• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    ramsis_mısır237 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    31-03-2006
    Mesajlar
    586
    Karizma Gücü
    0

    Felsefenin Sefaletine Karşı Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm

    10-17 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da 21. Dünya Felsefe Kongresi gerçekleştirildi. 83 ülkeden 1100 felsefecinin 1600 bildiri sunduğu Kongre, 5 yılda bir yapılıyor.1

    Biz oradaydık
    Yoğun bir haftaydı. Aynı anda 12 ayrı salonda eşzamanlı oturum gerçekleşmesi, bu oturumlara katılımda sabah 8-akşam 8 mesaisinin neredeyse zorunlu hale gelişi, dolayısıyla bir oturumdan çıkıp diğerine koşma vb. yoğunluğun biçimsel göstergesi olabilir ancak. Bizim açımızdan asıl yoğunlaşma ve “iş yoğunluğu”, burjuva felsefesinin çok çeşitli akım ve yansımalarının tek tek sunuşlarda ve bütünde tespiti ve ML cephesinden müdahale amaçlı harcadığımız kolektif düşünsel çaba ve emekte odaklandı.

    Bu yazıda, felsefenin hapsedilegeldiği fildişi kuleye -bu kongre özelinde de- girme şansı bulamamış geniş kitle için bir genel döküm ve değerlendirme yapmaya çalışacağız. Fildişi kulelerin fethi için belki mütevazı ancak değerli çabamız da anlatımımızdan yansıyacaktır. Öte yandan Dünya Felsefe Kongresi’nde ele alınan konu ve başlıklar, emperyalist kapitalist sistemin kriz koşullarında yeniden yapılanma çabasına felsefi düzeyden getirmeye çalıştığı açılım girişimiyle de diyalektik ve tarihsel materyalist zeminden bir yanıt ve hesaplaşmayı hak ediyor. Gelecek sayılarımızda bu kapsamlı alana gireceğiz. Şimdi kongre değerlendirmemize seçilen ana gündem maddesi üzerinden başlayalım.

    Dünya problemleri karşısında felsefe
    “Dünya Problemleri” kavramlaştırması, BM çerçevesinde temel emperyalist kurumsallaşmalardan biri olan UNESCO’nun2 1984-1989 yılları için hazırladığı Orta-Vade Plan ile uluslararası literatürde yerini aldı.3 Plan’da iki çeşit problemin “Dünya Problemi” olarak nitelendiğini görüyoruz: Birinciler, sınıfsal bağlamından, tarihselliğinden, süreç halinde kavranılış ve gerçek nedenlerinden koparılmış açlık, salgın hastalıklar, cehalet, temel haklarının korunmasında kişi ve gruplar arasında büyük eşitsizlikler gibi gerçek ve burjuva liberal efendilerin “utanç” saydıkları olgular iken; ikinci tip dünya problemleri, ilk sayılanlarla bağlantılı olarak kalkınma, barış, “insan hakları”, demokratikleşme gibi başlıklarda gruplandırılabilir.

    Burada, emperyalist liberalizmin bakış açısıyla söylersek, dünya problemleri “bilme”nin farklı aktivitelerini gereksinmektedir. Birinci grup temel “gerçekler” (açlık, savaşlar, vs.) her şeyden önce açıklanmalı, bununla birleşik olarak da bu “kötü şeyler”, bu “utanç duyulası, ayıp” gerçeklerin çözüm yolu olarak öne sürülen ikinci grup zımbırtılar (sürdürülebilir ve sürdürülebilemez tipleriyle kalkınma ideolojisi, ayakları havada barış teraneleri, Bushçu tipte demokrasiler ve doğuştan sahip olduğumuz yavesi okunagelen “insan hakları”…) mazur ve meşru, haklı ve olası gösterilmelidir. Açıklama ve altını doldurma (justification), iki farklı epistemolojik edimdir. Açıklamalar, açıklanacak nesneyi etkileyen faktörleri ortaya koyarlar. Biraraya geldiklerinde bir olayın, bir durumun ortaya çıkışına ya da verili bir durumda verili bir kişinin davranışına yol açan temel faktörlerin keşfi hedeflenir. Altını doldurmada ise, bir iddianın nedenleri ortaya konur. Böyle bir iddiaya götüren akıl yürütme süreçleri, varsayımlar ve kabullerin keşfi esastır.

    İşte bu noktada dünya problemleri karşısında burjuva felsefeye ihtiyaç duyulan yere yaklaşmış bulunmaktayız: Bir durumun adlandırılması! Günlük yaşamda, politik tartışmalarımızda ya da bilimsel çalışmalarda çok sık rastlanılan durumdur; bir durum, bir olgu, bir gerçek farklı disiplinlerden girilerek ele alınabilir. Bir bilim adamı, bir ve aynı olguyu ele alırken örneğin bir politikacıdan farklı kavramlar kullanacaktır. Kısaca “aynı duruma farklı bakış açılarından yaklaşma” denegelen şey, felsefeyi disiplinler arası bir bilim olarak ayrıcalıklı bir yere koyar. Felsefe; aynı probleme farklı normatif sistemlerin (kültürel, ahlaki vs.) kavramlaştırmaları içerisinden, ya da politik teori ve ideolojiler, ha keza çeşitli doğal ve sosyal bilimler yaklaşımları içerisinden giderek “farklı bakış açıları” esprisiyle yaklaşabilir. Ve onları tanımlar. Üretim araçlarına sahip olanlar, entellektüel üretim araçlarını da tekellerine almışlardır. Tanımlayanlar, “tanımlanan” bizlerin de, sorunları egemenlerin kavramlarıyla düşünmemizde, dolayısıyla onların sözde çözümlerine bağlanmamızda aracı rolü üstlenirler.4 Bu, hiç mi hiç azımsanmayacak –öğretim üyelerinin gördükleri toplumsal saygı, hele hele aldıkları para ile karşılaştırılamayacak kadar- önemli bir güçtür. Burjuva felsefesinin gücü, diyalektik ve tarihsel materyalizmden özsel ayrım noktasını oluşturan noktada kırılmış olsa da, (“Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler, aslolan onu değiştirmektir”) bu, burjuva filozoflar sistem tarafından başıboş bırakılacak demek değildir. Özellikle de sınıfsal ayrım, uçlarda birikme ve çelişmelerin keskinleştiği krizli dönemlerde, sistemin bütünsel yeniden yapılandırılmasının zorunlu ve kaçınılmaz olduğu altüst oluş süreçlerinde burjuva felsefesinin askerleri cepheye çağrılırlar. Kimi askerler paralıdır, kimisi de görev bilinci ile bedavaya çalışır. Kimimiz onaylamadığımız bir savaşta zorunlu silah altına alınanlardanız, bir çoğumuz da “Bir şey yapmalı” bilincinin dar sınırlarını aşmamızda yardımcı olmasını dilediğimiz bir siyasal-toplumsal kalkışmanın devrimci bilinçsel, örgütlülük ve eylem dalgasının beklentisi içerisindeyiz. Özcesi kim nerede duruyor, felsefe hangi sınıfın elinde?

    Felsefenin sefaleti
    Kongre’de medyanın ve hemen tüm katılımcıların dikkati asıl olarak uluslararası tanınmışlığa sahip felsefecilerin konuşma yaptıkları sempozyum, oturum ve kimi yuvarlak masa toplantılarında odaklandı. Bu oturumlarda ağırlığı “dünya problemleri” oluştururken, dil felsefesinden uygulamalı etik’e dek birçok başlığın yer aldığı Sunuşlar bölümünde ise sayısal ağırlığı Günümüz Felsefesi ve Sosyal ve Politik Felsefe ana başlıkları oluşturuyordu. Sunuşlar, asıl olarak bu iki ana başlık üzerinden belli bir oranda “dünya problemleri” ile buluşmuş oldular.5 Bir bütün olarak Kongre’ye Kant ve Heidegger şalı örtülü idi. Genel olarak konuşmaların başlıklarını gözden geçirdiğimizde, referans olarak Kant’ı alan 18, Heidegger’i alan 13 başlık olduğunu gördük.6

    Bunların dışında, Derrida’dan Deleuze’e, Jaspers’den Kierkegaard’a bir dizi burjuva felsefeci referans kaynağı idi.

    “Dünya problemleri” başlığı ile politik bakımdan da buluşan konuşmalarda Kant’tan; birey, varlık, vd konulardaki sunuşlarda ise –haliyle- Heidegger’den çıkış alınıyordu. Kant; Habermas’ın konuşmasında yer alan savaş vd. konuların yanı sıra, çok kültürlülük çerçevesindeki sunuşlarda da –zayıf ulusal, yerel ve daha alt kültürlerin ve bunlara ait ürünlerin korunması çağrısı (örneğin Yusuf Örnek’in bunların meta ilişkisine tabi olmaması önerisi!) ve emperyalist-kapitalist sistemden bu yönde medet umulmasına bağlanan ya da salt “sorunun konuluşu” bağlamındaki Kantçı çoğulculuk tartışmaları- başat referanstı diyebiliriz. Habermas, BM’nin kuruluş prensiplerinin Kant’ın “kozmopolit hukuk” anlayışını aştığını öne sürmekle birlikte, Kant’ın gerici bir savunusundan öteye geçemedi. Serbest rekabetçi ve barışçıl gelişen kapitalizm döneminin filozofu Kant’ın kapitalist devletler arasındaki ilişkilere ilişkin kavrayışını Habermas, “kopyala-yapıştır” yöntemiyle emperyalizm çağına ve bir emperyalist savaş düzlemine taşıdı. Tartışmanın diğer tarafında Nazi reel politikçisi Carl Schmitt –Bush’un izdüşümü olarak- yer alıyordu.

    Avrupa’daki ilişkiler sistemini düzenleyen 1648 Westphalia anlaşması –ki bu uzun ömürlü anlaşmayı paçavra haline sokan, emperyalizmin gelişmesi ve ilk emperyalist savaş olmuştur- zeminini koruma yönelimi ile, Kant, oyunun kurallarını “egemenliğin karşılıklı tanınması, devletler arasında hukuki bir simetrinin varlığı” biçiminde tanımlıyordu. O, kapitalist ekonominin yasalarını sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması yoluyla emperyalist kapitalizme evrilişi yönünde okuyamadığından, “devletler arası hukuk olarak uluslararası hukukun bireylerin hukuku olarak kozmopolit hukuka dönüşümü” idealini savunuyordu. Bireyler burada, yalnızca kendi devletlerinin değil, “kozmopolit topluluğun” (cosmopolitan commonwealth) yurttaşları olarak –dünya yurttaşları- haklara sahip olacaklardı. Kalıcı bir barış, uluslararası hukuktan kozmopolit bir düzene geçişin sonucu olacaktı. İlerleyen dönemde Kant, dünya cumhuriyeti fikrinden vazgeçmeksizin kalıcı barışı, aynı zamanda egemen ulusal devletlerin gönüllü birliği olarak tanımladı.

    Lenin’in –dünyanın kavranışına ilişkin olarak- diğer bilinemezcilerle olan ayrımını “ikinci dereceden bir görüş ayrılığı” olarak tanımladığı Kant’ın, toplumun ve ekonominin yasaları konusundaki diyalektik materyalist anlayışın zıddı olan bu barışçıl kapitalizm ve uluslararası hukuk tanımlaması, Habermas (Rawls, vd.) tarafından dillendirilince, burjuva medya, bunu günlük dile “Habermas savaşa karşı tutum aldı” diye çevirdi! Kısaca “olay Rusya’da geçiyor”, Habermas savaştan, uluslararası hukuktan, BM’nin yeniden konum kazanmasından, vb. vb. söz ediyor ya, bu yetiyordu! Gerçekte ise Habermas’ta emperyalist saldırganlığın cehennem alevi gibi kaynayan zeminini oluşturan emperyalist krize, dünyanın “toprak bakımından yeniden paylaşılması” çanının çalmaya başladığına dair tek söz yoktu! ABD emperyalizminin bir halkın –ve daha nicelerinin- üzerine çullanışı, kibarca “BM’yi marjinalize eden yetkisiz müdahalesi” olarak tanımlanıyordu ve dahası Habermas, “tartışmanın tüm gereklerini yerine getirmek için” kendisini ABD’nin yerine koyarak, “Pax-Americana’nın hala uluslararası barışı koruma ve insan haklarını dünya çapında geliştirme hedefine yönelik olduğunu varsayalım” diyordu. Tartışmayı ABD’nin bir sonraki hükümetinin bu devletin “başlangıçtaki misyonu olan uluslararası politikanın kurumlaştırılmasındaki öncelikli pozisyonu”na bel bağlayarak sonuçlandırdı.

    Habermas’ın asıl hedefi ise kaderi müteveffa Milletler Cemiyeti’ne benzeyecek olan Birleşmiş Milletler’in yeniden kutsanması ve bunu sağlayacak biricik araç olarak da, emperyalist güçler dengesi terazisinde AB’nin ağırlık koyacak güce ulaşmasıydı. 16 sayfalık metninde AB açık bir biçimde anılmamasına rağmen, Bush çetesi ile sınırladığı emperyalist saldırganlığa karşı Habermas’ın biricik referansı AB emperyalizmidir. Federal bir Avrupa devletinin eşitlik-özgürlük-kardeşlik değerleri ve hukukun üstünlüğü ilkesi üzerinden rahatlıkla kurulabileceğini düşünen Habermas, konuşmasında dünya çapındaki savaş karşıtı eylemlere atıfta dahi bulunmayarak çizginin hangi tarafında yer aldığını açıkça ortaya koydu. Pençelerini sağa sola sallayan ABD emperyalizmine karşı aynı ölçeklere ulaşmak hedefiyle tahkim edilmiş AB emperyalizmi ve bununla elde edilecek bir “pat” durumu… Habermas’ın konuşması, emperyalizmden adalet ve güvenlik dilenen ve bunun için yüzyıllar öncesini yardıma çağıran zavallı bir metinden başka bir şey değildi!

    Genel Bakış
    Kongre’de kabaca 5 tip “filozof” gözlemledik.
    a) Tekrarcılar: İnanılmayacak kadar geniş bir kitle. Ve böylesi geniş bir kitleyi oluşturuyor olmaları, felsefeyle ilgilenenler için gerçek bir hayal kırıklığı. Öte yandan bu burjuvazi için de bir alarm çanı. Sistemin özellikle geçiş süreçlerinde yakıcı ihtiyacını duyduğu yaratıcı zekaya sahip olmaktan çok uzak, böylesi bir kitlenin felsefeci titriyle Kongre’ye arz-ı endam edişi, düzenin insanı hapsettiği derin çukurun sonucu aynı zamanda. (“Ne verirsen, onu alırsın” ya da “Ne verdin ki-ne verebilirdin ki ne bekliyorsun”…) Kongre’nin düzeyini aşağıya çeken bir kitle “tekrarcılar”. “Boşluk dolduranlar” ya da daha acımasız olursak “papağansoylular” da denebilir. Sunuşları ya çok spesifik, çok detay bir konuya sıkışmış -parça insan, parçalanmış insanlık, parça parça, lime lime felsefe- ya da bir “büyük abinin” söylediklerini tekrardan ibaret. (Ağza pelesenk olmuş Heidegger’in Nazi işbirlikçisi sicilinden bihaber davranan onlarca kişinin onun üzerine verdiği sunuşlar ve hayranlıkla dinleyen bir kitle! Transandantal Jaspers üzerine aşkın sunuşlar, hatta “Jaspers dostları”nın Hilton Oteli’nde kesintisiz düzenledikleri oturumlar! Kendisi zaten teşrif etmişken Habermas üzerine zat-ı muhteremin “Marksizmin ruhunu hep taşımış” olduğuna dair gevezeliklerin olduğu oturumlar. Bildik postmodern yavelerin tekrarı ise bu kategoride özellikle hakim.) Daha kötüsü –ki bu, işbu kategorideki üye sayısının yüksekliğini de açıklayıcıdır- “tekrarcı” takımın kongreye katılış amaçlarının sırf CV’lerine, özgeçmişlerine uluslararası bir kongreye katılmış olmanın yaldızlı pekiyisini eklemek oluşu. Ve en sonu, Türkiye nüfusunun milyonda biri oranına ancak yetişen Türkiyeli felsefeci katılımının büyük oranda bu kategoriye dahil olduğu acı gerçeği.

    b) Emperyalist liberaller: Kongrenin asıl vitrinini oluşturan ideologlar. Elbette ve kesinlikle Habermas. Yaptığı sunuşla gazetelere de geçen gayrı resmi “onur konuğu” ya da burjuva “onur”un ayaklar altındaki halini sembolize eden kişi. Amerikan emperyalist haydutluğuna karşı BM’yi cilalayan, BM müdahalelerinin artırılmasını savunan, aslında ve özde Derrida ile birlikte AB (Fransa-Almanya) emperyalizminin daha fazla haydutlaşarak ABD’ye yetişmesini ve onu “dengelemesi”ni savunan bir felsefeci. Emperyalist “denge”nin ise milyonlarca emekçinin dökülen kanı, halkların birbirine boğazlatılması, daha fazla silahlanma ve emperyalist kapışma anlamına geldiğini söylemeye gerek var mı? Ayrıntılı işleyeceğiz, burada sadece Habermas’ın belirleyici rolünü bir kez daha vurgulamış olalım. Kongre süresince herkes ona göre biçimlendi, adımlarını ona göre ayarladı ve varsa ona karşıtlığı üzerinden (Iris Young gibi) kendisini konumlandırdı. (Türk ordusunun kendi özel kurallarının işlediği Askeri Müze’de yapılan oturumlardan birinde kelli felli bir profesör dahi, üst aramalarına duyduğu tepkiyi “Habermas bu yüzden kapıdan dönmüş” rivayetiyle dillendiriyordu!) Habermas, Alman lehçeli anlaşılmayan İngilizcesi’ne rağmen, bu Kongre ile yaşayan en etkili burjuva filozofu etiketini sağlamlaştırmış görünüyor.

    c) Akademik Marksistler: Bu bölümde doğrudan Diyalektik Materyalist Çalışma Grubu’ndan katılımcı arkadaşların tuttukları notlardan alıntılar yapalım:

    21.Yüzyıl Marksizmi (Yuvarlak Masa),
    10 Ağustos
    Amerika’dan James Lawler’ın yönetiminde. Oturumun gerçek bir hayal kırıklığı olduğunu göreceğiz… Kübalı konuşmacı gelmemiş. Ekstra olarak bir Rus (tahmin) daha var.

    1. konuşmacı
    Rusya’dan Bugaeva adında bir kadın. Çok kötü bir İngilizce… Bol bol Karl Schmitt geçti. (Habermans’ın konuşmasındaki Schmitt öğesi de düşünüldüğünde bu mevzuya girmek gerekecek) Bu konuşmacıyı muhtemelen kimse anlamadı ki, tek bir soru bile gelmedi.

    Çinli Kang Ouyang
    Resmi ideoloji konuşuyor. Zaten felsefi olmaktan çok politik bir anlatım var. ‘Demek bu kadar kof metinlerle insan içine çıkılabiliyormuş’ dedirtenlerden bir diğeri. Sefil bir kapitalizm savunucusu.
    Çin’de 1970’lerde “büyük hareket” oldu. ‘78’de Çin yeni politikasına başladı.
    Deng Siao Ping’den sonra ekonominin değişimini resmi ağızdan anlatıyor.
    ‘Çin değişti mi?’ diye soranlar yanılıyor… Bu olanaksızmış!
    Sosyalizmin hedefi üretici güçleri geliştirmek … bu da sosyalist piyasa ekonomisi demekmiş.
    1992 yılı sosyalist piyasa ekonomisinin faydalarına kanıtmış.
    “Yapılanların Marksizmin kitabında yeri vardır” edebiyatı. Marx’a atıfta bulunuyor…
    Çin’in 21. yüzyıl karakteristikleri : Enternasyonalizm (kastedilen sosyal emperyalist emeller); marksizmin ulusallaştırılması (ki Mao Zedung Düşüncesi’nin özünde var bu yerelleştirme temelli tahrifat); individualism (Bireycilik) –“Marksistleri” kendi anlayış ve kriterlerinin yükselmesinde desteklemek (malum).

    Metlov (Rus)
    Kısa bir giriş yaptı, irticalen. Konusu “Günümüz Felsefesinde Kant”.
    Kantçı düşünüş şeklini yenilgiye uğratmak önemlidir.
    Not alamadım. Doğru noktalardan bir felsefi eleştiri. Ama az sonra onun da sosyalizm konusundaki fikirlerini öğrenecek ve hayal kırıklığına uğrayacağız.

    4. konuşmacı (yine Rus)
    Modern toplum Marksizme meydan okuyor. Marksizm bir yanıt olmak zorunda. Bu postmodernizmin meydan okuyuşudur.
    Konuşmasını ayakta ve ajitatif tonlamalarla yapıyor. Çevirmeni zor yetişiyor.
    Postmodernizmi basit, anlaşılır, orta alta hitap edecek tarzda eleştiriyor.
    Buradan Stalin’e geçiyor. Çelişkiler o zaman başladı mealinde.
    Ekim Devrimi’nin sonucu öznenin tarihte yükselişidir, bireyin yükselişidir. Tabii ki ama Stalin devrinde yaratıcılık öldü diyor.
    Komünizmden antikomünizme geçmek büyük paradokstur. SB’nin çöküşü tartışılmalı. Ben Sovyetler Birliği’ni seviyorum. Temel problem bireyin sosyal (vd.) yaratıcılığının bastırılmasıydı. Marksizmi geliştirmek için yeni sosyal pratik temelinden çıkış almalıyız. 1920’lerde kolektif bir pratik vardı.
    Şimdi bu, bireyle, kişilikle ilişkilendirilmelidir.
    Herkes kendisini temsil etmeli. Kişilik, sosyal özne olmalı. Sosyal pratik kişiselleştirilmeli. Böyle bir pratik şimdi mümkün müdür? Örnek olarak Rusya’da yeni muhalif işçi hareketi, fabrika işgalleri.

    Gelen sorular ise sunuşlardan beterdi. Örneğin: Gerçekten Marksizmin geleceği olduğuna inanıyor musunuz? Sosyalizm artık doğayla dost değil midir? vs.
    Bir diğer soru (daha doğrusu görüş bildirimi), “Başınıza bunlar geldi çünkü teknolojik deterministtiniz” babında idi.

    Bir soru da (Çinliye) kapitalizmin gelişmesi tehlikesi yok mu, yeni bir devrim öngörüyor musunuz idi, ancak bu bir yandan çift taraflı bir soru iken aynı zamanda sosyalizm daha farklı olmalı’yı içeriyordu (ama geriye doğru).

    “21.yy.da Sosyalizm ve Piyasa” başlıklı oturum,
    11 Ağustos
    James Lawler, ABD (Marksizmin Felsefi İncelemesi grubundan): Piyasa, kapitalizm vb. kavramların isabetli tanımlarıyla girdi. Sonra belirleyici olan ekonomidir ama ben kültürel-psikolojik yanı ile ilgiliyim vb. deyip “korku toplumu” vb. tarzında gevezelik yaptı.7

    Rusya: Piyasa ile sosyalizmin asla uyuşmayacağı üzerine başarılı argümanlarla giriş yaptı. Ardından ama piyasa dönüşüm sürecinde maddi üretimin payı azalırken hizmet ve bilgi ürünlerinin payı artıyor deyip post-market vb. çözümlemelerine girişti. Bunun çözümlenmeden sosyalizm sorusuna yanıt verilemeyeceği. (Piyasa sosyalizmi fanfinfonu yapan Çinliyi “Avustralya sizden daha sosyalist!” diye bozum etti. ÇKP’nin burjuvaziyi içinden ürettiği vb. Çinli cevap veremedi.)

    Kübalı Thalia Fung Riveron: Marx’ın Alman İdeolojisi üzerinden “sivil toplum” kapitalist toplumdur deyip sivil toplumculuğu (epey zayıf olsa da) eleştirdi. Küba’da sosyalizmin durumu üzerine kendisine yöneltilen sorulara, “Zorlu bir dönüşüm (geçiş) süreci var” diye yanıt verdi. Sorular ısrarla sürünce “Nereye, sosyalizme mi kapitalizme mi…”, ağlamaklı ve ancak duyulur bir sesle “Kapitalizme” dedi!

    “Birey ve Marksizm” başlıklı oturum,
    15 Ağustos
    Katılım az; 15 kişiyle başladı, 20’yi buldu. Yaş ortalaması bir hayli yüksek, hemen hiç genç yok bu sefer.

    Sabetai Matsas, Yunanlı marksistimiz bu sefer- sunuşu olduğundan olsa gerek-ayık gelmiş. İlk marksizm seminerine sarhoş gelmişti.

    Soru soran bir Brezilyalı: Ben hem Marksistim hem de postmodern (!?) Postmodernizm liberal bireycilikten farklıdır. (Ne keşif!!)

    Oturum Başkanı: Özel mülkiyet, birey özgürlüğü için temel sağlar.

    Elizabeth Bowman (ABD): Bireysellik konformizmdir. (O kadar!)
    vs.vs.

    Notlardan yaptığımız alıntılar bütün hakkında bir fikir verici olsa gerek. Sözü geçen birey odaklı tartışmalar, geliştirici olmaktan çok uzak olduğu gibi, daha çok Marksizmle burjuva felsefesini uyuşturma amaçlı çabaların bir parçası olarak şekillendi. Özellikle Çin ve yeni Rusya’nın yeni liberalleri üzerinden doğrudan kapitalizme övgü niteliği taşıyan mide bulandırıcı konuşmalarla bütünleşik, Avro-komünizmin damgasını vurduğu toplantılarda, akademik marksizmin sınırları çok net biçimde çizilmiş bir durumdaydı. Oturumlar dinamik olmaktan çok uzak ve eş-dost sohbette (alışverişte bile değil!) görsün mealinde geçti. Başlarda görece yüksek olan katılım da hafta içinde “Marksist” felsefecilerin oturumlarından ziyade güncel ve dinamik tartışmaların yürütüldüğü savaş, eşitsizlik, globalleşme vb. konu başlıklarına kaydı. Diyalektik Materyalist Çalışma Grubu üyeleri “Siz marksistseniz, ben marksist değilim” tavrını sık sık ifade etme durumunda kaldılar!

    d) Küreselleşme karşıtları: Farklı ülkelerden katılımla oluşan ve oldukça renkli bir kategori. “Globalleşme ve Kültürel Kimlik”, “İnsan Hakları, Devlet ve Uluslararası Düzen”, “Eşitsizlik, Yoksulluk ve Gelişme”, “Şiddet, Savaş ve Barış”, “Demokrasi ve Geleceği: Sivil Toplumculuk” gibi oturumların aktif katılımcılarıydılar. Evet, belki coşku ve yaratıcılıkları öğretim üyeliği kravatıyla sıkıştırılmış, çokça da burjuva ideolojik çerçeveyle saptırılmış haldeydi. Ama bu “sol” kanat olmaksızın da emperyalist dünyanın güncel biçimlenişinde “dünya problemleri”ne eğilen bir “Dünya Felsefe Kongresi”nin hiçbir inandırıcılığı olamazdı. İçlerinden Iris Young (ABD) aktif savaş karşıtı mücadeleyle birleşmiş kişiliği ve Amerikan karşıtı politik söylemiyle, Peter Singer (Avustralya) yine derli toplu Bush politikaları eleştirisiyle ve Admantia Pollis (ABD) çok uluslu tekeller ve sınıf vurgusuyla öne çıkanlar oldular. Bu kesimin ortak keseni ve temel eksikliği ML temelde bir emperyalizm eleştirisi geliştirmekten uzak oluşlarıydı. (“Emperyalizm”, hatta “burjuvazi”, zaten öcü kavramlar olarak dil’de bile yoktu. Onun yerine “global sermaye” kavramı kullanılıyordu.) Eleştirelliğin zayıf karnı ve kırılma noktası, kongrenin genel ekseninden kopamayışın nedeni de bu oldu. (Çözüm olarak çıka çıka emperyalist tekellerden alınacak ütopik Tobin vergisi ve/veya Bush hükümetini yargılayacak bir uluslararası mahkeme önerileri çıkması da bir göstergedir.) Bu tablo, Türkiyeli Marksist-Leninistlere de program düzeyindeki çalışma ve birikimlerinin -başta emperyalizm konusu olmak üzere- uluslararası düzeyde de etkisinin büyütülmesi için gerekenleri yerine getirme sorumluluğunu yüklemekte, bunu bir kez daha gördük.

    Kongreye katılan dünyanın dört bir yanından felsefeciler asla homojen bir kitle oluşturmuyorlardı, çok değerli bilim insanlarıyla tanışma fırsatımız da oldu. Kazak A.Zhabaikan, Bilgi Teorisi başlığı altında, Genel Görelilik, Kuantum Mekaniği ve Diyalektik Materyalizm üzerine çok iyi bir sunum ile genelden ayrılıyordu. Modern bilimlerdeki gelişmelerin ancak diyalektik materyalizm ile anlaşılabileceğini, felsefedeki krizin böyle aşılabileceğini vurguladı. Heisenberg’in belirsizlik felsefesini ve oradan türev akımları eleştirdi. “Peki maddenin temel olduğu varsayımını neye dayandırıyorsunuz?” gibi abes bir soruyu, Einstein’dan alıntılar yaparak kendine güvenle yanıtladı. Zhabaikan, bu kısa boylu olgun Kazak bilim adamı, genel oturumlarda diyalektik materyalizm zemininden politik sorunlara ilişkin yaptığı uzun Rusça müdahalelerinde dahi, çevresinde yarattığı kişisel saygı halesi ve karakter sağlamlığıyla –Prof. Kuçuradi’ye dahi sözünü kesme cesaretini tanımayışla- ayrıca saygımızı kazandı. Türkiye’den genç bir isim olan Özge Yenier Duman’ın “Postmodern Etik Krize Çözüm: Biyolojik Köken Arayışları” başlıklı Türkçe sunumu ve Gürol Irzık’ın “Bilim ve Teknolojideki Yeni Gelişmeler” oturumunda yaptığı sunuş ilk elde farklılıklarını ortaya koyan çalışmalar oldular.8

    Öğrenci oturumlarını ise “felsefeci” kategorilerinden ayrı ve bağımsız ele almak gerekiyor. Liseli öğrenci oturumları, Kongre Merkezi dışında ayrı bir mekanda yapılması ile gözden ırak, kendi ayrı mecrasında aktı. “Bireyin Formasyonunda Felsefenin Rolü” (Fransızca) ve “Bilgilenme Hakkı, Medya ve Etik” (İngilizce) başlıklı toplantılar gerçekleştirildi; ancak bu oturumların Türkiye’den belli özel okullardan dar ve elit bir çevrenin katılımıyla gerçekleşmiş olduğu sır değil. Üniversiteli öğrenci oturumları ise her nasılsa Kongre ana salonunda ve geniş bir dinleyici katımıyla gerçekleşti. “Postmodern Çağda Politik Aktivizm”, “Ksenofobi (yabancı korkusu) ve ‘Ben ve Öteki’ Sorunsalı” ve “İnsan Hakları: Eleştiri ve Savunma” başlıklı üç oturum gerçekleşti. Oturumların içeriğine bakıldığında genel postmodern retorik ve kavrayışın dışına çıkılamadığı görülmekte; ancak bunun nedenini öğrenci katılımcıların eksikliğinden çok, genel burjuva felsefi düzeyin sefaletine bağlamak doğru olacaktır. Onlar felsefe adına önlerine yığılmış, kaçınılmaz olarak üstlerine, başlarına, dil ve söylemlerine bulaşmış bir moloz yığını içerisinden kendi yollarını bulma çabasında gibiydiler. Her şeye karşın korudukları canlı, genç ve yaratıcı fikirli duruşlarıyla oturumları farklı kıldılar diyebiliriz. Kongrenin en çok soru yöneltilen, sunuş yapan ile dinleyici arasındaki aktif-pasif ilişkisinin karşılıklı etkileşime doğru evrilmeye en açık oturumları sanırız öğrenci oturumları oldu. İçeriksel kofluğa karşın biçimsel dinamik zenginlik bir çelişkinin göstergesidir, bu çelişkinin ileriye doğru çözülmesi için de diyalektik ve tarihsel materyalizmin ‘68’leri de aşan bir tarzda sosyalist bir aydınlanma hareketinin felsefesi olarak dünya çapında ağırlığını konuşturması gerekmektedir.

    İlk Sonuçlar
    Buradan kongreye genel katılıma dair birkaç kısa vurguda bulunalım. Katılım birincisi, verili gündem çerçevesinin sınırlılıklarını taşıyordu. Emperyalist kapitalizmin doğurduğu, yeniden yapılandırma sürecinde katmerli ağırlaşan sorunlara felsefi düzeyde yanıt olma çabası Kongre’nin işlevsel amacıydı. Burjuva felsefesinin derinleşmiş sefil durumu (Marx’tan 150 yıl sonra, bir kez daha “Felsefenin Sefaleti”) ve katılımcıların burjuva anlamda dahi düzey düşüklüğü bu açıdan hedefledikleri açılım ve etkiyi yaratmaktan bizce uzak kaldı. Devrimci proletaryanın felsefesi açısından ise bu burjuva çerçeve toplamda parçalanamadı. (Her ne kadar böylesi büyük bir organizasyonda bilinçli olarak ve bir önhazırlıkla yer alışımız başlı başına bir değer taşıyorsa da, çabamız birçok açıdan bir ilki yaşıyor olmanın kafaca sınırlılıklarını da taşıyordu.) Söylediğimiz, sosyalizmin dünya çapında etki ve yaygınlığıyla bağıntılı, ne bir atılımda gerçekleşebilecek, ne de kolay başarı beklentisinde olunmaması gereken kapsamlı bir sonuç ve nedendir. Devrimci Proletarya bu büyük hedef için var ve çabasını sürdürecek.

    İkinci bir nokta, girişin paralı oluşu ve çok çok sınırlı çeviri olanakları sayesinde oluşan “İngilizce bilmeyen gelmesin” ayrımcılığıydı. Türkiye’den felsefe ile ilgilenen insanların kapıdan geri döndürülmesi ile bilimler üstü bilimliğiyle zaten elit felsefenin burjuvazi tarafından sınıf ve emekçi halktan uzak yerleştirildiği “fildişi kule”ye bir tuğla daha baştan eklenmiş oldu.

    Kongre düzenleyicisi kurumun yaklaşımı hakkında bir kıstas niteliği taşıyan bir üçüncü not, Kenan Güngör’ün kitabına getirilen yasak oldu. “Kapitalizmin Geleceksizliği ve Belirsizlik Felsefesi” kitabının Şubat Basım-Yayım’ca kongreye yetiştirilen Türkçe ve İngilizce ilk basımının standlarda sergilenmesi, Türk Organizasyon Komitesi’nce “Türkiye’den herhangi bir yayımevinin başvurusu olmadı, o yüzden size de izin veremiyoruz” gibi burjuva mantık kategorilerinde yeni bir açılım “onurunu” hak eden bir gerekçe (ve yalanla!) reddedildi. Bu tutumun nedenini, yazarın Edirne F tipi cezaevinde ağır izolasyon koşulları ve haftada 3 kitap sınırlaması altında dahi koruduğu yoğun düşünsel yaratıcı üretkenliğin, misafir felsefecilere çıkarılmış beyaz örtüyle ülkedeki gerçek çelişkileri örtme çabası içindeki burjuva felsefesinin Türkiye kolunun karakteristik sınırlarını zorlamasının ortaya çıkardığı devrimci gerilimde aramak yanlış olmayacaktır. Aynı gerilim, TAYAD’lı ailelerin medyaya da yansıyan tecrit karşıtı son gün eyleminde ve Kenan Güngör’e koyulan sansürden de haberdar olarak protestoculara yapılan muameleye karşı spontan tepkisini dile getiren bir Kanadalı profesörün yaka paça salondan çıkarılması ile de dışa vurdu; gerçek yaşamın gerçek çelişkilerinin UNESCO’nun “dünya problemleri” çerçevesine sığmadığı momentler olarak kayda geçti. Keza bir Ölüm Orucu gazisinin “Büyük Geri Sıçrama: Belirsizlik Felsefesi” başlıklı İngilizce sunuşun yaptığı oturumu bu noktada ayrıca vurgulamak gerekiyor.

    Ne F Tipi cezaevleri, yeni ceza yasa tasarısı ve açılması planlanan yeni tip cezaevlerinin dönemsel önem ve stratejik niteliğini azımsayarak ne de bu sorunu “yerel” bir çerçevede ele almadan açıkça şunu da görebilmek gerekir. Devrimci proletaryanın böylesi bir kongreyi ele alışı bu paranteze sıkıştırılamaz. Ana oturum, sempozyum, yuvarlak masa toplantıları ve sunuşların başlıklarına şöyle bir gözatmak bile kapsam ve görevler hakkında fikir verici olacaktır. Kongre’de Diyalektik Materyalist Çalışma Grubu olarak broşürlerimiz, duyurularımız, sunuş ve kitabımızla yer aldık. Masa verilmiyor oluşunu pratikte aştık, duyarlılık yarattığımız bir İngiliz felsefe çevresiyle standlarını paylaştık.9

    Her ne kadar yer yer samanlıkta altın arıyor duygusuna kapılsak da, birçok değerli bilim insanı ve felsefeciyle tanıştık, bağ kurduk. Ön hazırlığımıza karşın bir “kapalı kutu”yu açarken kaçınılmaz karşılaşılan bir durum olarak, kervan biraz da yol üstünde düzüldü. Yığınakta bıraktığımız gedikleri hafta boyunca çok sık hissetsek de, bir büyük kongreye ilk kez katılıyor olma acemiliğini kısa zamanda attık. Kişi sayısının çok üzerinde bir etkinin kendisini çoğaltarak genele müdahale edebildiğini, yer yer kendi gündemini oluşturduğunu görebildik. Yazı boyunca vurguladığımız genel düzey düşüklüğüne karşın felsefe ve yaşamla ilgili çok şey öğrendik, halen öğreniyoruz. Dünya Felsefe Kongresi’nde çiğnenmemiş bir yolda omuz omuza kolektif yürüyüşün devrimci coşku ve hazzını tattık. Afrika’dan, Avustralya, Amerika ve Avrupa’dan, Asya’dan -dünyanın dört bir yanından felsefe ve bilim insanları yer yer ulusal giysi ve endamlarıyla, katkı ve görüşleriyle aynı mekanda birarada bulunurken, biz parçası olduğumuz büyük insanlığın çok uzak olmayan gelecekte yaratacağı Enternasyonallerin bir resmini kafamızda biçimlendirebilme ayrıcalığını tattık. Öte yandan çalışmanın yürütülüşünde birbirini tamamlamaya çok yönlü olarak özen gösteren, bunu teknik olarak da organize eden ve tüm çalışmayı -görüş ve değerlendirmeler dahil- kolektif bir zemine oturtarak kavrayışı zenginleştiren bir hat izledik. Arka planında yıllara yayılmış devrimci bir düşünsel üretimin yeraldığı, bunun görünen, görünmeyen halkalarla birleşerek bir sinerji örneğinin oluşturulduğu, burjuva düşünsel çürüme ve bozulmayı ve üzerinde bulunduğumuz düşünsel-pratik zeminin güçlülüğünü daha derinden kavradığımız bir çalışma… Güzeldi; devamı gelecek!

    Diyalektik Materyalist Çalışma Grubu


    --------------------------------------------------------------------------------
    (1) Kongre’de aynı zamanda FISP’in (Uluslararası Felsefe Toplulukları Federasyonu) yeni yönetim kurulu seçildi. Başkanlıktan ayrılan I.Kuçuradi’nin yerine bu kez Türkiye’den 2 felsefeci -Betül Çotüksöken ve Gürol Irzık- yönetime seçildiler.(2) UNESCO, United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim, Kültür Organizasyonu. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından Londra Konferansı’yla Kasım 1945’te kuruldu, 4 Kasım 1946’da 20 devletin katılımıyla hayata geçti. Elbette ki kurucu üyeleri arasında savaş mağlubu Almanya ve Japonya yoktular. (SB, 1954’te üye oldu.) Şu an 189 üyesi vardır. Amacı “BM Anlaşması çerçesinde adalete evrensel saygı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve temel özgürlükler vb. vb. için eğitim, bilim, kültür ve iletişim yoluyla uluslararasındaki işbirliğini arttırarak dünya üzerindeki barış ve güvenliğe katkı” olarak açıklandı. Emperyalist kapitalizmin bu içi boş ve kendi hakimiyetinin meşrulaştırılmasına yönelik “barış ve güvenlik” kavramları, proletaryanın dilinde bizzat emperyalist kapitalizmin vahşi işgal ve kan dökücülüğü ile deşifre oldu, oluyor. Irak’taki BM merkezine dönük son eylem bunun bir yansıması.

    (3) Bu konuda ayrıntı için: Prof. Kuçuradi’nin 21. Dünya Felsefe Kongresi’nde yaptığı açılış konuşması.

    (4) Türkiye Felsefe Kurumu ve Kongre Düzenleme Komitesi Başkanı Ionna Kuçuradi’nin 10 Ağustos 2003, Hürriyet Pazar ekine verdiği mülakattan: (Abartılı “Devlete müteşekkirim” vurgularının ardından) “Bugün ‘dünya problemi’ dediğimiz birçok sorunun temelinde, hareket noktalarının temelindeki fikirlerin problemli olması yatar. Felsefenin bir işi de bu fikirleri kavramlaştırmak, kavramları açıklığa kavuşturmaktır. Hep tanımlar konusunda kavgalar oluyor, biliyorsunuz. Bugün hala dünyamızda resmen kabul edilen ortak bir terör tanımı yok. Çünkü herkes kavramı bir tarafa çekiyor. Bu tür kavramların açıklığa kavuşturulması, tanımlar felsefenin işidir. Bilgiyle temellendirilen tanımlara, kavramlara ihtiyacımız var, ki ayaklarımızı onlara basarak yola çıkalım. Birisinin terörist eylem dediğine, sizin de terörist eylem demeniz için bilgisel bir terör tanımı gerekiyor.” Alıntı, niyetin can alıcı yerinden açıklıkla ifade edilmesi açısından iyi bir örnek.

    (5) Sunuşlara seçici bir katılımımız oldu. Ağırlıklı olarak Günümüz Felsefesi, Sosyal ve Politik Felsefe, İnsan Hakları, Marksizm, Eğitim Felsefesi gibi ana başlıkları tercih ettik. Bu, hem burjuva felsefenin mevcut zeminine ilişkin birikimimizi daha hızlı güncelleyebilmek, uluslararası gelişmeleri izleyebilmek, kimilerinde sorular düzeyinde müdahil olabilmek, kimilerinde de konuya ilişkin daha geniş ve gelişkin bir yaklaşım için veriler elde edebilmek içindi.

    Buna, çoğu konuşmanın içerisine gömülmüş Kant ve Heidegger referanslarını dahil etmiyoruz. Örneğin ABD’li bir konuşmacı, “Görüntü Teknolojileri ve Tekno-Bilim Devrimi” konulu konuşmasına Heidegger’den bir alıntı ile başladı.

    (7) A.V.Buzgalin: Buzgalin, aynı zamanda Komünist Manifesto’nun cümlelerini “uyarladığı”, ‘Alter-Globalizmin (alternatif globalizm) Teorisine Doğru’ adlı bir broşürün sahibi: “Dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. ‘Alter-globalizasyon’ hayaleti. Bush’lar ve Blair’ler, liberaller ve stalinistler, fundamentalistler ve şovenistler, bu hayaleti defetmek için kutsal bir ittifaka girdiler.
    Kongreye Marksizm savunusu adına katılanların parmakla gösterilecek kadar azı dışında ezici çoğunluğunun ortak noktası, felsefi ve politik düzlemde burjuva ideolojisi tarafından “topluma kazandırılmış” olmaları. Bunlar açısından Marksizm Marx’ta, hatta erken Marx’ta donuyor; Lenin’in silik tutuluşuna pervasız bir Stalin düşmanlığı eşlik ediyor. Keza birey ve bireysellik, burjuva felsefenin idealist öznelliğin ve bunun bir alt başlığı olan bireyin girdabında boğulmasının ve Stalin karşıtlığının bir yansıması olarak temel bir vurguyu oluşturuyor –ki buradan, yalnızca Marksizm-Leninizm cephesinden bir göğüsleme değil, “gelişkin birey” kavramını derinleştirme görevi çıkarsanmak zorunda.
    Çin’in yeni kapitalist reorganizasyonunu pazarlamaya çalışan “maaşlı” felsefeci haricindekiler, “mücadeleci” bir görünümü ise asıl olarak küreselleşme karşıtı harekete duydukları –en “iyi niyetli” durumda bile- liberal ilgi ile kazanmaya çalışıyorlar.

    (10) Gürol Irzık, sunuşunda bilimin gelişim örgüsünün tanımlanmasında postmodern epistemik relativizmin eleştirisinin yanı sıra, bilim ve kapitalizm, özel olarak da bilim ve savaş sanayii ilişkisini üniversiter akademik faaliyet cephesinden ortaya koydu. Bilimsel dürüst tutumuna, verilerinin etkileyiciliğine ve açık bir antikapitalist koyuş için güçlü bir zemin sunmasına rağmen, Irzık da bir önceki kategoride anılan katılımcılar gibi, “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını etik yaklaşımı da içeren sistem içi önerilerle –üniversitelerde etik komiteler kurmak, hükümetleri serbest piyasayı regüle edip özellikle fikri mülkiyet hakları ve patent konularında global sermaye güçlerine direnerek bilimi desteklemeye zorlamak, kitle imha silahlarına yönelik tüm araştırmaları yasaklamak için kampanya yürütmek vb.- formüllendirmekten öteye gidemedi.

    (9) Masa meselesinin pratik çözümüne dair vereceğimiz örnek, devrimci yaratıcı girişkenliğin önemini ve kendi yolunu kendisinin açıcılığını kanıtlar nitelikte. Grubumuzun 2 üyesi “Felsefe fildişi kulede” başlıklı bir oturuma katılıp soru yöneltiyorlar. Notlardan aktaralım: “Sorumuz: Maddi üretim araçlarının dolayısıyla entellektüel üretim araçlarının da belli bir sınıfın elinde olduğu bir toplumda giderek daha mülksüzleştirilen ve entellektüel üretim araçlarından da yoksun bırakılan insan kitlesine felsefeyi nasıl taşıyacaksınız? Örneğin, bu kongreye gelmek isteyen birçok insan giriş parasını ödeyemediği için gelemedi. Çeviri yapılmadığı için felsefe İngilizce bilenlerle sınırlandı. Felsefe bu sistemde kitleselleşebilir mi?
    Yanıt: Daha çok kendilerini savunma içeriğindeydi. Kapitalizm konusuna hiç girmediler. Özetle bizim ülkemizde de (İngiltere’yi kastediyorlar) yoksullar, evsizler var. Dergi abone paralarını vb. düşük tutarak ya da hiç almayarak en geniş katılımı sağlamaya çalışıyoruz. Pub’lar vb. yerlerde profesyonellerle/akademisyenlerle halktan insanları biraraya getirerek, aradaki kopukluğu gidermek için çabalarımız var. Yayınlarımızda ve toplantılarda her düzeye hitap edebilecek çeşitlilikte konularla her kesimi katmak istiyoruz vb. Yanıtın içeriği bu. Anja Steinbauer ve diğeri, her iki konuşmacı da aşağı yukarı bunları söyledi. Ama seminer biter bitmez 4 kişi birden gelerek haklı olduğumuzu, sorunun ana ekseni olan kapitalizme hiç değinilmediğini ve görüşmek istediklerini söylediler. İkisi ABD ve Avustralya’da felsefe hocaları. Diğer ikisi Türk. Biri felsefe asistanı. Kendisi de kayıt bölümünde çalışıyor ve girişin parasız olmasını, insanların içeri girememesini protesto etmeyi ve imza toplamayı önerdi. (Daha sonra imza toplandı.nba) Diğeri liseli, felsefe seminerlerinin liselerarası düzenlendiğini buraya katılımcı olabileceğimizi belirtti. Yine burada karşılaştığımız bir kriminolog röportaj yapmak istedi, cezaevleri ve açlık grevleriyle ilgili olarak. Anja’yla masayı paylaşarak izin verilmeyen kitaplarımızı onların masasına koyduk. Anja savaş karşıtı eylemlere katılıyor, bugün katılımcı sayısı üçte bire düşmesine karşın. Hareketin kırılma noktasını anlattı. Savaş başladığı an, “Artık yapacak bir şey kalmadı. Engel olamadık. Bundan sonra askerimize sahip çıkalım” havasına girilmiş İngilter’de. Felsefenin, manipülasyonlara ve propaganda savaşına karşı etkili bir silah olduğu noktasında buluştuk. Çünkü insanlara farklı açılardan bakma yeteneği
    kazndırıyordu
    Adresime yazılmış bir mektup gibi
    Açmadan açılmadan anlamış gibi
    Cevabı önceden verilmiş gibi
    Onu beklediğimden haberi vardı

    Uzakta olsa da içimde gibi
    Bir katri çiçeği koklamış gibi
    Yağmurda dudağı dudağım gibi
    Öylesi sıcacık bir kalbi vardı

  2. #2
    sifa32 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-08-2006
    Mesajlar
    75
    Karizma Gücü
    0
    Darwinizm'in Yalanı: "Yaşam Bir Çatışmadır"

    Darwin, teorisini geliştirirken temel bir varsayımdan yola çıkmıştı: "Canlıların gelişimi doğadaki yaşam mücadelesine bağlıdır. Bu mücadeleyi güçlü olanlar kazanır. Zayıflar ise ezilerek yok olmaya mahkumdurlar".

    Darwin'e göre, doğada acımasız bir yaşam mücadelesi, daimi bir çatışma vardı. Güçlüler her zaman güçsüzleri alt ediyor ve gelişme de bu sayede mümkün oluyordu. Türlerin Kökeni kitabına koyduğu altbaşlık da, onun bu görüşünü özetliyordu: "Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla".


    Dahası Darwin, "yaşam mücadelesi"nin insan ırkları arasında da geçerli olduğunu öne sürmüştü. Bu gerçek dışı iddiaya göre, "kayırılmış ırklar" bu mücadelede üstün geliyorlardı. Darwin'e göre kayırılmış ırklar, Avrupalı beyazlardı. Asyalı ya da Afrikalı ırklar ise, yaşam mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin daha da ileri giderek, bu ırkların dünya üzerindeki "yaşam mücadelesi"ni yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını ileri sürmüştü:

    "Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır."

    Hintli antropolog Lalita Vidyarthi Darwin'in evrim teorisinin, ırkçılığı sosyal bilimlere nasıl kabul ettirdiğini şöyle açıklar:

    "Darwin'in ortaya attığı 'en güçlülerin hayatta kalması' düşüncesi, insanoğlunun kültürel bir evrim sürecinden geçtiğine ve en üst kademenin Beyaz Adam'ın medeniyeti olduğuna inanan sosyal bilimciler tarafından coşkuyla karşılandı. Bunun bir sonucu olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Batılı bilim adamlarının çok büyük bir kısmı ırkçılığı şiddetle benimsediler."
    BİRGÜN HERKESİN -FİŞİ- ÇEKİLECEK

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •