Şu anda gözlerinde gördüklerim: Titreyen yağmur damlacıklarını şehvetle yutan kâgir, cumbalı evlerin yarım adımlık kaldırımlarına, düzensiz aralıklarla dikilmiş sokak lambalarının ışığını, ayışığının parlaklığından ayırt etmekteki inanılması güç yeteneklerini birbirleriyle kıyasıya savaşarak sergilemekten geri durmayan pervânelerin efsunlu parıltısına inat, bir kayan yıldız sekmekte gözbebeğinin (başa b)elâ buğusundan; uğul ışıl...

Kaçırma bakışlarını benden, anlatacaklarım var! Biliyorum, bilmemek mümkün mü hem; kocamansın, koskocaman ellerin, yüreğin; kolay değil sen bir devsin oysa ben bir cüceyim gözbebeklerinde bak ama sakın kaçırma bakışlarını benden. Bir iki aklıevvel çıkıp meydana ’cambaza bak’ oynatabilir ele güne, sen kanmazsın; bilirim. Hepsine çok yukarılardan bakarsın; uzak, ihtişamlı gövdesini rüzgârda eğerek çocukların korkularını gölgeleyen dev bir çınar gibi ve asla kanmazsın el çabukluğuna. İşte o yüzden ’hokus pokus’ yapmıyorum, seni kandırmaya çalışmak ne çocukça bir davranış olurdu bunca geceyi güne beraber iliklemişken. Yalnızca, bütün içtenliğimle yalvararak sesleniyorum "bana bak!", karşında tamamen savunmasızım; bir sokak köpeğiyim Bağdat’ta Al Maghrib caddesinde mağrur adımlarla yürümekte olan o canlı bombanın başımı okşamak için durduğunda avucundan dökülen huzurun altındaki Arap’ım, Othello’msun: "Öpmüştüm seni öldürmeden önce, öyle olacak yine... öldürüyorum kendimi can vermek için öpüşünde..."

Bak ve söyle, ne görüyorsun gözlerimde? Gör ve şimdi git dönüp sırtını bana; gölgen yeter...

Yok, ölüm olamaz bu yağmurdan sonra toprak kokusu tenine siniyorken. Sonbahar denen mevsim varken âlemde ve yapraklarını sarartıp, arsızca soyunurken ağaçlar ölüm nasıl varolabilir söylesene? Çocuklar hâlâ kukalı saklambaç oynayabilirken sokaklarında İstanbul’un ve İstanbul hâlâ sen demekken benim için...

Bakışlarından hüzün mü akıyor yoksa? Yapma, gerçi yakışır hem bu mevsime hem bu çağa. Yakışır, doğru ama sana yakışmaz. Sana bir tanrı olarak zamanın ötesinde sevinçler yaraşır, doyumsuz tatlar, damağında idam edilesi ve unutulmayacak kokular yüzyıllar sonrasına aşıp ulaşacak nefesinde. Yağmurun tadı, kokusu tenin olmalı faraza ya da denizdeki bu yosun kokusunun yeşili gözlerinde kıvranmalı; bir tanrıya gündelik renkler kuşanmak yakışık almaz: gülümse, ölüm varolamaz...

Bak sana bir öykü anlatacağım dilim döndüğünce. "Mutlu bir yıl bir gün kadar çabuk geçer. Bir gecelik üzüntü sonsuza dek sürecekmiş gibi gelir", diye söylendi Süleyman Vecdi. Süleyman Vecdi, beyaz sakallarını ovuşturmakta olanı odadakilerden ve gözleri gök mavisi, uzun boyludur ama sırtında sevimli bir kamburu vardır. Bu kambur üzerine rivayet muhtelif olmakla beraber en muteber olanı bu kamburun rahleye eğilerek geçirdiği gecelerin ona bir nişanesi olduğudur. Kalın urganın ucundaki genç kız garptan gayba salınıverdi, altındaki iskemleyi toparlarken Abbas Mehdi, çıplak ayaklarına değince. Abbas Mehdi, kara tenini her daim bembeyaz bir mintanla örter ve teninin karalığına inat zifirden hallice gözbebeklerinde hep aynı zekâ parıltısı mevcuttur. Çocukluğundan bu yana yanından hiç ayrılmamıştır babalığı Süleyman Vecdi’nin ve öylesine kopmaz bir bağ kurulmuştur ki aralarında artık, Süleyman Vecdi düşünür, Abbas Mehdi görür hatta yapmıştır bile çoktan Süleyman Vecdi düşünmesini tamama erdirmeden. Son bir kez dönüp düş kadar beyaz, genç kıza bakarak Süleyman Vecdi bir elham daha savurdu odaya ve ekledi, "Mutlu bir yıl bir gün kadar çabuk geçer. Bir gecelik üzüntü sonsuza dek sürecekmiş gibi gelir." Şam’da o gün hava 43 dereceydi ama serince olacaktı gece gene de ve o odada gümüşümsü bir gülsuyu rayihası bırakmıştı Süleyman Vecdi ardısıra; iki gün dinmedi. Şimdi artık aynı kokuyu koklamak olanaksızdır bu odada herşeye rağmen çünkü onlar ölüme inanmışlardı ve tanrı değillerdi... Kusursuz, birinci sınıf bir masaldır bu bak. Kabul, belki de ben o gün Dilkûşa’da bu hikâyeyi kendisinden dinlediğim meddah evsafında bir ’dil cambazı’ değilim, zaten o da söze şöyle başlamıştı, bak dinle: "Hak dostum hak , Yanıldım bir çırak aldım yanıma eve gelmez külhani dükkanda yatır, kovsam o da düşmez şanıma kibardır çarşafsız yorganda yatır, hâşa huzurdan ustası çırağını sever eşek aldı pazardan eşek göze geldi çatladı nazardan, eşek çıktı mezardan eşeğin aşkından ormanda yatır, bizim çırak da hırtıyı pırtıyı toplamış külhanda yatır, zamanı evailde... "

Şimdi sen söyle, böyle hikâyeler anlatıyorken insanlar hâlâ ve kış bitiminde bahar gelince bütün şehrin kokusu değişiyorsa, yağmur damlaları titreşiyorsa Arnavut kaldırımlarında, yosun kokusu sinmişse tirşe çizgili defterlerinin sayfalarına şu yazarın sırf İstanbul’da, Kabataş’ta ’İskele Çay Bahçesi’nde yazmayı âdet edindi diye ve şu paçalarında son ada vapurunun telaşını tüttürmüş delikanlı az sonra pek de güzel olmasa bile, az ötedeki otobüs durağında Eminönü otobüsünü bekleyen bu esmer kıza âşık olabilecekse ölmek varolabilir mi, hiç yoktan bu sonbahar, söyle?

Yok, kaçırma bakışlarını benden asla! Bak ve söyle, ne görüyorsun gözlerimde? Gör ve şimdi git dönüp sırtını bana; bana gölgen yeter...


Burçin Özdeş