İntihar belirli bir yaşla sınırlandırılabilecek bir olgu değildir. İnsan yaşamının her evresinde, farklı oranlarda da olsa kendini gösterir.
İlkel insandan günümüze değin intihar olaylarının süregeldiğini belirtmemize rağmen, günümüz çağdaş toplumlarında büyük artışlar göstererek başlıca toplumsal sorunlardan büyük artışlar göstererek başlıca toplumsal sorunlardan biri haline gelmiştir. Toplumsal farklılıkları bir an dikkate almasak bile, genellikle çağdaş dünyada intihar olayları belirli ortak özellikler göstermektedir; erkeklerde kadınlara oranla fazla olması, teşebbüslerde ise kadınların fazlalığı gibi. Bu nedenle intihar olgusunu çağdaş toplumdaki insanın psiko-sosyal gelişim dönemleri içinde de incelemek gereklidir.
İnsan ancak mutluluk için verdiği savaşta yenik düştükten sonra trajik bir son arar. Aranılan bu mutluluk ise, her yaş döneminde farklılıklar gösterir. Bu nedenle doğaldır ki, her dönemde karşılaşılan sorunlarda da farklılıklar olacaktır. İntihar nedenlerini ortaya çıkarma yolunda yapılan her çalışmada öncelikle, bu yaş dönemlerindeki farklı sorunları ortaya çıkarmak zorunludur.
Ayrıca sorunun bu boyutu üzerinde özellikle durmak öyle sanıyorum ki, psikolojik ve sosyolojik açıklamalar arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak için gerekli olan en temel noktadır. Durum böyle olunca, intihar olgusunun toplumsal boyutu yanında kişisel boyutuna da değinmek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Konuyu açıklamada bakış açısını bu şekilde genişletmek, sosyolojik alandan çıkarak sosyal psikolojik bir platforma kaydığımız kanısını uyandırıyorsa da, yarattıkları insan modeliyle çağdaş toplumsal güçlerin intiharlar üzerindeki etki derecelerini açığa çıkarmakta ve dolayısıyla sosyolojik açıklamaların ne denli önemli olduğunu vurgulamaktadır.
İnsanın psiko-sosyal gelişimini pratikte kesin çizgilerle ayırmak hemen hemen imkansız gibidir. Çünkü, gelişim dönemleri her insanda aynı değildir ve her dönem geçmiş dönemler üzerinde gelişir. Fakat, teorik olarak kolaylık sağlaması bakımından böyle bir yaş sınırının çizilmesi de gereklidir.
Burada çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık olarak ayırdığımız psiko-sosyal gelişim dönemlerin hangi yaşlarla sınırlandırıldığını açıklayacağız.
Çocukluk dönemi, doğumdan itibaren bebeklik olarak adlandırılan dönemi de kapsayan, fiziksel ve özellikle cinsel değişmeye kadar olan devredir. Bu dönemin 0-11 yaşları arasında olduğu kabul edilir; fakat, kız çocuklarda cinsel gelişim erkek çocuklara oranla daha önce olmakta ve erkek çocuklarda bu dönem 12-13 yaşlarına kadar uzayabilmektedir.
Ergenlik ve gençlik dönemleri uzun zaman aynı şey olarak kabul edilmiştir. Yeni yeni bu iki dönemin farklı olduğu, ayrı karakteristik özellikler gösterdiği ortaya çıkarıldı. Ergenlik döneminin 11-15 yaşları arasını kapsadığı; gençlik döneminin ise, UNESCO’nun da kabul ettiği gibi, 15-25 yaşları arasını kapsadığı söylenebilir. Fakat burada her iki dönem birleştirilerek tek bir başlık altında toplanmıştır.
Yetişkinlik dönemi, 25-55 yaşları arasını oluşturur. Fakat bu sınırlar içinde farklı özellikler gösteren iki alt grup görülmektedir. Bu nedenle, 25-35 yaşları arasındakileri genç yetişkin, 35-55 yaşları arasındakileri ise orta yaşlı ya da olgun olarak adlandırmak mümkündür.
Yaşlılık döneminin, yaşdönümü ya da adet kesilmesi diye adlandırılan devreyle başladığı söylenirse de, bu, herkeste ortak olan bir devre değildir. Bu nedenle özellikle çağdaş toplumlarda objektif bir ölçüt olabilen emeklilik, yaşlılık devresinin başlangıcı olarak ele alınmalıdır. Bu ise genellikle 55 yaş civarıdır.
Dönemlerin sınırlarını böyle belirledikten sonra, şimdi her dönemde kişileri intihara kadar sürükleyebilen ortak sorunlara değinebiliriz.
ÇOCUK İNTİHARLARI
İntihar olgusu incelenirken en ilginç ve en üzücü olanı hiç şüphesiz çocuk intiharlarıdır. Henüz bedensel gelişimlerini tamamlamamış, kişilikleri gelişmemiş, hayatın çeşitli zevklerini alamamış bu küçük insanların daha bu yaşta niçin intihar ettiklerine geçmeden önce, çocuklarda ölüm kavramının nasıl ve ne zaman geliştiğini inceleyelim.
Çocukluğun ilk yıllarında ölüm, görünmezle eşanlamlıdır. İlk yaşın sonlarında bebek annesinin yanında olmayısıyla onun varolmadığını düşünür. Daha sonraki yaşlardaysa çocuk tamamen yalnız olmadığını ve bu gücünü kontrol edebileceğini öğrenir. 2-4 yaşları arasında çocuk bazı fantaziler geliştirir. 6 yaşına kadar süren bu fantaziler; sevilen bir kişiye karşı duyulan ölüm isteklerdir. Bu tür fantazileri arttığı zaman, çocuk bu düşüncesinden dolayı utanır ve suçluluk duygusu uyanır. Çünkü başkasının ölümünü istemek, kendi ölümünü düşünmekten daha korkunçtur.
Çocukluk döneminin sonuna kadar ölüm kavramı tam olarak gelişmez; çocuk, ölümün sadece büyüklere özgü olduğunu düşünür. Çevresel güçlüklere tepki verirken, ciddi olarak kendini öldürmeyi düşünmek onun yapısına aykırıdır. Burada fantazileri ve gündüz rüyaları da yardımına koşar. Bunlar yoluyla intihar düşüncesi pek akıllarına gelmez.
Çocuk yavaş yavaş büyüyerek yaşamın edilgenliğinden, oyunun etkinliğine geçerken (psikologlara göre) hoşa gitmeyen yaşantısını oyun arkadaşlarından birine aktarır ve böylece yerine geçen biri aracılığıyla kendinden öcünü alır.
Yapılan araştırmalara göre, çocukların hemen hepsinde geçici intihar eğilimleri vardır. Çocuklar, ölümlerinin diğerleri üzerinde yaratacağı etkinin düşüncesinden zevk almalarına rağmen, onunda uygulamayı reddederler.
Çocuklarda evden kaçma olaylarına sık sık rastlanır. Yapılan araştırmalarla evden kaçma ve intihara aynı dinamiklere sahip oldukları saptanmıştır. Çocuk evden uzaklaşarak sorunlarından kurtulacağını düşünür. Sevdiklerinin yanında olmamak, onların ölü olmalarıyla aynı sonuca varır. Ancak ağır korku ve sıkıntı dolu bir yaşam çocuğun kaçma dışında kendisine zarar verme düşüncesi için bir ortam hazırlayabilir.
Ölüm hakkındaki düşünceler çocuklarda genellikle 10 yaşından sonra oluşur. Bu nedenle 10 yaşın altındakilerde intihar olaylarına pek rastlanmaz. 10 yaşındakilerden büyük olanlarda bile intihar oranları oldukça düşüktür. Fakat, buna rağmen intihar girişimleri gerçek intiharlardan kat kat fazladır. Bu oransal farklılığın başlıca nedeni seçilen yöntemmin ölümcül olmaması yanısıra, iki davranışın –daha öncede belirtildiği gibi- farklı dinamiklere sahip olmasıdır. “Dorpat’ın bir araştırmasına göre, gerçek intihar grubunda dağılmış aile etkeninin oluşuması büyük bir oranda ana-baba ölümüne bağlıdır. İntihar girişimlerinde ise ana-baba boşanması yüksek oranda bulunmaktadır.”
