HAYALLERİNİ BANA VERİRMİSİN?

--------------------------------------------------------------------------------

Banyonun puslu ve kırık aynasına sert bir bakış attı. Saçlarının dağınıklığı arasından sızan sular serince vücuduna düşmeye başladığında ürperdi. Havlusunun temiz yerini bulup vücudunu sıvazlamaya başladığında, ‘babam şimdi kim bilir nerelerdedir?’ sorusuna yanıt bulamadan, annesinin bağırmasına yöneldi.

“ Oğlum iki saattir banyodasın artık çıksan iyi olur. Yemeğin de hazır. Hemen sofraya gel!..”

“ Tamam anne merak etme. Saçlarımı kurutayım hemen geliyorum.” Yanıtını verdikten sonra aynanın karşısında alımlı gözleriyle bir kez daha kendine hayranca baktı. Kaşlarının gergin, kirpiklerinin ok, hele yüzünün beyazlığına hayran kaldı. Bir an düşünüp, ‘bende kız olsaydım çok güzel olurdum’ diye saçlarına jölesini sürüp bir hışımla giyindi. Annesinin çekmecesinden aldığı kilotunu özenle giydiğinde, kadınsı duygularının bütün vücudunu sardığını iliklerinde hissetti. Önce şaşırdı, aynaya tekrar bakıp, bu kez, “ Ben kimim?” diye kendisine kızarak sordu. Ayna suskundu ve bir o kadarda pusluydu. Dili yoktu ki konuşsun. Yaşar, banyonun kapısını sertçe kapatıp annesinin yanına geldiğinde yine de mutluydu.

“ Oğlum, bu kadar banyoda zamanını harcarsan yazık sana. Süslü olup çıktın başıma”

“ Ama aynanın karşısında olmak hoşuma gidiyor.”

“ Kızlar aynanın karşısında oyalanır”

“ Bırak be anne!... Ne alakası var bunun”

“ Hadi oyalanmada yemeğini ye, yoksa ilk günden okuluna geç kalacaksın”

Yer altındaki derme çatma evde yaşamak ölüm gibi bir şeydi. Duvarların nemi ciğer delercesineydi. Tahtadan döşenmiş yerde yürümek oldukça cesaret isterdi. Yürürken çıkan gıcırtılardan farelerin rahatsız olmaması ise mümkün değildi. Dışarıdan gelen gün ışınları mutfağın bir köşesini zor da olsa yine de aydınlatıyordu. Mutfak yine her zamanki köhneliğinde yalnızdı. Annesine okula gitmeden önce verdiği makarnayı masada tüm sadeliğine rağmen zevkle yedi. Çeşmeden damlayan suyun kulağını delmesine müsaade etmedi. Kalkıp küçük kuvvetiyle sıkmaya çalışsa da başaramadı. Lavaboda dünden kalan tabaklar ise oldukça fazlaydı. Annesinin seslenmesi yatak odasından gelmişti.

“ Oğlum bu gün çok hastayım. Bulaşıkları yıkayabilir misin? Sıcak su ocakta. ”

“ Tamam annem sen merak etme . Şimdi bitmiş bil.”



Annesini yıllarca kullanılan artık çekmecelerin bile yerine yerleşmediği, üzerinde birkaç ruj, allık ve göz kaleminden başka bir şey bulunmayan makyaj masasının başında izledi. İçinden, ‘yazıklar olsun şu babama!... Şöyle güzel bir kadını bırakıp da nasıl gider? Hadi bıraktın. Peki ya beni? Nasıl kıydın bize be baba!..’ sözleri ardından gelen annesinin sorusuyla irkildi.

“ Odaların tozunu aldın mı?”

“ Almaz olur muyum bir tanem. İşimi bitirdikten sonra da dersime çalışacağım. ” Annesinin dudaklarına sürdüğü rujun kokusunu içinde hissetti. Fırsattan istifade kendisini banyodaki aynanın karşısında bulduğunda, dudaklarını annesi gibi büzüştürüp hayalinde ruju bir sağa bir sola gezdirdi. Kadınsı duygularının içini kemirdiğini hissetti. Annesinin yatak odasından gelen sesle kendine geldi.

“ Oğlum ben dışarı çıkıyorum. Yabancılara sakın kapıyı açma. Hemen geleceğim.”

“ Sen merak etme anne.” Yaşar, annesinin gitmesine ve yalnız kalmasına çok sevindi. Bulaşıkları yıkamadan önce doğruca annesinin yatak odasına girip loşluğu kovdu. Elbise dolabının kapaklarını ardınca açıp, içerisini alıcı gözlerle süzdü. Bir gün bende bunları giyecek miyim? diye iç geçirdi. Makyaj koltuğuna kurulup dakikalarca kendisini hayranca seyretti.



Annesiyle birlikte senelerin nasıl geçtiğini anlamadı. Sürekli ben kimim? sorusuna yanıt bulamamanın bunalımı içinde ne yapacağını bilemedi. Kendisini dip kuyuda aradı, bir türlü bulamadı. Çoğu kez, Yaşar, sen kimsin ? dediğinde, içindeki yanıt ‘Benim içimde bir kadın ruhu var bir türlü söküp atamıyorum. Ama benim dış görünüşüm bir erkek ve herkes de beni öyle biliyor. Bir gün bunu önüme gelene anlatsam mı?' sorusuna ne diyeceğini bilemedi. Buna cesaret bile edemedi. Askerliğin bir gün gelip, çatacağından da çok korkuyordu. Açık Öğretim Fakültesine de sırf bu yüzden girip okulunu uzattıkça uzattığında yaşı da artık yirmi dördüne dayanmıştı. İç dünyasını bir bilen yalnızca kendisiydi. Kimseye cinsel kimliğini bile belli etmediği gibi, cinsellik duygusunu bile tatmamıştı. Bir erkeğin kollarında olmayı çoğu kez arzulamış fakat bunu gerçekleştirmeyi dinimizce günah saymıştı. Bazı zamanlar annesine anlatmayı düşünse de, onu kaybetme korkusu ile asla yapamayacağını biliyordu. Kimlere anlatsam diye arayış içinde gerildikçe geriliyor, genelde gecelerin dar geldiğini, gözyaşı ile ıslanan yastığını çoğu kez ters çevirdiği oluyordu.



Bahar kendisini hissettirmeye başladığı, dallarda tomurcukların çiçek açmaya yüz tuttuğu, insanlarda yüreklerin bir başka attığı Pazar günü yatağında uyandığında aşık olmanın, birisini sevmenin yıldızlar kadar uzak olduğunu artık kanıksıyordu. Bende bir insanım Allah beni de bir et ve kemikten yaratmadı mı? diye aşkı aradı. Kimi sevmeliyim diye bir cins bulamadı. Yaradan, beni erkek olarak dünyaya getirmiş. Görünüşte öyle, ama neden içimdeki erkek duyguları yoktu? Neden bir erkek gibi bir kadına ilgi duymuyordum? Sitemlerini Allah’a isyan olur diye bastırdı. Tövbe etti. Ben Tanrı’nın böyle yaratılmış bir kuluyum, onun emirlerine uymalıyım. Hem belki bu dünya’da böyle olabilirim ama bunun bir de diğer dünyası, gerçeklerle karşılaşacağımız bir dünya var. Orada belki mükafatını alırım diye sevindi. Fakat, yine de Aşık olmak isteği içindeki kıpırtılarını körletemiyordu. Yattığı yerden televizyonun kumandasını aradı. Bulduğunda bir tuşla Aşkı bulmuştu. Filmi içtenlikle seyretti. Kendisini bir an erkek artistin kolları arasında hissetti. Gözlerini kapattı. Erkeğini bekledi. İş dönüşü yorgun bedenine masaj yapmayı, belki ayaklarını bile yıkamayı, ona en güzel yemekler yapmayı, onunla sohbet etmeyi hayal etti. Tövbe sözcüğü ikinci kez dudakları arasından çıktığında annesinin kahvaltıya davet sesine yanıtı fazla gecikmedi.

“ Birazdan geliyorum anne!...”

“ Oğlum bak artık geçinemiyoruz, hayat pahalı, soframızdan her geçen gün bir şeylerin eksildiğini sen de görüyorsun. İş bulsan diyecektim.”

“ Çalışmayı bende çok istiyorum. Ama biliyorsun ki iş bulmak aslanın ağzında artık. Nereye gitsem, yok İngilizce biliyor musunuz? Bilgisayar programından anlar mısınız? Muhasebeniz var mı, ? Hep bunları soruyorlar. Hepsini bilmek zorunda mıyız ki!.. Hem bilsek ne olacak ki, verdikleri iki kuruş maaş. Bunlar çalışmaya değil, sömürmeye adam arıyorlar.”



Metro her zamanki gibi kalabalıktı. Biletini alıp, vagondaki yerini almak için yürüyen merdivenlere ihtiyar olmadığını düşünerek binmedi. Tabanlara kuvvet bir solukta indi. Vagondaki yerini aldığında kapıların kapanması da ani olmuştu. İşe başlamanın heyecanı her tarafını sarmıştı. Göz ucuyla oturacak yer bulmak istedi. Bulamadı. Sıkışık vücutlar yekpare olmuş, kadınlı erkekli temas içindeydi. Yaşar, kenara çekildikçe kendisine yaklaşan vücudun ne yapmak istediğini anlar gibiydi. Kaçacak yer bulamadığında ne yapacağını bilemedi. Teslim olmuştu bir kez. İlk kez cinsel deneyimin ne olduğunu uzaktan da olsa mecburen yaşadı. İş merkezinin yüksek kulesi gözüktüğünde vagonun durmasıyla kendisini dışarı zor attı.



İş merkezi henüz açılmış, birazdan müşterilerini karşılayacaktı. Tezgahtar kızların manken görünüşleri bir başka güzeldi. Yaşar, ‘benim onlardan ne farkım var?’ diye kendisini vitrin camlarından alımlı izledi. İşe başlayacağı mağazanın açılmasını kapıda bekledi. Komşularının çay davetlerini geri çevirdiğinde, patronu da ileriden gözükmüştü. Günün yorgunluğu arasında aldığı ilk avansı ile annesini düşündü. Ona en güzel hediyeyi almak istedi. Öyle de yaptı. Önce seni unutmayacağım anlamına gelen kırmızı karanfillerden bir demet yaptırdı. Daha sonra mağazadan annesinin çok sevdiği açık yeşil bluzu alıp vagondaki yerini aldı. Düşünceleri, trenin altından kayması gibi hızlıydı. Karşısındaki genç sevgilileri hayranlıkla seyretti. Kızın yerinde olmayı dünyalara değişmezdi. Kıvırcık saçlı, esmer, cücük bıyıklı, delikanlıya “ Hayallerini Bana Verir misin?” demesiyle birlikte, genç kız sevdiğine bir başka sokulmuştu. Bayan vatmanın durağa yaklaşma anonsuyla birlikte Yaşar’ın hayalleri de uçup gitmişti.





Yaşar, bu gece de yalnızlığı seçti. Odasına geçip, her zamanki alışkanlığını yaptı. Televizyonunu açtığında program bile değiştirmedi. Onun varlığını hissetmek istedi. Yatağına uzanıp, avuçlarını açıp şükran duygularını gökyüzüne gönderdi. Bir gün Tanrısının kendisine yardım edeceğini biliyordu. Yaşamını iyileştirmek ve hak ettiği biçimde yönlendirmek için kendisiyle yarışmak gerektiğini de biliyordu. Başkalarının ne düşündüğünün önemli olmadığı üzerinde durmak bile istemedi. Kendisinin doğru düşündüğünü bilmek içini rahatlatıyordu. Kalbinin ve vicdanını dükkanda yeni tanıdığı ve abla diyecek kadar kanı kaynadığı ablasına anlatmanın asla utanç olmayacağını beynine kazıdı. Yaşamın neticede tamamen seçimlerden ibaret olduğunu ve kaderinin de yaptığı seçimlerle belirleneceğini kanıksıyordu. Artık, içinde yıllardır filizlenen kadınsı duygularının birilerine anlatma zamanın geldiğini kabullendi. Bunun için neler yapılması gerektiğinin planlarını yaptı. Gözünü kapatıp kendisini bir an gönül bahçesin de hissetti. Düşünce ektiğinde eylem biçeceğini, eylem ektiğinde alışkanlık biçeceğini, alışkanlık ektiğinde karakterini biçeceğini ve sonunda karakterini biçtiğinde de kaderinin belirleneceğini bir kere öğrenmişti. Düşünmekten yorulan bedeniyle gözlerini tavana dikip düşünceleriyle tekrar savaştı. Ne yaptığını, nereye gittiğini ve geleceğini bilemiyordu. Olumlu ve olumsuz neler yapıyorum diye kendisini yargıladı. Bazı zaman ben haklıyım, bazen de haksızım ne demekti? Bu sorulara bir türlü yanıt bulamıyordu. Yaşamının nereye gideceğini ve nerede noktalanacağını bilmiyordu. İşte yaşamının en önemli probleminin burada düğümlendiğini artık kabullendi. Beklediği tek şeyin, yaşadığı çelişki yumağındaki düşüncelerinin sonunun ne olacağıydı. Acaba günü kurtarmanın adı mutluluk muydu? Yaşamın her saniyesi kıymetli ise o zaman benim yaptıklarım doğru olsa gerek diye ışığı ve televizyonunu kapattı. Gözlerini sımsıkı geceye gizlediğinde uykusu bir türlü dalmaya müsaade etmedi. Acıktığını hissedip mutfağa yöneldi. Buzdolabının içini göz gezdirdiğinde yarın bir şeyler almanın gerekliliğine karar verdi. Köşeden bulduğu elmayı alıp, odasına tekrar geçti. Uykusu bir kez kaçmıştı. Düşüncelerini kaleme almak istedi. Üstü pürüzlü masasının kıyıcığındaki portakal renkli yırtık sandalyesine oturdu. Kaleminin üşüyen ucunu terliğinin lastik kısmına birkaç kez sürterek ancak açtığında kağıt üzerinde karalamaya başladı. Beğenmediği yazılarını yırtıp, çöp kutusuna attığında sinirleri de geriliyordu. . Yaşamın anlamsızlığı, kimliğinin gizemi içini kemiriyordu. Mutfağa tekrar yönelip raf üstündeki uyku ilacını aldı. Gecenin sessizliğinde bir bilinmeye gitmeye karar verdi. Annesine ‘veda’ yazısını karalayıp, avuçlarına boşalttığı hapları ardınca içtiğinde, Allah’na; “kendisini affetmesi için ardınca dua etti. Bedeninin yaşamdan koptuğunu, başının dönmeye başladığını hissetti. Yatağına son kez uzandığında, kanının çekilmesi arasında yüzündeki gülücüklerde bitmek bilmiyordu. Televizyonun kırmızı tuşuna dokunup sessizliği ve bir meçhule yol almayı bekledi.



Sabahın yedisinde telefonun zili devamlı çalmasına annesi bir anlam veremedi. Yatağından baş ağrısı arasında uyanıp oğlunun odasına yöneldiğinde çığlıklarda mahalleyi çoktan ayağa kaldırmıştı.
__________________