Emperyalizmin mızrak–ucu olarak misyonerlik
I. Kilise terminolojisinde misyon
Kilise terminolojisinde misyon, bir vazifeyi ifa etmek gayesiyle gönderilen delegasyon, daha özel anlamıyla İncil’i Hıristiyan olmayan halklara yaymaktır. Misyoner, Hıristiyanlığı yaymaya uğraşan kimse, dini yaymaya çalışan papaz, hem yabancı ülkelerde, hem de ülke içinde görev alabilen râhip, papaz veya din adamı gibi anlamlara gelmektedir. Her iki sözcüğün ortak ve en yaygın anlamı ise, “İncil’i Hıristiyan olmamış halklara yaymaktır.”(1)
II. Emperyalizmin mızrak–ucu olarak misyonerlik:
Her ne kadar dînî bir kurum olarak tanımlansa da misyonerlik ta işin başından beri emperyalizmin mızrak–ucu olmuştur. Kuruluşlarından itibaren gerek Katolik, gerekse Protestan Hıristiyanlık’ta misyonerlik örgütleri hiç bir dönemde sadece dînî amaçlı müesseseler olmamıştır.(2) Misyonerlik faaliyetlerinin doğrudan veya dolaylı tesirleri her zaman dinin kapsama alanının dışına taşmış; siyasi, coğrafî, toplumsal ekonomik, kültürel bakımlardan geldikleri ülkelerin lehine, gittikleri ülkelerin ise aleyhine sonuçlar doğurmuştur.( 3)
Prof Dr Uygur Kocabaşoğlu’nun da vurguladığı gibi “XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın ilk çeyreği misyonerliğin altın çağıdır. Zira bu çağ aynı zamanda kapitalizmin emperyalizme dönüştüğü çağdır. Bu dönüşümde araçsal görev üstlenen mekanizmalardan birisi de misyoner dizgesi olduğuna göre, bunda şaşılacak bir yan olmasa gerektir.”( 4)
Osmanlı ve Türkiye bağlamında durum bundan farklı değildir. Örneğin Prof Dr Beşir Hamitoğulları’nın da belirttiği gibi “Dinsel unsuru kullanan Avrupalılar, Rum, Ermeni, Yahudi gibi Müslüman olmayan Osmanlı vatandaşlarını, sömürülerinin bir aracı olarak ve bir ‘Ön Karakolu’, haline getireceklerdir./ Osmanlı İmparatorluğu’nun idari ve hukuki yapıları sonucu, mali ve ticari açıdan zaten avantajlı bir duruma itilmiş bulunan Müslüman olmayan topluluk, Emperyalist Devletlerin açık destekleri ve onların çıkar ortakları olarak, ekonomik–mali faaliyetlere egemen olacaklardır. “(5)
Bu süreçte Tanzimat, elbette çok büyük ölçüde emperyalist ülkelerin ve misyoner örgütlerin ve nihayet emperyalizmin ileri karakolu olan Yahudi ve Hıristiyan azınlıkların önünü açmış, hatta onlara imtiyazlı bir statü kazandırmıştır.( 6)
Buna karşılık Tanzimat, ülkenin gerçek sahipleri olan başta Türkler olmak üzere Müslümanları ise ikinci sınıf vatandaş konumuna indirmiştir. Zaten Tanzimat’ı da Batılılar bunun için dayatmıyor muydu? (7)
Misyonerler, Yahudi ve Hıristiyan topluluklarla emperyalizm arasında köprü oluyorlardı.İleriki kısımlarda bunların çokça örneğini göreceğiz.
III. Hıristiyan Misyonerliğin Teolojik Dayanağı
Hıristiyan Misyonerliğin, teolojik dayanağı Matta İncili’nin Hz İsa’ya atfettiği şu sözlerdir: “18 İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: «Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. 19 Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin. 20 Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim.» (8)
Mevcut İncillerde yer alan bu sözlerin İsa Mesih tarafından gerçekten söylenip söylenmediğini bilmiyoruz. Eğer bu söz İsa Mesih’e ait ise elbette, hak dinin tebliğini öngörmek dışında bir amaç içermeyeceği muhakkaktır. Halbuki bu sözler Prof Dr Erol Güngör’ün tam bir isabetle vurguladığı gibi Hıristiyanlarca, “Gidin ve insanlar arasında Tanrı’nın âlemşûmul hakimiyetini (evrensel imparatorluğunu) ve gerçeği tesis edin şeklinde tefsir edilmesi ile Yahudilerden sonra ikinci bir ‘arz– ı mev’ud (Tanrı tarafından vadedilmiş topraklar)’ ideali yaratılmış oldu.”( 9)
Bu ikinci Arz–ı Mev’ud ideali nelere yol açtı diyeceksiniz? Yahudilere ait olan birinci Arz–ı Mev’ud idealinden kat kat daha büyük vahşete yol açtı, bütün bir gezegeni kana buladı, masum halkların kaynaklarını gasbetti, milyonlarca siyahî insanı köleleştirdi.(10)
İşte ikinci Arz–ı Mev’ud projesi böylece gerçekleştirilmiş oldu. Ve emperyalizm, misyonerlik adı altında dinî bir kisveyi kendine mızrak ucu edindi. Bu ikinci arz–ı mev’ud’un (!?) merkezi ise Anadolu’dur; çünkü Pavlusçu Hıristiyanlığın doğum yeri Anadolu’dur.
Osmanlı toprağına ilk ayak basan –15 Ocak 1820–ABD’li misyonerler, ABCFM adına çalışan Pliny Fisk ve Levi Parsons idi.(11)
ABCFM, Pliny Fisk ve Levi Parsons’a 1 Aralık 1883 tarihli talimat mektubu ile şu görev veriliyordu: “BU MUKADDES VE VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR SİLAHSIZ BİR HAÇLI SEFERİ İLE GERİ ALINACAKTIR.”(12)
IV. İncil’e Karşılık Toprak
1963’te bağımsızlığına kavuşan Kenya’nın ilk Başbakanı Kamau Kenyatta’nın şu sözleri ikinci arz–ı mev’ud projesini trajik bir biçimde, yansıtmaktadır: "Misyonerler geldiğinde İncil onların, topraklar Afrikalıların elindeydi. Bize gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Neden sonra gözlerimizi açtığımızda, İncil bizim, topraklar onların olmuştu.’’(13)
Elbette yalnızca toprakları değil, örneğin Aborcinlerin masum çocukları bile gasbedildi ve bu çocuklar misyonerlerce kırbaçla hıristiyanlaştırıldı. Üstelik insan haklarının şampiyonluğunun yapıldığı bir zamanda çocukları gasbedilen Avusturalyalı yerlilere simgesel olarak haklılıklarını gösteren tazminat bile çok görüldü. (14)
İkinci Arz–ı Mev’ud rüyası uğruna en büyük bedel ödetilenler arasında elbetteki Yeni Dünya’nın masum yerli halkları da vardı. Yönetmen ve başrol oyuncusu Kevin Costner’un bol Oscarlı “Kurtlarla Dans”( 84) ile “Son Mohikan” filmleri Yeni Dünya halkının masumiyetini ve işgalci Batılıların vahşetini sergileyen istisnai özellik gösterirler. Bunun dışındaki hemen her Amerikan filmi, yerli halkı kafa derisi yüzücü, vahşi ve yağmacı olarak gösterir. Amerika, bu propagandada öylesine başarılı olmuştur ki soydaş olduğumuza dair bilimsel söylencelere rağmen Kızılderilileri hala çağdaş sömürgeciler gibi vahşi olarak görme eğilimindeyizdir. Burada bir soluklanıp bu sömürünün vahşetin temellerini sormalıyız. Burada da karşımıza İkinci Arz–ı Mev’ud projesi çıkmaktadır.
KAYNAK


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla