TARİHTE BUNLAR DA OLDU
11 MART 1918; TÜRK’ÜN KARA VE ACILI BİR GÜNÜNÜ ANIYORUZ.
Aşağıda Ermeni mezâlimini yaşamış Kantarcıoğlu (Kantarcızâde) Hacı Mustafa’ nın hatıratını okuyacaksınız. Yazı, tarihçi Yrd. Doç. Dr. Yavuz ASLAN’ ın “Erzurum'da Ermeni Mezalimi Hakkında Kantarcızâde Hacı Mustafa'nın Hatıraları“ çalışmasından alınmıştır.
Kantarcıoğlu hâtırâtının sonunda, Erzurum'da şehit olan kardeşlerimizin, Erzurum'da da yapılan Ermeni mezaliminin unutulmamasını beklediklerini, Erzurum ve Erzurumlu'nun daha doğrusu bütün Türk insanının yaşadığı bu acılı günlerini, gelecek kuşaklara anlatılması ve öğretilmesini sağlamak amacıyla, hatıralarını kaleme aldığını belirtmektedir ki; bizim de asıl gayemiz budur.
KANTARCIZÂDE HACI MUSTAFA KİMDİR?
Kantarcızâde Hacı Mustafa (Hacı Mustafa Kantarcıoğlu) 1305 (1889) yılında Erzurum’da doğmuştur. Babası Mehmet Efendi ve amcası Mutan Ağa, 93 Muhabereleri'nde (1877-1878) Gazi Ahmet Muhtar Paşa’ya yardım eden heyetin üyeleridir. Ağabeyisi Miralay Ali Paşa'dır.
30 Nisan 1325 (1909) tarihinde Hadd (sınır) Pasaport Memuru unvanıyla devlet hizmetine başlamış, aralıksız hizmet görmüş, Cumhuriyet döneminde Vilayet Maiyyet Memuru (Makam Polisi) olmuş, aynı görevde iken 2388 nolu kanuna göre elli yaşını tamamladığı için 30 yıl 3 ay 4 gün devlet hizmeti yaptıktan sonra 1 Ağustos 1939 tarihinde 31 lira 68 kuruşla emekli olmuştur.
Rus ve Ermeni işgalinde Müslüman mahallelerinden Yeğenağa, Gülahmet, Kemhan ile Dervişağa Camileri'nde İmamlık yapmıştır. 12 Mart 1918"de Erzurum'un Ermeni canilerinden temizlenmesinden sonra Fırka Kumandanlığı'nca Vali olarak tayin edilen Yüzbaşı Recep (Recep Peker) tarafından şehrin Emniyet Müdür Vekilliği"ne getirilmiş olan Kantarcızâde Hacı Mustafa 18 Nisan 1969 tarihinde vefat etmiştir .
KANTARCIZÂDE HACI MUSTAFA'NIN HATIRATI
Kahraman Erzurum beldesinin başından, kuruldu kurulalı sayısız facialar geçti. Türk'ün kalbi olan Erzurum'un başından geçen son acıklı faciayı da aciz ve kırık kalemimden dinleyiniz.
“Bu da son gördüğüm Ermeni mezalimidir.
11(12) Mart Erzurum'un Kurtuluş Bayramı'nın Yıldönümü Aziz Vatandaşlar, Hemşehriler, Kahraman Türk Ordusu.
Bilir misiniz bugün hangi gündür?
Bugün bizi esaretten hürriyete, ölümden hayata kavuşturan bir gündür. Bugünün büyüklüğünü, ehemmiyetini iyice bilelim. Hele sizler, dünkü kara günün, büyük şehitlerin yavruları olan siz gençler, kurtuluş gününü hiç unutmamalısınız. Bugün bizim en büyük bayramımızdır.
Bugün Türk Hükümeti'nin Şarktaki güzel toprakları, yüksek dağları mert kanıyla sulayarak düşmana göğüs geren fedakar Erzurum'u karanlık bir günden kurtardığının yıl dönümüdür.
1332 senesi Harb-i Umumî'de Erzurum'un Ruslar tarafından işgalinden bir müddet sonra o vakit Rusya'da çıkan büyük bir ihtilal üzerine Erzurum'dan Ruslar çekilmiş ve Erzurum, vahşi Ermeni çetelerinin elinde kalmıştı. Bu vaziyetten istifade eden bu canavarlar umumi halkı imhaya karar vermişlerdir. Ve imha siyasetine büsbütün başlamışlardı. Gün geçtikçe zulüm ve dehşetlerini artırıyorlardı.
Bu günün arifelerinde kahraman Türk Ordusu'nun Erzurum'u istirdat edeceğini anlamış olacaklar ki bu imha siyasetini son haddine çıkarmağa karar vermişlerdi. Gece gündüz bütün şehir halkı kanlı sahneler içinde yuvarlanıp gidiyordu. Ateşler büklüm büklüm biçare halkı cayır cayır yakıyordu. İşkence-ler, zulümler yapılıyor, kapıları çalıp erkekleri dışarı çıkarıyorlar, ameleye ihtiyacımız var, parasıyla geliniz, çalışınız masum vatandaşlar aldatılıyorlardı.Bu canavarlar erkeğimiz yok diye efkar eden kadınları saçlarından tutup şehrin İstasyon Köprüsü'ne götürüyorlardı. Masum halkı, gerek erkek ve gerek kadınları ,kafalarından baltalar ile yaralıyor, eziyor, öldürüyorlardı. Bu ölüme, bu figana, bu acıklı feryada gökte melekler bile sızlanıyorlardı. Hatta gökte uçan kuşlar bile bu mezalimi gördükçe sağa sola uçuşarak kaçıyorlardı. Çünkü süngüler bağırsakları deliyordu. Kurşun ciğerlerden geçiyordu. Baltalar kafaları parçalıyordu, hançerler bağırsakları döküyordu.
Kadınlar kocalarını, evlatlarını kaybetmiş, anneler kardaşlarını görmüş, hemşireler matemlere bürünmüş, gözyaşları döküyorlardı. Babalarını istasyondan çalışmaktan geleceklerini bekleyen çocuklar ne olduğunu anlamayarak şehrin her tarafında atılan silah seslerinden feryat içinde titreşiyorlardı. Şehitlerimiz yığın yığın can veriyorlardı. Her şey mahvolmuş, şehrin en mühim hanelerine, mağazalarına ve bütün resmi dairelerine ateşler verilmiş, büsbütün ümitler azalmış mesalih-i kahriye? Düşmanlar silahsız biçare halkı büsbütün imha etmeğe çalışıyorlardı. Facia her tarafta devam ediyordu.
Bu hallere tahammül gayr-i kabil bir hal-i vaziyet almıştı. Nihayet onbir kişiden ibaret bir hey'et teşkil ettik. Erzurum'da esir kalan Hınıs Kazası köylerinden, çalışkan, koçak bir suretle canını feda etmeyi vaat eden Bekir oğlu Abdullah'ı ilerü çıkarıp, şehre gelmekte olan şanlı Türk Ordusu'na bu hallerimizin onda birisini yazarak, Ermenilerin de şehirde ne miktar kuvvetleri olduğunu ve halka ne gibi işkenceler yaptığını, ufak bir arızamıza yazarak anlattık. Yukarıda ismini zikrettiğim Abdullah, Haydarî ve Tepeköyü tarafından gelen Türk aslanlarına vaziyeti etrafıyla bildirdi.
Fırka Kumandanlığı'ndan alınan cevabî haberini okuyorum; "Erzurum'da esir kalmış, isimlerini tanıdığım, acıklı mektubunuzu aldık. Kolordu Kumandanı Vehip Paşa'ya bu acıklı feryadınızı bildirdik. Fırka arkadaşlarımla büyük heyecan içindeyiz. Bu gece ordunun cebri yürüyüşle ale-s-sabah sizlere ulaşmağa ve yaralarınıza çaresaz olmak üzere var kuvvetimizle ve süratle harekete geçeceğimizi bildiririz. Fırka Kumandanı Halit Rüştü ve birçok zabıtın imzaları."
11 Mart gecesi Ilıca'da Haydarî ve Yağmurcuk Köylerinde cebr-i taarruz yürüyüşüne emir ve-rilen parlak süngülü Türk Ordusu, 11 Mart Çarşamba günü şehre girmişti. Şarktan şehre güneş doğar, Garptan ikinci bir güneş daha Erzurum'un üzerine doğmuş, şehrin muhtelif kapılarından Türk'ün ve Türk aslanlarının çelik süngüleri görünmüştü. Ermeniler kaçıyor, Türk askerlerinin silah sesleri halkı sevindiriyordu.
Asker Erzurum'a girerken gözleriyle gördükleri mezalimi, ancak yüzde onunu yazabilmek üzere okuyorum. Aziz yurdumuzun sınırları üzerinde yatan Erzurum'un yılmaz koçaklarının başına geçen zalimler, Dervişağa Mahallesi'nde, karşı karşıya olan Mürsel Paşa'nın ve Ezirmik'li Osman Ağa'nın evlerine yüzlerce insan doldurarak, evlere ateş verilmiş, içinde mazlum insanlar cayır cayır yanıyordu. Bir taraftan küme küme insanları Kavak Kapısı denilen yani Ardahan Kapısı'nda istasyon Köprüsü'ne ve Kazan Deresi'ne ve Mahallebaşı'nda Sabunhane'ye ve Kavak Mahallesi'nde muhtelif evlere götürüp masum halkı boğazlıyorlar ve şişliyorlar ve baltalıyorlardı.
Diğer taraftan bazı hamile kadınların karınlarını yararak çocukları çıkarılmış, süngülerin başlarına takılarak sokaklarda işkenceler tertip edilmişti. Diğer taraftan Gürcükapısı'nda camii duvarında 12 yaşında bir kız çocuğu kulaklarından duvara çiviyle çakılmış idi. Taşmağazalarda bir erkek, bir kadın ve üç çocuğuyla kol kola takılarak bir mağazanın penceresinden boğazlarından asılmıştı.
Vahşi düşman bir taraftan Mahallebaşı'nda kapalı bir dükkanın hepenkleri üzerine üç erkek ve dört kadın ve bir oğlan çocuğu ellerinin ortasından kalın çiviyle dükkana çakılarak, karınlarını hançerle yarmışlardı.
Tüyler ürpertici facialar numuneleri; Gölbaşında Sögütlü Çarşı'da çeşmenin karşısındaki dükkanda öldürülen iki kişiyi, canavar Ermeniler, parça parça ederek bir kazan içerisinde kavurma yaparak tenekelere doldurmuş, Yeğenağa Mahallesi'nde mütekait Ferid Bey'in hanesine götürerek, güzel satılık kavurma var, satacağız, alınız biz sonra gelir parasını alırız, diyerek haneden içeriye tenekeleri atarak gitmişlerdi.
Yeğenağa Mahallesi'nde Şeyh Ahmet Efendi'nin hanesinde 450 kişilik masum halka ateş verilmiş ve kapı pencerelerine mermiler ve bombalar atarak haneyi ber hava ettikten sonra masumlar kamilen yangınlar ve topraklar altında kalmışlardı. Bir taraftan Hacı Ahmet Hanı ortasında büyük direkten beş yaşında bir oğlan çocuğunu kollarından asmışlar, çocuk bağıra bağıra ölmüştü.
Hacı Ahmet Hanı'nda 1373 cenaze şehitleri, kafalarından balta ile vurulmuş yüzlerinden tanınmayan ve kanlar içerisinde yatan şehitler arasında 94 kadın ve çocuk da var idi.
İstasyon mevkiinde, tahta barakaların ve yıkılmış topların arasında vurulanların adedi yüzlere baliğ oluyordu. İstasyon Köprüsü'nden Soğuk Çermik Köyü'ne giden yol üzerindeki Rus Ordusu tarafından, vaktiyle istasyon malzemesi ve erzak konulmak üzere yapılan bin küsür tahta barakalar, hanelerinden cebren çıkarılan masum halk, mezkur barakalarda mitralyozla bağıra bağıra öldürülmüşlerdi. Türlü türlü işkencelerden maada, halktan cebren alınan paranın, kıymetli eşyanın haddi hesabı yoktu. Bunlar kimsenin gözünde değildi. Herkes varını veriyordu. Canını, namusunu kurtarmak istiyordu. Ona da muvaffak olamıyordu. Bütün varını vereni de tekrar süngüler ile zalim çete-ler vurmaya götürüyorlardı.
Bütün memleket ölümle pençeleşiyordu. Şehrin her mahalle ve sokak yollarında ve çarşılarda binlerce Ermeni Çete noktaları kurulmuştu. Her çetenin yanında kilitli cephane sandıkları yığılmıştı. Cephane sandıklarındaki fişenkleri boş yere havaya atıyorlardı. Halkı hanelerinden çıkarmamak, kuvve-i maneviyelerini kırmak için havaya atılan mermiler saatte yüz binleri buluyordu. Hayatta kalanlar, neticenin nereye varacağı bir türlü kestiremiyorlardı. Ancak, korkak, kahpe düşman ise Türk askerlerinin şehre yaklaştığını keşif kolları vasıtasıyla öğrenmiş ve bunu biliyordu ki kahraman Türk Ordusu'nun karşısında bir dakika olsun mukavemet imkanını bulamayacaktı. Ve neticede böyle olmuştu. Bu fecaat şehirde böyle devam ederken, köylerde ve kazalarda ve yol üzeri fırsat bulabildikleri yerlerde aynı vahşeti icra ediyorlardı.
Hatta Ilıca Nahiyesi'nin Alaca Dumlu Nahiyesi'nin Stavuk, Dinarkom ve Müdirge ve Arzuti Köyleri'nde hiçbir erkek kalmayarak, bu köylüleri ahırlara ve su kuyularına sokarak, ot yakarak bütün halkı hem ateşle ve hem mermiyle öldürmüşlerdi. Bu köylerde bir sene kadar yalnız kadınlar, imam ve muhtar vazifesiyle hükümete gelip işlerini görmüşlerdi. Çünkü bir tek erkek olsun kalmamıştı. Bu da yetmiyormuş gibi son kaçacakları saatte İstanbul Kapısı'nın sağ tarafına bir erkek, sol tarafına bir kadın kapının taş gövdelerine büyük çivi ile boğazlarından çakılmış, karınları yarılmış idi.
Erzurum'a hücum eden Türk aslan askerleri kapıdan şehre girerken, bu fecayı görmeleriyle ağlaya ağlaya, koşarak kaçmakta olan Ermenilerin arkalarından koştukları tarif edilmez bir gün, bir saat idi.
Ordumuzun şehre yaklaştığından kimsenin malumatı yok idi. Halkın ümitleri daha ziyade azalmıştı. Türk Ordusu'nun imdada yetişeceğini halk heyecanla bekliyordu. Ey kahraman ordu, hey Allah'ım bizi kurtar, bizi kurtar sadaları her tarafta yükseliyor, duyuluyordu.
Çok geçmeden silah sesleri çoğalmaya başladı. Ordumuzun çelik süngüleri şehrin muhtelif semtlerinden görünmeğe başladı.
Bu vaziyet karşısında korkak, kahpe düşman her şeyi yerli yerinde bırakarak, en ufak mukavemet eseri şöyle dursun, canını kurtarmak için şaşkınlık dolayısıyla bazıları, firar istikametini bile düşünmeyerek ordumuzun geldiği tarafa koşarak, Türk askerlerinin eline şuursuz bir halde ellerini öperek teslim diye esir düşmüşlerdi. İşte bu saatte askerin şehre girdiğini haber alan halk sokaklara koşarak, o büyük kurtarıcıları karşılamış, ellerini öpmüş, boyunlarına sarılmış, layık oldukları her nevi muhabbet ve hürmeti ifa etmişlerdi.
Hatta halk kadın, erkek ve çocuklar askerlerin atlarının ayağı altındaki kar ve çamurlara ve çarıklarının ve çoraplarının altlarını bir şükran vecibesi olmak üzere yüzlerine sürüyorlardı. Bir saat sonra şehir baştan başa işgal edilmiş, korkak düşmandan eser kalmamıştı. Halkın sevincine payan yok idi. Fakat kederleri ortadan kalkmış değildi. Ana evladını, bacı kardaşını, çocuk babasını, baba oğlunu arıyordu. Düşman mezaliminden, şehrin haricinde ve dahilinde büyük şehitlerimiz al kanlar içinde yatıyordu. Vadesi yetmeyenlerde can veriyorlardı. (Ah of, vay diye bağırıyorlardı.) İşte oğlum vay, işte kardaşım of, işte babam diyip feryad-ı figanla cenazelerin üzerlerine atılanların adetleri binlerden fazla idi.
Şehri işgal ve istirdat eden fırka kumandanları tarafından, şehrin Polis Müdür Vekilliği'ni idare etmem emir buyruldu. Bu emir ve vazifeyi deruhte ederek, 185 fahri gönüllü polis kadrosu yaparak şehrin vezaif-i emniyetini temin eylemiş ve şehitlerimizin cenazelerini muhtelif sokaklardan toplattırdığım mevcudu tespit ederek, bir taraftan Maksut Efendi Mezarlığı'nın şimalinde büyük kabristanlar kazdırarak o biçare şehitlerimizi defin ettirdim, diğer taraftan şehrin temizlik asayişini temin ettirdim.
Erzurum dahilinde yaptığım, bu fecayinin kurbanı ilanların miktarı 9562 nüfustan ibaretti. Kaza ve köylerinde tahminen bunun iki katı tahakkuk etmiştir. Müteaddit balta ve süngü ve kurşun yarası alıp ta, şehitlerin aralarından toplattırdığım ve hastahaneye sevk ettirdiğim 212 nüfustu. 44 nüfus; kadın ve bir kadının şehit olmasıyla bacakları arasında 2 yaşında oğlan çocuğu yalnız kolundan vurulmuş, şehit olan anasının bacakları arasında sağ olarak çıkarılmış, hastahaneye sevk edilmiş, beş ay sonra iyi olmuş, bugün hayatta ve Kağızman'da askerdir.
Şehitlerimizi günlerce her taraftan toplattırılarak, bunların hemen hemen onda birisinin ke-feni bile olmamıştı. Kanlı elbiseleri ile defin edilmişlerdi. Bu meyanda tanınmayan bir hale gelenlerin miktarı da az değildi. Bazıları parça parça elbiselerinden, ayaklarındaki kendi kadınları tarafından dokunan ayaklarındaki çorap ve çamaşırdan vesairesinden tanınabiliyordu. Çünkü kafalarından balta ile vurulmuş, yüzlerinden tanınmıyorlardı. O gün burayı geri alan kahraman Türk Ordusu'nun bir tabur kumandanı bu fecayii görmekle, halka hitaben sözlerini şu suretle bitirmişti.
"Erzurumlular, kardaşlar, hemşehriler, gördüğüm bu fecaat manzarasının bir eşinin, bütün dünyanın en eski devirlerinde bile tarihlerinin sahifelerinde mevcut olmadığına şühpe etmeyiniz" di-yerek şehit başında ve şehitlerin kanlı yüzlerine sahipleri tarafından sarılıp öpüşenleri görmesiyle saatlerce hüngür hüngür ağlayan tabur kumandanı, merakından 20 gün hastalanmıştı.
Ey Erzurumlular! Bugünkü vak'ayı unutmayınız. Evladınıza çok canlı olarak anlatınız. Geçmişte bir faide yoktur. Gelecekte bütün gayret alınız. Bu arz ettiğim Erzurum tarihinde ciltler dolusu birkaç cilt olarak yazılabilecek vak'aların bir tek yaprağıdır.
Ey vatanın gelecekte bir çok ümit verici, bilici yurtlarında okuyan genç yavrular!
Ey Erzurumlular! Bu büyük günde size hitap ediyorum. Bütün Türk tarihindeki şehit babalarımızın, şehit kardaşlarımızın, şehit annelerimizin, şehit bacılarımızın, şehit küçük yavrularımızın o mübarek ruhları, bizim şimdi üzerimizde uçuşup diyorlar ki, kurbanı olduğumuz Erzurum'un Kurtuluş Günü hayatta kalan ecdadımıza, hemşehrilerimize aydın olsun. Bugünü unutmasınlar. Tarih gibi okusunlar.
Kaynak


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla
