Nedensiz yere içimiz sıkılacak, ruhumuz daralacak, yüreğimiz sıkışacak… Uyku ve enerji yok/sun/luğu çekeceğiz; yediğimizden haz alamayacak, birbirimize saldırıp duracağız. Daha bir anlayışsız olacağız, daha bir öküz… Bu yağmur, bu gündüz vakti yağmayacak, hissediyorum. Bu nâlet hava, gömleğimizin iki yakasına sıkıca yapışıp… boğacak bizi! Şişirip göğsünü, afakımızı kara-rtacak bulutlarıyla.... Bu gün, bitebilirse eğer, bu gece uzun olacak…
-Kimi sevsem, sensin`, demişti o büyük şair. Şairlikten değil, büyüklükten hiç değil ama diyorum ki; -kimi sevsem daha çok kendime benziyorum-. Siz hayatın ne çok kapısı var, bilirsiniz…”
“Kanadı kırık pencereler uçamaz!”, yazmışım kâğıda, az önce hiç kimsenin anlamadığı bir dilde telefonda konuşurken…. Gülümsedim… “Duvarların gözleridir pencereler” yazdım hemen altına ve ekledim:”Kör odalarındayım hayatın!”. Odamın pencereleri hep geceye açılıyor. Sabahı karşılayamadan çıkıyorum evden, günü yakalayamadan dönüyorum. Ama gözlerimin pencereleri var, gözlerim açık olduğu müddetçe içim aydınlık. Küçükken de bozulmazdım hiç “dört göz” dediklerinde, şimdiyse seviyorum camların ardında acısını saklayan göz düşümlerimi…
Sabah sabah ne gereksiz, ne abuk subuk duygulanımlar bunlar değil mi? Ama gece gece çöken karabasanların hiç aydınlanmayan sabahlara yan etkisi bunlar…
Sonunda oldu. Ters başlayıp çapraz giden ve sonunda birbirine dolanıp kalan dakikaların, işlerin, insanların, sayısız telefon konuşmasının ve yazışmaların ardından… bir tutam kahve dumanına yüklemeye hazırlanırken tüm yorgunluğunu bedenimin, ruhumun ve sabrımın… Yukarıda yazmakta olduğum satırların üzerine eğiliyorum, nescafenin dumanında… “Ah bir de sigara içebilseydin!”, diyor; çünkü kendisi nefret eder sigaradan. Ne zaman sigara içip masama doğru gitmek için yanından geçecek olsam, “Şu pahalı parfümünden sık biraz.”, der; birden çok ironi bir arada. Yine de katlanırım. Ses etmem. Kazımam sözlerinin altındaki gerçekliği; bu dert olur ya içine! Kimse düşündüğünü söyleyecek kadar dürüst, kimse duygularının arkasında durabilecek denli cesur değil! Son zamanlarda, bunu çok yapar oldum, kafamı cama dayayıp, iki avucumun arasında bir fincan kahve… insanları seyreder, alt yazılarını okumaya ve her devinimlerini anlamaya çalışır oldum. Başarıyor muyum bilmiyorum. Seyrettikçe daralıyor, seyirci kaldıkça hırslanıyor, seyirden öteye geçemeyeceğimi anlayınca da kendime kaçıyorum ardıma bile bakmadan. Artık biliyorum, nicedir farkındayım ki cezalandırılıyoruz hepimiz. Kurumuz da yaşımız da aynı ateşteyiz. Sayılarını teke düşürdüğümüz tanrılar yeniden belirdiler beşeriyetin ufkunda. Her duyguya bir yargıç, bir melek, envai ceza! Küçük mutlulukları yok ediyorlar önce, sonra gerçekliğini taklit edilmiş tüm duyguların. Ya insan olduğumuzu hatırlayacağız, ya onlar yeniden öğretecekler bize insan gibi var olmayı… “Kahvenin yanında da sigara ne iyi giderdi”, diyor bu kez, başka zaman olsa belki bir sigara yakıp gözünde söndürürdüm. Başımı kaldırıyorum, şeytandan ödünç alınmış bir bakışla süslüyorum sıfatsız gülümsememi. Bilgisayarı kapatıp çıkıyorum.
Evdeyim ve üç satıra sığdırdığınız ama içime sığmayan satırlarınızı tekrar tekrar okuyorum. Yüzyıllardır tek satır okumamış gibi, tek bir sevgi içre sözcük duymamış gibi… yudumluyorum her bir harfini.
“-Seni çok özledim. _Ayrılık kuşlardır_, demiş Cemal Süreya. Göçmen kuşum benim. Hangi şehre gitsen o kadar bulamıyorsun. Yurtsuzum benim. Eve küsen çocuklar nereye gider? Bilsen bilsen sen bilirsin… Uyuyakaldığında üstünü örten ben olsaydım…-“(Ş.A.) *
Gün, inceldiği yerden kopmak üzere akşama… Karanlığın kendi sabahtan beri var, adını söylemeye dilim varmıyor. Satırlarınızın gölgesinde soluklanıyorum yakıcı gurbet silsilesinden. Biliyor musunuz Şiir Adam, iyi ki yazdınız o birkaç satırı ve çıkardınız kalemimi küskünlüğün inzivasından.
-Eve küsen çocuklar düş olur… Ne güzel demişsiniz yine; hangi şehre gitsem o kadar bul’un’amıyorum. Her şehirde kendimi kaybediyorum yeniden, her yolculuk öncesi bulup bulup yitiriyorum. KederTliyim ben de Nazım Baba gibi, şaşırır oldum sılamı gurbetimi... Artık uyunmuyor geceleri! Arada bir içim geçse, kazara.. En çok omuzlarım üşüyor, uyanıyorum, gecenin en orta yerin’d’e. Biliyor muydunuz, Tanrıların cezası bu bana, onlara olan tutkumdan büyük çünkü aşkım ölümlü adamlara… Ben de sizi özledim!-
Ankara’nın `boozaaa` diye bağıran sokaklarında kış ayazı etrafı selamlıyordur şimdi. Ağaçlar, ayıplarını örtsün diye, karın yağmasını bekliyorlardır. Gri ve tüm tonlarına bürünmüştür hayat. Banklar boştur, radyoda dik yaka boğazlı şarkılar… Dalgaların her rüzgâr gıcırtısına göbek atışı da olmasa, dondu sanacağım bu şehir de. Kış gereğini yerine getirmeye başladı burada da!
Dilimde ifrit, içimde hiç`lik var, felç inmiş kalemimde afyonu patlamamış aforizmalar… Özenle saklıyorum kendimi Şiir Adam; ne hastanelerde, ne karakollarda, ne de herhangi bir yürekte kaydım yok. “Gecenin esrara, sevgilinin ihanete aç teşekkül mertebesinde ben, tesadüfen açan çiçekleri bile üzecek kadar yalnızım”**. Boş vermişliğe fondip gecelerim var ama hayatın önünde sızmayacak kadar ayığım hep. Çok uzaklarda çok yakın sevdiklerim, kimseye bir zararı, bana da asla bir yararı olmayan düşlerim var bir de. Kelimelerle aram açık… Yazacak `ne?`ve `kim?` yok artık. Okuyorum aralıksız. Oktay Akbal`ın dediği gibi “Ne kadar çok kitabınız varsa o kadar yalnızsınızdır…” O kadar yalnızım… Ama ne kimseden mesulüm, ne şikâyetçiyim kimsesizliğimden… Heyecanlarım yok, umutlarım korkak. “Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlardan korkun!”, derler; tek korkum aynaya bakmak!
Biliyor musunuz, burada birazdan kıytırık bir yağmur yağacak.; gözden süzülen birkaç timsah gözyaşı gibi, dokunduğu yerden ötesini ıslatmayacak. Rüzgârın uğultusu evin içinde dolaşan bir hayalet gibi… Dedim ya, bambaşka bir yerde, eskisine nazaran neredeyse tek başıma bir hayat sürdürüyorum artık. Yalnız değilim ama kalbim boş… Tek kişilik yataklarda çok kişilikli bir ilişki belki, hepi topu bu! Dışarıdaki Ay’ı, hani dolun olan, camın önüne özenle yerleştirdiğim mumların ışık oyunlarıyla beraber seyrederek kaleme sarıldığım bu sabaha az kala, belki de onca seneden sonra, insanlar dışında, aslında hiçbir şeyden gerçekten korkmamış olduğumu fark ettim. Dörtten fazla bacağı olan hayvanları saymazsak sanırım korkularım yok, bu yüzden her şey daha zor.. Korkmamak’tan korkmam gerektiğini düşündüm az önce; ve bunu becerememekten korktum. Sonuçta, öyle ya da böyle, bir korku borcum var size, bu karanlık gecede satırlarınızla yüreğime değince… Hatırlatın, bir ara duvar arkasından gizlice çıkıp.. neyse, yüreğinize falan inmesin şimdi. Hem zaten hayat yeterince hazırlıksız yakalıyor herkesi, ben sıramı beklemeliyim sanırım.
Kalemi belinden kavradım yine. Hayır, Şiir Adam, size bir cevap olsun diye çıldırmıyorum. Ama söyler misiniz? Neden herkes bu kadar mutsuz? Kimin gözlerinin gülen içi bir başkasının yüreğini ısıtacak? Olmayacak değil mi? Her koyun kendi bacağından asılacak. Herkes kendi tabağından yiyecek ve yalnız geldik, yalnız mı gideceğiz? Gün be gün içine gömüldüğümüz ve iyice batmaya korktuğumuz için çırpınmaksızın kabullendiğimiz bu mutsuzluk, sonunda yaşam tarzımız olacak.
Zamanlarca, farkında olmaksızın hep bir şeyler aramış olduğumu yeni yeni anlıyorum, oysa hiçbir şey aranacak kadar gizli ve gerçek değil. Fatalizmin gölgesine sığındım ve artık biliyorum: Her şey olacağına varır. Doğru söylüyorsunuz aslında: “Hesapsızlığın sonuçları kendinden ağır!”. İşte bu yüzden, yollardan, yıllardan, iç seslerinden ve satır aralarından uzaklaşıp bu dünyaya geri döndüm ben. Küçük Hesaplar Cumhuriyeti’nde anı kurtararak yaşamayı; suya girmeden, üzerindeki taşlara basarak, hiç ıslanmadan, hiç üşümeden ve hiçbir heyecan yaşamadan yaşamayı maharet sayan insanların arasına döndüm. Hayır, ne kadar istesem de onlardan biri olamıyorum ama artık yadırgayamayacak kadar yalama olduğunu hissediyorum duyu ve duygularımın…
‘Armut piş, zarlar hep düşeş’ adamları; ‘kısa günün kârı’ zihniyetli kadınları sevmişim. Niyeyse hep kaypak insanlar düşmüş payıma! Ve öğrenemedim ne sev(g)ilerden ihanet yaratmayı, ne de insandan şeytan çıkartmayı! Amaç kalmadı, heyecan yok, umut bitti, sevginin gidecek yeri yok, mutluluk adresini şaşırmış, güven ağır yaralı… Ne deveyi gütmek gibi bir kaygım kaldı, ne bu diyardan erken gitmek gibi bir şansım var… Her ne kadar yalnız olduğumuzu düşünsek de bence kimse ölümüne tek başına karar verebilecek kadar yalnız değil. Diğer yandan bakarsak, kimse kendi ölümüne karar verebilecek kadar bencil olmamalı!
Kaç yılı çoğalttım ömrümde, bilmiyorum. Ne yaşadıysam üstüne basa basa yaşadım. Her anın, her duygunun tadını çıkara çıkara… Karar vermem gerektiğinde önce iç sesimi dinledim. Aç kalmayı göze aldım iş seçerken, yol seçerken, yer seçerken ama ruhum, o hiç acıkmasın istedim. Kalabalıklara tek başıma seyirci olduğum da oldu, tek başıma kalabalıktan bunaldığım da… Kentlerde yaşadım, yollarda geçirdim insanların uykuya verdiği zamanları; yüzler tanıdım her renk, nefesler duydum farklı kokan ve yürekler tanıdım, her biri ayrı telden çalan… Gülümsemeyi bildim hep, ağlamayı kabullendiğim kadar… Kayıp parça yoktu, hayır, ama o resim bir türlü tamamlanmıyordu.
Tam da umutların kâbusa dönüştüğü yerde başlıyor karanlığın ilk yayılımları ruhun gökyüzünde. Yıldızsız bir gece iniyor yüreğe; sinsi, ıssız, can-sız bir gece... Ölü olan her şeyi uğursuzca uyandıran, yaşayan ne varsa donuklaştıran, -atsan, atamazsın; satsan, kim alır- bir gece: Sahne spotlarından yalnızca biri yanıyordur ve sana doğru çevrilmiştir. Sanki herkes seni izliyordur. Işığa yakalanan dağ tavşanları gibi kalakalmışsındır. Çırılçıplak hissedersin kendini; o kadar savunmasız, o kadar üryandır acıların... Ağlayamazsın. Kaçamazsın da! Susamazsın ama kelimelere de vuramazsın; derin derin solursun onun yerine.. tıkanırsın. Başını öne eğmezsin, eğmedin hiç! Ama bakışlarınla gözlerin buluşsunlar istemezsin. Nasıl ki bazen insanın konuşacak lafı olmaz, bakacak gücü de olmaz aynalara; işte o hesap! Yüzümü unuttum avuçlarında okyanus bakışlı bir adamın, bu yüzden tanımıyor aynalar beni. Sorana, “Vallahi ben de yabancısıyım, cinnetten yeni geldim”**, diyorum. Komik mi? Artık evet, sonunda bana da komik ve saçma geliyor.
Uyuyamıyorum. Bu yüzdendir göz kepenklerim hep açık, ardına dek. Veda ederken de kapatmayacağım; dünyayı, onu, sizi ne durumda bırakıyorum, görmek isterim. Zaten ne yaparsam yapayım başaramıyorum uyumayı. Hani ölecek olsam başarabilecek miyim, onu da bilmiyorum. Ölüm, uykunun en derin hali değil mi? Yastık sayısını dörde çıkarttım ama yoo, üstüm açılınca üşüyen omuzlarıma kimse dokunmuyor. Annemi özledim sanırım. Sevginin daha gerçeği yok çünkü. Bir aşkı nasıl öldürebilir(miy)iz?
Realist damarım çoktandır kafa tutuyor Polyanna yanıma! Bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Hem yosun tutmuş sularda, hem izbe mağaraların duvarlarında ve metropoliten sokaklarda yalnızca aksi var aşksız çığlıkların! Aşkı iki cinsin arasındaki duygu sanacak kadar alçaktan bakarken yürekler hayata, ana ve kendilerine, mümkün mü gözlerini kapattıklarında bile dolunayı görebilenlere öykünmemek?
Masalı gerçekten, düşleri hayattan ayıran çizgiyi yitirdim yeniden… Sonra o yağmur başladı. Boyayıp görünmez kıldığım(-ı sandığım) her şeyin karası akmaya başladı en olmadık yerden… Duygularım, geçmişim, benliğim ve sen… Hatırladım her şeyi tam da kaldıkları yerden! Yatağımın sen yarısı yeniden ısıtır oldu hep boşluğa kapanan avuçlarımı. Umutlarım baş kaldırır oldular talihime. Düşler sığmaz oldular kaplarına, gökyüzü dar gelir oldu aydınlığa. Sevgiyi hatırladım ben, çıkardım kimsede olmadığı için yadırganır korkusuna, sakladığım yerden.
Gördüğünüz gibi susamıyorum da! Uyumak gibi, ne kadar istesem de bunu da başaramıyorum. Es kaza, biraz içimde tutsam dilimin ya da kalemin ucuna kadar varmayı başaranları… bir anda büyük bir patlama oluyor ve hiç söylemeyeceklerimi yazıyorum. Oluşan gürültü geçici arsızlık yapıyor. Bu yüzden kimse anlamıyor, anlamaya da çalışmıyor. Oysa bulaşıcı değil!
-Yalnızlık kendiyle baş başa kalamayanların hastalığıdır-, derdim hep yalnızlıktan şikâyet eden ama kanımca gerçek yalnızlığın ne olduğunu bile bilmeyen bir dosta.. Şimdi fena hastayım. Kendimle baş başa kalamadığım için değil ama.. kendimle başa çıkamadığım için benim hastalığım. Üstelik çok da sigara içiyorum. -“Gözden kalbe bir sıvı akar”, derdi biri, “Gözyaşının özsuyu. Kalp ki gözyaşı kadar duru, tutmaz kiri”.-… Sigarayı da bırakmayacağım. Hayır, size inat değil, tamamen kendime işkence ediyorum. Birileri birazdan yemeğimi hazırlayacak, ben fotosentez yapacağım, Güneş açacak, yeşerecek yanaklarım.. bitkisel hayat.. kollarındayım… Alıştım kendimi kendimle bölüştürmeye.
İşte, sonunda ömre de mi alıştırdılar? Ah, sıkıntıdan kullarıyla sitcom tarzı hayatlar kurgulayan hayal gücü korkunç tanrılar! Vay, kötücül tanrıların elinde, alışkanlıklarına bile sorgu sual gereksinmeyen biz arlanmaz, biz şaşkın, biz her mutsuzluğa müstahak kullar... Hayatı sevmeyi meziyet, varlığımızdan çalmayı maharet eyler olduk. Doğal olan her şeyi yadırgar, şaşırır, tuhaflık varcasına sorgular olduk... Karamsar cümleler kurduğumu düşünecek şimdi yine.. Oysa çok iyi tanır beni, bilir en büyük hayalimin lunaparkta pamuk şeker olmak olduğunu.. Bilir uçan bir balonun kuyruğundan tuttuğumda nasıl acemice mutlu olduğumu... Bilir de, ondan anlam veremez bu çelişkiye. Hayatın en kötü yanlarını görüp de nasıl en iyi şekilde devam ettiğime şaşırır. Ben hiç umursamam onun bu gel-gitlerini. Bir gün ya gidecek gelmeyecek, bir günse gelecek ve gidemeyecek... ‘Alışacak’ o da diyorum. Olduğu gibi kalsın istiyorum ama.. ya birimiz, ya ötekimiz alışacak her şey gibi her şeye.. Sorarım da cevaplayamaz bir türlü: Alışkanlıktan daha kötü bir şey var mı? Alışmaktan daha aciz bir duygu?
* είθ’ έξήν όπόΐός τις ήν έχαστσς. * Keşke herkesin kalbini
τό στηθος διελόντ’, έπειτα τόν νούν Ve aklını açıp
έσήθος διελσαντα πάλιν Tekrar kapatabilseydin;
άνδρα ψίλον νομίζειν άδόλω φρενί Öğrenirdin kim sadık bir dost.
Bunları kopyalamışım, antik bir yunan lirikleri kitabından, yıllardır kullanmaya kıyamadığım samani yapraklı defterin ilk sayfalarına… İnsan biriktirilebilir bir şey olsaydı, koleksiyon yapardık. Fena da olmazdı; yeşil gözlü afetler sayfası, edebi kalemler rafı, sevme de yanında yat bölümü… Hoş, yapanlar da vardır belki, büyük konuşmamalı bu kadar değişmişken beşeriyetin seyri... Doğru insanları biriktirmekten bahsediyorlar. Salt gerçek diye bir şey var mı ki mutlak doğru olsun ölçütlerimizin içinde? Sorarım size, dört yanlış insan götürür mü bir dostu? İnsan seçtiği insanlar kadar parçaya sahiptir, sayıları çok da olsa, hiç kimsesi olmasa da… en nihayetinde insan yalnız kendi kadardır! Zıpkın bakışlar vardır, zıpkın kaçışlar, zıpkın deyişler... Zıpkını sadece balık katili bir silah olarak imgelerseniz; külahları çoktan değişmişiz demektir. Gerçek doğru her insanın kendi doğrularının toplamı ya da karışımıdır kabul, ama bu toplam salt değil özneldir. Ölüme âşık kadınlar tanıdım, nefrete âşık adamlar, aşka âşık genç kanlar, sanata âşık ablalar, çocuklarına âşık babalar... kine âşık düş magandaları... İster nesnel, ister tinsel, ister bedensel; tasavvufi ya da ticari, mantıklı ya da abes... İnsanın olduğu her yerde aşkın bir hali mutlaka vardır. -Aşk nerde aşk- diye bir şarkı bestelemişti kendinden son bahsettiğinde... Aşk her yerde… ‘aşk’ dedim de… Aşk hecelenemeyen bir kelime… Asal kelime… Kendinden başka hiçbir şey(l)e bölünmüyor.
“Neden?”, sorusundan vazgeçmiştim, sonra “ne’den?” diye sormaya başladım, kaynak araştırmaya bir bakıma. Onu bulmak çok daha güçtü. Es kaza yanıt bulabilsem, sormaktan ve aramaktan çok daha yıpratıcı oluyordu cevapları… Şimdilerde sormuyorum, yanıt falan da istemiyorum. Soran olursa cevaplıyorum ama. Ben cevaplamaktan hiç kaçmadım, hiç korkmadım. Edilgen bir devinim içerisindeyim. Rüzgârın inisiyatifinde şimdi saldığım yelkenlerin kaderine mahkum seyri… İnsaf ederse esecek adam gibi, yok hâlâ aşmam gereken yollar varsa… kıracak dümenini, sürecek beni uzağına limanların, bırakacak yine okyanusun ortasında dalgalarla gırtlak gırtlağa… Olsun, dedim ya, madem geldik, gidemiyoruz; ne olacaksa olsun, ne gelecekse gelsin. Azaminin ötesi de azami değil midir? O halde, daha ne kadar solabilir ki denizimin rengi? Kalemimi dillendirdiğiniz için mi teşekkür borçluyum size Şiir Adam? Yoksa ruhumun artık uçamayan kanatlarını en azından açmama yardım ettiğiniz için mi? Kâğıdına dürüst kaleminizi seviyorum ve yüreğinizi de… O halde söyleyin şimdi bana:
“Gemilerin de burun direği sızlar mı Şiir Adam, ağlar mı lumbozlar sessizce? Kaptanını yitiren bir dümen, vurur mu gövdesini kıyılara, yoksa rotasız adreslere mi kırar kendini?”
Ne zaman böyle iki ucu…neyse.. sorular çıksa önüme. Edebi(yatı)m aşar kelimelerimi… Hiçbir dilde söyleyemem ama her dilde yaşayabilirim ben.. Daha fazlasını sorana, daha ne demeli ki! Bunun üzerine bir sigara yakarım ben, ve sonra gemileri.. Yok yok, endişelenmeyin, daha fazla daldan dala konmayacağım. Tam da burada kapatacağım konuyu...
Gece sabaha dokunmaya hazırlanıyor. Bedeni uykuya ikna etmek gerek. Satırların uykusuzluğu, gözlerin yorgunluğuna muhalefet olsa da, pazartesi iş demek, güç demek, en tatlı uykulardan kabus bir haftaya uyanmak istememek demek..
Yine yazacağım. Belki o zaman size gülmeyi henüz unutmamış palyaçolardan, kendini lunaparkta pamuk şeker sanan ihtiyarlardan, ayrılıklardan sadakat, aşklardan dünya kurmaya çalışan çocuklardan bahsedeceğim. Belki, mektubu koyup çok okunmuş bir kitabın arasına, karışıp o kara kentin kuru havasına, kendim okuyacağım size satır aralarını.
“Dokuz telefon sesinde duyulmalı umudun son çığlığı ve rutine bağlamalı senin vurdumduymazlığını... esas kadın, bordo eşarbı olmaksızın, elinde bavulu... buruk bir gülümsemeyle bakmalı.. burmalı bakışları... bir parça yağmur yağmalı, yağmuru rüzgârla dağıtmalı ve –SON- yazısının akabinde -İtilmek istediniz belki de, çünkü atlamaya cesaretiniz yoktu- yazmalı, inadına kırmızı!
Kostüm masumiyetti, dekor Ankara ayazı; sahne denize karşıydı, metin Paraguayca. Yönetmen yazara düpedüz abartıyordu; biliyordu ki en kolay roldü ayrılığı yazmak! Canımın nefesi dökülüyordu ciğerlerimden.. kimse sahip çıkmıyordu!
Film bitti…
Kimsenin gözleri dolmasın, ayakta falan da alkışlanmasın, devamı çekilsin diye ısrar edilmesin, eleştirilmesin... sadece... susulsun... düşünülsün ve saygı duyulsun...”
En derin saygılarımla Şiir Adam, en yürekten sevgilerimle…
lorgo
* Şiir Adam (sevgiler)
** Küçük İskender (saygılar)[/size]