Zifir karanlık caddeler, sokaklar ve Küre’li Sait’in evi. Ay ışığı dersen girmez bu haneden içeri, tıpkı güneşin girmediği gibi. Saat 10 civarı. Oda buz kesmiş. Zati ısınmıyordu aylardır. Sait’in karısı Zeynep, üç tane de kızı var. İki duvarın birleştiği köşede, tek bir ışık yanıp sönüyor. Belli, Sait gene derin dertlerde. Ah İstanbul, taşı toprağı altın İstanbul... Köyünde yokluk var diye seneler önce gelmişti buraya. Bir plastik fabrikasında çalışıyordu. Sigortası dersen yoktu ama çalışmak gerekti. Ya ne yapacaktı? Zeynep o zamanlar güzeller güzeli... Bembeyaz teni, kara gözleri... Ne zaman görse, yüreği dağlanırdı Sait’in. Başlardı “Karadır kaşların, ferman yazdırır, bu dert beni diyar diyar gezdirir” demeye. Dağ ceylanım, ne hallere geldi, diye düşündü. Bu hastalık olmasa...Çalıştığı yerde ne korunması vardı, ne bir şeyi... Doktor öyle söylemişti. Ciğerleri çürüyordu Sait’in. Ne yapsın, baktı olmadı, bırakıverdi işi. Ondan sonra da hangi kapıyı çalsa yüzüne kapanıverdi.
O da bilirdi köyünde kalmasını ama olmamıştı. Köyü dar gelmişti. İstanbul için büyük şehir diyorlardı. Herkese kucak açar diyorlardı. Taşı toprağı altın diyorlardı. Şimdi köyünde olsa, bulur buluştururdu. Hiç değilse evlerinde sıcak ekmekleri olurdu. Sobaları da yanardı. Ağaç kesmeye kalksa, nereden kesecekti? Ağaç diye her tarafa betondan canavarlar dikmişlerdi. Bu muydu büyük şehir? İnsanları kurt olmuş. Ne ananın çocuğa, ne çocuğun babaya faydası var burada.
Dışarıda kar yağıyordu. Kendi çocuklarına zulümdü ya kar, başkalarına nasıl da oyun oluyordu. “Adaletin bu mu?” diye haykırdı içinden tüm gücüyle. Sesi çıkmadı, çıkamadı. Köyü geldi aklına. Meşe ağaçları, köknarlar... Dağ başında bile meyve ağaçları vardı. Sonra çocukluğunu hatırladı. “Ah be!”, dedi, “Çocukken her şey nasıl da kolaydı.”
İçi titredi. Nasıl ısıtmalıydı ki bu evi, nasıl? Aklına çare gelmiyordu. Senelerce namusuyla yaşamıştı. Gururu hep önde giderdi ama bu açlık, bu sefalet insanda ne gurur bırakıyordu, ne haysiyet. Bir sigara daha yaktı. Tabakasına baktı. Babasından kalma bir emanetti. İçinde tütünü, sarma kağıdı vardı. İçmemesi gerekirdi ya, sıkıntıdan, ne yapsın.
İnsanlara ne kolaydı, ‘git köyüne’ demek. “Gitmeye gideyim de orada ne yapacağım. Bağ bahçe desen, satmış savmışlar çoktan. Irgatlık yapmaya kalksam, bu halimle kim alır ki?” Ne demek lazım. Dışarıdan yorum yapmak kolaydı işte. Ama gel gör ki tok açın halinden de anlamıyordu. Aklına bazı fikirler geliyordu gelmesine de o yapamazdı. Nasıl yapsın?
Çoluğu çocuğu aç bir yandan da. Gariplerinin suçu ne? Yok, yok yapamazdı, ne olursa olsun. Adını hırsıza çıkartamazdı. Namusu, şerefi... Ya çocukları, karısı... Sıkıldı.
Ayağa kalktı yavaşça. Uyanmasınlar diye parmaklarının ucunda yürüyordu. Kapıyı açtı, dışarı çıktı. Saat 02.00 civarı olmalı diye düşündü. Aşağıdaki parka doğru yürümeye başladı. Hep önünden geçerdi. Bankları hatırladı. Çöp kutularını... Hepsi tahtadandı. Parkın köşesinde de bir bakkal vardı. Sahibini tanımaz etmezdi ama gün gelir öderdi borcunu. Yerden bir taş aldı, camını indirdi aşağı dükkanın. Tam bir şeyler alırken ellerine, dükkanın üstünde yanan ışığı fark edemedi.
Birden bir bahçe gördü. Çocukları, Zeynep’i... Hep beraber gülüşüyorlardı. Bak, güneş nasıl da ısıtıyordu içini. Sait’i çağırıyorlardı yanlarına. Adım atmak istedi. Atamadı. Sesi de çıkmıyordu.
Aşağıya indiler evlerinden. Yerde yatan bir adam vardı. Etraf kan gölüydü. Ellerinde sımsıkı sarıldığı bir şey, kanla kaplı kupkuru bir ekmek tutuyordu.
04.03.2003
Çiğdem Ağbulak


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