İntihar girişimi ile çocu ailesindeki sorunları halletmeyi amaçlar. Bu tür bir tepkiyle ebeveynlerini korkutarak dağılan aile birliğini eski durumuna getireceğini düşünür; bunda oldukçada başarılıdır. Çünkü dağılmış ailelerin bir çoğu çocukları için tekrar biraraya gelirler.
Gerçek intiharlarda ise, ana-babadan birinin kaybı ve ona kavuşmak isteği çocuğu ölüme sürükleyebilir. Bunun yanısıra başkasına yönelik öfkenin suçluluk ve utanç duygusuyla içe alınması sonucu ortaya çıkan bunalımla da çocuk intihar edebilir.
Çocuk intiharlarının sayısal olarak az olduğunu belirtmemize rağmen, bu intiharların yaklaşık % 75’i erkek çocuklar tarafından gerçekleştirilir. Girişimlerdeyse kız çocuklar çoğunluğu oluşturur. Kız çocuklar edilgen olmaya daha çok zorlandıkları için, bir şeyi elde etme amacıyla girişimlerde daha çok bulunurken, erkek çocuklar otoriteye karşı gelme, nefret, saldırganlığın kendine yöneltilmesi sonucu ölmeyi daha çok istemektedirler.
Başkalarını yönetme, sevgi ve etkinlik kazanma, sevdiği insanları cezalandırma çocukları intihara sürükleyen nedenler arasında sayılabilir. Çocuk daha önce, “beni kaybedince çok üzüleceksiniz” vb. uyarılarda bulunmuş, fakat gerekli ilgiyi yine de bulamamıştır; başvurulacak son çare iseintihar olabilmektedir. Ailede meydana gelen intihar olayları da çocuğu bazen cezbedebilir. Çocuklukta bu eğilim otaya çıkmasa bile, ilerde bazen kendini gösterebilir. Burada önemli olan, eğilimin çocuklukta ortaya çıkmasıdır.
Sonuç olarak çocuk intiharlarında en önemli etkenin aile olduğunu söyleyebiliriz. Boşanma veya ölüm sonucu ailenin parçalanmasıyla çocuk, en çok ihtıyaç duyduğu savgiden yoksun kalmaktadır. Ayrıca, aşırı ya da az ilgi göstermek de çocuk bu tür bir davranışa yönelebilir. Şunu da belirtmek gerekir ki, çocuğun sosyalleşmesine çalışan aile bireylerinin yapması gereken en önemli şeylerden birisi de, yaşam ve ölüm hakkında az da olsa tatminkâr edici bazı bilgileri vermeleridir.
Hemen her ülkede çocuk intiharları toplam intihar oranlarının % 10’unu geçmemektedir. Bunların çok büyük bir kısmı da 9-10 yaşından büyük olanlar tarafından gerçekleştirirlmektedir.
ERGEN ve GENÇ İNTİHARLARIErgenlik ve gençlik dönemlerini ayrı olarak tanımladığımıza göre, önce ergenlik dönemi üzerinde durmak gerekiyor. Daha sonra da gençlik dönemine ayrıca değineceğiz.
Çocuğun dünyası daha çok gerçekle düş arasında çocuk tarafından algılanmış ve özellikle düşlenmiş dünya anlamına gelir. Buna karşılık ergen dünyaya doğrudan bağlıdır.
Ergenin çözmesi gereken sorunları şöylece sıralamak mümkündür:
1. Çocukluğunda yarattığı güçlü ana-baba imajını yıkması gerektiğine inanır. Bunun temelinde ise, bağımsız hareket edebilme isteği vardır.
2. Toplumdaki değerlere uygun olarak davranmayı öğrenmeye çalışır. Fakat bazen bunalımı ortaya çıkabilir.
3. Yetişkinlerin bedensel özelliklerini kazanırken, toplumun ondan beklediği cinsiyet rolünü oynamayı öğrenmek ister.
4. Gelecekteki öğrenimini ve mesleğini seçmek zorundadır.
Bu tür sorunları çözmesi gerektiğini bilen ergen, rol kararsızlığı içindedir. Sürekli bir karamsarlık içine girer ve bazen bağımlılık göstererek gerilerken, bazen de bağımsız davranarak bunu yıkıcılığa kadar vardırabilir.
Ergen, kim olduğunu, neye yönelmesi gerektiğini ve neden oraya yönelmesi gerektiğini kendine sorarak, bunlara yanıt arar. Bu soruların yanıtlarını tam olarak bulamayan ergenler kendilerine düşman, bağımlı bir kişilik yapısı geliştirirler. Bu yabancı dünya içinde kendilerini bir hiç olarak düşünmeye başlarlar.
Aileden topluma geçiş, ana karnından dünyaya geçişin organizmayı uyum sağlamaya zorlaması gibi, kişiliğin uyumları sorunlarını taşır. Uzun süre kısmen kapalı ve korunmuş bir ailevi rahimden dünyaya doğmak zorunda olan ergen, bu tehlikeli ve geniş dünyaya doğma işinde, yani toplumsal doğumda bu doğma işini tek başına, kendisi gerçekleştirmek zorundadır.
11-15 yaşları arasında ele aldığımız ergenin en büyük sorunu ailesinin denetiminden ve kendi içindeki bağımlılık duygusundan kurtulmaktır. Toplumu temsilen aile ergenin sosyalizasyonunu üstlenmiştir. Onu topluma kazandırmaya çalışır. Bu durumda ergen kendisinin engellendiğini düşünür ve ailesine karşı düşmanca tavırlar içine girer. Ergenin bu doğal tavırları karşısında, onunla doğru bir iletişim kuramayan ana-baba da devamlı çocuğu suçlar. Bu durumda ergen daha çok suçluluk duyar, içine kapanır. Sonuçta intihar girişimleri ve gerçek intiharlara varan durumlar ortaya çıkabilir. Ailenin ergene anlayış içinde yaklaşması zorunludur.
Fizyolojik bir değişim içinde bulunan ergen, kendindeki bu durumdan da oldukça rahatsız olur. Bu durum dolayısıyla huzursuz olan ergenin tüm davranışları olumsuz olarak etkilenebilir. Örneğin; sivilcelerinden utanan bir ergen, topluma açılmada ilk aşama olarak sayabileceğimiz arkadaş gruplarında sağlıklı ilişkiler kuramayabilir. Burada da ailesine önemli sorumluluklar düşmektedir.
Gençlik dönemi ise ergenliğe göre daha farklıdır. Genç, artık ailesiyle olan sorunlarını halletmiştir. Ana-babaya karşı isyankâr tutumu kaybolmuş, bunun nyerine onları oldukları gibi kabul etme eğilimi ortaya çıkmıştır. Ergenlikte kaybolan ana-babanın değeri yeniden gelmiştir. Genç, artık onları aşmak, onların gerçekleştiremediklerini başarabilmek ister. Fakat, bunları gerçekleştirememe olasılığı kaygının asıl kaynağıdır.
Gençlik döneminde toplumsal düzen, meslek seçimi, iş olanakları, rolleri ve yaşama biçimi gibi sorunlar çözüm beklemektedir. Ergen ne olduğunu tanımlama çabasında olduğu halde, genç ne olduğunun farkında varmaya başlamıştır. Bu kez ise, ne olduğu ve toplumun kendisinden ne beklediği arasındaki çelişkili durumu yaşamak zorunda kalır. Bu çelişkiyi yaşayan bir genç her zaman toplumun beklentilerini reddetmeyebilir, kendi benliğini reddeder.
Gençlik kendini durdurulmuş, yolu kapatılmış ve teuteuklanmış hissettiğinde depresyon ortaya çıkar. Hareket etmesi gerktiği halde edemediğini düşünen genç için ölüm hereketsizlikle eşanlamlıdır. Oysa genç ilerlemek için her yolu başvurabileceğine inanır.
Gençlik döneminde intihar düşüncesi ve girişimleri oldukça çoktur. Özellikle en çok intihar girişimlerinin görüldüğü yaşlar 17 ve 18’dir. “Çoğu kez intihar, başka türlü başarılamayan hareketi ve değişikliği sağlayabilecek bir eylem olarak algılanır. Çünkü önemli olan, hangi biçimde olursa olsun ileriye doğru hareket edebilmek ve bir eylemde bulunabilmektir. Burada gerçekten ölmeyi arzulamak yanında, gerçekten yaşıyor olmayı hissedebilmek için hedefinden sapmış düşünceler de önemlidir”.
“Gençlik yıllarında intihar düşünceleriyle rahatsız olmamış hiçbir yetişkin yoktur. Aslında oldukça muhtemeldir ki, yetişkinlik yıllarında arzulanan intihar fantazileri sadece gençliklerinde kafalarında yer eden intihar düşüncesidir”.
15-20 yaşları arsında intihar oranının 15 yaşın altındakilere göre 8-9 kat fazla olması gençlik dönemindeki intiharların boyutlarını açıkça göstermektedir. Ayrıca, girişimlerin de gerçek intiharlara oranla en çok bu dönemde olduğunu düşünürsek sorunun önemini bile vurgulamaya gerek kalmaz.
Çağdaş toplumlardaki işsizlik sorunu yanısıra, umutsuz aşklar, istediği bir statüyü elde edemeyeceğine inanma ve işe yaramama duyguları gerçek intihar olaylarına neden olabilmektedir. Ayrıca, girişimlerde bu tür duygu ve düşüncelerinde destek ve yardım sağlama çabası yatmaktadır.
Gençlik içinde azınlık oluşturmasına rağmen, gençlik denince ilk akla gelen “öğrenci gençlik” sorunları yönünden biraz daha farklıdır. Ülkemizde önemli boyutlara ulaşmamasına rağmen, öğrenim başarısızlığı, öğrenci gençliğin intihar nedenleri arasında sayılabilir. Ailesine karşı hala bağımlı olan bir öğrenci, kendisinden istenilen tek şeyi; öğrenimini bitirmeyi başaramadığı için suçluluk duyarak intihara bile teşebbüs edebilmektedir.
Gençlik için en önemli sorun çevresiyle iletişim kuramamaktadır. Sorunlarını çözmek için çevreden devamlı yardım bekler, anlaşılmayı diler. Bu iletişimi kuramayan genç için intihar son itetişim aracıdır. Burada ana-babaya düşen en önemli görev, gencin kurmak istediği iletişime doğru bir biçimde tepki vermektir. Burada şu ilginç örneği verirsek yerinde olur: “1965 yılında Berkeley Üniversitesinde Serbest Konuşma Yılı ilan edilmiş (öğrenciler her konuda serbestçe konuşma hakkına sınırsız olarak sahip olmuşlar ve daha önce sıkça intihar olayları görülürken) o yıl hiç intihar olayı görülmemiştir.”
YETİŞKİN İNTİHARLARIGünümüzde, özellikle psikolojideki görüşlerin etkisiyle, insanın çocukluk ve gençlik döneminin tüm geleceğini şekkillendirği gibi yaygın olan bir inanç tüm dikkatleri bu dönemlere çekmiş ve bundan dolayı yetişkinlik dönemi adeta ihmal edilmiştir.
Yetişkin bir insanın çevresindeki koşulları dikkate almadan, sadece çocukluk ve gençlik dönemlerini ele alarak sorunlarına yaklaşmak bizi kaderciliğe götürür. Bu rumda devamlı bir önceki kuşakları sorumlu tutmamız gerekir.
Inişli-çıkışlı dönemler geçirerek yetişkinlik dönemine giren bir kişide bir durağanlık gözlenir. Kişi artık belli ölçüde kim olduğunu öğrenmiş ve belirli bir yöne yönelmiştir. Her iki cinsiyette de bu dönemde intihar girişimi ve gerçek intiharlarda bir azalma olması bunu göstermektir. Fakat oranlardaki azalmalar bu dönemde sorunların bittiği ya da azaldığı anlamına gelmez. Toplumsal ve teknolojik değişmeler yetişkin insanların yaşamını da önemli ölçüde etkilemektedir. Geleneksel geniş ailenin yıkılarak çekirdek ailenin kurulması, çalışma koşullarının değişmesi, ekonomik güçlükler yetişkin insanın karşılaştığı güçlükler arasında ön sıralarda gelmektedir.
Özcan Köknel’in deyimiyle “Çağdaş insan yalnızdır”. Bu yalnızlık onu kendisine yabancılaştırır, böylece topluma da yabancı hale gelir. Endüstriel makineler yanında sosyal makineler de insana devamlı yeni biçimler vermektedir. Bunun sonucu olarak insan, kendini bir dişli çarktan farklı görememektedir.
Yapılan bir araştırmaya göre, genç yetişkinlerin % 80’i bazı zamanlar ölmüş olmayı dilemişlerdir. Çağdaş toplumdaki bir döngü içine girmiş; yalnızlık, yabancılaşma ve toplum içinde kaybolma insan ideallerinin çökmesine neden olmuştır. İnsan, artık kendi ürettiğine yabancı duruma gelmiştir. “İnsan malları değil, mallar insanı satın almaktadır.”
Gençlik döneminde kurduğu hayallerle yetişkinlik döneminde bağımsızlığını elde edeceğine inanarak bu döneme giren bir kişi, sorunlar karşısında kendini talnız bularak umutsuzluğa düşer. Çağımızın adeta sembolü olan çekirdek aile olgusu bunun başlıca nedenidir diyebiliriz. Çünkü artık yetişkinin yardımcısı olan ebeveynleri yanında değildir.
Sistem içinde kendini yalnız hisseden kişi, bu yalnızlığını bir aile kurarak gidermeyi amaçlar. Çocuk sahibi olmak, aile içinde etkin bir rol oynamak adeta onu tatmin eder; sevgi ihtiyacını ailesinde gidermek ister. Fakat, çocukluğundan beri sevilmediğini, ilgi görmediğini hisseden birey yetişkinlik döneminde de bu duygularını atamaz.
İntihar araştırmalarında şu ortak kanı yaygındır ki, intihara yatkın yetişkinlerin çocukluklarında ekonomik mahrumiyet, ilgisizlik, ana-babanın mutsuz bir evliliği vardır. Gençliklerinden önce ana-babalarını yitiren yetişkinlerin daha fazla intihar ettiği gerçeği ortaya çıkmıştır. Özellikle 5 yaşından önce kaybedenlerde bu oran daha da yüksektir.
Ekonomik sorunlar ya da daha farklı sorunlardan dolayı olan aile-içi geçimsizlikler evlilerde intihar nedenlerinin başında gelebilmektedir. Bunun yanında, yetişkinler arasında en çok intiharlar bekar, dul ve boşanmışlarda görülmektedir. Ailenin intiharı önleyici bir öge olduğu burada da görülmektedir. Aile bağları içinde olmayan yalnız insanlar yaşlandıklarında çok daha fazla zorluklar çekeceklerini düşünürler; yalnızlığın verdiği rhsal durum sayesindeyse intihara yatkın bir duruma gelirler.
Eğitim görmüş kişiler diğerlerine oranla daha fazla intihar etmektedirler. Çünkü bu yetişkinler çevreleriyle ilişkilerinin boyutlarını daha iyi görebilirler.
Yetişkinlik döneminde, yaşın ilerlemesiyle birlikte, her iki cinsiyette de intihar oranları nispeten artış göstermektedir.
YAŞLI İNTİHARLARI
Yaşlılık öyle bir dönemdir ki, bir yandan gelişim sürdürülürken, diğer yandan gerileme ve yaklaşmakta olan ölüm bulunur.
İkinci çocukluk diye de adlandırılan yaşlılık döneminde, kişide fizyolojik değişmelerin meydana getirdiği psikolojik sorunlar ortaya çıkar. Ergenlikteki değişimi andırır bu tür bir değişim. Ergenlikteki değişimde bir umut olduğu halde; yaşlı kimse artık umudunu da yitirmiştir. Kendisini toplumun genel akışından kopmuş bir varlık olarak düşünür.
Yaşlı için, yaşdöneminde meydana gelen fizyolojik değişimlerin ortaya çıkardığı depresyonlar en önemli sorundur. “Bu dönemde intihar fikri ve girişimleri kadar yaygın olan başka bir hastalık yoktur. Özellikle başarısız girişimlerde yineleme olasılığı daha yüksektir.”
Yaşlılıkta insan kendisi ile çatışma halindedir, ya da hayata küsmüş durumdadır ve saldırganlığının hedefi kendisidir. Ümitsizlik, yalnızlık, işe yaramama inancı gibi nedenler yaşlıları kolayca ölüme sürüklemektedir.
Yaşlı insanda bedensel değişimin yarattığı sorunlar yanında, çağdaş toplumla olan etkileşim bozukluğu da olumsuz nedenler durumuna gelmektedir. Geleneksel toplumda sayıları daha az olan yaşlılara belirli bir saygı varken, çağdaş toplum yaşlı insanı genellikle bağımlı, verimsiz, çenesi düşük, unutkan ve hırçın birisi diye tanımlama eğilimindedir. Böylece, faydalı olmak isteyen yaşlı, butür tepkilerle karşılaşınca umutsuzluğa kapılarak bunalıma düşmektedir. Genç kuşakların onun iyi niyetini anlayamadıklarını söyler; devrin değiştiğinden şikayet eder. Bunun yanında eşini ya da kendisini anlayan yakınlarının ölümü onda çöküntüyaratır. Gidenin yerine koyarak kimse o lmadığı için, yaşlıda ualnızlık ve soyutlama duyguları artar.
İş hayatından kopmuş olan yaşlı insanlarda bu durum daha belirgindir. Emeklilik döneminde bunalıma girmemek için alınabilecek önlemler oldukça azdır. Eski üretkenliğini yitiren yaşlı bir emeklinin toplumda oynaması gereken rolünün belirli bir yapısı yoktur. Emeklilikle birlikte birçok statüsünü kaybetmiştir.
Geçmişte kim olduğunu ve ne yapacağını kendine soran birey, yaşlılığında ise, hayatın anlamını, geçmişte neler yaptığını, bundan sonra neler yapabileceğini düşünür. Bunların cevaplarını bulmak ise pek de kolay olmamaktadır. Ölümün yakın olduğunu bilen kişi, bundan dolayı da korkuya kapılır.
İntihar oranlarının en çok yaşlılık döneminde artış göstermesi yukarıda anlatıllanları destekler niteliktedir. Diğer dönemlere oranla, intihar girişimleri bu dönemde bir azalma gösterir. Çünkü kişi gerçekten ölmek istemekte, ölümcül olan yöntemleri tercih ederek bu niyetini gerçekleştirmektedir. Umut dolu yaşamı boyunca kişi aradığı mutluluğu ancak sonsuz dinginlik içinde, yani ölümden sonra, bulacağına inanır.
Psiko-sosyal gelişim dönemleri içinde kısaca değinilen konular, bireylerin intiharında çevrenin önemini orteye koymaktadır. Burada daha çok aile birimini ele alarak inceledik. Diğer toplumsal faktörlerin etkilerini de düşündüğümüzde, sorunun gerçek boyutları daha açık şekilde ortaya çıkacaktır. Ancak bunların incelenmesi başlıca bir tez konusu olacak kadar geniştir.
Bu bölümde ele alınan konular hakkında sonuç olarak şunu belirtmek isterim ki, kişi ve çevre boyutunu birlikte ele almak, psikoloji ve sosyoloji bilim dallarının intiharı açıklama çabalarındaki ayrılıkları belli bir noktada birleştirecek ve asıl önemlisi sosyolojik teorilerin temellerini sağlamlaştıracaktır. Çünkü intihar eden kişinin geçmiş yaşamındaki çevresel faktörler, kişi açısından bugünkü çevresel faktörlerden daha önemli olabilir. Bunu dikkate alan bir sosyolojik açıklama kuşkusuz ki daha gerçekçi olacaktır.
alıntıdır...(kaynak)


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla