Türker Alkan

Bir zamanlar aydın olmanın en belirgin yolu Allah'a inanmamaktı. Üniversiteye başlayan delikanlı kısa bir zaman sonra dinden imandan çıkar, evde yaman bir Allah tartışması başlardı. Sırf bu nedenle çocuklarını üniversiteye göndermek istemeyen aileler olurdu.
Aslında, sanırım Allah'ı inkâr etmek, bir genç olarak aileden (baba otoritesinden) alınabilecek intikamın bir türüydü. 'Sen bana dünyayı zehir mi edersin, al ben de senin dünyanın direğini yıkayım da gör!'
Arada bir Çetin Altan (o ve İlhan Selçuk, solcu gençlerin rehberiydi) neden Allah'a inanmamak gerektiğini yazarak, gençlere iman tazeleme fırsatı verirdi. Türkiye İşçi Partisi sayesinde köylerde bile Allah kavramının tartışılır olduğunu müjdelerdi. Her köyde, kasketini yan yatırmış, kurnaz bakışlarıyla fırsat kollayan İşçi Partililer vardı ve onlar sayesinde halkımız gerçeğe ulaşacaktı. (Ama Doğan Avcıoğlu, solcuların din kurumuna sataşmasının yanlış olduğunu söylerdi.)
Bütün bunlar bir çeşit çocukluk hastalığı mıydı, diye düşünüyorum bazen. Sol düşüncenin, demokrasinin çocukluk hastalığı. Din kurumu tarafından yüzlerce yıl baskı altında tutulmuş olan ateist akımın tepkisi böyle oluyordu sanırım.
Son yıllarda insanlar artık eskisi kadar 'Allah var mı, yok mu' tartışmasına girmez oldular. Gerçi dinci basında hâlâ bu tartışmayı sürdürenler var, ama 'Allah yoktur' diyenlerin sesi eskisi kadar çıkmıyor.
Tam tersine, pek çok önde gelen yazar 'Ben teistim', yani 'Allah'a inanırım' diyen açıklamalar yapıyor. Dikkat ettiyseniz Perihan Maden birkaç gün önce bu doğrultuda bir yazı yazdı. 'Dini bir inanca bağlı olmadan Allah fikrine inanıyorum' (veya ona yakın bir şey) dedi.
Sanırım geçen yıldı, Mine Kırıkkanat da aşağı yukarı aynı şeyleri söylemişti: 'Dini bir koşulla bağlı olmadan Tanrı fikrine inanıyorum' demişti.
Bu yazarlarımızın parantez içinde geçerken, şöyle bir değindiği bu konu yeni bir eğilimi belirliyor olmalı: Kişisel dinler, bireysel inançlar! Dini inanç bahsinde yeni bir durumla karşı karşıyayız. İnsanlar eskisi kadar birbirlerini inandırmak için gayret sarf etmiyor. Dini formalitelere önem vermiyor. Ama kendi kafasında canlandırdığı, kendi yargılarıyla betimlediği bir 'Allah' fikrine de sahip.
Şu anda üniversite mezunları, yazarlar, aydınlar denen kitle arasında yapılacak bir anket sanırım şu sonucu verecektir: Bu mürekkep yalamışların çoğunluğu muhtemelen din kurumuna fazla itibar etmiyor. Buna karşılık, kendi kişisel inançlarıyla donattığı bir Allah fikrine de yabancı değil. Ama bu öylesine 'kişisel' bir Allah inancı ki, kimseye satmaya, insanları kendi inancına çevirmeye de çalışmıyor. 'Misyoner ateistlik' devri sona ermişe benziyor.
Bir yandan, kurumsal-resmi dinlerin çağdaş gelişmeleri açıklamakta zorlanması; öte yandan 'pozitivist, bilimsel' açıklamaların, dini ve tanrısal inancın işlevlerini yerine getirememesi ve bireyselleşmenin gelişmesi sonucunda bu durum ortaya çıktı sanırım. Yalnız Türkiye'de değil, genel olarak dünyada böyle bir eğilimle karşı karşıyayız. Kim bilir, belki de ileride buna 'dinin postmodernleşmesi' denecektir.




RADİKAL
İNTERNET BASKISI

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=131465