Karanlığın yüzü yırtılıyor.
Gözyaşı damlıyor kâğıdın üzerine. Harfler kayıp bir kenti özletiyor: kent, çaresiz; kent, hüzünlü; kent, kaybetmiş; kent, tükenmiş; kent…
İşte bu kente biz, hayat diyorduk ve anlamını buluyordu her şey.
Gece.
Kalabalıklardan arta kalan mutantan bir hüzün.
Bu kimin umurunda?
O kirli karanlıklardan,
Şehrin cansız bedeniyle her gün inatlaşmaktan.
Tek kelimelik gülümseyişleriyle gezinen ve küfürleşerek sürdürdüğümüz sedef nüktesi bir hayattan başka ne anlaşılabilirdi?
Sessizlik,
Usulca kayıp ruhumuza dokunur.
Bir başka görüntüdür aslında penceremizin camına yansıyan.
Gözlerinizi kapatmanız yetiyor.
Ve kelimeler,
Beyninizin etrafında köpek balıkları gibi dolaşmaya başlıyor.
Rica ederim, siz denemeyiniz.
(Biz denedik olmadı çünkü!)
Bu ıssız haliyle sokaklar, bir insan yalnızlığını solukluyor. Biraz somurtkan yüzü var oysa, biraz da kararsız. Nasıl anlatacağımı tam olarak kestiremiyorum. Çünkü, gözlerinizin içine baka baka size yalan söylüyorum!

/ Siz? /

Uğultu.
Yüzlerinizde,
Gerçeği gizlemek için sevimli bir maske yok mu?

/ Gerçek nedir? /

Gürültüyle çatıyor kaşlarını gece, ıslak ıslak homurdanıyor, maskeler düşüyor zifiri karanlıkta, ışıklar yanınca anlaşılıyor her şey, ortada savrulan renkli kâğıt parçacıklarıyla, bunu mu gizlemiştin?

/ Kim? /

Kaşları çatılıyor, ıslak ıslak homurdanıyor gece.

/ Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu. /

Gözleriniz,
Nefs kaleminden süzülüyor, lacivert bir kan ruhumuzda soluklanıyor.
Bu ıssız haliyle, sokakların yalnızlığı solukladığı gibi.
Rutubet, yalnızlığımızı paslandırmış olmalı.
Sigarasını yakıyor, aynadan uzaklaşıyor, bir yusufçuğun gözlerine düşüyor, hesaptan korkuyor, iltica ediyor, gözlerini kısıyor, öyle bir kısıyor ki gözlerinden yaş geliyor. <******>
Silik tambur sesi.
Bir bakış daha dans ediyor, dağınık saçlarının kuytularında, aldırmıyorum.
Sesler, tambur sesiyle eriyor.
Her şeyin bittiğini sandığı bir anda kendini aldatmış hisseden cümlelerle sınıyor.
Hoyrat bir figür, tut kelimelerinin ellerinden, saçlarını okşa yeşil gözlü yalnızlığının.
Aşk bu şairim, ne yapsan başa çıkamazsın.
Yağmur ırmakları düşlerdim, ay ışığında boğulmayı, ansızın kaybolmayı. Soluk bir gündü sahilinde sabahladığımız. Kıpır kıpır bir rüya ile, yoksun; demiştin. Gözlerinin yeşilinde sırlanmıştı her şey. Yakasından tutup, gözlerini süzerek ayrılığın… / Bana böyle şeyler söylemeyiniz!/ Gölge varlıklar süzüldü aramıza, kalplerimizi çaldılar…
Madam, sana yalan söylüyorum.

Ve sonuç şöyle bağlanır: Aşk için dağları delen insanlık, artık çıkmaz bir yola girmiştir…



Cahit Külekçi