Adam sırtını çevirdiği resmi göremiyordu. Karşısında oturan kadına bakmaya korkuyor gibiydi. Oturdukları masanın sağı solu, garip insan yığınları ile doluydu. Adam konuşuyordu. Kadın, dinliyordu. Adamın arkasını döndüğü resme bakıyordu ara sıra... Kadın içinden gülümsüyordu.
“Çizgi filmden fırlamış gibiydi karakterler. Uzun dalgalı, kızıl saçlarına takılmış bir duvak, bembeyaz bir gelinlik vardı üzerinde kızın. Bakışları, iç ısıtacak kadar içtendi. Adamın üzerinde bir smokin, kızın ellerini tutmuş. Başlarının üzerinde bir ağaç dalı. Belli, bahar yeni gelmiş. Tomurcuk çiçekler açmış adamın başında. Kızın olduğu yerde, dal üzerinde bir kuş, kapamış kanatlarını adamı seyrediyor. Adamın bakışları acıklı gibi. Zorla mı evlendiriyorlar ne?”
“Bitmeli” diyordu adam. Kadın, “hayır” diyordu içinden. Dillendirebilse hallolacak ama dillendiremez ki. – ölecek sanki-
“Ne serden ne yardan geçebiliyorsun” diyordu adam. Bilseydi keşke, ikisinden de vazgeçeli çok olmuştu. Kadın ölümü içinde büyütüp narin bir çiçek gibi, korumuştu. Şimdi ölmekten deli gibi korkuyordu. O vardı, nasıl ölecekti.
Adamın acı çekmesine öyle içerliyordu ki, “herşeyi berbat ediyorsun kızım” diye söyleniyordu. Oysa ikisi de birbirlerini, birleşip çağlayan bir nehrin kolları gibi hasretle beklemişlerdi. Bu hasret bitmezdi...
Çiğdem Ağbulak


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
" 
