinmeden kan döküp, fesat çıkartarak yaşamlarına devam etmektedirler günümüzde de! Onlarda ölümötesi yaşam kavramı ve buna dayalı olarak o yaşama hazırlanma gibi bir kaygıları hiç yoktur. Genlerindeki, beyinlerindeki özelliklerin sonucu olarak doğal, içgüdüsel yaşam şartlarıyla ömürlerini sürdürürler..

    Öte yandan "insan"lar da öncelikle karşısındakini düşünen, maddeötesini, ölümötesini, varlığının hakikatını düşünen bir yapıya sahiptirler yine genlerinden gelen bir komutla!





    ÂDEM VE NESLİ,

    FARKINDA OLMADAN VEYAFARKEDEREK

    "FITRİ HİLÂFET” GÖREVİNİ YERİNE GETİRMEKTEDİR!


    "İnsan" yani "Âdem", ilk "insan"dır!

    "Âdem evlâdı" ise kendisindeki "Hilâfeti" sezen, hisseden, anlayan, idrâk eden ve bunun gereğini yaşayabilendir!

    Esasen burada iki ayrı mânâ söz konusu:

    Birinci mâna;

    Fıtraten halife olarak meydana getirilmiş olan Âdem ve neslinin, farkında olmadan veya farkederek bu görevi yerine getirmekte olduğudur! Yani, her insan esasen, kendi kapasitesi oranında bu fıtrî "Hilâfet" görevini yerine getirmektedir.

    Çünkü her insan, Allah isimlerinin bileşiminden meydana gelmiş olduğu için, yaşamının her anında bu esmâ bileşiminin gereğini yerine getirmede; böylece de o esmâ bileşimi yönünden; daha doğrusu kendisindeki mevcut isimler formülünün oluşturduğu program yönünden "hilâfet" görevini yerine getirmektedir.





    ÂDEM, BEYNİN ALDIĞI MELEKİ ETKİLERLE GEÇİRDİĞİ

    MUTASYONLA “HALİFE” ÖZELLİĞİNİ KAZANMIŞTIR!


    İster İnsan-ı Kâmil, ister birimsel mânâda insan olsun hepsi de ilâhî isimlerin zuhûr mahalli olarak vücud sahibidirler; ki dolayısıyla, Allah onlardan daha câmi mânâda hiç bir varlıkta zuhûr etmemiştir.

    Âdem’in Âdem olması ve Allah'ın yeryüzündeki halife olma özelliğini kazanması ancak beynin aldığı melekî etkilerle mutasyon geçirmesi ve ondan sonra da bu mutasyonun genetik olarak nesline geçmesi dolayısıyladır.





    BEDENİNİN “İNSÂNİ” HAKİKATİ ORTAYA

    ÇIKARTABİLECEK BİR KEMÂLE GELMESİNDEN SONRA

    ALLAH ÂDEM’E RUHUNDAN ÜFLEMİŞTİR!


    "Âdem" ismiyle işâret edilen "şekillenmiş çamur" yâni "hücresel beden" sahibi varlığa, yâni, "insansı"ya, belli bir kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allah "ruhundan üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon" geçirmişti! Bundan sonra da "insansı"lar arasında da ilk "insan" olmuştu Hazreti Âdem !

    "Onu kıvama erdirip, ruhumdan üflediğim zaman" (Sad-72)

    Burada dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan bedeninin, "insânî" hakikatı ortaya çıkartabilecek bir "kıvama", kemâle gelmesidir. Ki bu da yukarıdaki âyette ön oluşum olarak belirtilmiş; daha sonra da "ruhum" ifadesiyle "esmâ-i ilâhi’nin mânâları" anlatılmak istenmiştir!

    Bilindiği gibi "ruh" kelimesinin çok önemli bir anlamı da "mânâ"dır.



    ÂDEM, GEÇİRDİĞİ MUTASYON NETİCESİNDE

    ERİŞTİĞİ KEMÂLÂTLA CENNET YAŞAMINA GEÇMİŞTİR!


    "Allah, Âdem`e bütün isimleri tâ`lim etmişti"!

    "Ruh nefhi" ifadesiyle anlatılan, "esmâ-i ilâhi’nin" kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi yeteneğini oluşturan "mutasyon" olayı sonucunda, beyin kapasitesi Allahû Teâlâ`nın "tâlim edilen" tüm esmâsının özelliklerini ortaya koyabilecek kemâlâta ulaşmış; böylece de cennet hâli diye bahsolan yaşama geçmişti Âdem!

    Yâni, kendi esmâ-i ilâhisini, zâhiren ve bâtınen bütün boyutlarda ortaya çıkarabilecek kemâl üzere Âdem`i meydana getirdiği için, bu kemâlinin neticesi olarak Âdem, varlıkları-mevcûdâtı değerlendirmeğe gitmişti.





    ALLAH İSİMLERİNİN MÂNÂLARININ AÇIĞA

    ÇIKACAK ŞEKİLDE YARATILMASINDAN SONRADIR Kİ

    ÂDEM’DE ŞUUR MEYDANA GELMİŞTİR!


    -Oku!.. Rabbin ismiyle işaret edilen anlamlar, mânâ boyutunda yapını teşkil ederek halkoldun... Ve bu mânâ boyutundaki kemâlât genetik intikal ile sana da ulaşmıştır!.

    Oku!... Rabbin Ekremdir, yani sonsuz mânâ zenginliğine sahiptir; ki o sebeple kozmik kalemle beynine o mânâları yazmıştır... İnsanın bilmediklerini, yapısında ortaya çıkartmıştır.

    Şimdi burada şu akla gelebilir:

    -"allemel" kelimesini tefsirler hep “tâlim etme”, “bildirme”, “öğretme”, diye çevirirken, nasıl oluyor da siz bunu “yapıyı programlama”, “yapıda ortaya çıkartma” diye anlıyorsunuz?

    Gayet basit ... Hemen şu âyeti hatırlayalım...

    -Alleme Adem el esmâe külleha...(231)

    Bu Adem’in ilk varoluş safhasını anlatmakta olan bir âyettir ki, daha bu safhada Adem bilinçlenmemiştir... Bu isimlerin “TÂLİM EDİLMESİ”nden, yani, “Allah isimlerinin” mânâlarının onda açığa çıkacak şekilde yaratılmasından sonradır ki Âdem’de şuur meydana gelmiştir!...

