Dünya şairliğinde kaçmış bir fırsat

Bilkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Talat Halman, 20. ölüm yıldönümünde Edip Cansever’i ve şiirini Milliyet için yazdı

28 Mayıs 2006 Pazar

KONUK YAZAR : Prof. Dr. Talat Halman

Edip Cansever tam yirmi yıl önce, 58 yaşında, ölüm tarafından susturuldu. Cansever, 1954’ün “Dirlik Düzenlik”i ile 1974’ün “Sonrası Kalır”ı arasında 20 yıl derin sarsıntılar yapmıştı Türk şiirinde. 1976’nın “Ben Ruhi Bey Nasılım”ı ile 1985’in “Oteller Kenti” arasındaki 10 yıl, onun yeni yönelimlerinin bereketli çağıydı.
Ecele kurban düşmeseydi bugün Cansever 78 yaşında olacaktı. Geçen 20 yılda, güçlü hatta görkemli eserler vermiş olacağı gibi, 78’inden sonra da -Fazıl Hüsnü Dağlarca ile İlhan Berk’in sürdürdüğü düzeyde- bir yaratıcılık başarısı kazanacaktı.

Genç yaşta yitirdik
Şiirimizin talihinde ironik olduğu kadar trajik bir gerçek var:
1950’li yıllarda bir devrim gücüyle ortaya çıkan ve '60’lı, '70’li yıllarda dünya şiiriyle boy ölçüşen, onu bazen aşan Turgut Uyar, Cemal Süreya ve Edip Cansever, 60 yaşa varmadan nefeslerini ve seslerini yitirdiler. Şiirimiz böyle bir felakete uğramasaydı, yirmi yıllık yaratıcılık serüveni çok daha yüksek değerde olacaktı diye düşünmekte haklı olduğumuza inanıyorum, hatta bunun üzerinde ısrar ediyorum. Bunu bir ekolün yükselerek devam edecek olduğu anlamında söylemiyorum.
Bence, İkinci Yeni talihsiz bir damgaydı, çünkü bir topluluk oluşturmayan, manifesto çıkarmayan, birlikte varlık göstermeyen, şiir estetiğinde farklılıkları benzerliklerinden ağır basan o şairler, 1960’lı ve 1970’li yıllarda kendilerine özgü yönlerde geliştiler.
Birinci Yeni, yani Garip şairleri, okuyanlar “özümsesin” diye yazıyordu. “İkinci Yeni” ise okuyanlar “çözümlesin” diye düşünüyordu. Ötekilerden daha uzun yaşayan Ece Ayhan, 'büyüleyici bilmece’den hiç vazgeçmedi.
Edip Cansever’in yönelimi ise 'gizem’den saydamlığa, öznel şaşırtmalardan nesnel betimlemeye doğru gelişti. Şairliğinin ilk dönemlerinde “birey”liğe erişmeye çırpınırken, sonraları sanki entelektüel berraklık içinde, kişisel özgünlüğü vurgulayan bir modern mitoloji yaratmayı amaç edinmişti.
Son uzun piyesvari şiirleri -özellikle “Bezik Oynayan Kadınlar” ve “Oteller Kenti”- bu nihai sentezin dört başı mamur eserleridir. Cansever ölmeseydi “nihai” terimini kullanmayacaktık elbette, çünkü yaşı ilerlerken yeni estetiklere ve bileşimlere doğru gelişecekti.

Sınırlı, yeknesak bir yaşam

Cansever - Süreya ve Uyar gibi - Tanrı vergisi yetenek ile yaratan bir şairdi. Birçok büyük Türk şairinin bu bakımdan yazgısını paylaşarak, engin bir kültüre erişmeden, fazla okumadan, bilgide ve bilgelikte derinleşmeden yazdı. Yaşamı, büyük ölçüde Kapalıçarşı’daki dükkânı ile evi arasında, zaman zaman yakın arkadaşlarıyla birlikte geçti. Sınırlı, yeknasak, olaysız bir yaşamdı bu. Dramatik olaylardan, ilginç ve renkli yaşantılardan uzak... Bu kadar “yavan” görünen bir hayattan o güçlü şiirlerin çıkmış olması, bir mucize gibidir.

Cansever ve Kapalıçarşı

Kapalıçarşı, (orada yıllar yılı antikacı dükkânı işleten) Edip Cansever’in estetiği için bir metafor olarak görülebilir. Kapalı bir dünya... Ama içinde dur durak bilmeyen bir hareketlilik ve heyecan var. Bir insan seli ve belgeseli... Cansever için hem bir “umutsuzlar parkı”, hem de bir “oteller kenti”ydi denilebilir. Bizim şairimizin çağdaş Türk “insanlık komedyası”...
Cansever, yaratıcılığımızın bir “imgelem zaferi”ydi. Hep şöyle hayıflanıyorum: Cansever gibi “doğuştan” dâhi denebilecek bir yetenek, çok geniş okusaydı, derinlikli düşünseydi, dünya ufuklarında gezinseydi 20. yy’ın uluslararası ünlerinden biri olabilirdi.