Gülerek geldi dünyaya. İlk suçun cezasını bir ömür boyu ödedi. “Acı” koydular adını.
Acı aşağı, Acı yukarı, Acı, Acı, Acı. Sevmedi hiç ismini. Hiç yaşamadığı bir duyguyu isim olarak taşımak anlamsız geliyordu. Turşu bile yememişti. Adı, sıfatı, sonucu acı olan her şeyden uzaktı.
___Patlıcan nasıl?
___Biraz acı.
___ Kalsın, derdi manava.
Hayatında hiç patlıcan almamıştı.
“Çok acı çekiyorum dostum” diyenlere hiç yardımcı olamamıştı. Çünkü hiç acı çekmemişti.
“Acaba” derdi kendi kendine; “Acı çekmek kuyudan su çekmeye benzer mi?”
Acıların kadını Gülben'i hiç anlayamamıştı.
Elini bir bıçak kesse gülerdi. Dedik ya acı çekmemişti hayatında.
Bir de kız kardeşi vardı. Doğduğu andan itibaren, bir ömür boyu, hep ağlamıştı. onun da adını Sevinç koymuşlardı.
Olacak ya edebiyat öğretmeninin “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” sözüyle ne kastedilmektedir, söyle yavrum?” sorusuna cevap verememişti. "Patlıcanı kırağı” çalmazı açıklayabilirdi. Ama acıyı asla.
Unutmadan, kahramanımız Acı, bir yazardı. Birkaç gazetede birden yazıyordu. Okurları gazetelerini alınca öncelikle onun yazılarını okuyorlardı.
Acı dışında her konuda yazıyordu. Yazdığı kitaplar basıldığı gün tükeniyordu. Ünü sınırları aşmıştı.
Ve bir gün kendisini hâkimin karşısında buluverdi.
“Karar!
Anayasanın bilmem kaçıncı maddesinde belirtilen esaslara aykırı olarak, milleti falana filana kışkırtmaktan 20 yıl hapsine, 325.000 TL. ağır para cezasına...”
O gün büyük acı çekmişti.