    Yani, Adem’i “şuurlu bir varlık” hâline getiren gerçek, ana ve tek faktör, yapısında ortaya çıkan esmâ’ül hüsnâ diye bildiğimiz Allah isimlerinin mânâlarıdır ki, bunlar ona henüz yaratılışı safhasında bağışlanmış; ve bu bağış sonucu, bu “TÂLİM EDİŞ” sonucu Adem “şuurlu bir varlık” yani “nefsi nâtık” olarak yeryüzünde yaşamına başlamıştır...





    SECDE YALNIZCA ALLAH’A YAPILIRSA,

    YERYÜZÜ MELEKLERİ ÂDEM’E NASIL SECDE ETMİŞTİR?


    Âdem’in, bütün varlığı ve mevcûdâtı kendisindeki geniş mânâ kapasitesi ile değerlendirmesi sonucunda, melekler şaşırmışlar, hayrete düşmüşlerdir! Ki bu da gayet doğaldır! Çünkü kendi bileşimlerinde o isimlerin mânâları yok, ortaya çıkmıyor...

    Bunun neticesi olarak:

    "Sen mutlak olarak münezzehsin, biz ancak senin bizde izhâr ettiğin ilim kadar değerlendirme yapabiliriz..." ( 2-32)

    demişlerdir...

    Ve bu deyişin ertesinde de, Âdem`e "secde" etmişlerdir!

    Yâni, Âdem`in kemâlini, Âdem`de çıkan mânâların, ilâhi isimlerin yanında kendi kapasitelerinin yetersiz kaldığını itiraf etmek sûretiyle secde etmişlerdir! Buradaki "secde"yi, "O`nun Halife`lik kapasitesi önünde yetersiz ve âciz kaldıklarını itiraf" diye anlamak mümkündür.





    İBLİS, NİÇİN ÂDEM’E SECDE ETMEDİ?


    "Melekler secde etti, fakat iblis secde etmedi, o kibirlendi, kendini daha büyük gördü"! (2/34)

    İblis, her ne kadar, yapısının hammaddesi diyebileceğimiz bir biçimde, özü itibariyle bir kısım melekî güce sahip ise de, esas itibariyle "cin" sınıfındandır...

    Abdullah ibni Abbas ve Said ibni Cübeyr, cinlerin, meleklerin ateşten yaratılmış bir kolu olduğunu söylüyor.

    İbni Abbas`a göre; İblis, Cennet muhafızı ve cinlerin başı, aynı zamanda da yakın gök ve dünyanın sultanı idi.

    Yâni, "insansı"lar devrinde ve öncesinde, yer yüzünde ve dünya semâsında yâni maddeye dönük fikirler ve değerler dünyasında, bugünkü tâbiriyle tüm Güneş Sistemi içerisinde yaşayan varlıklar cinlerdi. “İblis” lâkaplı cin ise bütün bunların hepsinin başıydı.

    "İblis" kelime olarak; Allah`ın rahmetinden umudu kesilen, Rahmete ermesinden umud kesilen, Allah`dan uzak düşmüş mânâsına geldiği gibi; "iltibasa düşen", yâni, "ikileme düşen" anlamını da veriyor.

    İblis`in melek değil cin olduğu ise, Kehf Sûresi’nde şöyle vurgulanıyor.

    "İBLİS secde etmedi çünkü o CİN`dendi." (Kehf-50)

    Burada kısaca şu açıklamayı tekrarlamak istiyorum:

    Kâinatta ne tür varlık varsa hepsinin de aslı "melek"tir!

    "Cin" denilen "nârî" yapı, gerçekte, "nur" denilen yapının, belli bir esmâ terkibi sonucunda yoğunlaşmak suretiyle, bir üst boyutta yeni bir tür olarak oluşmuş hâlidir.

    "Madde" ise direkt olarak, "nur"un çok daha yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir!

    "İnsan" gelecekte önce "berzah" denilen "nârî" boyutta yer alacak; takdirinde olanlar da mutlak kıyâmet sonrasında bu boyuttan "nûrî" boyuta, yâni "cennet" boyutuna, "nûrî" bir bedenle, "melek"leşmiş bir halde geçeceklerdir!

    "Nârî" yapıdan yaratılmış olmaları sebebiyle yapıları ve benlikleri bize göre çok güçlü olan cin"lerin âlimleri ve bu arada İblis lâkabı verilen şeytan, biliyordu ki, varlıkta bir "TANRI" kavramı yok, sadece her boyutta dilediği gibi zâhir olan ALLAH var!

    Dolayısıyla da kendisini "HAK" olarak görüyor; tam anlamıyla Firavun`luğunu yaşıyordu elindeki tüm olanaklar ve kuvvetlerle!

    Ancak kendilerinde bir kısım esmânın zâhir olmaması, terkiplerinde bir kısım esmânın zâhire çıkmaması dolayısıyla, özellikle "Tevhid, Vahdet kemâlâtı ve bunun sonucu olan Kader ilmi" konularında kesinlikle yetersiz olduklarını; ve bundan dolayı da cinlerin çok çok büyük bir kısmının müşrik olduğunu, Allah`a şirk koşanlardan olduğunu belirtmiştik "AKIL ve İMAN" ile "RUH İNSAN CİN" isimli kitaplarımızda.

    Nitekim, bu Âyet-i Kerime`de, İblis`in secde etmediği, "kâfir" olduğu, yâni, "gerçeği örten"lerden olduğu anlatılıyor...

    Biraz önce de bahsettiğim gibi, her insan karşısındakini olduğu gibi değil, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir.

    Her insan böyle olduğu gibi, her varlık da, bu ister cin, ister melek veya insan olsun böyledir ve bu asla değişmez... Zaten kâinatta bütün varlıklar üç bölümde tanıtılmıştır: "Melek-cin-insan"...

    Hangi sınıftan olursa olsun, her birim, karşısındakini, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir... Kendi kapasitesini aşan bir değerlendirmeyi yapabilmesi mümkün değildir... Kendi kapasitesindeki genişleme oranında, karşısındakini değerlendirişi de değişir...

    Dolayısıyla, cinler de, cinlerin başı olan iblis de kendi kapasitesinin dışında kalan özellikleri itibariyle Âdem`i değerlendirememiş; O`nun bütün varlığının, ilâhi mertebelerin sonucu ve de isimlerin bir formülle oluşmuş bileşimi olarak meydana geldiğini müşahede edememiş..

    Yâni, olayın içyüzündeki Hakikata vâkıf olamamış, "insan"ı, özellikle zâhiri yapısı olan bedeni itibariyle değerlendirmek sûreti şu kanaate varmıştır:

    "O topraktan meydana gelmiştir, bense ışından! Muhakkak ki ışınlar maddenin üstünde hükmedicidir, maddeye tesir edicidir. Öyleyse ben O`na secde etmem"! Yâni, üstünlüğünü kabul etmem!

    İblis`in, insanın maddeden, topraktan meydana gelmesi, kendi yapısının ışınsal bir yapı olması sûretiyle onu rahatlıkla etkileyebilmesi yönündeki görüş, her ne kadar haklı ise de...

    İnsanın bu madde bedenini yönlendiren beyninin, ilâhi isimlerin hepsini açığa çıkartabilecek bir kâbiliyet ve kapasitede var oluşunu değerlendiremeyişinin neticesinde de, "insan"ı ve ondaki "Halife" olma özelliğini inkâr etmiştir!

    Bütün bu idrâk edemediklerini inkâr sonucunda da "insan"ın Öz`ündeki, Zât`ındaki, varlığındaki ilâhî mertebeleri müşahede edememek sûretiyle "Allah"tan uzağa düşmüştür!



    ÂDEM NİÇİN HAKİKATİNE İSYAN ETME

    DURUMUNA DÜŞTÜ?


    (Soru: Kulun Rabbine âsi olması mümkün değilse, "VE ASA ÂDEMU RABBEHU FE ĞEVA"daki Âdem’in isyanı bir ma'rifet midir, yoksa başka bir şey mi?..)

    Bu âyetten ben şöyle anlıyorum ..

    Âdem, Rabbi olan Esmâ terkibinin genişliği içinde hareket edemeyerek, beşerî kayıtlarla kayıtlanmak suretiyle hakikatine isyan etme durumuna düştü; ve sonra da bunun farkına vararak nefsinin hakikatini yaşayamadığı için nefsine zulmetmekte olduğunu farketti ve bunun üzüntüsünü yaşadı...





    ÂDEM’İN YAŞADIĞI CENNET

    DÜNYA ÜZERİNDEYDİ!


    Âdem, gökyüzünde her hangi bir yerde, her hangi bir yıldızda mı meydana getirildi? Yoksa, dünya üzerinde mi?..

    "İnsan"ın daha önceden "insansı" diye isimlendirdiğimiz hâliyle dünya üzerinde "toprak"dan yaratıldığı, âyetlerle kesindir!

    İşte bu yüzden, "Halife" ve dolayısıyla da "insan" olarak "meydana getirilen" Âdem`in içinde yaşadığı "Cennet" Dünya üzerindeydi! Dünya üzerinde, Cennet şartlarında yaşanıyordu...

    Olayın Dünya üzerinde cereyan ettiğinin ispatı Tâ-Hâ Sûresi’nin 119. âyetidir:

    "Susuzluğa uğramak; GÜNEŞİN sıcağını çekmek de yok"!

    Şâyet olay Dünya üzerinde cereyan etmese, niye burada Güneş`ten yanmaktan bahsolunsun?





    ADEM, KENDİSİNDEKİ İLÂHİ GÜÇLERİN AÇIĞA

    ÇIKMASINI ENGELLEYEN VEHİM DUYGUSU

    GELİŞMEDİĞİ İÇİN MADDE BEDENİ YOKMUŞCASINA

    ÖZGÜR BİR YAŞAM SÜRÜYORDU!


    Bir insanın, düşündüğü, tasavvur ettiği, hayâl ettiği her şeyi gerçekleştirebildiği bir ortamı tasavvur edin! İşte, en basit, en alt sınırlarıyla, Cennet hayatı...

    "İnsan"ın varlığında yer alan Allah`ın isimlerinden, "Hâlik" gibi bazı isimlerin mânâlarının neticesinde düşündüğü, tasavvur ettiği, hayâl ettiği her şeyi anında kuvveden fiîle, düşünceden tatbikata çıkartıyor. Cennet sözcüğünün ifade ettiği anlamın asgarisi, en alt sınırı bu!

    Tabii, bu hâle sahipken, kişinin bu hâli bir yitirmesi de Cennet`ten Dünya`ya iniş...

    Âdem, Dünya üzerinde ilâhi isimlerin bileşiminden meydana gelen bir formül ve bu formülün eserlerinin ortaya çıkış mahalli olarak; bu isimlerin mânâları gereğini, her türlü vesvese ve vehimden berî bir biçimde ortaya koyarak yaşarken, O`nun bu hâli Cennet türü yaşam olarak nitelenmişti...

    Hiç bir beşeri kayıt ve kısıtlama olmaksızın, sadece kendi varlığını meydana getiren o ilâhi isimlerin mânâlarını sınırsız bir biçimde ortaya koyuyor, bu özgür yaşam içindeki hâli, "Cennetteki yaşam" olarak tavsif ediliyordu.



    Eğer İblis`in o isyan dediğimiz hâli olmasa, ne Âdem Cennet yaşamından ayrı düşer; ne insanlar madde bedenin getirdiği sıkıntı ve zorluklara düşer; ne de insanların geçmişteki Cennet hâlinden çok daha ileri boyutlarda olan özlerindeki ilâhi gücü ortaya çıkarma çalışmaları var olurdu!

    Çünkü, zaten Âdem, Cennet yaşamı içinde iken bugün hedeflediğimiz, istediğimiz şeylerin bir kısmına sahipti... Yani, o bir kısım ilâhi güçlerle tahakkuk ediyordu!

    Cennette herkesin her istediği olacaktır!

    Âdem`in de Cennette hemen her istediği oluyordu!

    Ancak şu farkla ki;

    Âdem aleyhisselâm yeryüzünde yaratılmıştı!

    "YERYÜZÜNDE BİR HALİFE MEYDANA GETİRECEĞİM"

    âyeti de, O`nun yeryüzünde varoluşunun apaçık ispatıdır!

    Bizler gibi bir madde bedeni mevcuttu! Bu sebeple de bulunduğu yere "yeryüzü cenneti" denmekteydi!

    Ancak yeryüzünde yaşamasına rağmen, bizim bugün elde edemediğimiz pek çok isteklerini gerçekleştirebiliyordu...

    Çünkü kendisindeki ilâhi güçlerin açığa çıkmasını engelleyen "VEHİM" duygusu oluşmamıştı!

    "VEHİM" duygusu insanda mevcut bulunan en büyük şer güçtür! Varolmayan ya da varolması mümkün olmayan şeyleri imkân dahilinde göstererek bilinci âdeta esir eder! Tüm korkuların, endişelerin, sıkıntıların kökeninde "vehim" yatar!

    "Negatif varsayım" diye günümüz diline çevirebileceğimiz bu deyimin insan yaşamındaki yeri hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyüktür!

    Eğer kişi "VEHİM" duygusunu kontrol altına alabilirse, yaşamı âdetâ Cennet yaşamına döner... Buna karşılık insan "vehminin" esiri olursa, yaşamı artık bir Cehennemdir!

    Varolmayanı var sandıran; varolanı da görmezlikten getiren kuvvettir "VEHİM"!

    İnsan, "VEHİM" hükmü altına girmemiş bir akılla herhangi bir şey düşünüp, o şeyi yapmağa karar verirse; ve bu hususta da azimli olursa, normal şartlara göre imkânsız olan o şeyi mümkün hâle getirebilir!

    Ve sanki bir madde bedeni yokmuşçasına özgür bir yaşam sürebilir... Sanki cennetteymişçesine!

    İşte yeryüzünde yaratılmış olan Âdem aleyhisselâm da, "VEHİM" duygusunu tatmadan yaşadığı için bulunduğu ortam "yeryüzü cenneti" olarak tanımlanıyordu..



    ÂDEM İLE HAVVA’NIN CENNETTEN

    YERYÜZÜNE İNDİRİLMESİ


    Cinsel yaşamla birlikte Âdem ve Havva`da kendi cinsiyetlerini fark etme, edep yerlerini örtme ve kendilerini beden olarak kabullenme vehmi güçlendi.

    Seksin, kişide kendini beden olarak hissetme hâlini nasıl meydana getirdiğini anlayabilmek için bazı eski kaynaklara bakmak gerekir.

    Bu eski kaynaklara göre, insan bedeninde yedi şakra vardır. Baş`tan vücudun alt kısımlarına, kuyruk sokumuna doğru sıralanmış yedi şakra... Yâni, yedi enerji merkezi mevcuttur. Bu yedi enerji merkezinin yedincisi de kuyruk sokumuna yakın bir noktada...

    Bu enerji merkezinin harekete geçmesi, kişideki seks duygusunu, kendini beden kabul etme duygusunu kuvvetlendirir; ve bunun neticesinde de "Ruhânî güçlerini", mâneviyata yönelme duygusunu kaybetme sonucunu meydana getirir! Özellikle "anal seks"in yasaklanmasının gerçek sebebi de budur!

    Her ne kadar, neslin devamı için seks gerekli olsa dahi; veya Hazreti Rasûlullah aleyhisselâmın:

    "Bana dünya-nız`dan üç şey sevdirildi; güzel koku, gözümün nuru namaz ve kadın!"

    şeklindeki açıklamasında, kadının erkekle birleşmesinin "İlâhi Tekliğe vuslat" anlamını taşımasını belirtmesine rağmen; belli bir düzeyde kendini bulamamış kişiler için seks, tamamen bedensel zevklerden ibaret ve de bu zevklerle kişinin kendisini kayıt altına almasına yol açan bir faaliyettir.

    Belli bir kemâle ulaşmış kişi için seks, erkeğin kadında ilâhi vuslatı veya kadının erkekte ilâhi vuslatı olmasına karşın; kendini madde beden olarak kabul etmiş bir kişi için, bu kabul ediş, bedensellikte "kökleşme ve yerleşme" olarak değerlendirilebilir.

    Yâni, ustura, çok yararlı bir biçimde kullanılan bir araç olduğu gibi, bir insanın ölümüne yol açan bir araç da olabilir...

    Şimdi.. Âdem`le Havva`nın Cennet’te, Cennet yaşamı içinde iken, kendilerini beden kabul etmeye yol açacak böyle bir fiille kayıtlanmaları, hâliyle bazı özelliklerinin perdelenmesine yol açmıştır...

    Bu hâl, Âdem`de belli bir idrâkı doğurmuş ve bu perdelenme hali,

    "Rabimiz biz nefislerimize zulmettik" (7-23)

    demelerini getirmiştir...

    "Biz nefislerimize zulmettik" ifadesi çok anlamlı bir ifadedir.

    Buradaki "Nefs`e zulmetme"nin mânâsı, konuyu derinlemesine bilmeyenlerin anladığı gibi; "Ben, Nefsime yâni bedenime zulmettim" demek değil...

    "Nefsinize zulmetmeyin"in anlamı da "oruç tutup, aç kalıp bedeninize eziyet etmeyin" de değil!

    "Nefs"in hakikatı, "İlâhi isimlerin işaret ettiği anlamlar ve bu ilâhi isimlerin hakikatı olan "Zâtî" Hakikat"tır!

    Gerçekte, kişinin, "kendi hakikatını tanıyamaması, bilememesi, bunun hakkını yerine getirememesi", Din dilinde, tasavvufta "Nefs’e zulmetmek” olarak târif edilir...

    İşte Âdem`in, "Biz nefislerimize zulmettik" demesi:

    "Kendimizi bedensel varlık olarak kabul etmek sûretiyle yaptığımız bu fiîl, bizim hakikatımızın gereğini yaşamamıza engel olmuş, böylece hakiki benliğimizin gereğini yerine getirmekten perdelenmişiz. Eğer bu durumumuzdan geri dönmezsek, ebediyyen bundan perdelenmiş olarak azap duyarız" anlamındadır.

    Nitekim, bu idrâkın sonucunda oluşan bu pişmanlıktan sonra ne çare ki, "Bir kere görülen şey hiç görülmemiş gibi olmaz" esasına dayalı bir biçimde, Âdem`de kendini beden olarak kabullenme esasını da oluşturmuş ve artık bunun neticesinde bedenî bir yaşam süre gitmiştir...

    İşte, kendini bir beden olarak müşahede etme, tespit etme, değerlendirme ve bunun gereğini yaşama hâli, "Âdem ve Havva`nın, Cennet`ten Dünya`ya indirilmesi" diye târif edilegelmiştir.

    Yâni, Âdem ile Havva`nın, Cennet`den Dünya`ya indirilmesi bir "mekânsal" indirilme olmayıp; içinde yaşadıkları "Ruhâni güçlerle" tahakkuk etme hâlinden, bedeni kayıtlar ve kısıtlamalar yaşamına geçmeleridir...

    "Ahsen-i Takvim"in, "Esfeli sâfiliyn"e indirilmeleri de denmektedir buna...

    İşte bundan sonradır ki, Âdem nesli dünya üzerinde, dünyanın şartları içinde yaşamaya ve kendilerini bir beden olarak görme hâlini kolay kolay üstlerinden atamama cezasını çekmeye başlamışlardır; ki bu duruma;

    "Dünya mü`minin sicciynidir"

    şeklindeki Rasûlullah Aleyhisselâm açıklamasıyla işaret edilmiştir.





    “YASAK AĞAÇ” NEYDİ ?


    A`râf Sûresi`nin 20-22. âyetlerinde ise olayın seks kökenli bir gelişme gösterdiğine şöyle işaret ediliyor:

    "Derken şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için ikisine de vesvese verdi ve dedi ki:

    -Rabbım sizi başka bir şey için değil, sadece iki melek veya ölümsüzlerden olmanızı önlemek için yasaklamıştır..

    Ve doğrusu ben size öğüt verenlerdenim..

    "Şeytan onları aldatarak aşağı sarkıttı. Ağaçtan tadınca ayıp yerleri kendilerine göründü. Cennet yapraklarını üst üste yamayıp ayıp yerlerini örtmeye başladılar." deniyor...

    Cennet yaşamı içinde iken Cenâb-ı Hak, O`nun yanında Havva`yı meydana getiriyor...Âdem ile Havva kendilerindeki bu ilâhi isimlerin mânâsını tam hakkıyla Cennet denilen bir hâl içinde, Cennet yaşamı denilen bir hâl içinde yaşarken, Şeytan onları aldatarak aşağı sarkıttı.

    Yâni, onlara seksi empoze etti... Aşağı sarkıtmasının, anlamı; sekse- dolayısıyla, beşeriyete, yâni bedenle yaşamaya yöneltilmesi idi...

    Âdem ve Havva, beden kavramı olmadan evvel, kendilerini bir beden olarak kabullenme sınırlamasına girmedikleri için, özgürce her düşündüğünü tahakkuk ettirebiliyorlardı. Bahsi geçen "Yasak ağaç", bize göre, seks kavramı idi! Ağacın gövdesinden dallar ve meyvalar oluştuğu gibi; seksten de çocuklar, torunlar oluşuyordu.. Seksin getireceği üreme, yasak ağaç şeklinde sembolize edilmişti!





    ÂDEM, YEMESİ MENEDİLDİĞİ HALDE HABBEYİ

    NİÇİN YEDİ?


    “Rasùlullah Efendimiz’in nefsini de kendi nefsinde yarattı Allah!”

    “Nefs”, bir şeyin zâtıdır. Ve Muhammedi hakikatları da yine kendi hakikatından meydana getirdi...Rasùlullah Efendimizi’in nefsini anlattığımız mânâda “yarattıktan” sonra Adem’in nefsini Rasùlullah’ın nefsinden bir sùret olarak yarattı. Bu ince mânâ sonucu, Cennette, habbeyi yemesi menedildiği zaman, onu yedi Adem!. Çünkü o, Rubùbiyet Zâtından yaratılmıştı. Rubùbiyetin şânı ise sınırlanmak değildir.ve bu hüküm onun için Dünyada dahi yürüdü...Kezâ âhirette de yürüdü.

    İşte bu incelik taşıyan sır îcâbı, nefse ne yasak edildiyse onu yapma yolunu aradı. Ona yasak edilen şey, ister saadetine sebep olsun, ister şekâvetine...

    O, bir şeyi yaparken, saadet veya şekâvet düşünerek yapmaz. Zâtının varlığının bir gereği olarak yapar. Rubùbiyetten aldığı aslına göre...



    ÂDEM, HATA İŞLEMEKLE

    NASIL HALİFE OLUR?


    Adem`in, Cennet`den Dünya`ya inmesine sebep olan, vesile olan İblis..

    İblis, Allah`dan uzaklığına yol açan kişi olarak Adem`i gördü. Çünkü, Adem`e secde etmemesi, yani Ulûhiyet kapsamından olan bir kısım özellikleri görememesi nedeniyle Allah`ın yakınlığından yani o esmâ ve sıfatla tahakkuk makamından tard oldu..

    Azazil`in "İblis" adını alarak "şeytan" diye nitelendirilmesine içine düştüğü şu iltibas yani ikilem yolaçmıştı:

    Allah`ı biliyor, kendi varlığının da O`nunla varolduğunu farkediyordu. Yani kendini "Hak" olarak müşahede ediyor ve bundan dolayı da başkasına secde etmeyi yanlış buluyordu.

    Bunun ötesinde bir de yapısal üstünlüğü vardı karşısına çıkan varlığa karşı.İşte bu üstünlük ona perde oluşturmuş, "hakikatsa bende de var, üstelik yapı olarak da ben ondan üstünüm, öyle ise niye secde edeyim" mantığını getirmişti.

    "Ulûhiyet" kemâlâtı sonucu orada daha kapsamlı bir zuhur olabileceği ve secde ettiğinin de yine sonuçta Allah olacağı gerçeğini farkedemedi.

    Ayrıca İblis, o yakınlığı meydana getiren esmâ`dan mahrum olduğu için, tabii hâl olan ayrılığı, yaşamak durumundaydı..

    Buna mukabil Âdem ise, yeryüzünde "Halife" olarak meydana getirildi. Bu, "Halife" olarak meydana getirilişi sebebiyle Adem, Cennet`ten çıkmak mecburiyetinde idi! Âdem, o hatayı işlemekle yükümlüydü, mecburdu ki, "Hilâfet" görevi meydana gelsin!

    Adem, hata işlemekle nasıl "Halife" olur?.

    Hemen aklımıza gelecek soru bu... Hiç, "Halife" hata yapar mı?. "Halife", Cennet`den çıkacak kadar büyük bir hata yapar mı?..

    Yapar!

    Yapması da icâbeder ki, "Halife"liği tam yerine gelsin!

    Ne dedik!.. "Allah, Âdem`i kendi sûreti üzere" meydana getirmekle, lütuflu bir şekilde yarattı.

    Yani, "Allah Âdem`i kendi sûreti üzere yarattı." Yani, kendi isimlerinin mânâlarından oluşan bir bileşimle insanın mânevî sûretini meydana getirdi ‘Adem`in..

    Âdem`in varlığı, ilâhi isimlerin toplamı.. Bu ilâhi isimleri bir açıklamasında Rasûlullah aleyhisselâm 99 isim olarak sayıyor. Tafsilâtında belki binlerle isim.. Ama, hülâsa olarak, özet olarak 99 olarak isimlendiriliyor..

    Âdem`in yapısında bu 99 ismin mânâsı da mevcut. Ama, eğer Cennet ile sınırlı kalsa idi yaşamı; Cennet`ten çıkma zorunluluğu O`nun başına gelmeseydi, bu defa Âdem`de meselâ, "Sabır" ismi zâhir olmayacaktı, tecellî etmeyecekti..

    Ama, ne zaman ki Âdem, Cennetten çıktı, dünya boyutu yaşamına indirildi; işte o anda öyle bir takım kısıtlamalarla, perdelenmelerle karşı karşıya kaldı ki, bunun neticesinde "Sabır" ismi tecelli etti.

    Cennet yaşamında, "Sabır" ismi olmaz!

    Çünkü Cennet ehlinin her istediği şey, anında meydana gelir. Dolayısıyla "Sabır" ismine yer yoktur Cennet`te.. Cennet yaşamını yaşayan varlıkta o isme yer kalmaz!

    Bunun gibi, "Gafur", "Afuv" ismi, "Fettah" ismi ve bunun gibi bir çok isim, eğer Adem Cennet`te yaşamına devam etseydi, ortaya çıkmayacaktı..

    Halbuki "Halife" olarak meydana gelmiş, yani bütün isimlerin toplamı olarak sûret-i mânevîyyesi meydana getirilmiş. Bu isimlerin hepsini ortaya çıkaracak.. Öyleyse, dünyaya inmesi lâzımdı, Cennet`den çıkması lâzımdı!

    Nitekim, âyette`de ona işaret ediliyor..

    "Yeryüzünde Halife" diyor. "Cennet`de, cennet için, Halife" olarak demiyor! Yani, daha meydana getirilişinde, O`nun Cennet`den çıkıp, yeryüzünde yaşayacağına işaret ediliyor, bu o anda belirtiliyor!

    Ama, bunlar başına gelmeden evvel, o isimlerin toplamı olarak meydana getirilmesi ve O`ndaki esmânın güçlü bir şekilde varlığı, Cennet hâlini yaşamasına yol açıyor.

    İşte İblis, her ne kadar Adem`e kötülük yaptığını, intikam aldığını sanıyor ise de, gerçekte Adem`in, "Hilâfet" görevini tam hakkıyla yerine getirmesini, "Halife" vasfını kazanmasına vesîle olmuştur! Dolayısıyla İblis, en büyük kötülüğü yapayım derken, "insan"a en büyük iyiliği yapan varlık durumuna gelmiştir..





    ŞEYTANIN ADEM’E SECDE ETMESİNE

    ENGEL NEYDİ?


    "SİZİ YARATTIK VE ŞEKİLLENDİRDİK (ÖZELLİKLERLE BEZEDİK) SONRA DA MELEKLERE;

    -SECDE EDİN ÂDEM’E! DEDİK.

    SECDE ETTİLER; SADECE İBLİS ETMEDİ..." (7/11)

    "İBLİS SECDE ETMEDİ ÇÜNKÜ CİN SINIFINDANDI!" (18/50)

    "YALNIZCA İBLİS (secde etmedi); BÜYÜKLENDİ VE KÂFİRLERDEN (gerçeği örtenlerden) OLDU!" (38/74)

    "SORDU:

    -SANA EMRETTİĞİMDE SECDE ETMENE NE ENGEL OLDU?

    DEDİ Kİ:

    -BEN ONDAN HAYIRLIYIM! BENİ ATEŞTEN (dalga-wave) kökenli olarak), ONU İSE ÇAMURDAN (moleküler kökenli) YARATTIN!

    BUYURDU:

    -ORADAN İN! KENDİNİ BÜYÜK GÖRMEK ORADA YAKIŞMAZ! ÇIK GİT; ÇÜNKÜ SEN KÜÇÜLENLERDENSİN!" (8-12/13)

    "LA`NETİM ÜZERİNEDİR DİN GÜNÜNE KADAR!" (38/78)

    "DEDİ Kİ:

    -HİÇ OLMAZSA BA`S GÜNÜNE KADAR BANA MÜHLET VER..?" (8/14)

    "Mühlet isteme", "mülhime nefs" ilmiyle yaşayarak bu ilmin mârifetiyle insanlar üzerinde tasarruf etme gücünün muhafazasıdır!

    Ahmed Hulûsi

    "AHMED HULÛSİ'DE KAVRAMLAR" Kitabından...

    FİHRİST










    www.allahvesistemi.org

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    26-11-2005
    Mesajlar
    400
    Karizma Gücü
    7
    "“Allah insanı İslâm fıtratı üzere yaratmıştır” hükmü üzere, her insan henüz sperm hâlinde iken, kendisinde oluşan babasının geninden İslâm fıtratının programını alarak dünyaya gelir.

    “onların bellerinden zürriyetlerini almış” ifadesi genetik olarak intikal eden İslâm fıtratının sperm hâlindeki mevcudiyetinden sözeder.

    Yani, sperm hâlindeyken insan, -bellerinden, zürriyet alındığında-, fıtrat olarak rabbini bilme yetisine sahip kılınmıştır.. Bu sebeple de “kâlu belâ” rabbimin varlığına şehâdet ederim diyebilen bir ana programa sahiptir."

    Ne ilim kitabı imiş şu kuran?

    " insan henüz sperm hâlinde iken"

    İnsan henüz siperm halinde olmaz. Esas olan kadının yumurtası dır. Yumurta bir tanedir siperm ise milyonlarca. O halde hangi milyonda bir insandır. Burada sipermin kadın yumurtası ile birleşeni random dur. Yani önce giden kazanır.

    Bu gün teknik hiç erkek sipermi olmadan sadece dişiden alınan yumuta ve hücre ile canlı imal edilebilmektedir.

    Yukardaki bilgiler tamamen saçmadır.
    26 Kasım 2001 tarihinde ilk defa insan embriyosu klonlandı. Bu yeni bir araştırmanın başlangıcı kabul ediliyor;

    Severina Antinori bilindiği gibi bir süre önce uluslararası sularda bir gemi ve 20 uzman hekim arkadaşı ile çocuk sahibi olmak isteyen ailelere yardımcı olacağını belirtmiş, 200 kadın denek seçebileceğini ancak bunların içinde Amerikalı çiftlerin bulunmasını istemediğini açıklamıştı. 62 yaşında bir kadını gebe bıraktığı ile ünlenen uzman doktorun kadın deneklerin 8 tanesinin ingiliz olduğunu da açıklamış, ülkesinde yasak olan işlemi uluslar arası sularda yapmak zorunda olduğunu belirtmişti.

    Adam uluslar arası sularda 200 kadın ile erkek olmadan çocuk üretimi halen çalışıyor.





    Çok bilgin varsa bunlara cevap ver.

    1)Âdem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi tarihte cennetten kovuldular?
    2) Önce Âdem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı?
    3) Doğmadıklarına göre Havva ve Âdem’in göbekleri var mıydı? (Hani, çamurdan mı, yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan..)
    4) Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organları var mıydı?
    5) Vardı ise ne için vardı? (mademki cinsellik yasaktı?..)
    6) Ya da Havva’nın göğüsleri var mıydı? (Çocuk emzirmeyeceğine göre)? Yoksa bunlar cennetten kovulur kovulmaz mı oluştular?
    7)Ya da Âdem ve Havva’nın hormonları önceden var mıydı? Vardıysa, (testosteron, östrojen, prolaktin, oksitsin vs.) ne amaçla vardı?
    8)Havva, adet görüyor muydu?
    9) Âdem ile Havva'nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı mı? Yoksa ...?
    10)Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular?.. Var idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar?
    Yani hem insanin beynine ve bedenine cinsellikle ilgili her türlü mekanizmayı ve kimyasallığı koy, hem de cinselliği yasadıklarında cezalandır. Adalet bu mudur?
    10)Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada yasak mı değil mi? Niye?
    11)Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? Âdem ve Havva'nın çocukları Ensest ilişki ile çoğalmış olmalı.. Yoksa dünya belli bir nüfusa ulaşıncaya kadar ana ve babalar Allah'ın verdiği bir özel formülle seks yapmadan çocuklarını çamurdan mı yapmaya devam ettiler?
    12)Âdem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler?

  3. #3
    ceza2000 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    907
    Karizma Gücü
    0
    Allah rağzı olsun eline sağlık

  4. #4
    xlper adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-09-2006
    Mesajlar
    116
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı the_dervish tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    "“Allah insanı İslâm fıtratı üzere yaratmıştır” hükmü üzere, her insan henüz sperm hâlinde iken, kendisinde oluşan babasının geninden İslâm fıtratının programını alarak dünyaya gelir.

    “onların bellerinden zürriyetlerini almış” ifadesi genetik olarak intikal eden İslâm fıtratının sperm hâlindeki mevcudiyetinden sözeder.

    Yani, sperm hâlindeyken insan, -bellerinden, zürriyet alındığında-, fıtrat olarak rabbini bilme yetisine sahip kılınmıştır.. Bu sebeple de “kâlu belâ” rabbimin varlığına şehâdet ederim diyebilen bir ana programa sahiptir."

    Ne ilim kitabı imiş şu kuran?

    " insan henüz sperm hâlinde iken"

    İnsan henüz siperm halinde olmaz. Esas olan kadının yumurtası dır. Yumurta bir tanedir siperm ise milyonlarca. O halde hangi milyonda bir insandır. Burada sipermin kadın yumurtası ile birleşeni random dur. Yani önce giden kazanır.

    Bu gün teknik hiç erkek sipermi olmadan sadece dişiden alınan yumuta ve hücre ile canlı imal edilebilmektedir.

    Yukardaki bilgiler tamamen saçmadır.
    26 Kasım 2001 tarihinde ilk defa insan embriyosu klonlandı. Bu yeni bir araştırmanın başlangıcı kabul ediliyor;

    Severina Antinori bilindiği gibi bir süre önce uluslararası sularda bir gemi ve 20 uzman hekim arkadaşı ile çocuk sahibi olmak isteyen ailelere yardımcı olacağını belirtmiş, 200 kadın denek seçebileceğini ancak bunların içinde Amerikalı çiftlerin bulunmasını istemediğini açıklamıştı. 62 yaşında bir kadını gebe bıraktığı ile ünlenen uzman doktorun kadın deneklerin 8 tanesinin ingiliz olduğunu da açıklamış, ülkesinde yasak olan işlemi uluslar arası sularda yapmak zorunda olduğunu belirtmişti.

    Adam uluslar arası sularda 200 kadın ile erkek olmadan çocuk üretimi halen çalışıyor.





    Çok bilgin varsa bunlara cevap ver.

    1)Âdem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi tarihte cennetten kovuldular?
    2) Önce Âdem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı?
    3) Doğmadıklarına göre Havva ve Âdem’in göbekleri var mıydı? (Hani, çamurdan mı, yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan..)
    4) Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organları var mıydı?
    5) Vardı ise ne için vardı? (mademki cinsellik yasaktı?..)
    6) Ya da Havva’nın göğüsleri var mıydı? (Çocuk emzirmeyeceğine göre)? Yoksa bunlar cennetten kovulur kovulmaz mı oluştular?
    7)Ya da Âdem ve Havva’nın hormonları önceden var mıydı? Vardıysa, (testosteron, östrojen, prolaktin, oksitsin vs.) ne amaçla vardı?
    8)Havva, adet görüyor muydu?
    9) Âdem ile Havva'nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı mı? Yoksa ...?
    10)Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular?.. Var idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar?
    Yani hem insanin beynine ve bedenine cinsellikle ilgili her türlü mekanizmayı ve kimyasallığı koy, hem de cinselliği yasadıklarında cezalandır. Adalet bu mudur?
    10)Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada yasak mı değil mi? Niye?
    11)Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? Âdem ve Havva'nın çocukları Ensest ilişki ile çoğalmış olmalı.. Yoksa dünya belli bir nüfusa ulaşıncaya kadar ana ve babalar Allah'ın verdiği bir özel formülle seks yapmadan çocuklarını çamurdan mı yapmaya devam ettiler?
    12)Âdem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler?



    EY okuma-yazma bilen ama okuduğunu anlamayan sitedaşım;

    1- Elhamdülullah çok bilgim olmadığını her fırsatta söylüyor ve bilenlerden yardım talep etmektende komplekse kapılmıyorum.

    2- Konunun başlığını okusaydın(yani anlasaydın),Hz.Ademin ilk yaradılışına farklı bir yorum dediğimi anlardın(herhalde!!)o konu alıntıtır,bana ait değildir,dolayısıyla o bilgilerde bana ait değildir.İyi anlayabilmen için heceleyerek oku!!!....İlkokul çocukları gibi!!

    3- Buram buram klasik ve alaycı ateist sorularına(sana ateist demiyorum ama öyle sanıyorum)cevap bile vermem.Çünkü bu kulağımı tersten tutmaya benzer.Ama samimi sorar ve insanların kutsalına edepsizce saldırmassan,Ancak 'ben bir yaratıcının varlığına inanmıyorum,bana bunu ispat edebilirmisin' talebine cevap veririm.İnanmıyorsan bir yaratıcıya,sana ne o sorduğun sorulardan.Düz mantık değilmi dostum?!!!!

    4-Burası inançlı insanların (farklı düşünselerde)bilgi alışverişi yaptığı bir bölüm.Birazcık utanman varsa ,arkadaşlar o kadar söyledi,ne diye buralarda geziyorsun ve hakaretvari,provokatif mesajlar yazıyorsun? Şimdi birisi sana inançsızlığından dolayı bir tokat atsa,dinine göre suç işlemiş olur ve sen feryadı basarsın,bunlar tahammülsüz diye.Ozaman sen kendine yapılmasını istemediğini ,niye başkalarına yapıyorsun?

  5. #5

    Kayıt Tarihi
    26-11-2005
    Mesajlar
    400
    Karizma Gücü
    7
    yAZI BANA AİT DEĞİLDİR DİYEREK KİŞİ KOPYALADIĞINDAN SORUMSUZ DEĞİLDİR.

    Koyladığına bir itirazın 0lmamış.

    4) Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organları var mıydı?
    5) Vardı ise ne için vardı? (mademki cinsellik yasaktı?..)


    Ademin organı varmıydı. sen ona bak.

  6. #6
    xlper adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-09-2006
    Mesajlar
    116
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı the_dervish tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    yAZI BANA AİT DEĞİLDİR DİYEREK KİŞİ KOPYALADIĞINDAN SORUMSUZ DEĞİLDİR.

    Koyladığına bir itirazın 0lmamış.

    4) Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organları var mıydı?
    5) Vardı ise ne için vardı? (mademki cinsellik yasaktı?..)


    Ademin organı varmıydı. sen ona bak.
    Yahu arkadaş senin zeka yaşın kaç,suç bendeki seni muhatap alıyorum.Ben sana bu sorularına cevap vermem diyorum,sen hala soru soruyorsun.heceleyerek bi daha oku.Organ organ diyorsun,vardır herhalde desem ,santimini soracan.(Tövbe estağfurullah tövbe Ya rab)


    Kişi kopyaladığından sorumludur.YOK YAAAAA.Hem sana ne, ateist olduğun anlaşılıyor,seni ne ilgilendirirki bu tartışma ,aklıevvel vatandaş.Bana az önce yazdıklarımın,tekrarını yazdırıyorsun.Gerçekten eğer bir çocuksan ,erken yatki,ilkokullar açılıyo, okula geç kalmayasın,özellikle din dersine!!!!!

  7. #7
    student adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-09-2005
    Mesajlar
    5,219
    Karizma Gücü
    8
    o ateist dindersine gitmez , veya başka bir din dersi ister , santim meselesini kesin sorar , meraklı kendisi

    selam ve dua ile,

  8. #8

    Kayıt Tarihi
    26-11-2005
    Mesajlar
    400
    Karizma Gücü
    7
    Alıntı xlper tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Organ organ diyorsun,vardır herhalde desem ,santimini soracan.(Tövbe estağfurullah tövbe Ya rab)!!!!
    Tabiiki organ organ organ islam dini bunun üzerine kurulmuş. Kurana bak hep cinsel işliki kanunları ile dolu. İnsanlara kızlığı hiç bozulmayan 10 yaşında çocukları cenette teklif eden dinden ne beklenir.

    Allahın rahmeti üzerine olsun. Sana cenette bol turunç gögüslü çocuklar.

    60 kadınlı çol çocuğu nikahına almışların akılılıları. Ben bu tiplere Sizi gidiler derim hep.

  9. #9
    xlper adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-09-2006
    Mesajlar
    116
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı the_dervish tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Tabiiki organ organ organ islam dini bunun üzerine kurulmuş. Kurana bak hep cinsel işliki kanunları ile dolu. İnsanlara kızlığı hiç bozulmayan 10 yaşında çocukları cenette teklif eden dinden ne beklenir.

    Allahın rahmeti üzerine olsun. Sana cenette bol turunç gögüslü çocuklar.

    60 kadınlı çol çocuğu nikahına almışların akılılıları. Ben bu tiplere Sizi gidiler derim hep.
    Yahu sen İdiyotmusun?Sana ne yav benim dinimden.Sen önce Allaha inanda ,sonra istediğin dine geç.Sana ne oluyorki.Ha eğer şu pis,bulanık ve tiksinç misyonerlikse derdin,açık söyle tartışalım.Bidaha bana organ da organ diye tutturma.Yav ne meraklıymışsın ya.Cinsel bi problemin varsa bi d*****a görün!!!

  10. #10
    Son_hamsi adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-09-2006
    Mesajlar
    14
    Karizma Gücü
    0
    xlper kardeşim
    boşuna boğaz patlatmanızın manası yok
    arkadaşımız seni ne hale soktu hele bir bak
    son yazdıklarını tekrar etmek dahi istemiyorum
    cinsellik kavramının dinen yasak olup olmadığını herhangi bir kitabevine giderek elbette öğrenebilir ... çünkü belli başlı din alimlerinin dahi bu konularda eserleri vardır
    dinde yasak olan şey aşırılıktır. başka bişey değildir. burada bazı insanlar var.. çok üzülüyorum..polemik yapmak için yetiştirlimiş gibiler....
    ancak bizler yani hayat ile ödüllendirilmişler(Yani İnsanlar) lanetlenmişlere benzemeye çalıştıkça içimizden böyle hatalı davrananlar elbet çıkacaktır...
    insanlık kavramını 60 bilemedin 100 yıla sığdırmanın ne kadar mantıksız olduğunu eninde sonunda herkes anlayacaktır

    Akrebin Ucunda Bütün Ömrüm
    Yelkovanın Her Hamlesinde Yaşlanıyorum
    Ve Her Yaprak Dökümünde Takvimin
    Bir Çizgi Daha Beliriyor Yüzümde
    İçimde Beni Korkuturcasına Haykıran Bir Ses
    ÖLÜYORUM!!!!

    By_son_hamsi

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •