Siyasi düşünceler genellikle felsefi temeller üzerine kurulur. Yapılandırılmasıda bu temel üzerinde şekillendirilir. Bir akım oluşur önce sisteme dönüşür, ardından katılımcılık başlar ve sonucta bir siyasi görüş belirir. Bu noktadan sonra nedense Felsefe siyasetten elini eteğini çeker. Uygulama nedense adına " SİYASETCİ" dediğimiz zumreye bırakılır. Aklıma " Ya Filozoflar devlet başkanı olmalı, yada devlet Başkanları filozof olmalı" sözü geldi. Antik çağ felsefesine baktığımızda durum aslında daha net görünüyor. Sokrates'in öğretileri ilk devlet siyasetinin temelini oluşturuyor. Ardılı, öğrencisi platon, onun fikirleri üzerine "Devlet" i oluşturuyor. Aristoteles Felsefeye mantığı katıp geniş bir yelpazeye dönüştürüyor. Ortaçağda, siyasetin nabzı DİN olarak karşımıza çıkıyor. Öncelikle Avrupa skolastiği yeni bir din felsefesinin akımını başlatıyor. Din üzeri söylemler, rahip filozoflar Ortaçağın felsefe akımını isimlendiriyor. Uzakdoğu'da Konfiçyus " Özbenliğe" sahip çıkabilmeyi, insanları iradesel kazanımları ve bunu hayata dönüştürmesi. Hegel'in diyalektik anlayışının yepyeni bir gelişmeyi felsefenin içine sokması. Roussesau, spinoza da gördüğümüz çağdaş siyaset anlayışı, Hegel'in İdealist Diyalektiğinin karşısına " Materyalist Diyalektiği koyan Marks ve Engels Sosyalizm ve Kominizm'in temellerini atıverdi. İslam'da ise Farabi Platon'un Devlet anlayışına İslami düşüncelerini katarak yeni bir akım doğurdu.
Bu kısa anlatımın ışığında Felsefe ve siyaset niye bukadar iç içeyken, bu kadar uzak kalldı?
HAMZA...


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
