Küçük, Soğuk...
Yazı yazmak için koyduğum müziği koymuştum ancak bu sefer yazı yazmıyordum sadece dinliyordum. Müzik setinden çıkan “ciyk ciyk ciyk…” sesi beni deli ediyordu. Kendimi müziğin ritmine ve güzelliğine kaptırmıştım, düşüncelere dalmıştım. Ne düşündüğümü de bilmiyordum açıkçası. Belki de ne düşüneceğimi düşünüyordum. Sıkılmıştım. Düşünmekten ve düşünememekten sıkılmıştım. Sandalyeme oturmuştum ve öylece duruyordum. Elimle, sandalyenin kenarlarını sıkıca tutmuş, sanki parçalamak istermiş gibi sıkıyordum. Ve elimin ağrıdığını hissettim. Elimi sandalyenin kenarlarından çektiğimde avuçlarımın içinin bembeyaz kesildiğini gördüm. Parmağımdaki yüzükler takılı oldukları parmakları acıtmıştı. Hatta birisi kesmişti biraz. Hafif hafif kanamaya başladı. Sallamadım. Sandalyeden kalktım ve odada bir ıraya bir buraya gidip gelmeye başladım. Bir oraya, bir buraya… bir oraya…. Belki de hayatım boyunca bu kadar çok bunalmamıştım, sıkılmamıştım. Beni sıkan neydi sanki? Düşündüm!!! “Herşey” bıraktım düşünmeyi. Müzik arkada hala çılgınlar gibi çalıyordu. Perdeyi açtım. Dışarıya baktım. İlk başta göremedim bir şey. Cam buğulanmıştı. Yapmayı en çok sevdiğim şeyi yaptım; camın buğusuna yazı yazdım. Bir sürü şey; sevdiğim yazar isimleri, roman kahramanlarının isimleri, garip şekiller çizdim anlamını bildiğim ve bilmediğim. Baktım, yazdıklarımın altından sağından solundan su damlacıkları akmaya başladı. Yavaş yavaş süzülüyorlardı aşağıya doğru. Bir süre sonra ne yazdıklarım ne de çizdiklerim anlaşılıyordu. Hepsi birbirine karışmıştı. Sildim hepsini elimle. Dışarıya baktım. Yağmur yağıyordu. Hala yağıyordu… dışarıda yağmur, odamda müziğim ve ben… Elimde ise az önce cama yazdığım, benim için anlamı olan ya da olmayan isimler ve şekillerin son kalıntıları olan küçük, ıslak, soğuk su damlacıkları. Perdeyi kapattım. Tekrar yaşamımın geçtiği dört duvar arasına, odama geri döndüm. Hala canım sıkılıyordı. Neye? Neden? Dersler mi? Olabilir. Sevgilimin olmaması? Hayır, hayır.. Bunu kafama takmazdım. Güldüm kendi kendime. Sonra kızdım. Gülmeme kızdım. Sonra tekrar güldüm. Gülmeme kızmama güldüm. Farklılık istiyordum. Bir dostum söylemişti; “Kaderden öteye geçilmez” demişti. Ben, kaderden öteye geçmek istiyorum. Bu odadan sıkılmıştım. Bu evden, bu apartmandan, bu mahalleden, bu şehirden… cevabı bulduğum için mutluydum. Güldüm! Sonra odama şöyle bir göz attım! Her şey aynıydı! Her şey! Nietzche bağırıyordu yine; “Kadına mı gidiyorsun? Kırbacı unutma” diye… Odada onun sesi yankılanıyordu. Arkada müzik çalmaya devam ediyordu. Baktım tekrar! Bukowski! Ayakta duruyordu ve elinde – galiba – yazıları vardı. Tüm dünyaya küfreder gibi bakıyordu etrafına. Ve onun yazarlar ve yazar olmak isteyenler için söylediği söz geldi aklıma; “özenle yakınmayı seven boklar” Güldüm! Yağmur hızını arttırmıştı ve balkon demirlerini dövüyordu. Demirden “tık tık tık…” diye ses geliyordu. Bu ses arkada çalan müzikle karışınca ortaya bir şaheser çıktı. Ve müzik kesildi. İlk önce şaşırdım ama hemen anladım elektriğin kesildiğini. Artık yağmurun sesiyle başbaşaydım. “tık tık tık…” perdeyi açtım ve yağmuru izlemeye koyuldum. Arada şimşekler çakıyordu. Bembeyaz bir ışık sanki büyük bir nefretle gökyüzünü kırbaçlıyordu. Ve bu kırbacın acısıyla – ki ne kadar büyük bir nefretle kırbaçlıyorsa şimşek gökyüzünü – o koca gökyüzü bağırıyordu, gürlüyordu. Şimşeğin her çakışında Nietzche’nin o sözü geliyordu aklıma; “Kadına mı gidiyorsun? Kırbacı unutma!” Bu söz çok önemliydi benim için! Çoğu zaman kırbacımı yanıma almadım ve üzüldüm, terk edildim. Yağmuru izliyordum! Sokakta kimsecikler yoktu. Tek tük insanlar. Yağmur damlaları balkon demirlerine hızla çarpıyordu ama demir o kadar acımasız ki kendisine gelen bu küçük, soğuk yağmur damlalarını geri çeviriyor hiç düşünmeden. Ve geri çevrilen bu küçük, soğuk yağmur damlalarının kırılan kalplewrinin sesi geliyor belki de; “tık tık tık….” Cam yine buğulanmıştı. Elimle sildim buğuyu. Perdeyi kapattım ve artık yatmam gerek diye düşündüm. Yarına bir şeyim kalmazdı. Yorganı açtım ve sımsıcak yatağıma girdim. Elim sıcacıktı… Ama! Camın buğusunu sildim. Soğuktu. Ve buğudaki su damlaları elimde kalmıştı. Daha az önce. Birkaç saniye önce. Ama şu an elim sıcaktı ve su damlaları yoktu. Elimi bir yere de silmemiştim. Kurumuştur herhalde diye geçiştirdim. Düşünmek zor geldi belki de! Sonra bir şey hissettim. Yanağımdan aşağıya doğru küçük, soğuk bir su damlacığının indiğini hissettim. AĞLADIM…


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla