Atatürk, Vahdettin konusunda nasıl yanıltıldı?
MUSTAFA ARMAĞAN
m.armagan@zaman.com.tr
Tarihte “son nokta” yoktur; olamaz da. Donmuş değil, dinamik bir süreçtir tarih. Vakalar değişmese bile algılanmaları zamanla değişir. Daha önce bakılmamış açılar ortaya çıkar, yeni tanıklar konuşmaya başlar, elde edilen bilgiler yeniden harmanlanır ve yeni sentezler doğar bunlardan.
Bugün üzerinde duracağımız örnek ise bildik bir konuda: Vahdettin hain miydi? Bu soru son yıllarda artık eski enteresanlığını yitirmişse de, yine de taraftar buluyor. Vatan hainliği ithamına net ve tarafsız bir tanım getirmedikçe galiba ilgi çekmeye devam edecek.
Nedir vatana ihanet ve kimin hain olduğuna son tahlilde hangi merci karar verecektir?
Mesela bundan 50 yıl önce Nazım Hikmet vatan hainiydi devlete göre. Bugün ise böyle düşünenlerin sayısı azınlıktadır. Peki ne değişmiştir aradan geçen sürede? Nazım, bir mahkemede aklanmıştır da onun için kitapları serbestçe basılabilmekte, şiirleri kapış kapış kasetlerde yerini almaktadır? Hayır. Herhangi bir hukukî beraati olmadı; ama Nazım’a 1950 şartlarında vurulan hain damgasının esasa değil, devrin şartlarına dayandığı, dolayısıyla o şartlar ortadan kalktığı (komünizm çöktüğü) için suçlamanın gereksizliği anlaşıldı.
Ancak Vahdettin’in ihaneti hakkındaki tartışmalar kolay son bulacağa benzemiyor. Çünkü Vahdettin’in hainliği iddiasının da hukukî olmadığı, tıpkı Nazım’da olduğu gibi siyasî ve konjonktürel sebeplerden kaynaklandığı anlaşılırsa onun üzerine bina edilen bütün iddialar, mesela Osmanlı tarihinin son dönemi hakkındaki yorumlar çökme tehlikesi geçirecektir. Bu yüzden, 2005 Temmuz’unda Süleyman Demirel’in isabetle (!) teşhis ettiği gibi, Vahdettin’in hain olduğunun bilinmesinde daha bir süre yarar vardır!
Şimdi TBMM’ye uzanalım ve Gizli Zabıtları karıştıralım. 1921 yılını içeren cildi elimize alalım ve başlayalım karıştırmaya. Tam da bu yazıyı yazdığım 8 Şubat gününe gelelim. Biraz önce Mehmed Âkif, Meclis kürsüsünden ilk ve son defa konuşmuş, sonra bazı milletvekilleri Âkif’in Padişah’a yazılacak mektubun taslağı üzerinde görüşlerini belirtmişlerdir. Nihayet kürsüye Mustafa Kemal Paşa çıkmış ve Milli Şairimizin Sevr konusunda işgal kuvvetlerinin süngüsü altındaki Halife-Sultan Vahdettin’in meşruiyetini kaybettiği için TBMM’yi tasdik ve kararlarını kabul etmesini isteyen ifadelerini eleştirmiştir. Ona göre Meclis’in, meşruiyetini başka hiçbir merciye tasdik ettirmeye ihtiyacı yoktur. Kaldı ki, der, Mustafa Kemal, Hilafet makamı aslında “mühmel”dir, yani boştur.
Neden peki? Çünkü, bu “çünkü” çok önemli, Mustafa Kemal’e göre Sultan Vahdettin, antlaşmanın imzası öncesinde, 22 Temmuz 1920’de toplanan Saltanat Şûrası’nda “Sevr muahedesini... bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” Dolayısıyla TBMM’nin, İngiliz süngüsü altındaki “esir padişah”ın onayına ihtiyacı yoktur.
Peki olay hakikaten Mustafa Kemal’in açıkladığı gibi mi cereyan etmiştir? Yani Saltanat Şûrası’nda ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denilmiştir de, Vahdettin de ayağa kalkmak suretiyle onu kabul mü etmiştir? Yoksa...
İşin esası şu: Hadise Mustafa Kemal’e yanlış aksettirilmiş ve onun Vahdettin hakkındaki kanaati, iletişim hatlarındaki “bir kısım” parazitlerden olumsuz yönde etkilenmiştir. O halde nedir olayın iç yüzü?
Vahdettin’in Saray Başmabeyncisi, yani özel sekreteri Lütfi Simavi’nin “Osmanlı Sarayının Son Günleri” (Pegasus Yayınları, 2006, s. 328) adlı hatıralarında anlattıkları gerçekten de şaşırtıcıdır. Simavi’ye göre Vahdettin, bırakın oylamada ayağa kalkmayı, açılış nutkunu okuduktan sonra salonda bile durmamış, çıkıp gitmiştir.
Siz gözlerinizi ovuşturmaya devam ederken ben Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki silah arkadaşlarından ve aynı zamanda Vahdettin’in damadı olan, yani iki tarafa da eşit mesafede duran birinin, İsmail Hakkı Okday’ın “Yanya’dan Ankara’ya” (Sebil Yayınları, 1994, s. 385-386) adlı hatıralarını masama getirip okuyayım da dikkatle dinleyin:
“Nihayet ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayan’dan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişah’a hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”
Şimdi o ayağa kalkma meselesi anlaşıldı mı acaba? Özetleyelim o halde:
1) Bir kere bu tür şûralarda padişahın oy hakkı yoktur ki! O, konuşulanları dinler, kararın kendisine bildirilmesini ister ve sonuçta onaylar veya onaylamaz.
2) Ayağa kalkarak oylama yapılması çağrısı yapılınca padişah, konumu gereği dışarı çıkmış ve o çıkarken şûra üyelerinin hepsi saygılarından ayaklanmış, bu da Damat Ferid tarafından Sevr’in onaylandığı şeklinde yorumlanmış, yani oylama tam anlamıyla bir oldubittiye getirilmiştir.
3) Rıza Paşa ise oyuna geldiğini anlayınca oylamayı protesto maksadıyla yerine oturmuş ve bu yüzden de aleyhte çıkan tek oy onunki sayılmıştır.
Kuşkusuz 1921 Yazı gibi feslerin bir baştan öbürüne uçuştuğu bir ortamda meselenin içyüzünü bilebilecek durumda olmayan Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir gibi Milli Mücadele önderleri, ayağa kalkıp Sevr’in imzalanmasını onayladığı sonucunu çıkararak Vahdettin’in hainliğine hükmetmişler, bu da onun ihanetine yeterli delillerden biri sayılmıştır.
Fazla söze ne hacet! İşte tarihte yanlış anlamaların nereden kaynaklandığına yakıcı bir misal.
Gözlerimiz aydın olsun !
Bir tarihi gerçek daha gün ışığına çıktı; Vahdettin hain değilmiş ! Hem de bu konuda Atatürk fena halde aldatılmış. Yazık, bir yanda kocaa hanedan-ül İslam, öte yanda Kurtuluş orduları komutanı büyük önder Mustafa Kemal... Nasıl da bir yanılgının aciz kurbanları olmuşlar...
Zaman yazarı beyefendi neye dayanarak söylüyor bunu? Hatıralara dayanarak... O noktaya itiraz edecek durumum yok. Doğrudur, hatıratlar bu bakımdan çok ciddi kaynaklardır. Pekçok tarihi mesele resmi kayıtların ötesinde kişisel kayıtlar sayesinde açığa çıkmıştır.
Ancak önemli bir nokta var ki o da hatıralara getirilen yorumun meselenin açıklığa kavuşturulmasında çok önemli olduğudur. Beyefendinin "Damat Ferit işaret verdiğinden Vahdettin salondan çıkmak üzere ayaklandı, bu durum "Sevr'i kabul ettiği" manasında yorumlandı. Halbuki o başka amaçla kalkmıştı. Mustafa Kemal de o dönemin sıcak gelişmeleri nedeniyle ve üstelik aracıların da konuyu değiştirerek aksettirmesiyle bu şekilde bir yargıya vardı ve aldatıldı" yorumuna asla katılmıyorum.
Anlatılanlar üzerine benim yorumum da şudur;
1. Mustafa Kemal gibi bir adam, kişileri tek bir olay ve/veya birkaç kişiden duyulan söylentilerle değerlendirmez. Vahdettin ile görüşmüşlüğü vardır. Osmanlı ordularında yüksek rütbede görevler yapmıştır. Askeri ortamı, hanedanı, siyaseti bilir. Etraflıca araştırmadan, üzerinde düşünüp yoğunlaşmadan karar vermez. Bu yüzden üç beş kişinin kendilerince anlattığı hikayelerle birini (üstelik Osmanlı'nın başında halife ve padişah makamında birini) değerlendirip "hain" ve "sadık"ın ayrılmasının önemli olduğu bir dönemde kolaylıkla bir çırpıda yaftalar mı sanıyorsunuz?
2. Sultan böyle önemli bir toplantıda hangi hareketin hangi anlama geleceğini bilmeyecek ve sadrazamın kaş-göz işaretiyle boynunu büküp salonu terkedecek kadar saf mıdır? Yoksa neyin ne olduğunun farkında olup işin ön cephesinde bulunmayı kendisine yedirememiş ve kendini İngiliz aşığı Damat Ferit olmak üzere ihanetin kuklası olmaktan öte bir noktaya götüremeyen bir teslimiyet abidesi midir?
Bırakınız bu masalları... Ne Mustafa Kemal iddia edildiği kadar saf, ne de Vahdettin iddia edildiği kadar masumdu.


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla





