• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    15-11-2006
    Mesajlar
    2
    Karizma Gücü
    0

    sözde soykırım kanıtlar vs

    http://www.kurtuluscephesi.com/kurcep1/kc85_3.html
    "Sözde Ermeni Soykırımı"
    ve Sözde Ermeni Soykırımı





    "Tarih, yazılı tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir." (Marks-Engels, Komünist Manifesto.)
    "Emperyalist Büyük Devletler (yani bütün öteki devletleri ezen ve onları mali-sermayenin ağına düşüren, vb. devletler) arasında ya da Büyük Devletlerle ittifak halinde verilen savaş, emperyalist savaştır." (Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s. 36.

    "İki tür tarihsel haksızlık vardır. Bazıları tarihin temel akışından uzaktadırlar, bu akışı durdurmazlar ya da onun gidişini engellemezler ve proletaryanın sınıf mücadelelerinin yaygınlaşmasına ve daha derin kökler atmasına engel olmazlar. Bu cinsten tarihsel haksızlıkları düzeltmeye çalışmak, elbette akıllıca bir şey olmaz. Almanya tarafından Alsace-Lorraine'in ilhakını örnek verelim. Hiç bir sosyal-demokrat parti bu cins bir yanlışlığın düzeltilmesini programına almayı düşünemez, ama öte yandan da hiç bir sosyal-demokrat parti, işledikleri bu suç yüzünden bütün egemen sınıfları lanetlemek ve bu haksızlığı protesto etmek görevinden kaçınmaz." (Lenin, Rus Sosyal-Demokrasisinin Tarım Programı, 1902)





    Bugünün "dış politika" alanındaki en sıcak konusu, 1915 ve sonrasındaki "soykırım-sözde soykırım" söylemleri üzerinden yürütülen Türk-Ermeni ilişkileridir. Bir diğer ifadeyle, Türk-Ermeni ilişkilerinin dünü (tarihi) üzerinden bugünün ilişkileri inşaa edilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle Türk-Ermeni ilişkilerinin dünü (tarihi) üzerinden yürütülen, "belgelere dayanan"-"belgelere dayanmayan" "soykırım" tartışmaları, bölgedeki ulusların ve devletlerin geleceğini belirleyecek bir söz düellosuna dönüşmüştür.
    Türkiye devletinin "Ermeni sorunu"na ilişkin "resmi" tutumu, "sadık uyruk"un (Tebaa-ı Sadıka") I. dünya savaşı sırasında, "dış kışkırtmalar" sonucunda "isyan" etmesiyle başlayan olaylar dizisinin Osmanlı devletini "tedbir" almaya zorladığı ve bunun sonucu olarak Ermeni nüfusun Anadolu'dan "tehcir", yani göç ettirildiği, dolayısıyla meydana gelen insan kayıplarının bu göçten kaynaklandığı şeklindedir. Diğer bir anlatımla, "Tebaa-ı Sadıka", Osmanlı devletine karşı "cephe gerisinde" ayaklanma hazırlığına girişmiş ve yer yer ayaklanmıştır. Yemen çöllerinden Galiçya'ya kadar "yedi düvel"le savaş halinde olan Osmanlı devleti, "savaş hukuku ve kendini koruma hakkı" çerçevesinde "isyancı Ermeniler"i "tehcir" etme kararı almıştır. Bu "tehcir" sırasında yüzbinlerce Ermeni değişik nedenlerle (hastalık, açlık, adi soygunculuk vb.) yaşamını yitirmiştir. Dolayısıyla ortada, iddia edildiği gibi bir "soykırım" sözkonusu değildir.
    Türkiye devletinin "resmi" tutumu karşısında Ermenilerin devlet ve "sivil toplum" düzeyinde "resmi" tutumu ise, ortada hiçbir neden yokken, İttihatçıların "pan-türkist" ve "turancı" ideolojisinin "ırkçı-milliyetçi"liğine dayanan "Anadoluyu Türkleştirme planı" uygulamaya sokulmuş ve Ermeni "tehcir"i kararı alınmıştır. Bu "tehcir" kararının uygulanmasıyla, Anadolu topraklarında "dört bin yıldır yaşayan" Ermeniler, Türkler ve Kürtler tarafından sistematik olarak öldürülmeye, katledilmeye başlanmıştır. "Tehcir" ettirilen yüzbinlerce Ermeninin sistematik olarak katledilmeleri, sözcüğün uluslararası anlamıyla bir "soykırım"dır, jenosittir.
    Bu iki karşıt "resmi" tez, "soykırım" ekseninde sürdürülen "söz savaşı"nda ellerindeki tüm güçleri cepheye sürmüşlerdir.
    Bir "resmi görüş" 1,5 milyon Ermeninin "soykırım"da yaşamını yitirdiğini ileri sürerken; diğer "resmi görüş" elindeki "belgeler"e dayanarak, katledilen Ermenilerin sayısının "çok daha az" olduğunu, 200-300 bini geçmediğini ileri sürmektedir.
    Bir "resmi görüş", Ermenilerin I. dünya savaşında Osmanlının düşmanlarıyla işbirliği yaptığını, ilk buldukları fırsatta ayaklanarak Osmanlının aleyhine silahlı faaliyet yürüttüklerini, yani "ihanet" ettiklerini ileri sürerken; diğer "resmi görüş", Ermenilerin içinde "bazı" ayaklanma yanlıları olmakla birlikte, tüm Ermenilerin böyle bir "ihanet" içinde olmadıklarını ellerindeki "yaşayan tarih"in "belgeler"ine dayanarak püskürtmeye çalışmaktadır.
    "Resmi görüş"ler arasında süregiden bu "soykırım" savaşı, neredeyse her 24 Nisan'la birlikte yeniden şiddetli çatışmalara sahne olurken, yaklaşık doksan yıldır, tarafların birbirlerine karşı hiçbir üstünlük sağlamadan süregitmiştir. Ancak bu "soykırım" üzerinden yapılan "söz savaşı", son yirmi yıl içinde "yeni tarafların" katılımıyla yeni bir aşamaya girmiştir. Artık hangi "resmi görüş"ün haklı ya da haksız, doğru ya da yanlış olduğuna ilişkin yapılan tartışmalar, hangi ülkenin hangi "resmi görüş"ün yanında yer aldığına bağlı olarak karara bağlanmaya başlanılmıştır. Fransa'dan İsviçre'ye, Polonya'dan Rusya'ya kadar 15 ülkenin "Ermeni soykırımı"na ilişkin almış olduğu kararlar bu yeni aşamanın ilk çarpışmalarını oluşturmuştur. Böylece Ermeni sorunu uluslararası bir sorun haline gelmiştir.
    Ermeni sorununun ya da daha geniş ifadeyle Ermeni soykırımı sorununun uluslararası hale gelmesiyle birlikte, uluslar ve ulusal devletler işin içine dahil olmuştur. "Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattıkları"nı kabul eden uluslar ile "Türk ulusu" karşı karşıya gelirken, ulusal devletler bu karşıtlığın "diplomasisini" yapmaya başlamışlardır. Bu gelişme, kaçınılmaz olarak saflaşmaların hangi ulusal ya da uluslararası "çıkar"a dayandığı sorusunu da beraberinde getirmiştir. Bunun doğal sonucu ise, "Ermeni soykırımı"nın kabul edilmesinden kimlerin ne çıkarı olduğuna ilişkin yeni bir "savaş"ın başlaması olmuştur.
    Oysa tartışmaları, "söz savaş"ını izleyen hemen herkesin çok açık ve net bir biçimde görebileceği ve gördüğü gerçek ise, sorunun temelinde savaşın yattığıdır. Clausewitz'in çok bilinen tanımlamasıyla ifade edersek, savaş, politikanın başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) devamıdır. Dolayısıyla her savaş, bir politikanın silahla sürdürülüşüdür ve her politika topluma egemen olan sınıfın çıkarlarının ifadesidir. Bu nedenle, savaş politikadan ayrılamayacağı gibi, bu politikanın temsil ettiği sınıflardan ve sınıfsal çıkarlardan da ayrı değerlendirilemez.
    Bugün "Ermeni soykırımı" sorununun, dünyanın yeniden paylaşımı için emperyalist ülkeler arasındaki I. dünya savaşının bir ürünü olduğunu kabul etmeyen hiç kimse yoktur. I. dünya savaşı, daha tam ifadeyle, emperyalistler arası I. yeniden paylaşım savaşı, Alman emperyalizmi ile İngiliz-Fransız emperyalistlerinin dünyayı kendi aralarında yeniden paylaşmak amacıyla başlatılmış bir savaştır. Savaşı "dünya savaşı" boyutlarına taşıyan, savaşın amacı kadar savaşa katılan ülkelerin "dünya çapında" yer almalarıdır.
    I. yeniden paylaşım savaşında Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak kurarken, İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası ittifak kurarak savaşta yer almışlardır. Bu ittifak ilişkileri içinde başlayan savaşta pek çok ulus, ister ulusal devletine sahip olsun, ister "ezilen ulus" durumunda bulunsun, her durumda savaşın olası sonucuna bağlı olarak kendi çıkarlarını nasıl gerçekleştirebileceklerinin hesabı içine girmiştir.
    Avrupa cephesinden bakıldığında, I. yeniden paylaşım savaşında savaşı kimin kazanacağına bağlı olarak pek çok yeni devletin kurulması gündeme gelmiştir. İngiliz emperyalizmi, savaşı kazandıkları koşullarda Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Macaristan, Çekoslovakya, Avusturya, Yugoslavya ulusal-devletlerinin kurulmasını planlarken; Alman emperyalizmi zafer kazandığı koşullarda Rus Çarlığını parçalayarak Ukrayna, Estonya, Litvanya, Moldavya ve Finlandiya gibi ulusal devletlerin kurulmasının hesabı içinde olmuştur. Bu paylaşım hesapları çerçevesinde Avrupa'daki uluslar ve ulusal devletler kendi çıkarlarını gerçekleştireceğini umdukları emperyalist ülkelerin saflarında savaşa girmişlerdir.
    Osmanlı İmparatorluğu toprakları açısından bakıldığında, İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası'nın oluşturmuş olduğu "İtilaf" devletleri savaştan galip çıktıklarında, Osmanlı İmparatorluğunun egemen olduğu Anadolu, Ortadoğu ve Kafkaslar'da yeni devletlerin kurulması söz konusudur. Bu da, "Ermeni soykırımı" sorununu doğrudan ilgilendiren Anadolu ve Kafkaslar'a ilişkin paylaşım hesaplarıdır.
    Osmanlı İmparatorluğunun Almanya saflarında savaşa katılmasındaki beklentisi ise, gerek 19. yüzyılın sonlarındaki savaşlarda, gerekse I. ve II. Balkan Savaşlarında kaybettiği toprakları geri almak ve böylece imparatorluğu güçlendirmekten ibarettir. Böyle bir sonuç, Osmanlı İmparatorluğunun korunması anlamına geldiğinden, bu topraklar üzerindeki ulusların ve ulusal toplulukların kendi devletlerine sahip olma olasılığını tümüyle ortadan kaldırmaktadır. Bu koşullarda Osmanlı İmparatorluğu içinde yer alan pek çok ulus ve ulusal topluluk İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası'nın oluşturmuş olduğu "İtilaf Devletleri"nin saflarında yer almışlardır. Osmanlı egemenliği altındaki "müslüman" Araplar gibi "hıristiyan" Ermeniler de, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasının kendi çıkarlarına olduğunu bildikleri anlamda, Osmanlı İmparatorluğunun "düşmanları"yla ilişki içine girmişlerdir.
    Bu tarihsel gelişim içinde anlaşılamayan ya da anlaşılamayacak fazlaca bir şey yoktur. Bir tarafta kendi üzerinde yüzlerce yıldır egemen olan ve ulusal haklarını kabul etmeyen bir imparatorluk (Osmanlı), diğer tarafta ise kendilerine ulusal haklarını vermeyi vaadeden "İtilaf Devletleri" bulunmaktadır. Bu koşullarda her ulus ve ulusal topluluk, kendi ulusal istemlerini gerçekleştirmeye en uygun olan tarafın zafer kazanmasını istemiş ve onunla ittifak kurmuştur. Böylece emperyalist bir savaşın çerçevesi içinde ulusal haklar ve istemler için de bir savaş başlamıştır. Bu yeni savaş emperyalist ülkelerin çıkarlarıyla çakıştığı ölçüde, doğrudan emperyalist ülkeler tarafından desteklenmiş ve pek çok durumda onlar tarafından örgütlenmiştir.
    Lenin bu olguyu şöyle açıklar:

    "... bugünkü emperyalist savaş, mali bağların gücünün ve ekonomik çıkarların, küçük, siyasal bakımdan bağımsız bir devleti, Büyük Devletlerin savaşımı içine nasıl çektiğine (Britanya ve Portekiz) ilişkin örnekler ortaya koymaktadır; öte yandan küçük ve emperyalist "patronları"na bakışla (hem ekonomik, hem siyasal yönden) daha zayıf olan uluslarla ilgili olarak demokrasinin ihlal edilmesi, ya başkaldırıya (İrlanda), ya da tüm askeri birliklerin düşmanın yanına geçmesine (Çekler) yolaçmaktadır. Bu durumda, küçük ulusların herbirine diledikleri kadar demokratik özgürlük vermek, siyasal bağımsızlığa izin vermek, böylece 'kendi' askeri girişimlerini zarar görme tehlikesine atmamak, mali-sermaye açısından yalnızca 'gerçekleştirilebilir' bir şey olmakla kalmaz, ama bazan tröstler için, onların emperyalist siyaseti için, onların emperyalist savaşı için daha kârlıdır."[1*]

    Dolayısıyla emperyalist bir savaşta "küçük ulusların" kendi ulusal haklarını elde etmek amacıyla emperyalist güçlerin saflarında yer alışları, sadece onların kendi istemlerini gerçekleştirmeleri açısından değil, aynı zamanda doğrudan emperyalist ülkelerin kendi çıkarları, özel olarak da askeri çıkarları açısından da değerlendirilmesi gereken bir olgudur.

    "Şimdiki savaş ne için yapılıyor? Bunun yanıtı (savaşan devletlerin savaştan onlarca yıl önce izledikleri siyasete dayandırılan) kararımızda verilmiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya, ele geçirmiş oldukları sömürgeleri bırakmamak, Türkiye'yi soyabilmek, vb. için savaşıyorlar. Almanya o sömürgeleri devralmak, Türkiye'yi kendisi soyabilmek, vb. için savaşıyor. Almanların Paris'i ya da St. Petersburg'u aldığını varsayalım. Böyle bir şey bugünkü savaşın yapısını değiştirir mi? Hiç bir şekilde değiştirmez. Almanların amacı -ve daha önemlisi, kazandıkları takdirde o amacı gerçekleştirecek olan siyaset- sömürgelere elkoymak, Türkiye üzerinde egemenlik kurmak, başka ulusların, örneğin Polonyalıların vb. oturdukları toprakları kendine katmaktır. Amaçları, Fransızları ya da Rusları, yabancı egemenliği altına sokmak değildir. Şimdiki savaşın gerçek özü, ulusal değil, emperyalisttir. Başka deyişle, savaş, taraflardan birinin, ötekinin sürdürmeye çalıştığı zulmü ortadan kaldırmak amacıyla verilen bir savaş değildir. Savaş, zulmeden iki grup arasında çapulun nasıl bölüşüleceği, Türkiye'yi ve öteki sömürgeleri kimin soyacağı konusunda, iki haydut arasında verilen bir savaştır."[2*]

    Böyle bir savaşta "ezilen uluslar" hangi emperyalist gücün yanında yer alırsa alsınlar, her durumda emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmek ve bu çıkarların aleti olmak durumunda kalmışlardır. Bu ilişkiler içinde bir ulusun "kurtuluşu", diğer bir ulusun "yıkılışı"yla karşı karşıya gelmiştir. Bu karşıtlığın en şiddetli yaşandığı yer ise, ulusal sorunların alabildiğine karmaşık olduğu, ulusal topluluklar arasındaki kin ve nefretin alabildiğine yoğun olduğu Kafkaslar bölgesi olmuştur.
    Stalin Sovyet Devrimi öncesinde Kafkaslardaki durumu şöyle özetler:

    "Kafkas-ötesi, uzun süreden beri bir kıyım ve uyuşmazlık alanı, ve sonra da, menşevizm ve Taşnaklar[3*] döneminde, bir savaş alanı olmuştur. Gürcüler ile Ermeniler arasındaki savaşı bilirsiniz. 1904 başları ve 1905 sonlarında Azerbaycan'daki[4*] katliamları (massacres) da bilirsiniz. Ermeni çoğunluğun, içinde Tatarların da bulunduğu nüfusun tüm geri kalanını katlettiği[5*], örneğin Zangezur gibi, bir dizi bölge adı sayabilirim. Zangezur, çoğunluğun Ermeniler tarafından oluşturulduğu ve bunların, bütün Tatarları katlettikleri[6*] bir bölgedir. Başka bir ilin, Nahcivan'ın adını da sayabilirim. Orada, çoğunlukla bulunan Tatarlar, bütün Ermenileri katletmişlerdir[7*]. Bu işler, Ermenistan ve Gürcistan'ın emperyalist boyunduruktan kurtulmalarından az önce oldu."[8*]

    İşte böylesine ulusal çatışmaların ve katliamların yapıldığı Kafkas bölgesinde, uluslar ve ulusal-topluluklar arasındaki kin ve nefret, olabilecek en üst boyutlara ulaşmıştır. Emperyalist paylaşım savaşıyla birlikte bu ulusal çatışmalar ve katliamlar, emperyalist savaşın bir parçası haline gelmiştir.

    "Bir savaş sırasında, görünüş odur ki, 'haklar'dan sözetmek saçmadır. Çünkü her savaşta hakların yerini düpedüz sınırsız zorbalık alır."[9*]

    Kafkas bölgesindeki "sınırsız zorbalık", milyonlarca insanın acı çekmesine, yüzbinlerce insanın katledilmesine yol açmıştır.
    Bugünden düne, tarihe bakarken, unutulmaması gereken en temel gerçek, uluslar ve ulusal topluluklar arasındaki kin ve nefretin ortaya çıkardığı katliamlar ve bu katliamların beslediği kin ve nefrettir. I. yeniden paylaşım savaşında, gerek savaşın sonucuna göre kendi ulusal çıkarlarının "gerçekleşebileceği" beklentisi ile emperyalist güçlerden birisinin saflarında yer alan uluslar ve ulusal topluluklar, gerekse bu ulusları ve ulusal toplulukları kendi emperyalist savaşlarının bir aleti durumuna indirgeyen emperyalist ülkeler, bu bölge halklarının katliamlarının sorumlusu olmuşlardır.
    Ancak aritmetikte nasıl ki elmalar ile armutlar toplanamazsa, tarihte de uluslar ile ülkeler bir ve aynı kaderi paylaşmazlar. Bir yanda emperyalist güçlerle işbirliği yapan uluslar ve ulusal topluluklar, öte yanda bizzat emperyalist ülkelerin bulunması, gerçekleşen katliamların tek, ama somut sorumlusu olarak ulusların ve ulusal toplulukların ortada kalmasına yol açmaktadır. Bunun sonucu olarak da, emperyalist ülkeler, bu bölgedeki eski ulusal çatışmaları körükleyen ve buna bağlı olarak katliamların sorumlusu olarak ortaya çıkarken, emperyalist ülkelerin ulusları bu katliamlardan soyutlanabilmektedir. Böylece emperyalist ülkelerin egemen ulusları çok kolaylıkla ve rahatlıkla bu katliamların "hakemi" durumuna gelebilmektedir.
    Diğer yandan I. paylaşım savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğunun yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Çarlık Rusyası'nın yerine Sovyetler Birliği'nin kurulması, Kafkas bölgesindeki tarihsel olayların (katliamlar vb.) "sorumlusu kim" sorusunu daha da "yalınlaştırmış"tır. Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğunun "mirasçısı" olan Türkiye Cumhuriyeti ve Türkler, tarihsel sürekliliğe sahip tek ülke, tek devlet ve tek ulus olarak ortada kalmıştır. Doğal olarak Sovyetler Birliği'nin Kafkas bölgesindeki ulusal ayrışma ve çatışmaları çözme başarısını gösterdiği oranda, tüm ulusal çatışmalar ve katliamlardan arta kalan Ermeni katliamı ve "sorumlusu", tarihsel sürekliliğe sahip olan "Türkler" olmuştur. Ancak Sovyetler Birliği bölgedeki ulusal sorunları çözdüğü koşullarda, "Ermeni soykırımı", Sovyetler Birliği sınırlarının dışına taşınmış, popüler ifadeyle "diaspora"nın varoluş nedeni haline getirilmiştir.
    Sovyetler Birliği Kafkas bölgesindeki ulusal sorunları çözdüğü ölçüde, "Ermeni soykırımı" sorununun ağırlık noktası Anadolu'ya kaymıştır. Ancak bu durum, çoğunlukla Kafkas-ötesi bölgede bulunan Ermeniler ile "Batı Ermenistan"da yaşayan Ermeniler arasında bir ayrım yapılmasını da beraberinde getirmiştir. Bugün "Ermeni soykırımı" üzerine yapılan tartışmalarda, araştırmalarda ve "söz savaşlarında" bu ayrım mutlak hale getirilmiştir. Bunun sonucu olarak da Ermenilerin kendi ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek için en elverişli durum olarak gördükleri "İtilaf Devletleri" saflarında yer alışları ve I. yeniden paylaşım savaşı, "soykırım"ın dışına çıkartılmıştır. Bugün "uluslararası tarihçiler ve tarih araştırmacıları" için Ermenilerin "İtilaf Devletleri" ile kurdukları ittifak ve "İtilaf Devletleri"nin Kafkas toprakları üzerindeki hesapları önemsiz bir "ayrıntı" haline gelirken, Türkiye'nin "resmi görüşü"nde bu ilişkiler ağırlıklı bir yere sahip olmayı sürdürmektedir. Bunun sonucu olarak da, "söz savaşları", sözcüğün tam anlamıyla bir "sağırlar diyalogu"na dönüşmüştür.
    Evet, tarihte pek çok katliam, kitle katliamı yapılmıştır ve Anadolu toprakları üzerinde de gerçekleşmiştir. Büyük İskender'den Roma'ya, Bizans'tan Haçlı Seferleri'ne, Anadolu Selçuklularından Osmanlıya ve Osmanlıdan I. yeniden paylaşım savaşına kadar Anadolu toprakları üzerinde yaşayan halklar, büyük katliamlara maruz kalmışlar ve zaman zaman topyekün imha edilmişlerdir. Yediden yetmişe insanların öldürülmesi ya da ölüme terk edilmesi, BM'lerin 1948 kararlarına bağlı olmaksızın, sözcüğün tam anlamıyla katliamdır, kırımdır. Marksist-Leninistler sadece Ermeni katliamını değil, tarihteki tüm katliamları kınarlar ve bunların tarihsel ve sınıfsal temellerini, hangi sınıf egemenliğinin ürünü olduğunu ortaya koyarlar.
    "Ermeni soykırımı", tarihteki tüm katliamlar gibi, hiç bir biçimde haklı gösterilemez. Hangi nedenle olursa olsun, bir ulusun üyelerinin (Ermeniler ya da bir başka ulus) topyekün "suçlu" kabul edilerek "cezalandırılması" da kabul edilemez. Sözcüğün Türkçe anlamıyla, Anadolu'da yaşayan Ermeniler katledilmişlerdir, kırıma uğramışlardır. "Tehcir", yine sözcüğün Türkçe anlamıyla, tam bir kırıma, kitlesel ölümlere yol açmıştır. Ermeniler "tehcir" boyunca, açlıktan hastalığa, soygunculardan toprak ağalarına kadar her kesimin saldırılarıyla yaşamlarını yitirmişlerdir. Burada yaşamlarını yitirenlerin on bin ya da yüzbin yahut bir milyon olmasının özel bir önemi yoktur. Nasıl ifade edilirse edilsin, "tehcir" olayı, Ermenilerin kırımına yol açmıştır. Kırıma uğrayanlar Ermeniler, yani belli bir "soy"un insanları oldukları için, bu kırım bir "soykırım" haline dönüşmüştür.
    "Tehcir" kararını alanların "tehcir"in bir kırıma, "soykırımına" dönüşeceğini bilip bilmemelerinin, bunu önceden planlayıp planlamadıklarının, İttihat ve Terakki'nin "panTürkizm"inin bir ürünü olup olmadığının burada hiçbir önemi yoktur. Aynı şekilde, Ermenilerin "İtilaf Devletleri"yle işbirliği yapıp yapmamalarının, Osmanlı ordusuna arkadan saldırıp saldırmadıklarının da burada önemi yoktur. En olumsuz koşullar altında insanlar göç etmeye zorlanmışlardır ve bu göç sırasında yüzbinlercesi yaşamını yitirmiştir.
    İlk ve tek tarihsel gerçek budur.
    Bu tarihsel gerçek ortaya konulduktan sonra, herkesin, her ulusun ve her ulusun bireyinin üzerinde düşünmesi gereken soru, bu olayın neden meydana geldiğidir. Bu soru yanıtlanabildiği ölçüde her iki ulus arasındaki düşmanlıklar, kin ve nefret duyguları ortadan kaldırılabilinecektir. Aksi halde ulusal düşmanlıklar, ulusal kin ve nefret yeni çatışmaları ve katliamları besleyecektir.
    Yukarda ifade ettiğimiz gibi, emperyalistlerin dünyayı yeniden paylaşma savaşı ve bu savaşta kendi amaçlarına ulaşmak için ulusları savaşa sürüklemeleri, daha henüz uluslaşma sürecinin başında yer alan ulusal toplulukların aralarındaki çatışmaları şiddetlendirmiştir. I. yeniden paylaşım savaşı öncesindeki bölgesel ulusal çatışmalar ve katliamlar, savaş koşullarında şiddetlenmiş ve yayılmıştır. I. yeniden paylaşım savaşı, uluslar ve ulusal-topluluklar için "nihai karar anı" nın geldiği düşüncesini uyandırmış ve onların her birini düşmanlarıyla "kesin hesaplaşma"ya itmiştir. I. yeniden paylaşım savaşı sonrasında "tehcir" edilen Ermenilerin geri dönüşüyle birlikte başlayan yeni çatışmalar, katliamlar ve göçler, bu hesaplaşma düşüncesinin ne denli yaygın ve ulusal toplulukların içinde ne denli kökleşmiş olduğunun bir kanıtıdır.
    Böylesine açık biçimde emperyalist çıkarlar için kullanılmış ulusların, tüm bu gerçeklere gözlerini kapatarak, Ermenilerin Türkleri "sırtından vurdukları"nı düşünerek "tehcir"in haklı ve meşru olduğunu düşünmeleri ne denli yanlış ve insani değilse, aynı şekilde Ermenilerin yaptıklarını ve 1918 sonrasında geri dönüşle birlikte yapılanları basitçe "intikam duygusu" olarak açıklamak da o denli yanlış ve insanlık dışıdır. Bir tarafın (Osmanlıların) öbür tarafı, Ermenileri, sadece Ermeni oldukları için "tehcir"e zorlaması nasıl bir "soy" düşmanlığı ise, diğer tarafın, Ermenilerin, "intikam duyguları" ile sadece Türk oldukları için insanları öldürmeleri ve göç etmek zorunda bırakmaları da o denli "soy" düşmanlığıdır. Bir Türkün ya da o dönemin tanımıyla "müslüman"ın, sadece bu "soy" kimliği nedeniyle düşman olarak görülmesi de; bir Ermeninin, sadece bu "soy" kimliği nedeniyle düşman olarak görülmesi de kabul edilemez. Bütün bunlar, uluslar arasındaki düşmanlığı "soy" (ırk) düşmanlığına dönüştüren milliyetçiliğin insanlık dışı yüzüdür.
    "Bütün halklar kardeştir" sloganı bu gerçekler üzerinde yükselir ve uluslar arasındaki düşmanlıkları sona erdirmenin yolunu gösterir. Bunun dışındaki her yol, "Ermeni soykırımı" çevresinde süregiden "söz savaşı"ndaki taraflardan birisi olmaya götürecektir. Ve her taraf da, son tahlilde, bu sorunun süregitmesinden yararlanan emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmektedir.
    Bugün "Ermeni soykırımı" sorunu yalın bir "ulusal sorun" olmaktan çıkmıştır. Sorun, şu ya da bu biçimde, şu ya da bu büyüklükte topraklar üzerinde kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde ulusal-devletine sahip olmuş iki ulusun "tarihsel hesaplaşması"na dönüşmüştür. Ama kesinkes iki ulusun tarihle hesaplaşması değildir. Kim ki, sorunun bu dönüşümünü görmezlikten gelerek, basit ve yalın haliyle bir tarihle hesaplaşma, tarihte yapılanlarla ulusların yüzyüze gelmesi olarak koyarsa, bu kişi kendisini "tarihsel hesaplaşma"nın basit bir aracı haline getirmekten başka bir şey yapmış olmayacaktır.
    "Ermeni soykırımı" çevresinde oluşan çıkar ilişkileri ve çatışmalar göstermektedir ki, ulusların kendi ulusal-devletlerine sahip oldukları koşullarda bile "tarihsel hesaplaşma"nın sona ermediğidir. Bu "tarihsel hesaplaşma" sona erdirilmediği sürece, uluslar arasında yeni çatışmalar, yeni savaşlar ve hatta yeni katliamlar kaçınılmaz olacaktır. Tıpkı 1919-1922 arasında Yunanlılar ile Türklerin "tarihsel hesaplaşma"sı gibi. Marksizm-Leninizmin çok açık biçimde ortaya koyduğu gibi, hiçbir ulusal sorun, bir ulusa bir başka ulusun üzerinden ayrıcalık sağlanarak çözümlenemeyeceği gibi, emperyalist sistem içinde kalıcı bir çözüme ulaştırılamaz ve hiçbir çözüm istikrarlı hale getirilemez. Ulusal-devletlerin kendi içsel sorunları ve asıl olarak da emperyalist ülkelerin ilişki ve çelişkilerindeki her değişim ulusal-devletler arasındaki ilişkileri değiştirebilmektedir. Bu değişim, çoğu zaman uluslar arasındaki "tarihsel hesaplar" üzerinden "dış politika" yapılmasına yol açmaktadır. Emperyalist ülkeler kendi sömürüleri altındaki görünüşte bağımsız ulusal-devletleri kendi isteklerini yerine getirmeleri için birbirlerine karşı kışkırtabilmektedir. Ulusal düşmanlıklar kullanılarak ve bu düşmanlıklar kışkırtılarak, "düşman ulusların" her türden emperyalist politikaya kayıtsız-şartsız boyun eğmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Amaç, "düşman uluslar"dan her birinin, diğer ulusun "düşmanlığı" karşısında, kendisini koruyacak tek gücün emperyalist ülkeler olduğuna inanmasını sağlamaktır. Bu yolla "düşman uluslar" içindeki her türlü anti-emperyalist, ulusal bağımsızlıkçı görüşler kolayca bertaraf edilebilecektir.
    Bugün artık sorun, Ermeni soykırımının Türkiye tarafından kabul edilip edilmemesi, "tarihle hesaplaşmak", "tarihsel gerçeklerle yüzyüze gelmek" noktasından çıkmıştır. İster Ermeni soykırımı yapıldığı kabul edilsin, ister kabul edilmesin, bugün "soykırım savaşı"nın odak noktasında Kafkas bölgesinin emperyalist ülkeler tarafından yeniden paylaşımı bulunmaktadır. Emperyalist ülkeler, Sovyetler Birliği tarafından belli ölçülerde çözülmüş ve istikrara kavuşturulmuş olan Kafkaslardaki uluslar arasındaki eski ayrışmaları yeniden kışkırtmaya başlamışlardır. İster bölgedeki petrol ve doğal gaz kaynakları, ister petrol boru hatları, isterse kara ve deniz ticareti açısından ele alınsın, her durumda emperyalist ülkeler Kafkaslarda kesin ve mutlak bir egemenlik peşinde koşmaktadırlar. Bu amaca ulaşmak için yürütülen tüm faaliyetlerde AB emperyalistleri ile ABD arasında belli bir "consensus" olduğu görülmektedir. Gürcistan'daki "kadife devrimi"nden sonra Ermenistan bölgenin "kilit ülkesi" durumuna gelmiştir. Ermenistan ile Türkiye ve Azerbaycan arasındaki "tarihsel sorun", emperyalistlerin bölgedeki çıkarlarıyla çatışmaktadır. Burada "kilit ülke" Ermenistan olmakla birlikte, "anahtar" Türkiye olarak görülmektedir. Azerbaycan-Ermenistan sorunu, İlham Aliyev'in halk desteğine sahip olmayan iktidarı, emperyalist ülkeler tarafından "ikili görüşmeler" aracılığıyla satınalınabilir bir çözüme sahip görünmektedir. Dolayısıyla gerek Gürcistan için, gerekse Ermenistan için Türkiye'nin Kafkaslardaki yeni emperyalist düzenlemelere engel oluşturmaması tek sorun olarak ortada kalmaktadır. Öte yandan ise, Ermenistan ve "diaspora Ermenileri" emperyalist ülkelerin kendilerine Kafkaslarda önerdikleri "misyonu" yerine getirebilmek için "soykırım" ve "soykırım"la ilgili toprak ve tazminat sorununun çözümlenmesini istemektedir. Bu ise, Türkiye'nin "Ermeni soykırımı" konusundaki "inkarcı" politikalarından vazgeçmesini ön koşul haline getirmektedir.
    Türkiye devletinin "Ermeni soykırımı"nı kabul etmesi, son tahlilde, bölgedeki kısa vadeli emperyalist çıkarların gerçekleştirilmesinin bir adımı olmakla birlikte, aynı zamanda bu çıkarların gerçekleştirme "mas rafları"nın Türkiye'ye fatura edilmesi anlamına gelmektedir. Bu faturanın çıkartılabilinmesi için de, BM'lerin 1948 tarihli "soykırım kararı" ve Yahudi soykırımına ilişkin uygulamalar (tazminat vb.) bir temel ve emsal teşkil etmektedir.
    Açıktır ki, yüzbinlerce insanın katledilmesinin ve mülklerine elkonulmasının tazmin edilmesi milyarlarca doları gerektirmektedir. 300 milyar iç ve dış borç altındaki Türkiye gibi bir ülkenin böylesine yüksek tazminatları ödeyebilmesi olanaksızdır. İşte "sözde soykırım"ın söz savaşlarında, emperyalist ülkelerin, özel olarak AB'nin devreye girmeye çalıştığı yer burasıdır. "Ermeni soykırımı"nı kabul etmek zorunda bırakılacak bir Türkiye, milyarlarca dolarlık tazminatları ödeyemeyeceği için, emperyalist ülkeler "arabulucu" olarak devreye gireceklerdir. Popüler ifadeyle, Türkiye'nin tazminat borçları için "ödeme planı" yapılacaktır. Tıpkı dış borçların ödenemez hale gelmesiyle birlikte IMF tarafından yapılan "ödeme planları" gibi. Bu tazminat ödeme planı da, borçlu ülkenin belli gelirlerinin karşılık gösterilmesiyle, yani ipoteklenmesiyle gerçekleştirilecektir. Türkiye'nin ipoteklenebilir varlığı ise, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, Fırat ve Dicle'nin "uluslararası suları" ve GAP'tır.[10*] Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun "varisi ve mirasçısı" Türkiye Cumhuriyeti, ikinci bir Duyun-u Umumiye yönetimi altına girecektir. AB, daha bugünden bu yönetime taliptir.
    Bütün bunlar emperyalistlerin kısa ve orta vadeli çıkarlarıyla, "enerji politikalarıyla" ne denli uyumlu olursa olsun, her durumda iki ulus arasındaki düşmanlığı kışkırtmaktan ve yeni çatışmalar yaratmaktan başka bir sonuç vermeyecektir.
    Uluslar arasındaki barış ve kardeşlik, ancak uluslar arasındaki ilişkilerde her türlü zor ve baskının ortadan kaldırıldığı, eşit ve demokratik bir ilişki kurulabildiği ölçüde gerçekleşir. Bunun tersine yapılan her davranış, bir dayatma, bir zorlama olacaktır. Bu da uluslar arasında barış ve kardeşliğin oluşmasının en temel engelidir. Bir ulusun karşı karşıya kaldığı zorluklardan yararlanarak, o ulusun kabul etmeyeceği şeyleri kabul ettirmeye çalışmanın ve kabul ettirmenin, o ulusun zorluklarını aştığı oranda kendisine bunları zorla kabul ettirenlerin zor duruma düşmesini bekleyeceğini ve uygun anı yakaladığında kaybettiklerini geri almak için zora başvuracağını tarih yeterince kanıtlamıştır.
    Bugün "Ermeni soykırımı"nın ulusal ve uluslararası taraflarının hiçbirisi, sözcüğün tam anlamıyla "soykırım" konusuyla ilgilenmemektedirler. Kozmopolit küçük-burjuva aydınlarının "tarihle hesaplaşma" tezlerinin de, Ermeni "diasporası"nın "tarihsel hesaplaşması"nın da, Türkiye devletinin "belgelerle konuşması"nın da 1915 "tehcir" olayı ve bununla birlikte ortaya çıkan Ermeni katliamıyla uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır. Tüm taraflar "kılıçlarını çekmiş" hazır beklemektedirler. En küçük bir kıvılcımın kolayca çatışmalara yol açabileceği bir ortam oluşmaktadır. Öyle ki uluslararası her sorunda olduğu gibi, "Ermeni soykırımı"nda da kozmopolit küçük-burjuva aydınları "askere" çağrılmıştır. Karen Fogg'un ifadesiyle "uyuyan güzeller", bu kez Ermeni sorunu konusunda uyandırılmıştır. Kıbrıs'ta ortaya çıkan gelişmeye benzer bir gelişme için kollar sıvanmıştır.
    Kozmopolit küçük-burjuva aydınları aracılığıyla bir ulusun milliyetçilerinin "tarih bilinci", bir başka ulusun milliyetçilerinin "tarih bilinci"yle yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Ermeni sorununda olduğu kadar, "Anadolu Rumları" sorununda da benzer bir gelişme yaşanmaktadır. Ermeni "soykırımı"nı Pondus "soykırımı" bir gölge gibi izlemektedir. AB'ye girme uğruna herşeyi kabul etmeye ve kendi ulusal "değerleri"ni terk etmeye hazır bir küçük-burjuva kitleye ve aydınlarına sahip bir ülkenin böylesi bir kuşatma altına alınmasında şaşılacak bir yan yoktur. Bu ülke, yani Türkiye Cumhuriyeti, Wall Street Journal'da yazıldığı gibi, "hasta adam" haline gelmiştir.
    Bu durumdan Türkiye devletinin ve oligarşisinin tek çıkış yolunu ise Amerikan emperyalizmi göstermektedir.
    Amerikan emperyalizmi, bir yandan Yunanistan ve Ermenistan'ı "el altından" destekleyerek Türkiye devletinin kuşatma altına alınmasını sağlarken, diğer yandan Türkiye'ye "seni bu kuşatmadan kurtaracak tek güç benim" mesajı vermektedir. Bunun bedeli ise, Amerikan emperyalizminin "Büyük Ortadoğu Projesi"ne "aktif" olarak katılmaktan ibarettir.
    Herkesin kolayca görebileceği gibi, Türkiye'nin "Büyük Ortadoğu Projesi"ne dahil edilmesi, Türkiye devletinin militarize edilmesiyle eşdeğerdir. Militarize edilmiş ve Amerikan emperyalizminin "aktif askeri müttefiki" haline gelmiş bir Türkiye ise, Kafkaslar'dan Ortadoğu'ya kadar tüm bölgede yeni bir savaş ve terör döneminin başlamasına yol açacaktır.
    Devlet düzeyindeki bu gelişmenin, "ulus çapında" milliyetçilik dalgasının daha da yükselmesine ve ırkçı-şoven milliyetçiliğe dönüşmesine yol açacağı da kesindir. Bunun bölgede yeni bir "sıcak çatışmaya" yol açıp açmaması fazlaca önemli değildir. Böyle bir gelişme, tüm bölgede yeni bir korku döneminin başlangıcını oluşturacaktır. Bu nedenle "Ermeni soykırımı" üzerinden kendi ulusal ve sınıfsal çıkarlarını "realize etmeye çalışan" her kesim, hangi "resmi görüş"ü benimserse benimsesin, bu korku tüneline girmekten kendisini kurtaramayacaktır.
    Sorunun tek ve gerçek çözümü, Sovyetler Birliği tarafından ortaya konulmuş ve 72 yıl etkin biçimde yaşama geçirilmiş sosyalist çözümdür. Bunun dışındaki her "çözüm", emperyalist sistem içinde ve emperyalist çıkarlara bağımlı çözümler olacaktır ve sistem içindeki her değişime ve gelişmeye bağlı olarak değişecektir.




    --------------------------------------------------------------------------------



    Dipnot

    [1*] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s. 60, Sol Yay.
    [2*] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s. 35, Sol Yay.
    [3*] Sol Yayınlarının çevirisinde “milliyetçiler”.
    [4*] Sol Yayınları çevirisinde “Azerbaycan”ın adı geçmemektedir.
    [5*] Sol Yayınları çevirisinde “boğazlamış bulundukları” ifadesi yer almaktadır.
    [6*] Sol Yayınları çevirisinde “boğazladıkları” ifadesi yer almaktadır.
    [7*] Sol Yayınları çevirisinde “boğazladıkları” ifadesi yer almaktadır.
    [8*] Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s. 182, Sol Yay.
    [9*] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s. 20.
    [10*] G. Verheugen’in başkanlığını yaptığı AB komisyonunun 6 Ekim 2004 tarihinde yayınladığı Türkiye Raporu’nun “Etkiler” bölümünde şunlar yazılıdır: “Bölgede önemi bulunan konulardan biri kalkınma ve sulama için gerekli suya erişimdir. Ortadoğuda su konusunun stratejik önemi önümüzdeki yıllarda artacaktır. Türkiye’nin katılımıyla birlikte su kaynaklarının ve altyapı projelerinin uluslararası yönetimi (Fırat ve Dicle havzaları üzerindeki barajlar ve sulama projeleri, İsrail ve komşuları arasında su alanında sınırötesi işbirliği) AB açısından önemli bir konu haline gelebilecektir.”

    http://www.tsk.mil.tr/uluslararasi/ermenisorunu_p.htm
    Ermeni Sorunu

    1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren, çeşitli ülkelerde yerleşik olan Ermeni grupların, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyaları ile varlığını hissettiren sözde Ermeni sorunu, 1973'den sonra "Kanlı Ermeni Terörizmi"ne dönüşmüştür.

    Bu tarihten itibaren Türkiye'ye yönelik Ermeni faaliyetleri, "Dört T" planı çerçevesinde uygulamaya konulmuştur. Bu plan, sözde Ermeni sorununun tüm dünyada Tanıtılması, soykırımın Tanınması, Türkiye'den Tazminat alınması ve Toprak elde edilmesi aşamalarını içermektedir.

    Bugün, maksatlı olarak gündemde tutulmaya çalışılan sözde Ermeni sorununun ne derece mesnetsiz olduğunu ve ne tür çıkar kaygıları ile ortaya atıldığını daha iyi anlayabilmek için tarihsel gelişiminin incelenmesinde fayda görülmektedir.

    1. ERMENİ KİMLİĞİ VE TARİHTE TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ :

    Tarihte, "Ermenistan neresidir? Nerede başlar, nerede biter?" sorularına cevap vermek çok güçtür. Ansiklopedik kaynaklarda; Erivan, Gökçegöl, Nahçıvan, Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket anlamına gelen “Armenia”, bu yörelerde yaşayan halka ise “Ermeni” denildiği yer almaktadır.

    Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. altıncı yüzyılda Kuzey Suriye ve Kilikya Bölgesi'nde yaşayan Hititlerden olduklarını, bir diğer kısmı ise Nuh'un oğullarından Hayk'a dayandıklarını iddia etmektedir. Bunun yanında, Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet eden diğer unsurlara kıyasla nüfus oranları bilinmemektedir.

    Görülüyor ki, Ermeni tarihçileri bile kökenleri konusunda fikir birliği içinde değildir. O halde tarih boyunca bir millet ve bağımsız devlet olma vasfını taşımayan Ermenilerin, herhangi bir bölgeye "vatanımızdır" demeleri mümkün görülmemektedir. "Büyük Ermenistan" hayalinin de, tamamen yayılmacı bir düşüncenin ürünü olduğu değerlendirilmektedir.

    Tarihsel olarak bakıldığında, Ermenilerin sırasıyla, Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türkler'in hakimiyeti altında yaşadıkları görülür. Ermeni derebeyliklerinin birçoğu, bölgeye hakim olan ve/veya Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak isteyen devletler tarafından kurdurulmuştur.

    1071'de Türk hakimiyetine giren Ermenileri, Bizans'ın zulmünden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni patrikliği kurulmuştur.

    Ermeni patriğine, ruhani reisleri azletme, dini ayinleri yasaklama, cemaatinden haraç toplama, nikah işlerini yürütme ve hapis cezaları verme yetkileri verilmiştir.

    Ermeniler, 19 uncu yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı idaresinde, Türk insanının hoşgörüsünden de yararlanarak, adeta altın çağlarını yaşamışlardır. Askerlikten muaf tutulan ve kısmen vergi muafiyeti tanınan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükselme fırsatını elde etmişlerdir. Rum isyanından sonra boşalan Osmanlı hariciyesine yerleştirilen Ermenilere Osmanlı Devleti'ne hizmetlerinden dolayı "milleti sadıka" adı verilmiştir.

    Bu nedenle 19 ncu yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlı Devletinin bir Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni tebaanın da Türk yöneticileriyle halledemedikleri bir mesele mevcut değildir.

    2. ERMENİ SORUNU NEDİR ?

    Osmanlı Devleti zayıflamaya başlayıp, hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesine maruz kalınca, Türk - Ermeni ilişkileri kötüleşmeye başlamıştır. Batılı ülkeler Osmanlı Devleti'ni bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için Ermenilerle Türk toplumunun arasını açmayı hedeflemişlerdir.

    Özellikle Avrupa'nın bazı büyük devletleri “ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri, Osmanlı Yönetimi'ne karşı teşkilatlandırmışlardır.

    Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni kiliselerinin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Ermeni toplumu yavaş yavaş Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.

    Türklerin hoşgörüsüne rağmen, yabancı devletlerle ittifak etmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler, Batının desteğini alabilmek için kendilerini "ezilen bir toplum" olarak göstermeye ve "Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin gasp ettiği"ni dile getirmeye başlamışlardır. Bu faaliyetlerini basın aracılığıyla duyurarak kamuoyu yaratmaya çalışmışlardır. Bu asılsız propagandalarını iddialarının kanıtları olarak bugün de kullanmaktadırlar.

    1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları Ermenilerin daha fazla Batı’ya yönelmesine sebep olmuş, karşılıklı beklentiler artmıştır. Ermeniler, Misyonerler vasıtasıyla yönlendirilmeye ve yabancı devletlerin nüfuzu için kullanılmaya başlanmışlardır. Buna karşılık Ermeniler de Batı’yı amaçlarını gerçekleştirmek için bir araç olarak görmüşlerdir [1] .

    Islahat Fermanı ile Müslümanlar ve gayrimüslimler eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını kaybeden Ermeniler,1877 - 1878 Osmanlı - Rus Savaşı sonunda, Rusya'dan "işgal ettiği doğu Anadolu topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini veya Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını" talep etmişlerdir. Bu isteklerle birlikte Ermeni sorunu ortaya çıkmaya ve uluslar arası bir şekil almaya başlamıştır.

    İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni sorunu, aslında emperyalizmin Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma ve paylaşma politikasının bir uzantısıdır.

    3. ERMENİ İSYAN VE KATLİAMLARI :

    Ermenilerce sırasıyla, Anadolu'da: Armenakan ve Vatan Koruyucuları, Cenevre'de: Hınçak, Tiflis'te: Taşnak komiteleri kurdurulmuştur. Bu komitelere hedef olarak Doğu Anadolu toprakları, amaç olarak ise Osmanlı Ermenileri'nin bağımsızlık kazanması gösterilmiştir.

    Bu amaçla kışkırtılan Ermeni komiteleri, 1890 yılındaki Erzurum isyanı ilk olmak üzere, Kumkapı gösterisi, Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, Sason isyanı, Babıali gösterisi, Zeytun ve Van isyanı, Osmanlı Bankası'nın işgali, II. Abdülhamit’e suikast teşebbüsü ve 1909 Adana isyanlarını çıkartmışlardır.

    Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle halka büyük zarar vermişlerdir. Örneğin Van’ın Zeve Köyü’nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür. [2]

    Bir İngiliz belgesine göre; Ermenilerin, asılsız iddialarının aksine Van ve Bitlis yörelerinde öldürdükleri Türklerin sayısı 300.000 ile 400.000 arasındadır [3] .

    4. TEHCİR KANUNU, UYGULAMASI VE SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI İDDİASI:

    Osmanlı Hükümeti’nin bütün iyi niyetine rağmen, ülkede Ermeni olaylarının giderek yoğunlaşması, erkek nüfusun askere alınmasından dolayı savunmasız kalan Türk kadın ve çocuklarına Ermeni saldırılarının artması ve ordunun birçok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle mahalli isyanların topyekün bir ihanete dönüşmemesi için, cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacını doğurmuştur.

    26 Şubat 1921 tarihinde Türk Milli Mücadelesinin Önderi Mustafa Kemal Paşa, ‘Public Ledger’ (Philadelphia) muhabirine şunları söylemiştir:



    “Rus Ordusu, 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Cinayetleri işleten ve saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı küçük devletlerin daha sulh zamanından beri kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan bilistifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinden yapıyorlardı.”

    24 Nisan 1915'de Ermeni Komiteleri kapatılmış ve yöneticilerinden 235 kişi, "devlet aleyhine faaliyette bulunmak" suçundan tutuklanmıştır. Ermenilerin her yıl "sözde soykırım anma günü" olarak andıkları 24 Nisan, bu tarih olup tehcirle alakalı değildir.

    Komitelerin kapatılması, elebaşlarının ve bazı teröristlerin tutuklanması, olayları yatıştıracağına daha da şiddetlendirmiştir. Osmanlı Hükümeti son insani çare olarak; savaş bölgelerindeki halk ile Osmanlı Devleti'ne karşı casusluk ve hıyanetleri görülenlerin, savaş alanlarından uzak yerlere "sevk ve iskanı" için 27 Mayıs 1915'de "Tehcir Kanunu"nu çıkarmıştır.

    1914 yılı resmi verilerine göre Osmanlı Devleti'nde 1.234.671 Ermeni nüfusu bulunmaktadır. Bu sayı Ermeni Patrikhanesi'ne göre 2.5 milyon, Lozan Konferansı Ermeni Heyeti'ne göre 2.2 milyon, Fransız Sarı Kitabı'na göre 1.5 milyon, Britannica'ya göre 1.5 milyon ve İngiliz yıllığına göre 1 milyon olarak belirtilmektedir.



    Arşiv belgelerine göre; Sevk ve Uzaklaştırılmaları Kararlaştırılan Ermenilerin İllere göre dağılımı şöyledir [4] .


    Kütüğe Kayıtlı Nüfus
    Sevk Olunan Nüfus
    Sevk Olunacakları Yol Güzergahı ve Yer
    Açıklamalar

    İllerin İsimleri
    Sayı
    Sayı



    Ankara
    47.224




    Erzurum
    128.657
    120.000
    Elazığ Yoluyla Musul ve Zor’a
    Geri Kalan Nüfus kısmen çarpışmalarda ölmüş veya kısmen kaçmıştır.*

    Adana
    46.031




    İzmit
    54.370
    50.000
    Konya, Halep yoluyla Zor’a
    Geri kalan nüfus kaçmış, saklanmış veya ölmüştür.*

    Eskişehir





    Bitlis
    109.521
    20.000
    Bir kısmı Siirt yoluyla Diyarbakır’a, bir kısmı da Elazığ yoluyla Musul ve Zor’a
    Geri kalan nüfus çarpışmalarda ölmüş ve bir kısmı da kaçmıştır.* [5]

    Samsun(Canik)
    26.374
    26.374
    Amasya, Karahisar, Sivas yoluyla Zor ve Musul’a.


    Halep
    34.451




    Bursa(Hüdavendigar)
    66.413




    Diyarbakır
    61.002




    Sivas
    141.592
    141.592
    Malatya yoluyla Zor ve Musul’a.


    Trabzon
    34.500
    28.000
    Gümüşhane yoluyla Zor ve Musul’a.
    Geri kalan nüfus çarpışmalarda ölmüştür.

    Balıkesir(Karesi)
    8.290




    Afyon
    7.327




    Kayseri
    47.617




    Elazığ(Mamuretülaziz)
    74.206




    Kahraman Maraş
    27.101
    27.101
    Halep yoluyla Zor ve Suriye’ye.


    Niğde
    5.101




    Van
    67.792




    Toplam
    987.569
    (413.067)





    Katolik ve Protestan Ermeniler tehcir edilmemişlerdir [6] .

    Sözde Ermeni soykırımı iddiası tamamen uydurma olup, geçerli hiçbir belge ve kanıta dayanmayan, hukuki zeminden yoksun olan ve Türk düşmanlığı üzerine bina edilen, gerçek dışı bir hayal ürünüdür.

    Nitekim ABD'li Ermeni profesör Hovannisian, 1982 yılında Münih'te yapılmış olan "Dünya Ermenilerinin Problemleri Kongresi'nde bu gerçeği, "Ermeni soykırımı ispatlanamamıştır. Soykırım hukuken geçersizdir ve zaten zaman aşımına da uğramıştır." şeklinde dile getirmiştir.

    ABD'li Prof. Bernard Lewis ve Prof. Stanford Shaw da, sözde Ermeni soykırımının gerçek olmadığı konusundaki tezleri nedeniyle, Ermenilerin yoğun tepkisine maruz kalmıştır. Soykırım iddiası ile ilgili olarak Bernard Lewis, 1993 yılında "Le Monde" gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle yazmıştır: "Osmanlı Hükümeti'nin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur. Türklerin "tehcire" (Ermeni halkın savaş alanından alınarak başka yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru nedenleri vardır. Çünkü Ermeniler, Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı". Yine Dr. Karekin Pastırmacıyan'ın "Anadolu-yı Şarki Şimendifer Meselesi" adlı kitabında, Erzurum çevresinde yaşayan 15.000 civarındaki Ermeni'nin kendi isteğiyle Türkiye'yi terk ettiği, Ermenilere Türkler tarafından baskı yapılmadığı ve soykırım gibi bir muamelenin olmadığı yer almaktadır.

    5. SOYKIRIM NEDİR?

    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu dünyada soykırım suçunu önlemek ve cezalandırmak için 1948'de kabul ettiği Soykırım Sözleşmesinde, Soykırım; “bir milli, etnik, ırki veya dini grubu, grup niteliğiyle, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla;



    a. Grubun mensuplarını katletmek,

    b. Grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zarar vermek,

    c. Grubun maddi varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak,

    d. Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler dayatmak,

    e. Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek” olarak tanımlanmıştır.

    Türkiye bu sözleşmeye 1950 yılında taraf olmuştur.

    Bugün resmi/hukuki olarak; II nci Dünya Savaşı boyunca Nazilerin Yahudilere ve diğer etnik gruplara karşı giriştikleri kitlesel kıyım ve Srebrenitsa (Bosna) da Sırp milliyetçileri tarafından Boşnaklara yapılan katliam, soykırım kapsamında kabul edilmektedir [7] .

    Soykırım suçu, gerçek anlamda yukarıda örneklenmiş olan olaylarda işlenmiştir. Ermenilerin iddia ettiğinin aksine, 1915 yılında Doğu Anadolu bölgesindeki Ermenilere yönelik uygulama, sadece güvenliğin sağlanması amacıyla imparatorluk içinde başka bir bölgeye göç ettirme olup soykırım değildir.

    Ermenilerin Doğu Anadolu'da savaş ve tehcir sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak bu kayıplar, Doğu Anadolu'da yaşanan savaş ve isyanlar nedeniyle asayişin sağlıklı olarak sağlanamaması, araç, yakıt, gıda, ilaç yetersizliği, ağır iklim şartları ile tifüs gibi salgın hastalıkların yol açtığı tahribat sonucu meydana gelmiştir [8] .

    6. SONUÇ:

    Ermenilerin Türklere karşı silahlı terör metodolojisini kullanmaya başlamaları, Türkiye açısından Ermeni sorununa önemli bir boyut kazandırmıştır. Özellikle Türk devlet adamlarına yöneltilen bu terörist strateji ilk defa 1905'te II. Abdülhamit'e yapılan bombalı saldırı ile başlamıştır. 1965 yılına kadar devam eden sakin bir dönemden sonra, Ermeni lobisinin desteğiyle terör hareketleri birdenbire tekrar ortaya çıkarılmıştır. Basın ve yayın faaliyetleri programlı olarak uygulamaya konulmuştur. Ermeni terörü, yurt dışındaki Türk görevlilerine, temsilciliklerine ve kuruluşlarına yönelik silahlı saldırılar şeklinde kısa zamanda hızlı bir tırmanış göstererek yoğunluk kazanmıştır. 1973 yılından 1994 yılına kadar 36 devlet görevlisi şehit edilmiştir [9] .

    Ermeni terör örgütlerinin müşterek amacı; her fırsattan yararlanarak Türkiye'yi istikrarsızlığa sürüklemek ve sözde işgal altındaki Ermeni topraklarını kurtararak, "bağımsız bir Ermenistan" kurmaktı. Bugün Ermenistan politikasında, söz konusu isteklerin değişik başlıklar altında devam ettiği görülmektedir.

    Ermenistan, bağımsızlığını elde etmesini müteakip, bağımsızlığını kazanmadan önceki yayılmacı politikasını uygulamaya koyarak Dağlık Karabağ üzerinde iddia ettiği haklarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan devletlerdendir. Buna rağmen Ermenistan, Türkiye ile ilişkilerini “Büyük Ermenistan’ı Kurma Hayali” çerçevesinde yürütmüş ve bugün dahi aynı politikasını ısrarla devam ettirmektedir.

    Ermenistan, soykırım iddialarının kabulü ve tesciline bağlı olarak, Türkiye'den yüklü bir tazminat almak ve son aşamada Türkiye sınırları içerisinde bulunduğunu iddia ettikleri sözde Ermeni topraklarının iadesini sağlayarak büyük Ermenistan'ı kurmak yönünde bir siyaset izlemektedirler. Nitekim Ermenistan parlamentosu 23 Ağustos 1990'da kabul ettiği bildiride; "Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan'da gerçekleştirilen 1915 soykırımının uluslararası kabul görmesi çabasını destekler." maddesine yer vermiştir.

    Ermenistan Parlamentosu, 1992 yılında Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında imzalanan Kars Anlaşmasıyla belirlenen Türkiye - Ermenistan sınırını tanımadığını açıklamış, bunun üzerine Türkiye, Ermenistan’ın Türkiye’nin mevcut sınırlarını tanıdığını resmen ve yazılı olarak açıklamaması halinde Ermenistan’la ilişkilerini resmileştirmeyeceğini duyurmuştur. Sonraki yıllarda iyileşmeye başlayan Türk-Ermeni ilişkileri, Dağlık Karabağ’da savaş durumunun devamı, Azeri topraklarının 1/5’inin hala Ermeni işgali altında olması ve binlerce Azeri’nin topraklarından göç etmek zorunda kalması nedeniyle Türkiye’yi Ermenistan ile ilişkilerinde temkinli davranmaya itmiştir.

    Sözde soykırımın tanınmasını hedefleyen girişimler, özellikle Belçika, Fransa, Avustralya, Yunanistan, Lübnan, Kanada, Rusya, ABD ve Arjantin'de yoğunlaşmış ve bu ülkelerde ardı ardına soykırım anıtları dikilmeye, söz konusu devletlerin bazılarının okullarında sözde soykırım ders olarak okutulmaya başlanmıştır.

    Ermenistan’da Ter-Petrosyan yönetiminin nispeten ılımlı tutumundan sonra, Nisan 1998'de Koçaryan'ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, aşırı milliyetçi hareketler serbest bırakılmış ve Ermenistan Türkiye ile ilişkilerinde sertlik yanlısı bir politika izlemeye başlamıştır.

    Bunun yanı sıra Koçaryan, yapmış olduğu resmi bir açıklamada; "soykırımı hiçbir zaman unutmayacaklarını, dünyaya bu trajediyi hatırlatmak durumunda olduklarını, soykırımın cezasız kaldığını ve uluslar arası tanıma ile kınamanın layık olduğu şekilde gerçekleşmediğini" ifade etmiş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 53. oturumunda da bilinen iddialarını tekrarlayarak, Ermenistan'ın Türkiye ve Azerbaycan tarafından abluka altına alındığını dile getirmiştir.

    Sonuç olarak; Ermenistan ve Ermenistan dışında yaşayan Ermeniler; sözde soykırım iddiaları vasıtasıyla sorunun tüm dünyada tanınmasını, soykırım olarak kabul edilmesini, bu yolla Türkiye'den tazminat ve toprak talebinde bulunulmasını amaçlamaktadırlar.





    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Erdal Açıkses, “Göçün Ermeni Meselesindeki Rolü Üzerine” Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri. Cilt II Yay. Haz. Şenol Kantarcı vd., Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yay., Ankara, 2003, s. 3-13.

    [2] Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, 13-14 Nisan 2001, http://www.belgenet.com.

    [3] Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, İnkılap Kitapevi, 3. Baskı, 1998, İstanbul, s. 221.

    [4] ATASE Arşivi, BDH, Klasör No:361, E.Dosya:1030/Y.Dosya:1445, Fihrist No: 1-6 (7,8); Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918 Cilt 1, Genelkurmay ATASE ve Denetleme Başkanlığı Yay. Ankara, 2005, s. 147-170.

    * Kaçanlara ilişkin olarak ayrıntılı belge bilgileri için bk. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Dahiliye Fonu; (Yabancı arşiv belge bilgileri için) Ermeniler: Sürgün ve Göç, TTK Yay. Ankara,2004, s. 89-108.

    [6] Davut Kılıç, “1915’te Tehcir Edilmeyen Ermeniler”, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri- Cilt II, Yay. Haz. Şenol Kantarcı vd., Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yay., Ankara, 2003, s. 113-120.

    [7] Hollanda’nın Lahey kentindeki BM Savaş Suçları Temyiz Mahkemesi 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde en az 7.000 Boşnak erkeğin öldürüldüğü katliamı 2004 yılında Soykırım olarak nitelendirmiştir.

    [8] Ayrıntılı bilgi için bk. Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler: 1914 – 1918, TTK Yay. Ankara, 2005.

    [9] Bilal Şimşir, Ermeni Meselesi:1774-2005, Bilgi Yay. 2. Baskı, 2005, Ankara, s. 200-204.

  2. #2
    sarhosi adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-10-2006
    Mesajlar
    600
    Karizma Gücü
    0
    kötüüü
    ?atasagun <<< TÜRKYAŞAM HASTAHANESİ >>>?atasagun




    buyur memleketim

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Dersim ve yeni sözde soykırım tartışmaları
    Benim Gündemim-Benim Köşe Yazılarım bölümünde hunt me down tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 25.11.11, 04:58

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •