İnsan tekerleği olmayan araba. İşaretçilerle dolu bir yarış. Ve bu yarışta herkesin duyduğunda kornaya tüm mevcudiyetiyle bastığı soru, ben kimim? Bir cevap alma bu tecessüsü? Otobiyografi yazmayı düşünen adamın ruh hali... Acaba ben hayat tiyatrosunda devamlı bir suflorun söylediklerini tekrarlayan bir aktör mü yoksa insanları eğlendirmekle muvazzaf bir panayır soytarısı mıyım? Şuursuzluğu şuur addetmenin verdiği izzet zannetdiği hamakatle şuuraltı mutfağında aş yerine mütemadiyen müzehferat üreten ahmak ahçı mıyım? Kişinin kendini sorgulaması... Bilinçli olmak. Acaba beni bu satırları yazmaya iten narsizm kenefi mi bilinmez ama düşünmek üzerine düşünmek lazım. Bernand Shaw insanlar ayda en fazla bir iki kez düşünür ve ben bu ünümü haftada iki kez düşünerek yaptım diyor. Acaba düşünmüyor muyuz? Acaba Cemil Meriç'in dediği gibi biz hafızası yok olmuş şuuru hadımlaştırılmış edilmiş bir toplum muyuz? Şuurunun hadımlaşmış olması: fena. Mağaranın içinde miyiz; dışında mıyız? İdealimiz ne? Kişinin hayali kişinin kendisidir? Hayalimiz ne?

Acaba hayat idealini gerçekleştirecek kadar mı olacak? Nemesinin hışmına uğramak olası. Acaba hayatimizin dümenine neyi koymuşuz? Acaba Meriç'in dediği gibi bizler benliğimin diktatörlüğünde miyiz? Yoksa İbn-i Mirzanin dediği gibi benliğimiz bize binmiş istikbal karanlığında şuursuzca raks mı ediyoruz? Bazı insanlar plak gibi başkalarının koyduklarını çalarmış, bazıları ise bir kitaba bir anıta bir olaya dönüşür ve ebedileşirmiş. Biz neyiz? Biz yoksa başkalarının taktıklarını bile çalamayan bozuk bir gramofon muyuz? Burada insani iyi tanımladığına inandığım bir paragraf sunmak istiyorum: " Ne garip oyuncak su insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiç bir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve âciz içinde çırpınan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden atlar... Bu da hakliar olmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki bütün şiir bütün aşk,bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne olacağını bilen var mi? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve alkışlar. Alkış sahtekarların..." (Cemil Meriç, Jurnal, 3.11.1965). Belki vazifeyi fıtriyemiz ezelden beri devam eden bir oyunda bizden bekleneni, kızmadan, sevinmeden yapıp göçmektir. Fren, fren, fren. Ama varolan bunca kabiliyet neden peki? Acaba bu tüm yazdıklarım, kişinin kendini aynadan seyretmesi kadar ahmakça mi bilmiyorum ama bence bu, bir tur düşen kişinin herhangi bir dala tutunma isteği. Ya da bilinçdışı lağımından arınmak isteği. Ya da hataları setretme arzusu... Ama bizden devamlı çalınan parçaları çalmamız isteniyorsa bir müphem var: neyi çalacağız? Kitab-ı Mukaddes başlangıçta söz vardı diyor. Yoksa sessizlik daha mı önemli bilmiyorum ama, Chateubraind bütün olayların sonu kitaptır diyor. Kitap yani söz, yani okumak... Yakaza halinden şuurun dairesine okumak eşliğiyle girmek. Aydınlatmaktan önce aydınlanmak için okumak. Zihnin malayaniyle iştigalinden kurtarmak için. Daha önemlisi tefekkür için okumak.

Düşünmek yaşama atılan bir kementtir belki. Ya da araftan kurtulmak... Mağaradakilerin girişi: quid rides? de te fabula narratur (Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikayen).


http://www.dream.gen.tr/yasam/dusunm...unene_dair.php