• Reklam
7 sonuçtan 1 --- 7 arası gösteriliyor
  1. #1
    Misafir ewren44 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2006
    Mesajlar
    665
    Karizma Gücü
    0

    Farkındalık

    Arkadaşlar,toplam 8 sayfadan oluşan,çok faydalı olduğuna inandığım bir yorum.Uzun olduğu için sayfa sayfa ekleyeceğim.Flood yapmamak içinde sizlerin her mesajından sonra diğer sayfaları ekleyeceğim.Umarım faydalı olur.
    Kaynak;www.varolmak.com (teşekkürler)

    FARKINDALIK

    Her canlı varlıkta bir miktar farkındalık vardır. Bitkilerde bile, yapılan deneylere göre, değişik düzeyde farkındalık bulunduğu görülmüştür. Yapraklarını gece ve gündüze göre yönlendirirler. Çiçeklerini ışığa göre açıp kaparlar, su durumuna göre kendilerini değiştirirler, hatta insanların onlara ne şekilde davrandıklarını bile farkına varırlar. Eğer güzel müzik çalınırsa veya güzel söz söylenirse bitkinin reaksiyonu farklı, bağırılırsa farklı olduğu deneysel olarak saptanmıştır.

    Hayvanların farkındalığı bitkilerden daha fazla, insanlarınki daha da fazladır. Hatta makineleri bile farkında yapmak mümkündür. İnsan yaklaşınca fotosel ile çalışan açılan kapılar basit bir farkındalık örneği oluştururlar. Fakat bu tür farkındalık etki tepki farkındalığıdır. Belli bir etki vardır ve bu etkiye göre otomatik bir tepki oluşur.

    Newton fiziğinin ikinci yasası “Her etkiye eşit ve ters yönde bir tepki oluşur” der. Bu türden bir etki-tepki ilişkisi şuur gerektirmez. Adeta doğanın kendi programı olarak her durumda ortaya çıkar. Buna “var olma içgüdüsü” de diyebiliriz. Sadece canlılar değil cansız dediğimiz varlıklar da bu tepkiyi gösterirler. Çünkü bir nesneyi yok etmeye çalışırsanız o size karşı direnecektir. Örneğin suyu düşünün. Su her girdiği kabın şeklini alır. Fakat suyu sıkıştırdığınız zaman direnir. Belli bir hacmin altına suyu sıkıştırmak son derece zordur. Suyun ısısını alıp buz haline getirdiğinizde hacmi küçülmez artar. Yani buz, sudan daha fazla hacim olarak varlık gösterir. Kaybettiği ısı enerjisine karşı gösterdiği tepki daha fazla yer kaplamaktır.

    İnsanların çoğu da aynı etki-tepki mekanizması içinde yaşamlarını sürdürürler. Örneğin, yemeyen çocuğunuza siz zorla yemek yedirmeye çalışırsanız o size daha fazla direnecek, yememek için türlü bahaneler bulacaktır. Bu tür etki-tepki mekanizması kendini ispatlamak, varlığını ortaya koymak veya varlığını korumak durumlarında ortaya çıkar. Zayıf hisseden varlığın kendini koruma içgüdüsü ile ilişkili bir mekanizmadır bu. Bu mekanizmada şuur yani uyanıklık durumu yoktur veya çok azdır.

  2. #2
    general21 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-11-2005
    Mesajlar
    99
    Karizma Gücü
    0
    arkadaşım siteden yazının tamamını okudum gerçekten harika bir yazı herkese tavsiye ederim okumasını. sağolasın.

  3. #3
    Misafir ewren44 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2006
    Mesajlar
    665
    Karizma Gücü
    0
    Farkındalık
    Sayfa 2


    Otomobil kullanmayı düşünün. Başlangıçta her hareketin şuurundayız. Yani farkında olarak otomobili süreriz. Vites değiştirmek, frene basmak bir istek sonucu şuurlu bir çaba gerektirir. Oysa ki ustalaşıp otomobille bütünleştiğimizde bu şuur durumu ortadan kalkar. Bir yandan konuşur veya farklı şeyler düşünürken diğer yandan arabayı sürebiliriz. Artık farkında olmaya gerek kalmamıştır. Hareketlerimiz otomatik hale gelmişlerdir. Bu durum her ne kadar daha az yorucu olsa da elbette ki mahsurları da vardır. Faydası, otomobili kullanmayı otomatik pilota bağlamakla dikkatimizi yola daha fazla yönlendirebiliriz. Zararı da farkındalığımızı tümüyle kaybedersek, bu sefer de yoldaki tehlikeleri küçümseriz. Birçok kaza bu yüzden olmaktadır.

    Gündelik konuşmalarımızda da çoğu zaman sözümüzün etkisinin farkında olmayız. Öylesine, gelişi güzel fikir beyan eder sözümüzün karşımızdaki kişiyi ne şekilde etkilediği, onu rencide edip etmediği konusunu düşünmeyiz bile. Sürekli konuşup hiçbir şey söylemeyen birçok insan vardır. Konuşmuş olmak için konuşurlar. Bu durumlarının da farkında bile değildirler.

    Aslında insanların çoğu farkında olmaktan korktukları için çok konuşurlar. Veya sürekli bir işle meşgul olmaya çalışırlar. Hiçbir işleri yoksa da ya televizyon seyrederler veya müzik dinlerler. Bu tür davranışların altında hep kendi ile başbaşa kalma korkusu yatar. Çünkü kendi ile başbaşa kalmak, kendinin farkına varmak demektir ve bu durum pek çok insanın hoşuna gitmez.

    Neden insanlar kendileri ile başbaşa kalmaktan hoşlanmazlar? Çünkü kendi ile başbaşa kalan insan o anın farkına vararak yalnız olmanın derinliğini yaşar. İnsanlar an’da değil zamanda var olmayı tercih ederler. Çünkü zaman geçmiş ve geleceği içerirken, an ikisini de dışlar. Geçmişte hatıralarımız, gelecekte ise ümitlerimiz ve beklentilerimiz vardır. Yani geçmiş ve gelecek çokluktur. An ise tekliktir. Geçmiş ve gelecek çokluktur, çünkü bizim kendimizin dışında birçok insanı ve olayı da içerirler. Oysa ki şimdiki an içinde biz ve dikkatimizi gerektiren konudan başka hiçbir varlık yoktur. Farkında olmak da bizim konumuzla bütünleşmemiz demektir. Yani, ikilik yerini tekliğe bırakmış demektir. Şimdiki anda korkutucu bir yalnızlık vardır. Çoklukta huzur ve güven buluruz. Çokluk oldu mu bizi koruyan, bize sahip çıkan ve seven varlıklar vardır. Ama an içinde teklik (birlik) vardır ve bu durum pek çok insanı huzursuz yapar.

    Zaman içinde yaşayan insan büyüme gereği duymaz. Sürekli onu koruyan ve seven varlıklarla sarılı olduğundan sürekli bir çocuk olarak yaşamını sürdürebilir. Zaman bizim güven duygumuzu besler ve bizim farkında olmamızı engeller. Farkında olmak demek an içinde yaşamak, yani şuurlu ve uyanık olmak demektir. Bunun için de insanın kendi ile başbaşa kalıp yüzleşmesi gerekir. Bir diğer ifadesi, insanın kendini tanıması gerekir.

  4. #4
    student adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-09-2005
    Mesajlar
    5,219
    Karizma Gücü
    8
    e hani yazının devamı


    Teşekkürler arkadaşım,

    selam ve dua ile,

  5. #5
    Misafir ewren44 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2006
    Mesajlar
    665
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı student tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    e hani yazının devamı


    Teşekkürler arkadaşım,

    selam ve dua ile,
    Yazımın başında dediğim gibi,flood yapmamak için,birde toplam 8 sayfadan oluştuğu için,sizlerin mesajından sonra tektek yayınlayacağım.:A


    Kaynak www.varolmak.com

    Farkındalık

    Sayfa 3 Toplam 8

    Asrın başında yaşamış olan büyük mistik Gurdjiev hep “Kendini hatırla” derdi. Bu sözle “kendi varlığının farkında ol” demek isterdi. Hareketlerinin farkında ol, sözlerinin farkında ol, hatta mimiklerinin farkında ol.

    Farkındalığın ilk adımı hareketlerinin farkında olmaktır. Bunun için Gurdjiev ‘Stop’ oyununu icad etmişti. Etrafındaki öğrencilerine hiç beklemedikleri bir anda ‘stop’ der ve onların o anda heykel gibi hareketsiz kalmalarını isterdi. Bu çok zor bir oyundu. Örneğin tam çay içerken çay bardağı dudağınıza değdiği anda stop dendiğini düşünün. Çayı içemezsiniz. Bardağı geri koyamazsınız. Elinizi oynatamazsınız. Ne kadar zor bir durum değil mi? Ama Gurdjiev ‘Tamam’ diyene kadar o durumda kalmak zorundasınız.

    Gurdjiev bu oyunu farkındalığı arttırmak için icad etmişti .Çünkü biliyordu ki farkındalığın ilk adımı bedensel ve fiziksel farkındalıktır. Ondan sonra konuşma ve nihayet var olma farkındalığı gelecekti. Var olma farkındalığı en ileri derecede şuur hali gerektirir. Varlığın farkındalığı etki-tepki mekanizmalarının ötesine geçmeyi gerektirir. Sizin neden var olduğunuzu ve hangi amaca hizmet ettiğinizi farkına varmanız gerekir. Bu şuur hali de en zor olanıdır.

    İnsanlar bu dünyada doğarlar yaşarlar ve ölürler. Fakat pek çoğu neden bu dünyaya geldiğini ve hangi amaca hizmet ettiğini veya hangi ideolojinin oyuncağı olduğunu düşünmez bile. Yaşamları bir hay-huy, bir etki-tepki mücadelesi içinde sürüp gider. Çalışırlar, evlenirler, çocuk yaparlar, çocuk büyütürler, yaşlanıp emekli olurlar ama bir gün olsun “benim bu dünyada var olmamın amacı ne?” diye sormazlar. Çünkü bu sorunun cevabını vermek için kendileri ile hesaplaşmaları, yani başbaşa kalmaları gerekir. Ne geçmişin hatıraları ne de geleceğin hayalleri onları etkilememeli, anında durumun şuurunda olmaları gerekir. Etki ve tepkinin ötesinde durumun şuurunda olabilmek için beklenti ve saplantılardan kurtulmuş olmak gerekir.

    Beklentiler gelecekle, saplantılar ise geçmişle ilgilidir. Oysaki an’da yaşayınca ne geçmişin takıntıları ne de geleceğin beklentileri etkin olabilir. An’ın farkına vararak yaşamak demek tercihli olmayan değerler üretmek demektir. Hiçbirinin diğerlerine göre daha önemli olmadığı güçler, erdemler ve bilgiler. Yani bir bakıma kendi egomuzu (nefsimizi) ön plandan geri çekip, arka plana itmeye benzer bu durum. Etki-tepki mekanizması içinde olan egomuzdur. Egomuz yani nefsimiz bizim ne kadar önemli bir varlık olduğumuzu hep tekrarlayıp durur. Egomuz sürekli bizi korumaya çalışan bir kalkan gibidir. Devamlı bu ego kalkanının arkasına sığınarak kendimizi güvende hissederiz. Bu korunma mekanizmasını da çoğu zaman “haysiyet, izzeti nefis” gibi kavramların arkasına gizleyerek kendimizi haklı göstermeye çalışırız.

    Oysa ki an’da yaşayıp farkında olmak kendi ile her an hesaplaşmak, durumu olduğu gibi görmek demektir. Bunu başarabilmek için de hiçbir değerin diğer bir değere göre daha tercihli durumda olmaması gerekir. Örneğin, “Ben ailemi herşeye tercih ederim. Önce eşim ve çocuklarım gelir. Sonra diğer insanlar” dediğimiz vakit olayları tarafsız bir gözle inceleyemeyiz. Eğer çocuğumuz okulda kavga etmişse mutlaka kavga eden diğer çocuk suçludur. Eğer çocuğumuz derslerde kötü not almışsa mutlaka öğretmen kötüdür. Ya kötü ders anlatmıştır veya çocuğumuza bir garezi bir takıntısı vardır. Bu gibi örnekleri arttırabiliriz.

  6. #6
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    çok güzel bir paylaşım tebrik ederim. bu yazıyı daha önce okumuştum. herkesin okumasını isterim .

    ben bunları uygulamaya çalışıyorum. bazı olaylar insan hayatında tekrar eder durur. olayın bilgisini aldığımızda, farkındalığı yaşadığımızda artık o olay karşımıza çıkmaz. işte dünyadaki sınav budur (bana göre)

  7. #7
    Misafir ewren44 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2006
    Mesajlar
    665
    Karizma Gücü
    0
    Farkındalık

    Sayfa 4
    Sayfa 4 Toplam 8

    Tercihli değerler içinde yaşayan insanlar için daima kendileri haklı, karşılarında duran haksızdır. Bunu gündelik yaşamda gördüğümüz gibi, politikada ülkeler arası ilişkilerde de görüyoruz. Kendini tehdit eden bir hayali düşman yaratarak varlıklarını sürdüren ülkeler, aslında en fazla korku içinde yaşayanlardır. Bu korkuyu da alet olarak kullanırlar. Korku sayesinde ülke halkı istenileni daha kolay kabul eder. Korku, insanın bağımsız düşünmesini engeller. Korku insanın büyümesini engeller. Sürekli çocuk kalan insan ise daha kolay alet olur. Oyuncak haline gelir ve hiçbir zaman şuurlu bir varlığa dönüşemez.

    Gündelik yaşamda farkında olmak demek, diyalektik mantığı da aşmak demektir. Diyalektik mantıktan kasıt ikili karşıtları içeren düşünce sistemidir. Örnek olarak, karanlık-aydınlık, iyi-kötü, doğru-yanlış, büyük-küçük, güzel-çirkin, canlı-cansız gibi karşıt kavramlar. Karanlık-aydınlık örneğini ele alalım. Karanlık ışığın olmadığı durumdur. Aslında tam ışık enerjisinin bulunmadığı uzay parçası olamaz. Çünkü ışık bir enerji dalgasıdır ve bu dalgaya elektromagnetik enerji denir. Elektromagnetik enerjinin geniş bir spektrumu (tayfı) vardır. Bu tayf görünen ışıkla sınırlı değildir. Görünmeyen kırmızı altı ve mor ötesi ışık, radyo dalgaları, TV dalgaları, x-ışınları yani röntgen dalgaları, radar dalgaları ve radyoaktif çekirdeklerin saldığı gamma ışınları da bu tayfın içinde bulunurlar. Yani, her biri ışık sayılır. Şu halde, karanlık sandığımız uzay bölgesinde tüm bu görünmeyen dalgaların varlığından haberdar isek, artık karanlık kavramı bizim için farklı bir anlam taşımaya başlar. Farkında olmakla aydınlık-karanlık ikilemini de aşmış oluruz.

    Bunun gibi iyi-kötü, güzel-çirkin ikilemleri mutlak olmayan göreli kavramlardır. Bize göre iyi olan bir diğerine kötü sonuç verebilir. Bizim için güzel olan da bir başkasına çirkin görünebilir. Diyalektik (ikilemci) düşünce insanı kısıtlayan, onun geniş düşünmesini engelleyen düşünce sistemidir. Daha eski yunandan itibaren Aristo mantığı olarak bilinen düşünce sisteminde dialektik mantık vardır. Bu düşünceye göre varlık hem kendisi hem de karşıtı olamaz. Yani, karanlık aydınlık olamaz. Oysa ki, biraz önce açıkladığım üzere, karanlık ve aydınlık kavramları bizim algılama gücümüzün sınırlı oluşundan ortaya çıkmış pratik kavramlardır.

    Günümüzün düşünce tarzı büyük çapta var-yok ikilemi üzerine kurulu olduğundan özellikle batıda bilim ve teknik büyük gelişme göstermiştir. Çünkü teknik geliştirmek için nesneleri tanımlamak ve onları çevrelerinden yalıtmak, etiketleyip isimlendirmek ve dolayısıyla dialektik mantık kullanmak gereklidir. Bu sayede yeni aletler ve metodlar geliştirilir. Bu sayede teknoloji geliştirilir. Diyalektik mantık öylesine yaygındır ki, tüm dünya bu mantık etrafında dönmektedir diyebiliriz. İnsanlığın bugünkü durumundan hem başarısından hem de başarısızlığından dialektik mantık sorumludur dersek pek yanlış olmaz.

    Dialektik mantık ya-veya mantığıdır. Klasik bilim tümüyle ya-veya mantığı üzerine kuruludur. Makineler ya-vaya mantığı ile çalışırlar. Bir elektrik devresi ya açıktır veya kapalı. Bir musluk ya açıktır veya kapalı. Klasik ya veya mantığına göre bir nesne ya dalgadır veya parçacık. Hem dalga hem parçacık olmaz. Oysa ki Kuantum kuramına göre her nesne hem dalgadır hem parçacık. Şu halde karşımıza yeni bir mantık çıkmaktadır. Bu da hem-hem mantığıdır.

    Hem-hem mantığına göre karşıtlar mevcut değildir. Yani, bir kavram hem kendisidir hem de karşıtı. Arada kesin bir ayırım yoktur. Örneğin, canlı-cansız ayırımı tamamen bizim zihnimizde olan bir ayırımdır. Öyle varlıklar vardır ki hem canlı hem de cansız sınıfına dahil olur. Virüsler bu türden canlılardır. Uygun şartlarda yaşayıp çoğalırlar. Uygun olmayan şartlarda kristal şekline dönüşüp beklemeye geçerler. Yani virüs bir bardak veya bir kuartz kristali gibi etrafından herhangi bir besin almadan yaşamını sürdürebilir. Yaşamını sürdürebilir, diyorum çünkü şartlar uygun olunca yeniden canlanıp çoğalmaya başlar. Fakat akla şu soru geliyor: “Virüs kristal halinde iken şartların uygun olduğunu nerden biliyor?” Eğer bir cam bardak gibi olsa çevresinin önemi olmaması gerekir. Cam bardak için çevre önemli değildir. Fakat virüs çevresinden haberdar oluyor. Demek ki kristal halinde dahi farkındalığı sürüyor. Farkındalığı olduğu sürece yaşamına devam ediyor.

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •