Tüketicinin Hakkını Kim Korur?



Yaklaşık bir yıl kadar önce, Information Week dergisinde haftalık köşe yazıları hazırlamaya başladığımda, donanım üreticisi bazı firmaların "Açık Sistem", "Donanım Bağımsız", "Endüstri Standardı" gibi kavramları alabildiğine pompalayarak o sıralarda Dünya BT sektöründe "Tekel" diye suçlanan bir veya birkaç büyük kuruluşu yok edebileceğini sandığını belirtmiştim. Ellerinde, kendi sistemlerinde çalışabilecek doğru dürüst işletim sistemi, veri tabanı ve uygulama yazılımı olmayan bu üreticilerin, o sırada oldukça basit ve pek de güvenilir olmayan yazılım ürünleri çıkaran firmalara sağladıkları inanılmaz destekten de sözetmiştim. Bu destek sayesinde yaklaşık 10 - 15 yıl içinde birer dev haline gelen yazılım firmalarının bugün pazarı nasıl kontrol ettiğini, donanımcıların kendi yarattıkları canavar tarafından nasıl köşeye kıstırıldığını da kısaca belirtmiştim. Evet, zaman tüketicinin zamanıydı. İş çevreleri bu kez de tüketicinin yanında yer alıyor, o güne kadar üretici firmalar tarafından sözde sömürülen müşteriler artık seçimlerini özgürce yapabiliyorlardı. Birçok ülkede devlet kuruluşları başta olmak üzere herkes aklınca o tekellerden kurtuluyor, özgürlüğüne kavuşuyordu. Devlet kuruluşlarının teknik satınalma şartnameleri kökten değişiyor, hayatında iş dünyası için iki satır uygulama programı yazmamış araştırma görevlileri ve laboratuardan kafasını çıkarmamış profesörler, ticari bir kuruluş olan (Daha doğrusu, olması gereken) ve "Ucuz değil, rasyonel satınalma kararı" vermesi beklenen iktisadi teşekküllerin sistem alımlarında inanılmaz kıstaslar ortaya koyup akla ve mantığa sığmayan ihalelerde danışmanlık yapıyorlardı.

Donanım bağımlılığından daha tehlikeli olarak, alınacak ve üzerinde uygulama geliştirilecek işletim sisteminin ve veritabanı yazılımının markası açıkça ifade ediliyordu. Donanımda ise "ªu marka işlemciler teklif edilemeyecektir" şeklinde anlamsız şartlar öne sürülüyor, bilgisayarların 120 - 280 volt gibi anlamsızca geniş bir gerilim altında sorunsuz çalışması isteniyor, ama alınacak sistemin markası açıkça ifade edilmiyordu. Bunun adına da "Açık sistem ihalesi" deniyordu.

Yukarıda saydığımız örnekler her ne kadar bir bütünün içindeki bazı parçalardan alınan örnekleri teşkil ediyorsa ve bunlardan yola çıkarak tüm ülkelerdeki tüm ihalelerin bu şekilde hazırlandığı yargısına varmak güç ise de, bu kesinlikle görülmemiş bir vak'a değildi. Bazı sorunlar bilgisizlik, gerçek hayattan (İş dünyasından) kopukluk, şartlanma ve benzeri etkenlerden kaynaklanıyorsa, bazılarının altında da belki abartılı iyiniyet ve "Kraldan fazla kralcılık" yatıyordu.

Bütün bunları yıllar sonra gündeme getirmemdeki ana neden, gerek ihalelerde, gerekse standartların belirlenmesinde, piyasa ve rekabet koşullarını hiçe sayarak, maliyet unsurlarını düşünmeden, salt akademik veya mühendislik açısıdan bakılarak yapılan "İçe dönük" çalışmalara dikkati çekmek. Önümüzdeki dönemde tanışacağımız yepyeni teknolojilerde de, bu muhtemel "İçe dönük"lüğün sonucunda ortaya çıkacak karar, şartname ve standartların, Dünya gerçeklerinden uzak kalmaması ve hataların tekrarlanmaması için biraz uğraşmamız gerekecek sanırım.



Oguz C. Gel


info@oguzgel.com
http://www.oguzgel.com