YÖK’ün ilahiyatçı üyesi Prof. Halis Ayhan, özeleştiriler yaparken sisteme yönelik çarpıcı değerlendirmeler yaptı. Teziç'in beyanatını eleştiren Ayhan, 'Biz hep öğretmen gibi öğretmen yetiştirdik" dedi.
Adem Demir'in röportajı
Bakanlar kurulu önerisi ve Cumhurbaşkanı onayıyla bir buçuk yıl önce göreve getirilen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halis Ayhan, Din eğitiminde bilgi kinlenmesi ve kararması olduğunu söyledi.
İmam-Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER)'in yayın organı olan Tohum dergisine konuşan Prof. Dr. Halis Ayhan “Yükseköğretimin istekleri, problemleri her geçen gün nitelik ve nicelik bakımından daha karmaşık bir hale geliyor. Dolayısıyla kurul ihtiyaçlara uygun hızlı ve zamanında çözümler üretemiyor. Çalışma tarzının getirdiği zorluklar vardır." dedi.
-Yükseköğretim Kurulu üyeliğine Mart 2005 tarihinde atandınız. Başarılı bir eğitimci ve akademisyensiniz. İlâhiyat camiasında bilen bir insansınız. YÖK üyeliğine atandığınızdan beri daha çok neler yapıyorsunuz? Nelerle uğraşıyorsunuz. Hangi konuları gündeminize alıyorsunuz?
-Yükseköğretim Kurulu, Anayasa'nın 130 ve 131. maddeleri ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ilgili maddelerine göre oluşmuş, Anayasal bir kurumdur. 7'si Bakanlar Kurulu'nun seçtiği, Cumhurbaşkanının atayıp onayladığı, 7'si üniversitelerin kendi aralarında seçtiği, 7 üye de Cumhurbaşkanı'nın res'en atadığı üyelerden oluşuyor. Kurul başkanını cumhurbaşkanı doğrudan dört yıl için atıyor. Görev süreleri de 4 yıl devam ediyor. Bu kurum, özellikle Anayasa'nın 131. maddesine göre, yüksek öğretimin planlaması, denetimi, yönetimi gibi çok kapsamlı bir görev üstlenmiştir. Bütün fakültelerin dekan tayinleri, bütün üniversitelerin rektör atamalarının cumhurbaşkanına sunulması gibi işlevleri yerine getiriyor. Ayrıca üniversitelerin geleceğe yönelik kontenjanlarını, bütçelerini, akademik kadrolarını, eğitim programlarını üstlenen ve çok kapsamlı işlevi olan bir kuruluştur.
DOĞRU BİLDİĞİMİ SÖYLERİM
1981-1982'den itibaren kurulmuş bir organdır. 24 yıllık geçmişi olan bu kurumun Türk yüksek öğretimine birçok olumlu, kalıcı katkıları olmakla beraber merkezi sistemin başa getirdiği kişilerden kaynaklanan bir takım sıkıntılar meydana gelmiştir. YÖK'ün yapısından kaynaklanan bazı sorunlar da olmuştur. Kurum, üniversitelerin ve fakültelerin ihtiyaçlarını zamanında gidermeyi ve gelişmeyi sağlama noktasında aksaklıklara da yol açmıştır. Türk yüksek öğretiminin büyüklüğünden dolayı, işlerin hızlı bir şekilde yerine getirilmesine YÖK yetmiyor. Yükseköğretimin istekleri, problemleri her geçen gün nitelik ve nicelik bakımından daha karmaşık bir hale geliyor. Dolayısıyla ihtiyaçlara uygun hızlı ve zamanında çözümler üretmekte zorlanılıyor.
Yaklaşık 1.5 yıldır Yükseköğretim Kurulu'nun toplantılarına katılıyorum. Uzmanlık alanım, ağırlıklı olarak Din Eğitimidir. 1970 yılından itibaren de Eğitim fakültelerinde akademik çalışmalarda bulundum. Eğitim bilimlerinde uzman olduğum için, İlâhiyat ve eğitim alanındaki çalışmalara yoğunlaşmış bir akademisyenim. Bu yoğunluğumun gereği yükseköğretime kendi uzmanlık alanımdaki konuları, deneyimlerimi aktarırım. Tabi hizmet etme ümit ve heyecanımı düşünerek gelen görev teklifini kabul ettim.
Şöyle düşündüm: 40 yıllık öğretmenlikteki birikimim ve tecrübemi kurulda meslektaşlarımla paylaşırım. Benim gördüğüm açıdan iyi, doğru ve güzel olan şeyi anlatırım. Diğer meslektaşlarım ve üye arkadaşlarımın özellikle görüşlerini dinlerim ve birlikte çözüm üretiriz. Bu düşüncelerimi de kaybetmiş değilim. YÖK'teki meselelerin yoğunluğundan ve karmaşıklığından kaynaklanan ve Türkiye'mizde, özellikle orta ve yükseköğretimdeki din eğitiminde bilgi kirlenmesi ve bilgi kararması olduğu için ki ben bunları her ortamda olduğu gibi YÖK'te de ifade ettim. Bilgi kirlenmesi ve bilgi kararması diyorum bunun altını çizmek istiyorum
- Bilgi kirlenmesi ve kararmasının ne olduğunu biraz açar mısınız?
-Din eğitim ve öğretimi; din adına doğru olan bilgilerin, inananlarına yeterli ve zamanında verilmesi anlayışı üzerine kuruludur. İlk olarak doğru din bilgileri vermemiz lazım. İkincisi bu bilgileri zamanında vermemiz gerekiyor. Üçüncü olarak da yeterli bilgi vermemiz gerekiyor. Zaman olsa da bunu akademik olarak açsak uzun uzun konuşsak. Doğru bilgi ne demek? Yeterli bilgi ne demek? Zamanında ne demek? Bu üç kavram eğitim ve öğretimin her alanı için önemli olduğu gibi din eğitimi ve öğretiminin de olmazsa olmaz şartlarındandır. Zamanından önce veya sonra veya geç kalarak öğretirseniz anlamı olmaz. Çocuk ne zaman istiyorsa o zaman din eğitimi yapmak lazımdır. Din Eğitimi öğretim üyesi sıfatıyla konuşuyorum. Çocuk ne zaman din hakkında bilgi istiyorsa o zaman vermek gerekiyor. Fakat ne acıdır ki Türkiye'mizde 11 yaşından önce, ilköğretim dördüncü sınıftan önce din eğitim ve öğretimi yapamıyoruz. Örgün anlamda bu, 18.yy'da Fransız eğitim bilimci J.J.Rousseau'nun o günkü şartlara göre söylediği, bugün çoktan yanlışlığı görülmüş bir anlayıştır. Bugün deniyor ki; 4-5 yaşından itibaren çocuklara, hangi konuya ne zaman ilgi duyuyorlarsa, o konuyu o zaman anlatmamız gerekir. Yani öğrenme merkezli eğitimden bahsediyoruz. Onun için yükseköğretimden önce orta öğretimde, ilköğretimde din kültürü ve öğretiminin çok ciddi problemleri var. Bilgi kirlenmesi eğitim psikolojisinin bu verilerini bilen aydınların bu bilgileri gizleyerek, yanlış bilgiler ileri sürerek, 11 yaşından önce din bilgisi vermeyelim, çocuklara zararlı olabilir gibi görüşler ileri sürmelerine diyorum. Aynı konu İmam Hatip liseleri için de geçerlidir. Bütün dünyada uygulanan din eğitimi ve din görevlisi yetiştirme yöntemlerini bilenler, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı İ.H.L. Modelini bütün eğitimcilerimiz ve aydınlarımızın savunması gerekirken buna karşı çıkanlar, ya dünyadaki gelişmeleri bilmiyorlar yahut bildikleri halde anlayamadığımız öznel sebeplerle karşı çıkıyorlar.
DİN EĞİTİMİ ANAOKULUNDA BAŞLAMALI
- YÖK üyeliğinizden dolayı değil de din eğitimcisi oluşunuzu göz önünde bulundurarak soruyorum; bilim ve pedagoji çocuklara kaç yaşında din eğitimi verilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Ayrıca, hukuk buna nasıl bakıyor?
- Birinci soruya bütün eğitim bilimcilerin, bütün İlâhiyat öğretim elemanlarının, bütün anne babaların birlikte çözüm bulması gerekiyor. Bilim şunu diyor: Bugün gelinen noktada eğitim psikolojisi üzerinde, çocuk psikolojisi üzerine çalışan bütün batılı eğitim bilimcileri bir noktada buluşmuşlar. Diyorlar ki: çocuk ne zaman, hangi yaşta hangi konuyu soruyorsa, hangi konuya ilgi duyuyorsa kime soruyorsa, (annesine babasına ya da öğretmenine) o yaştan itibaren, ona doğru bilgi vermek lazım. Sözgelimi, din eğitimine bir örnek verelim: 4 yaşındaki çocuk çevresinde olup bitenleri aktif bir şekilde algılar mı? Evet algılar. Ezan okunurken çocuk anne babasına "nedir bu?" diye sormaz mı? Ramazan geldiği zaman, "niçin öğleyin yemek yemiyoruz, oruç tutuyoruz, neden oruç tutuyorsunuz, Ezanın anlamı ne?" şeklinde sorular sormaz mı?" Çocuk bunu ne zaman sorar? 11-12 yaşlarında mı ilgi duyar bu konulara, yoksa 3-4 yaşında mı ilgi duyar? Çevresinde olup biten konulara aktif bir şekilde karışması yaşı diyoruz buna. Çocuk gelişimi üzerine çalışanlar; çocukların bu tür soruları 3-4 yaşlarında sormaya başladıklarını söylerler. Öğrenme merkezli eğitim önemli. Son 50 yılda gelinen nokta budur. Din eğitimi ve öğretimine de o yaşlardan itibaren başlanması gerekiyor.
- Yani din eğitimi ve öğretimini de anaokulu sıralarında mı başlatmak gerekiyor?
-Ama şunu da unutmayalım; ezberci değil, taklitçi değil, geleneksel değil, iğreti değil, çocuğun anlayacağı kadar. Doğru, yeterli ve zamanında dememin anlamı burada yatıyor. Eğer doğru vermezsek, zamanında vermezsek bilgiyi, yetersiz ve yanlış verirsek bu da tehlike arz eder. O bakımdan eğitim konusu dünyanın en önemli, en zor, fakat en güzel ve erdemli işidir. Anne-baba için de, devlet için de.
Şimdi çıkan tartışma din kültürü ahlâk bilgisi öğretimiyle, isteğe bağlı din eğitimi. Bu konularda ben yüzlerce sayfa yazdım. 1982'den itibaren devlet planlamada, o zamanki cumhurbaşkanına, devlet başkanına, milli eğitim bakanına uzun raporlar verildi. Gelin görün ki din kültürü ahlak bilgisi öğretimiyle din dersi eğitimi birbirine karıştı Türkiye' de. Bu durum da kafa karışıklığına yol açtı.
- O zaman nasıl ayrım yapacağız hocam! Nasıl kategorize edeceğiz ki yani isteyenler din ağırlıklı bir eğitimi tercih etsinler, isteyenler de din kültürü ve ahlak bilgisi dersini görsünler?
- Kültür her anlamda vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Kültürün en temel belirleyicisi dindir. Satuk Buğra Han'dan bu yana, yani 9/10. yüzyıldan itibaren Türk Milleti'nin temel kültür belirleyicisi İslam dini olmuştur. Şimdi şöyle düşünmemiz lazım; devlet, vatandaşları hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun -Hıristiyan da olsa Yahudi ya da Ateist Agnostik de- din konusunda üzerine düşeni yapmak zorundadır. Çocuk ileriki yaşlarda üniversite bitirdiği zaman, hangi mesleği yaparsa yapsın, her okulda okuyan insana, ilk ve orta öğretim çağındaki her çocuğa din kültürü ve ahlak bilgisi öğretilmelidir. Şu anda bu anlamda kapsamlı bir şekilde din kültürü öğretimi yok. Türkiye'mizde üniversitelerde, bile İslam dininin Türk kültür hayatındaki yerini, nitelik ve niceliğini dikey ve yatay anlamındaki yerini öğretmemiz, anlatmamız, bilgi bakımından zorunludur.
Dini görüşü ne olursa olsun, bir insan, seküler veya ateist ya da deist olsun yaşadığı ülkenin herhangi bir mesleğini yapıyor olsun. İster iş dünyasında, basında bir iş yapıyor olsun, ama içinde bulunduğu milletin kültür hayatını doğru bilmesi gerekiyor. O halde kültür öyle bir olay ki, bu anlamda bir hizmet verilmesi gerekiyor. Din kültürü dersinde din eğitimine yönelik hiçbir şey vermememiz lazım. Bakın şimdiki kargaşa şu: bir çocuk için anne-baba, veli istemiyorsa, Fatiha'yı bile öğretemezsiniz. Öğretmememiz lazım. Fatiha İslam dininin temel bilgisidir. Hatta Kelime-i Şahadet bile öğretilmemelidir.
- Peki, ne öğretilecek?
- O çocuğa içinde yaşadığı milletin kültürü anlatılacak. Din Kültürü ve Ahlâk bilgisi konusundaki genel kültür bilgilerini anlatacağız. Dini bilgiler anlatıldıktan sonra çocuklara "böyle inanacaksın şöyle yaşayacaksın" demeyeceğiz. Tarih bilgisi verildiği gibi verilecek.
- Ya din eğitimi almak isteyenlere neler verilmesi gerekiyor?
- İsteğe bağlı din eğitimi almak isteyen çocuklara ise farklı bilgiler verilecek. Öğrencilerin, "din eğitimi almak istiyorum" şeklinde bir dilekçe vermeleri halinde devlet bunlara gerekli din eğitiminin verilmesi için zemin hazırlamak durumundadır. Bütün dünyada vatandaş istediği takdirde, devlet vatandaşına dini eğitim alması için gereken ortamı hazırlar. Her çocuğa istese de istemese de dinî eğitim vermek yanlıştır. Böyle bir uygulama laikliğe ve İslâm dinine aykırı olur. Çünkü dinde zorlama yoktur. Ben şunu diyorum: Zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersleri devam etmeli. Ancak, burada çocuklara sadece genel kültür anlamında bilgiler verilmelidir. Din eğitimi konusu ise isteğe bağlı olmalıdır. Bunu tercih eden çocuklara çok iyi bir dinî eğitim verilmesi gerekiyor. Kuran-ı Kerim ve anlamı, Hz. Peygamberin hayatı ve görüşleri öğretilmeli. Bu iki temel kaynağa bağlı olarak doğru ve yeterli din bilgileri uygulamasıyla birlikte kazandırılmalıdır. İsteğe bağlı din eğitimi şu ana kadar uygulamaya konulamamıştır. Bu durum kargaşaya yol açmaktadır. Anayasanın 24. maddesi gereği okutulan din kültürü derslerinde din eğitimi yapıldığı sanılıyor. Halbuki din eğitimine yönelik bilgiler veriliyor. Bazı çevrelerde itirazlar ve mahkemelere taşınan olaylar yaşanıyor. Din kültürü zorunlu olarak okutulmaya devam etmeli, ayrıca isteğe bağlı din eğitimi de uygulamaya konulmalıdır.
- Siz ideal ya da olması gerekenden bahsediyorsunuz. Ancak mevcut şartlarda çok farklı uygulamalarla karşı karşıyayız. İmam-hatiplerle ilgili karmaşa devam ediyor. Bu okullara ısrarla olumsuz yaklaşanlar katsayı diye bir engel çıkardılar ve mağduriyetlere yol açtılar. Bu okullarda eğitim gören öğrencilerin önlerinin açılması için neler yapılabilir, ne tür öneri ve tavsiyeleriniz var?
- İmam-hatip liseleri, Milli Eğitim bütünlüğü içinde ülkemizin önemli, devletle milletin buluştuğu vazgeçilmez ortaöğretim kurumlarıdır. Her hangi bir partinin ön ya da arka bahçeleri değildir. Milletin, devletin bahçesidir. 1924'ten itibaren böyle olagelmişlerdir. Fakat maalesef içinde bulunduğum Yükseköğretim Kurulu'nun 1998'de almış olduğu kararla bu okulların önü kesilmiştir. Bütün ortaöğretim kurumları ve meslek liseleri için söylüyorum. Doğru yöntem şudur: Gençlerimiz hangi okulu bitirirse bitirsin üniversiteye gitmeleri için önlerinde iki türlü yol vardır. Birincisi: hangi yüksek okulun sınavını kazanırsa o yüksek okula gider. İkincisi ise bütün meslek ve genel lise mezunları yeterlilik sınavına tabi tutulurlar. Yeterlilik sınavlarını geçenler diledikleri bölüme gidebilmelidirler. Buna engel çıkartılmamalıdır. Sınavına giren ve sınav belgesini eline alan öğrencinin, bitirdiği lisesine bakılarak kategorize edilmesi doğru değildir.
- YÖK her yıl gerçekleştirdiği ÖSS sınavına giren 1.5 milyon öğrenci için eğitim imkanları sunmanın yollarını niye aramıyor da engeller çıkartıyor?
- Milletin ve devletin bütün imkânları seferber edilerek ve birlikte kullanılarak, yükseköğretime gelen çocukların tamamına eğitim-öğretim fırsatları hazırlanmalıdır. Üstelik tüm bu öğrencileri dört yıllık, fakültelere alma imkânı da olmayabilir. Zaten her çocuğun yeteneği de buna el vermez. Ama iki yıllık, ama dört yıllık mümkünse lisansüstüne çocuklarımızı taşımamız lazım. Bunun çözümü de şu olmalıdır. Bence öğrencileri birer maraton koşucusu gibi görmekten vazgeçerek lise sıralarında bitirme ve yeterlilik sınavları yapıldıktan sonra, şimdi dershane olarak faaliyet gösteren kurumları da imkânları müsait olanlarını iki yılık yüksek okula dönüştürerek daha fazla eğitim imkânı sunulmalıdır. Yükseköğretim Kurumu yeni bir rapor hazırlayarak kendisini tartışmaya açtı. Burada epeyce olumlu açılımlar ve öneriler mevcut.
- Farklı kesimlerle iletişim kurma, onlardan gerekli desteği, görüş ve önerileri almak gibi bir çaba gösterildiğini düşünüyor musunuz?
- Cumhurbaşkanlığı'na sunulan ve kamuoyuna açıklanan rapor tartışmaya açıldı. Değişik kesimlerin katkı, görüş ve önerileri bekleniyor. Eylül ve Ekim'e gelindiği zaman, gelen yankılar da değerlendirilip yeni bir rapor hazırlanarak hükümete sunulacak.
VERİLMİŞ DENKLİĞİ KALDIRMAK OLMAZ
- YÖK'ün kamuoyunda imajı kötü. Ancak taslak raporundaki olumlu ifadelere rağmen, mesela bir denklik konusunda çok garipsenecek bazı açıklamalar yapıyor. Bu çelişki neden kaynaklanıyor?
- Evet, denklik konusundaki açıklamayı ben de gazetelerde okudum. Denklik hadisesi YÖK genel kurulunda çok demokratik bir şekilde tartışılıyor. Dünyanın değişik ülkelerindeki üniversiteler zaman zaman program değişikliğine gidebilirler. Böyle olunca YÖK de "daha önce denklik verdiğimiz bir okula ilelebet denklik vermemiz" doğru olmaz diyerek kendini savunuyor. Bazı okulların denkliğinin kaldırılabileceğini bundan dolayı savunabilir.
- Fakat hocam denklik kaldırıldığı zaman geriye dönük bir işlem de başlatılıyor.
- Maalesef oldu. Geçmişe yönelik diploma iptalleri uygulamalarına şahit olduk. Bu kesinlikle doğru değil. Mevcut durumda denkliği olan üniversitelerde okuyan gençlerimizin tedirgin edilmesi hoş değil. Program değişikliğinden kaynaklanan bir denklik kaldırılması söz konusu olursa da, bunun geçmişe yönelik uygulanabileceğini sanmıyorum. Son birkaç yıldır denklik kaldırımı ile ilgili bir hadise duymadım. Benim katıldığın toplantılarda da bu yönde bir karar alınmadı. İlerde önümüze gelir mi bilemiyorum. Şimdiden bir şey söylemek doğru olmaz. Geldiği zaman da bunun hukukla bağdaşacak bir tarafı olmaz.
- Avrupa ülkelerindeki üniversitelerin diplomalarını "tanımıyorum" diyebilir mi?
- Uluslararası yeterliliği olan bir üniversitenin diploması için "ben bunu tanımıyorum" demek, Türkiye iç hukukuna da uluslararası hukuka da uymaz. Böyle bir şey olması halinde o ülkeye ne diyeceksiniz.
- Tartışmalı bir durum da Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenliği bölümlerinin İlâhiyat fakülteleri bünyesinden alınıp, Eğitim fakültelerine bağlanmasında meydana geldi. Uygulama hayata geçirilince de, YÖK'ün Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenliği bölümlerinin derslerini, özellikle de Arapça ve Kur'an-ı Kerim derslerini azaltacağı yönünde bilgiler kamuoyuna yansıdı. Nedir bu işin aslı?
- Türkiye'deki 23 İlâhiyat fakültesi'nin 10'unun bünyesinde Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenliği bölümü vardı. 8 yıl boyunca program başarılı bir şekilde yürütüldü. 20 tane en başarılı öğretmen programından 6 tanesi, İlâhiyat fakültelerindeki öğretmenlik bölümleri oldu. YÖK'ün uygulama değişikliği kararına usul ve esas yönünde itiraz ettim ve muhalefet şerhi koydum. Bu değişiklik İlâhiyat fakülteleri bakımından bir nicelik kaybıdır. Bu fakültelerin öğrencisi azalmıştır, bu doğrudur, ama bu okullar İlâhiyat fakültelerinin bünyesinde iken hangi dersler okutuluyorsa yine devam edecek. Yani dersler kaldırılmadı. Ders saatleri genelde azaltıldı. Bazı derslerin de isimleri değiştirildi. Mesela kelam diye bir ders yok. Onun yerine İslam İnançları dersi var. Hadis adında bir ders de yok. Onun yerine Hazreti Peygamberin söz ve öğretileri.
- YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, "Biz bundan sonra öğretmen gibi öğretmen yetiştireceğiz" diyerek, İlâhiyat fakülteleri bünyesinde iken öğretmen yetiştirilmemiş gibi bir mesaj verdi. Buna ne diyorsunuz?
- Ben başkanın o açıklamasını gazetelerden üzüntü ile okudum. Biz hep öğretmen gibi öğretmen yetiştirdik. Umarım bundan böyle de ilahiyat fakültelerinin bünyesinde olduğu gibi bir eğitim ve öğretim olur. Öğretmenler yine güzel bir şekilde ülkenin ihtiyacına uygun olarak eğitim biliminin ışığında yetişmeye devam ederler.
- YÖK sabıkalı olduğu için buradaki tavrı da kuşku uyandırdı
- Sabıkalı bir kurum gibi göstermenize itiraz ederek sözüme başlayayım. Evet, YÖK, 1982'den itibaren Türk Yüksek öğretimine verdiği faaliyetler ve hizmetlerle, daha kalıcı, daha inandırıcı ve yeni açılımlar geliştirici bir rol üstlenmeliydi. Güven verici bir kurum olmalı ve her geçen günde bir öncekinden daha iyi olmalıydı. Geçmişin tecrübelerini kullanarak toplumun tüm kesimlerinin aradığı bir yükseköğretim kurumunu oluşturmada çaba gösterilmeliydi.
- YÖK açık lise mezunlarına uyarı yazısını başvurunun bittiği tarihte yazıp gönderiyor. Böylesi bir kuruma halk nasıl güven duysun ki?
- O olaydan haberim var. Talihsiz bir bilgilendirme ve açıklama idi. Açık lise meselesi ortaöğretimi ilgilendirir. YÖK bu işe dâhil olmamalıydı. Açık liselerle ilgili düzenleme Milli Eğitim Bakanlığı'nın tasarrufuydu. Konuları rejim krizine dönüştürmek suretiyle tartışmak yanlıştır. Bütün milletin değerlerini tartışma konusu yapmamak gerekir. Tüm milletin birleştiği Cumhuriyeti, demokrasiyi, laikliği her konuda tartışma malzemesi yapmamalıyız. İnanmak, inanmamak ayrı konu ama bunu bile kullanıyorlar.
-İmam-hatip liselerine tekrar dönersek; bu okulların fiziki imkânları iyi. İmam-hatiplerde kaliteyi artırıcı neler yapılabilir?
- İmam-hatiplere yönelik bazı tespitler yanlış. Bu okullar cumhuriyetin okullarıdır. Türkiye son 7 yıldır bu okulları tanımlamada ve yönlendirmede ciddi bir hata içindedir. İmam-hatipler için doğru model nedir? Bunu bulmak zorundayız. Bu okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlı.
Yüzde 40 meslek dersi, yüzde 60 ise diğer dersleri okuyorlar. Bu öğretim kurumu yanlışsa, yerine bir model önerilmesi lazım. Bu okullara karşıt olanlar beyhude işleri bıraksınlar. İmam-hatipleri nitelik ve nicelik olarak geliştirmenin yollarını birlikte arayalım. Aksayan yönleri neler diye bulup, sorunu gidermemiz gerekirken yanlış bir teşhis ve tedavi bu okullara büyük darbe indirir.
Bu okullarda okuyan öğrencilerin önüne yeni fırsatlar çıkmıştır. Mevcut azaldığı için, öğretmenler artık öğrencilerle birebir ilgilenebilirler. Eğitimci meslektaşlarımız, bu öğrencilerimizin morallerini bozmadan yeteneklerini keşfedip, onları yönlendirmelidirler. Çocukların ellerinden tutup, onları gerekli yerlere, doğru şekilde kanalize etmeleri şart. Böylece kalite kendiliğinden ortaya çıkacak ve bu okullar genel eğitim içinde nitelik ve nicelik bakımından layık olduğu yeri alacaklardır.
- Gelecek adına ümitli misiniz?
- Evet, ümitliyim. Merhum Mehmet Akif Ersoy'un Safahat'ının, "Asım" kitabını çok sever ve sık sık okurum. Orada Akif diyor ki: "Gayen için bin çalış bir kazan yeter 999'u sanma ki boşa gitmiştir." Yıkarak değil, olumsuz tartışmalar yaparak değil tamir ve tashih ederek yolumuza devam etmeliyiz. İyiyi, doğruyu takdir edeceğiz, yanlışı ise eleştireceğiz. Bunu yaparken de hikmetle, güzel sözle ve doğru tavır ve davranışlarla insanlara doğruyu, iyiyi, güzeli anlatmayı sürdüreceğiz.
Tohum Dergisi


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla