Doktorun uzattığı kağıdı imzalarken eli titriyor babamın. Ameliyattan başka çare kalmamış. Yanan deriyi sıyırmak gerekiyormuş. Tehlikeli bir ameliyat. Babamla göz göze gelmemeye çalışıyor doktor, ilaç firmalarından birinin hediye ettiği kalemi parmaklarının arasında çevirip duruyor. Reçetenin en başına yazdığı aletin biraz pahalı olduğunu söylüyor amcama. “Hastamız iyileşsin de, para hiç önemli değil, doktor bey”, diyor amcam. Sesi titriyor, ağzının içine bakıyor doktorun. Koluna girip babamı çıkarıyorum doktorun odasından. Kimseye bakmadan, yüzünün bütün donukluğuyla yürüyor. Yanında benim olduğumun farkında bile değil. Çıkış merdivenlerine doğru yürüyoruz. Şimdiden hazırlıyor sigarasını. Merdivenlerden inerken amcam yetişiyor; “Şimdilik yengeme söylemeyelim, istersen, abi, daha fazla perişan olmasın kadıncağız”, diyor. Annem çıkış kapısının önünde, bizi bekliyor. Başörtüsü omuzlarına düşmüş, aldırmıyor. Bakışlarına yakalanmak istemiyoruz hiçbirimiz. Amcamdan ateş isteyip sigarasını yakıyor babam. Dört günlük sakalımı kaşıyorum, canım sigara çekiyor. Babam sanki yiyor sigarayı, iki nefeste yarılıyor. Annemin sesiyle delik deşik oluyoruz; “Ne dedi doktor?” Babamın donuk bakışları gözlerime oturuyor. Ameliyat olacakmış, demek geliyor içimden, tehlikeliymiş, geç oğlunla doyasıya otur. Amcam önce davranıyor; “Her geçen gün iyiye gidiyormuş. Biraz daha sabırlı olmalıymışız, yenge.” Annemin duymak istediği de bu zaten. Başörtüsünü omuzlarında savura savura pencerenin önüne koşuyor. “Çok şükür, çok şükür...” deyip el sallıyor oğluna. Kardeşimin yattığı oda zemin katta, penceresi hastane personelinin otoparkına bakıyor. Günlerdir eniştemin arabasında yatıp kalkıyoruz. Teyzem termostan doldurduğu çayla birlikte birer parça ıspanak böreği tutuşturuyor elimize. Babam yemek istemiyor, arabanın içine girip uzanıyor. Bir sigara daha yakmış. “ Çok sigara içiyor, bir iki lokma bir şey yeseydi bari”, diyor teyzem. “Acıkmamıştır”, diyorum. “Biraz daha börek ister misin?”, diyor. İstemiyorum. İyice sokuluyor yanıma. “Ne dedi doktor?”, diyor, sesini biraz kısarak. Susuyorum. “Kötü mü?”. Üsteleme teyze. “Neden susuyorsun, söylemem ablama”. “İyi, iyi”, diyorum, “biraz sabırlı olmalıymışız”. Ameliyat olacak, tehlikeli bir ameliyat, git annemin kulağına fısılda... söylesem... kızarlar... Sigara içmek için ağır adımlarla uzaklaşıyorum. Biraz yürüsem iyi olacak. Bu gece de refakatçiyim. Uzun, upuzun bir gece daha.


Otobüs. Kravatımı çözüp torbaya atmıştım. Kolonya istemiştim muavinden. Yetmemişti. Bir şişe de su. Sigara üstüne sigara içmiştim otogarda otobüsü beklerken. Ağzım çamur gibi olmuştu.


- Kardeşini hastaneye yatırdık. Şenlikte yangın çıkmış. Ağır yanıkları var. Gelsen iyi olur.


Akşama doğru amcamın telefonunu odama bağladıklarında anlamayan gözlerle resmi gazeteyi okuyordum. İçimde gün boyu süren bir sıkıntı. Yüzümde sabah sabah beni dakikalarca aynanın karşısına mıhlayan bir bezginlik. Soğuk suyla başımı yıkamış, tıraşımı olmuş, tıraş losyonumu sürmüştüm ama kurtulamamıştım yüzümdeki bezginlikten. Kötü şeyler olacağını düşünüp dikkatli davranmıştım gün boyu dairede. Geveze müdür bozuntusunun toplantıyı kısa kesmesini hiç o günkü kadar istememiştim.


Gazetelerin sanat sayfalarındaki sinema haberlerini, sinema yazılarını kesip özenle dosyalayan kardeşimin görüntüsü vurmuştu otobüsün camına. Yüzünden eksik etmediği gülümsemesi. Gene birinin konuşmasını taklit ediyordu ya da benim bıyığımla oynayışımı, yürüyüşümü, pantolonumu belimden yukarı çekiştirişimi.


Üst caddede top oynuyorduk. Kardeşim faul atışı için gerildi, gerildi... Ayağı kaydı, bağırışlarımızı duymamıştı. Yıllardır bitirilemeyen inşaatın bodrum katı için kazılan derin, dik çukura yuvarlandı. Yandaki merdivenlerden aşağı koşturup inşaatın içine dalmıştım. Burnundan, kulaklarından kan sızıyordu. Başı kucağımdaydı. Günlerce hastanede sabahlamıştık. Kurtulmuştu. “Gene kurtulacak”, diye mırıldanmışım. “Efendim?”, demişti yanımda oturan kırmızı tespihli şişko herif. Sırıtmıştı bir de üstüne üstlük. Suratına okkalı bir yumruk atmak gelmişti içimden. Dudak büküp başımı çevirmiştim.


-Alo, abi, nasılsın.


-İyiyim, sen nasılsın? Nasıl gidiyor şenlik?


-Her şey çok güzel. Bugünkü gazetede okudum, akşam TRT 2’de Bisiklet Hırsızları


oynuyormuş. Videoya kaydeder misin?


-Tamam, kaydederim. Bana bak, oldu bittiye getirip gitmişsin şenliğe. “Parası da yoktu”, diyor annem. Üzülmüş kadıncağız.


-Param var, merak etme. Dönünce anneme kocaman bir öpücük hediye eder gönlünü alırım. Bisiklet Hırsızları’nı kaydetmeyi unutma, abi.


Bisiklet Hırsızları’nın kaseti elimde girmiştim acil odasına. Sedyedeki her yanı kara genç kardeşim miydi? Üstümü başımı parçalamak, avazım çıktığı kadar bağırmak istemiştim. Yanına yaklaşamamıştım. Yürüsem bacaklarım dayanamazdı, yığılır kalırdım. Elini yavaşça kaldırıp sallamıştı. Video kasetini göstermiştim.


Kardeşim karşımda. Saat gecenin üçü. Sayıklaya sayıklaya uyandı. Ağzında köpükler. Hemşireyi çağırdım. İlaçlardanmış. Üç gündür tahliller umut verici. Bir de idrara kolayca çıkabilse. Ayaklarının üşüdüğünü söylüyor. Çarşafla örtüyorum. Gülümsüyor. Su içiriyorum.


Annem pencerede, el sallıyor. Arabaya geçip biraz uyumasını söylüyorum, uyumayacağını bile bile. Gündüz nasıl da sarılmıştı kardeşimin sevgilisine. En önde, pencere demirlerine sıkı sıkı tutunuyordu kız. Öpücük yolluyordu. Pencereden uzaklaşınca anneme sarılıp ağladı. Yüzünü okşuyordu annem, iyileşeceğini söylüyordu. Arkadaşlarından bazılarının ölüm haberlerini getirmişti. Kardeşime söylemedik.


-Ölmek istemiyorum, abi.


-Ölmeyeceksin. Film çevireceğiz, unuttun mu? Zengin kız, fakir oğlan... Çeşme başında aşık olurlar birbirlerine... Nasıl, değişik bir konu, değil mi?


Gülmek ne kadar acı veriyor yüzüne. Uyumasını söylüyorum. Hafif hafif inleyerek uykuya dalıyor.


Tansiyonumu ölçüyor hemşire. Normal. Yatacağım sedyeyi gösteriyor. Yatıyorum. Amcamın tansiyonu Biraz düşük. “Olur”, diyor hemşire, “kurtarır.” Yanımdaki sedyeye uzanıyor amcam. Damarımı bulup iğneyi batırıyor hemşire. Elimi açıp kapamaya başlıyorum. Gözlerimi tavana dikip öbür kolumu alnıma koyuyorum.


“Yarın sabah erkenden ameliyata alacağız. Kan lazım. Her an kan verebilecek iki kişi de hazır bulunsa fena olmaz.”


İki kolunda da yanıklar var. Hemşire kan alacak damar bulamıyor. Bacaklarına bir iki kez batırıp çıkarıyor iğneyi, olmuyor. Kontrolleri yapan nöbetçi doktor sinirlenip iğneyi alıyor hemşireden. “Biraz canın yanacak, ama sık dişini yakışıklı”, diyor kardeşime. Kasıklarından diklemesine batırıyor iğneyi. Biraz bastırıyor. Kardeşimin yüzünde acının buruşması. Dayanamıyor, bağırıyor. “İşte bu kadar. Bunu yapmak zorundaydım, yakışıklı”, diyor doktor. Şırınga kan dolu.


Hemşire iğneyi çıkarttığı yere pamuk bastırıyor. “Tamam, beyefendi, kalkabilirsiniz”, diyor. Kalkıyorum. Hemen bir başkasını yatırıyorlar sedyeye. Amcamı bekliyorum. Gömleğinin kolunu düğmeliyor. Babam kapının önünde. İki ünite kan bulabilmiş. Eniştemle birlikte bir iki kişi daha giriyor içeri. Onlardan da kan alınacak. “Siz gidin, biz geliriz”, diyor amcam. Babamın koluna giriyorum.


Evinden küçük televizyonla videoyu getirmiş eniştem. Köşedeki masayı kardeşimin yatağının ayakucuna çekiyoruz. Prize ancak uzatma kablosuyla yetişebilen fişi takıyoruz. Eniştem kanalları ayarlarken, ben kardeşimin yastığını biraz daha dikleştiriyorum. Şimdi daha iyi görüyor. Süssüz harflerle filmin adı çıkıyor önce. Kardeşimin yüzünde bir gülümseme. Günlerdir yüzüne vuran ölüm tedirginliği bir süre için dağılıp gidiyor. Filmden aldığı keyfi gözlerinden okuyorum.


Arka arkaya üç kez seyrediyor filmi. Babayla oğulun kaldırıma oturduğu sahneyi defalarca geriye sardırıyor. Pencerede annem, darmadağın gözleriyle, oğlunun film seyredişini seyrediyor.


Ameliyathaneden apar topar çıkarıp ambulansa bindiriyorlar. Babam tam arabanın yanında, kardeşimi görür görmez bayılıyor. Babama koşturuyoruz. Annem hâlâ kızgın, “bana nasıl söylemezsiniz, nasıl söylemezsiniz”, diye bağırıyor. Teyzemler sakinleştirmeye uğraşıyorlar. Amcam, eniştem, ben yoğun bakıma koşturuyoruz. Kapısına kadar çıkıyoruz. Bir doktor bulmak için sağa sola bakınıp duruyor amcam. Çöküp kalıyorum kapının yanına. Uzayıp gidiyor bekleyiş. Yoğun bakımdan çıkan doktorun etrafını sarıyoruz. Başını öne eğiyor. “Maalesef, yakışıklıyı...”