Biraz uzun bir yazı ama dayanıp okumanızı tavsiye ederim.
Mustafa Kemal Atatürk ve J. J. Rousseau'nun Düşüncelerinin Karşılaştırılması
Uzman Burak Erdenir
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 40, Cilt: XIV, Mart 1998
GİRİŞ
Bu araştırmanın amacı, biri düşünür-Jean Jacques Rousseau - diğeri devlet ve eylem adamı-Mustafa Kemal- farklı dönemlerin iki şahsiyetinin düşüncelerinin birbirleriyle karşılaştırılarak incelenmesidir. Bu araştırma, Mustafa Kemal’in düşünce ağının oluşmasında Fransız Devrimi’nin düşünsel hazırlayıcılarından Rousseau’nun etkisinin ne çapta olduğunu saptamak gibi iddialı ve bir o kadar da imkânsız bir konuyu incelememekle birlikte, düşünceleri ve uygulamalarıyla bu iki adamın kavramlarının benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya çıkarmayı hedeflemiştir.
Araştırmanın ilk bölümü konuya giriş özelliğinde olup Rousseau’nun çelişkilerini ve Mustafa Kemal’in Rousseau hakkındaki düşüncelerini içeriyor. İkinci bölüm, ise her ikisinin kavramlarının daha iyi anlaşılabilmesi için kimliklerini ortaya çıkaran sınıfsal konumlarını inceliyor. Üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümler ise sırası ile, her ikisindeki egemenlik, özgürlük ve ortak çıkar kavramlarını karşılaştırıyor. Daha sonraki bölümde, Rousseau’nun düşüncelerinin uygulayıcıları olarak tanımlayabileceğimiz Jakobenler ile Türk Devrimi’nin benzerlik ve farklılıkları inceleniyor. Yedinci bölüm ise Türk Devrimi’ne olumsuz manada yapılan Jakoben suçlamalarına verilen yanıtları içeriyor. Araştırma boyunca. Mustafa Kemal ve Rousseau’nun incelenen konu hakkındaki sözlerine yer verilerek, onların düşüncelerinin daha kolay ve doğru değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır.
I. ROUSSEAU ve MUSTAFA KEMAL
Rousseau ve Mustafa Kemal’in yaşadıkları dönemler, içlerinde bulundukları sosyal durum ve vatanlarının sorunları birbirinden oldukça farklıydı. Öncelikle; Rausseau bir düşünür ve kuramcıydı, halbuki Mustafa Kemal belli bir amacı ve dünya görüşü olan bir eylem adamıydı. Bu da. teori ve uygulamadaki farklılığın ancak Mustafa Kemal’de incelenebileceği anlamına gelmektedir. Türk Devrimi dikkatli ve tarafsız bir şekilde incelendiği vakit, esasen Mustafa Kemal’in düşünceleriyle eylemlerinin çelişmekten çok birbirini tamamladıkları ve bu büyük “taktisyenin” stratejisinin parçaları olduğu sonucuna varılmaktadır. Rousseau’nun ise düşüncelerinde dahi çelişkiler olduğu gözleniyor. Althusser, Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nin çelişkilerini incelediği “Politika ve Tarih” adlı eserinde, “(Rousseau’nun) Toplum Sözleşmesi, bir iç kuramsal tutarsızlığın yarattığı oyun ile sağlanabilmektedir.”(1) demektedir. Lecercle’ye göre ise, “Konuşma’da bir bireycilik patlaması görülmek istenmiş ve hemen ardından Le Contrat Social ile sert bir Devletçiliğe teslim olma olayının varlığı ileri sürülmüştür. Rousseau’nun eserlerinde şüphesiz çelişmeler vardır.”(2) Bu çelişkiler, ileride göreceğimiz üzere, onun egemenlik kavramında da bulunmaktadır. Onun eserlerinde diyalektik bir yöntem olduğu söylenebilir. Bu diyalektiğin en belirgin örneği, onun uygarlığın gelişimi hakkındaki düşüncelerinde vardır. Ona göre insanlar doğa hâlinde eşitti; yetkinleşebilirlik, özel mülkiyet ve uygarlık eşitsizliğin ortaya çıkmasına neden oldu. “Rousseaau eşitsizliğin doğuşunda bir ilerleme görüyor; ancak bu ilerleme karşıt bir ilerlemedir, aynı zamanda bir gerilemedir.” (3) Rousseau, temeli bu diyalektik olan düşünceleriyle “insanlığın zamanın akışı içinde düşünmede artan bir aydınlanmaya, yaşamada gittikçe derinleşen bir mutluluğa doğru durmadan ilerlediğine inanan tipik Aydınlanma görüşüne karşı çıkar.” (4) Rousseau, çağdaşlaşmaya, matbaayı Osmanlı İmparatorluğu’na sokmayan Osmanlı Padişahlarına övgüler yağdıracak kadar karşıdır. Uygarlığın karşısında görünen Rousseau, “aklın egemenliği” ilkesini savunurken de bir çelişki yaratmıştır.
Ziya Paşa tarafından Türkçe’ye çevrilen “Toplum Sözleşmesi” Yeni Osmanlılar döneminden başlayarak Türk aydınlarını etkilemişti. Mustafa Kemal’in de Rousseau’nun bu eserini(5) kendisi için önemli olan bölümlerin altını çizerek okuduğu biliniyor.Onun Rousseau hakkındaki şu sözleri ilgi çekicidir:
“Bu Meşrutiyet kuramlarını bulan en büyük filozofların, bu kuramları kurmak için çalıştıkları esasları inceledim, bunların içeriğini anlamaya çalıştım. Benim gördüğüm şudur: Düşünmüşler ve nasıl yapalım da bu zorba kuvvet, o toplumsal ve ulusal iradenin aşağısında kalabilsin ya da sıfıra ulaşabilsin diyorlar. Ve bunu başaramamak yüzünden büyük ve derin bir ıstırap duyuyorlar. Jean Jacques Rousseau’yu baştan sona kadar okuyunuz! Ben bunu okuduğum vakit, gerçek olduğuna inandığım bu kitap sahibinde iki esas gördüm. Birisi bu ıstırap, diğeri bir cinnettir. Merak ettim, özel durumunu inceledim. Anladım ki, bu adam mecnun idi ve cinnet durumunda bu eserini yazmıştır. Dolayısıyla çok ve pek çok dayandığımız bu kuram, böyle bir dimağın ürünüdür.” (7)
Peki, Mustafa Kemal’in Rousseau’yu mecnunlukla ve cinnet geçirmekle suçlamasının nedeni ne olabilir? Rousseau’nun çelişkilerinden dolayı böyle bir sonuca varmış olabilir, Mustafa Kemal. Bir başka ihtimal de ülkesi için bilimsel metod ve çağdaşlaşmadan başka bir kurtuluş yolu görmeyen Mustafa Kemal’in, geriye dönüş özlemi duyan ve uygarlığın insanlığın düşmanı olduğunu iddia eden Rousseau’ya tepkisinin sonucu olabilir bu sözler.
Unutmamak gerekir ki, Mustafa Kemal ve Rousseau farklı çağların adamlarıdır. Rousseau, feodalizmden kapitalizme geçişi sağlayan Fransız Devrimi’nin düşünce kaynaklarından hindir. O. üçüncü toplumsal tabakanın (tiers e’tat) haklarının savunucusudur. Günümüze kadar gelişen burjuvazi onun doktrinini kendi çıkan doğrultusunda kullanmayı başarmıştır. Mustafa Kemal ise ülkesini feodalizmden kalan Ortaçağ kurumlarından arındırıp, ulusal burjuvazinin var olduğu kapitalist bir sisteme geçirmek istemişti. Aslında ikisinin de feodalizmin ayrıcalıklı sınıflarına karşı verdikleri mücadele birbirine benzer. Bununla birlikte, Fransız Devrimi bir sınıf devrimiyken, Türk Devrimi. Rousseau’nun düşüncelerinden yararlanıp, gelişip serpilen Avrupa burjuvazisinin sömürüsünden kurtulmaya çabalayan, anti-emperyalist ve tam bağımsızlıkçı bir az gelişmiş ülke devrimidir.
II. ROUSSEAU ve MUSTAFA KEMAL’İN SINIFSAL KONUMLARI
Rousseau’nun temsil ettiği ve sözcülüğünü yaptığı küçük burjuvazinin birbirinden çok farklı iki anlamı var. İlki, burjuvaya oranla daha küçük üretim araçlarına sahip ve feodal dönemin el sanatlarıyla uğraşan ve az düzeyde geliri olan emekçi bir kesim için kullanılır. Diğeri ise; (daha çok az gelişmiş ülkeler için kullanılmakla beraber) ülkenin halkını yönlendiren seçkin tabaka, yani aydınları ifade eder. “Sınıflar açısından, küçük burjuva aydını bir anlamda sınıflararasıdır.”(8) O üretim sahibi değildir fakat devlet yöneticiliği sıfatıyla üretime etkisi önemlidir.
Babası saatçi olan Rousseau’nun ailesi küçük burjuvazinin mensubu iken. kendisi de kaynak olduğu düşünceleriyle küçük burjuva aydınlarının sözcüsü olmuştur. Mustafa Kemal ise Rousseau gibi orta halli bir aileden (babası küçük bir memurdu) gelmekle beraber ikinci manasıyla - yani bir aydın olarak - küçük burjuvazinin temsilcisidir. Rousseau’yla Mustafa Kemal’in sınıfsal konumlarını incelerken, kapitalizmin iki farklı sürecinden bahsediyor okluğumuzu unutmamak gerekir.
Rousseau’nun döneminde, kapitalizmin gelişmesiyle üçüncü toplumsal tabakanın içindeki sınıf farklılaşmaları iyice belirginleşmişti. Halbuki Rousseau için üçüncü sınıfı oluşturan bireyler eşitti: o, hiçbir vatandaşın ne başkasını satın alacak kadar varlıklı, ne de kendini satacak kadar yoksul olması gerektiğine inanmıştı. O, bütün vatandaşların küçük mülk sahibi olacakları sosyal eşitlik düzeninden yanaydı. Onun küçük burjuva ve halkın çıkarına uygun düşüncelerini, burjuvazi, feodal düzenin yıkılması için kullanmış ve kendi çıkarına uygun değerlendirmeyi başarabilmiştir. Feodalizme karşı büyük burjuvazi ile birlik olan küçük burjuvazi, aklın egemenliği sonucu olan demokratik düşüncelerin yerleşmesine taraftar olmuştu. Bununla birlikte, devrimci olan küçük burjuvazinin geçerli bir ekonomik program yoktu. Rousseau’nun düşüncelerini, temsilcisi olduğu küçük burjuvazinin gelişen kapitalizmdeki çelişkilerini hesaba katarak değerlendirmek gerekir. Bu çelişki, küçük burjuvazinin aklın egemenliği ilkesinden dolayı desteklediği kapitalizmin geçerli bir ekonomik programı olmayan bu sınıfı geriletecek olmasıdır. Diğer bir deyişle küçük burjuvazi kendi gerilemesi gördüğü bu ileri gidişi desteklemiştir.
Mustafa Kemal’in kapitalizmle olan ilişkisi Rousseau’nunkinden çok farklı. O, feodalizmde çakılı kalmış Türkiye’yi kapitalizme geçirmeye çalışmıştır. Mustafa Kemal için ulusal devlet kurmanın önemli bir şartı ulusal bir ekonomi kurmak, dolayısıyla ulusal burjuvaziye sahip olmaktı. “Kaç milyonerimiz var? Hiç! Binaenaleyh biraz parası olanlara düşman olacak değiliz!” (9) sözüyle kapitalizmin yanında gözüküyor Mustafa Kemal. O, bir küçük burjuva aydını olarak toplumun ortak çıkarını düşünürken, Türkiye’de kapitalizmin, sanayi ve ticaret burjuvazisinin gelişmesi ve Türkiye’nin bir “zenginler memleketi” olması için de uğraş vermiştir. Bununla birlikte. Mustafa Kemal devrim boyunca zamanın koşullarına bağlı olarak hedefine ulaşmak için egemen sınıflarla (eşraf, ayan) işbirliği yapmıştır. Fakat hiçbir zaman iktidarı onların eline bırakmamış, diğer bir deyişle onları kullanmıştır.
Toplum Sözleşmesi Kitap III. Bölüm V
Kısacası, bilge kişilerin halk yığınını yönetmesi en iyi ve en doğal bir düzen gereğidir; kendi çıkarları için değil, halkın yararı adına yönettiklerinden kimsenin kuşkusu olmadığı sürece hoş yere yönetim araçları artırmamalı, yüz seçkin insanın başarabileceği işi yüz bin kişiye yaptırmamalıdır.
“Aklın egemenliğini kurmak” feodalizmden kapitalizme geçişin sloganıydı. Rousseau’ya göre, bunu bir azınlık başarabilecektir. Halkın iyiliğini bulmak için yol göstericilere gereksinim olduğunu söyleyerek Rousseau, küçük burjuvaziye bir misyon yüklemiş oluyor. İleride de bahsedileceği üzere, Rousseau toplumun ortak yararı için cahil halka yol gösterecek kişi veya seçkinlerin yönetimi ele geçirmesi gerektiğini savunmuştur. Rousseau’nun bu seçkinleri, küçük burjuva aydını Jakobenler’dir.
Türk Devrimi’nin öncüleri olan, Osmanlı Devleti’ne başkaldırmış sivil-asker, aydın-bürokrat tabakası ülkenin küçük burjuvazi sınıfını oluşturuyordu. Mücadeleyi veren kadronun seçkin olduğu Büyük Millet Meclisi’nin Birinci Dönemi’ndeki (1920-1923) mebusların eğitim düzeyleri incelenerek anlaşılır. “Yaklaşık olarak dörtte üçü Avrupa düzeyinde lise ya da üniversite öğrenimi görmüştü ve yabancı dil biliyordu. Kabine üyelerinin %90’ı yüksek öğrenim yapmıştı ki, o sıralarda böyle bir sosyokültürel imtiyaza sahip olan kişilerin tümünün genel nüfusa oranı, %1’di.(10) İşte, Mustafa Kemal de böyle bir kadronun önderi olarak küçük burjuvazi sınıfının bir bireyidir.
Rousseau’yla Mustafa Kemal’in orta halli ailelerden gelmeleri onların ortak sınıf çıkarlarını savunabilecekleri düşüncesini akla getiriyor. Halbuki, Rousseau büyük burjuvaziye göreli küçük burjuvazinin çıkarlarını savunurken, Mustafa Kemal toplumun ortak çıkarı için gerekli gördüğü burjuvazinin ülkede yerleşmesini amaçlamıştır. Onların çakıştıkları nokta mensup oldukları sınıfların ekonomik boyutundan çok, yani göreli olarak burjuvaziden küçük orta halli sınıfın çıkarları değil de, toplumun ortak çıkarını hedefleyen seçkinlerin iktidarından yana olmalarıdır. Rousseau’nun, seçkinlerin, kendi iyiliğini bilmeyen halka yol gösterme hakkını savunan küçük burjuvazi taraftarı düşüncelerinin Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk Devrimi’nde uygulandığını görüyoruz.
III. ROUSSEAU ve MUSTAFA KEMALDE EGEMENLİK KAVRAMI
A. Egemenlik Devredilemez
Toplum Sözleşmesi Kitap /, Bölüm IV
Her birimiz genel iradenin yüksek yönetimi altında nefsimizi ve bütün iktidarımızı birleştiriyoruz ve her üye bütünün bir parçası oluyor.
Toplum Sözleşmesi Kitap II, Bölüm I
Egemenlik, halk oyunun yürütülmesinden başka bir şey olmadığı için, bence hiçbir zaman başkasına geçirilemez; kollektif bir varlık olan egemen varlığı da ancak yine kendisi temsil edebilir: İktidar başkasına geçebilir ama, irade geçemez.
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, s.80
Kayıtsız, şartsız tabiriyle belirtilen egemenliği, milletin üzerinde tutmak demek bu egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir.
1921 Anayasası, 6. Madde
Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir. Yönetim tarzı, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir.
Atatürk’ün Kamutayı Açış Nutukları, s.41
Kuvvet birdir ve o milletindir.
Nutuk III. s. 1185
Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Millî Egemenlik.
Rousseau’nun egemenlik kavramı incelenirken onun temsil ettiği sınıfın feodalizmdeki statüsü unutulmamalıdır. O, üçüncü toplumsal sınıfın ayrıcalıklı aristokratlara başkaldırısını desteklemiştir. Rousseau, bireylerin hür iradelerinin oluşturduğu genel iradeye egemenlik hakkını vermistir. Benzer şekilde. Mustafa Kemal’in egemenlik kavramı da Osmanlı İmparatorluğu’nun monarşik ve teokratik yönetimi altında ezilen halkın iktidarı için çalışmıştır. Halk egemenliği her ikisinin de yaşadıkları ortam için modern düşüncelerdir. Onlara göre, egemenliğin kaynağı halk (millet) olduğu için sınırsız bir güce sahiptir ve bu güç kimseye devredilemez.
Kendini kurmuş kişilerden oluştuğu için. egemen varlığın bu kişilerin çıkarlarına aykırı çıkarı yoktur ve olamaz, onun için, egemen gücün uyruklarına güvenerek göstermesi gerekmez: çünkü bütünün uyruklarına zarar vermeyi aklından geçirmesi düşünülemez.
Toplum Sözleşmesi Kitap II, Bölüm I
Yalnız genel irade devletin güçlerini devletin kuruluş amacına, yani herkesin iyiliğine uygun olarak yönetebilir.
Atatürk’ün SövIev ve Demeçleri II. s.95
Millet önünde, onun bağımsızlığının temini önünde, onun liyakat, ilerleme ve yenileşmesi önünde her kuvvet, ancak milletin irade ve emeline uymak suretiyle yaşayabilir. Milletin irade ve emeline uymayanların talihi acıdır, yok olmaktır.
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I. s.298
Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve kat’i manasiyle millî egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de, eşitliğin de. adaletin de dayanak noktası millî egemenliktir... Bir insan, belki kendi arzusuyla şahsî hürriyetini yok etmek ister, fakat bu teşebbüs koca bir milletin hayatına ve hürriyetine zarar verecekse, bu teşebbüsler hiçbir vakit meşru ve kabule değer olmaz.
Rousseau’nım “Genel İrade” ve Mustafa Kemal’in “Millî Egemenlik” kavramları. kaynakları milletin (halk) kendisi olması dolayısıyla. Sınırsız bir kuvvete sahiptirler: bu kudret tanı ve mutlaktır. Onlara göre. bütün vatandaşlar, bütün haklarını egemene verdiklerine göre. bu sınırsız kuvvet toplumda özgürlüğün, eşitliğin ve adaletin teminatı olur ve “karşısında zincirler eriyen, taç ve tahtlar yanan” “ bu kuvvete karşı gelenler itaate zorlanırlar, diğer bir deyişle özgür olmaya zorlanırlar. İleride de bahsedileceği üzere, egemenliğin bu sınırsız gücü değişik yorum ve uygulamalara sebep olmuştur.
B. Egemenlik Bölünemez
Toplum Sözleşmesi Kitap II, Bölüm II:
Egemenlik hangi nedenlerden ötürü başkasına bağlanamazsa, yine aynı nedenlerden ötürü bölünemez, çünkü irade ya geneldir, ya değildir: ya halkın tümünün iradesidir ya da sadece bir bölüğünün.
Toplum Sözleşmesi Kitap II. Bölüm III:
Dolayısıyla genel iradenin dile getirilebilmesi için, devlet içinde tüm vatandaşları içermeyen bir kısmî toplumun bulunmaması ve her bir vatandaşın ancak kendi düşüncelerine dayanarak bir görüşe sahip olması asal bir önem taşır.
Toplum Sözleşmesi Kitap IV. Bölüm I:
Ancak, toplum bağı gevşemeye, devlet gücünü yitirmeye, özel çıkarlar kendilerini duyurmaya, küçük toplumlar da büyükleri etkilemeye başladı mı, ortak yarar değişikliğe uğrar ve birtakım muhalifler çıkar ortaya. Artık oybirliği diye bir şey kalmaz, -genel istem de herkesin istemi olmaktan çıkar. Tartışmalar başgösterir. en iyi düşünce bile kavgasız, gürültüsüz kabul edilemez olur... Gizli etkenlerin güttüğü insanlar, devlet sanki yokmuş, hiç var olmamış gibi, artık bir yurttaş olarak düşüncelerini ileri sürmez, özel çıkarlardan başka amaçları olmayan birtakım haksız kararları yasa diye benimserler.
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, 1923
Bu milletin siyasî partilerden çok canı yanmıştır. Şunu söyliyeyim ki, diğer memleketlerde partiler mutlaka ekonomik amaçlar üzerine kurulmuş ve kurulmaktadır. Çünkü o memleketlerde muhtelif sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhafaza için teşekkül eden siyasî bir partiye mukabil diğer bir sınıfın menfaatini muhafaza amacıyla bir parti teşekkül eder. Bu pek tabiîdir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sınıflar varmış gibi kurulan siyasî partiler yüzünden şahit olduğumuz neticeler malûmdur. Halbuki Halk Partisi dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil bütün millet dahildir... Bizim milletimiz birbirinden çok farklı menfaatler izleyecek ve bu itibarla birbirleriyle mücadele halinde bulunacak çeşitli sınıflara malik değildir. Mevcut sınıflar, birbirleri için gerekli olma niteliğindedir.
CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) Nizamnamesi ve Programı, 1931 Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil, ve fakat ferdi ve içtimaî hayat için işbölümü itibariyle muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telâkki etmek esas prensiplerimizdendir.
Rousseau ile Mustafa Kemal’in buluştukları bir başka ortak nokta da egemenliğin bölünemeyeceği ilkesidir. Rousseau’ya göre üyeleri vatandaşların bir bölümünü kapsayan siyasî partiler ve dernekler bulunmamalıdır; zira bu gibi partilerin ve grupların ortak (genel) çıkardan farklı olarak özel çıkarları vardır ve amaçları devletin bu çıkarlara uygun politikalar üretmesidir. Böyle bir halde ise irade artık genel irade değil, tekil (özel) irade olacaktır. Rousseau, genel iradeye zarar verebilecek olan partilerin, tarikatların ve sınıfların etkisiz hale getirilmesinden yanadır. Rousseau, üçüncü toplumsal tabakayı tek bir toplumsal sınıf algılayıp, onun içindeki sınıf farklılaşmasını göz ardı etmiştir. Onun “Halk Egemenliği” teorisi, sanayinin gelişmesiyle ortaya çıkan sınıf çatışmalarını (burjuva emekçi) atlamış, halkın bölünmesine neden olacağı ve genel yararın sağlanmasını engelleyeceği endişesiyle özel çıkar gruplarının örgütlenmelerine ve partileşmelerine karşı çıkmıştır. Benzer bir şekilde, Mustafa Kemal’in imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış Türk milleti hedefi, “Halkçılık” ilkesinde kendisini gösterir. O, Türk milletinin devrim süresince dayanışına içinde tek bir yumruk olarak kalmasını sağlamak için çıkar kavgalarından uzak olması gerektiğini biliyordu. Cumhuriyet Halk Fırkası da bütün milletin partisiydi, hiçbir zümrenin, sınıfın çıkarını gözetmeyip, ülkenin ortak yararı için çalışmayı hedeflemişti. Rousseau’nun “Egemenlik Bölünemez” ilkesiyle Mustafa Kemal’in “Halkçılık” ilkesi temelde aynı görüşleri paylaşıyor. İkisinde de amaç ayrıcalıklı sınıflara-Rousseau için aristokrasi, Mustafa Kemal için monarşi (saltanat) ve teokrasi (hilafet) - karşı mücadele sonunda elde edilen eşitliğin ve egemenliğin tekrar ayrıcalıklı zümreler oluşarak, kaybedilmesine izin verilmemesi. Bununla birlikte, gelişen kapitalizmin etkisiyle - plânlı olarak veya başka nedenlerden ötürü - bu ilkeler değişik sonuçlar vermişlerdir. Fransız Devrimi’nden sonra işçi ve emekçi kesimin örgütlenmesine karşı çıkan burjuvazi, Rousseau’nun bu düşüncelerini temel almıştır. Benzer şekilde, ulusal burjuvazi sınıfı oluşturulmaya çalışılan Türkiye’de, Halkçılık ilkesiyle, işçi sınıfının bilinçlenip, sınıf mücadelesine girişmesinin ve söz konusu amaca zarar vermesinin engellendiği iddia edilmiştir. Son olarak, unutmamak gerekir ki, Halkçılık ilkesi de nihaî hedef olan çok partili demokrasiye ulaşmak için bir araç niteliğindedir.
IV. ROUSSEAU VE MUSTAFA KEMALDE ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI
Toplum Sözleşmesi Kitap I, Bölüm IV
Özgürlükten vazgeçmek, insanlıktan vazgeçmektir; bir insan olmanın insana sağladığı haklarını hatta insan olmanın insana yüklediği görevleri bırakmaktır. Her şeyi teslim eden bir kimseye verilebilecek hiçbir tazminat yoktur. Böyle bir vazgeçme insan doğasına ters düşer; iradesini sahip olduğu tüm özgürlükten yoksun etmesi, bir kimsenin eylemlerinin her türlü ahlak değerlerinden uzaklaşması demektir.
Mustafa Kemal’in özgürlük anlayışının temelinde, doğal haklar kavramına dayanan Rousseau’nun düşünceleri ve Fransız Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’ndeki hükümlerin bulunduğu görülüyor. 1924 Anayasası’nın 68. maddesi ve Mustafa Kemal’in Vatandaş İçin Medenî Bilgiler kitabında yazdığı Hürriyet bölümü ile Fransızlar’ın bahsi geçen bildirisinin 4. maddesinin hemen hemen aynı ifadeleri taşımaları bunun iyi bir kanıtıdır.(12)
1924 Anayasası:
Madde 68- Hürriyet, başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Tabiî haklardan olan hürriyetin sınırı, başkalarının hürriyetinin sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer.
Mustafa Kemal’in Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında yazdığı Hürriyet bölümü:
Özgürlük, başkasına zararlı olmayacak her türlü kullanımda bulunmaktır. Kişisel özgürlüğe sınır olarak, başkalarının özgürlük sınırı gösterilir. Bu sınır ancak yasa yoluyla saptanır ve belirtilir.
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi:
Madde 4- Özgürlük, başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmeye dayanır. Onun için, her insanın doğal haklarının sınırı, toplumun başka üyelerine aynı hakları sağlayan sınırlardır. Bu sınır ancak yasa ile belirlenebilir.
Rousseau ve Mustafa Kemal, millî egemenliğin önkoşulu olarak bireylerin özgür olmaları gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre, ancak özgür vatandaşlar iradeleriyle yönetime katılabilirler. Lecercle’ye göre, Rousseau bireyin kurtuluşu için çalışır, onun kurulmasına yardım ettiği rejim, bireyin kendi kendinden başka dayanağa sahip olmadığı burjuva rejimidir. Rousseau’nun feodalizmin- temeli olan kiliseye ve Mustafa Kemal’in teokrasinin ve eski düzenin temeli yobaz din kurumlarına açtıkları savaşlar, aynı amacı, özgür bireyi yaratma amacı gütmüştür. Mustafa Kemal’in bu mücadelesine bakarak laiklik ilkesinin millî egemenlik kavramı üzerindeki önemi anlaşılabilir. O, ancak “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesillerin millî egemenliğe sahip çıkacaklarına inanmıştı.
V. ROUSSEAU VE MUSTAFA KEMAL’DE ‘ORTAK ÇIKAR” ÇERÇEVESİNDE EGEMENLİK KAVRAMI
Toplum Sözleşmesi Kitap II, Bölüm III:
Herkesin iradesi ile genel irade arasında, çoğu zaman, hayli ayrılık vardır. Genel istem yalnız ortak yararı göz önünde tutar, öbürü ise özel çıkarları gözetir ve özel istemlerin toplamından başka bir şey değildir.
Toplum Sözleşmesi Kitap II, Bölüm VI
Kendisine neyin hayırlı olduğunu binde bir fark ettiği için çok kez ne istediğini bilmeyen gözü bağlı kalabalık böylesine büyük, yasa koyma gibi güç bir işi kendi başına nasıl başarabilir? Halkın kendisi hep iyilik ister, ama kendi başına iyiliğin nerede olduğunu göremez her zaman. Genel istem her zaman doğrudur ama onu yöneten kafa her zaman aydın değildir.
Toplum Sözleşmesi Kitap II, Bölüm III
Genel irade her zaman doğrudur ve kamusal yararlara yöneliktir. Ama bundan halkın kararlarının her zaman aynı doğrulukta olduğu sonucu çıkmaz İnsan her zaman kendi iyiliğini ister ama, bunun ne olduğunu her zaman kestiremez.
Toplum Sözleşmesi Kitap II, Bölüm VI
Tek tek kişiler iyiliği görürler, ama teperler onu. Halksa iyiyi ister ama görmez. Hepsinin de yol gösterenlere gereksinimi vardır. Birini istemini aklına uydurmaya zorlamalı, öbürüne de ne istediğini bilmesini öğretmeli. İşte o zaman, halkın aydınlanması sonucu olarak politik bütünde akılla istem birleşir ve böylece taraflar elbirliği eder, politik bütün de gücünün en yüksek noktasına varır. Yasacıya olan gereksinim işte buradan gelir.
Toplum Sözleşmesi Kitap II, Bölüm VII
Uluslara uygun gelecek en iyi toplum kurallarını bulup çıkarmak için, insanların bütün tutkularından geçtiği hakle hiçbirine kapılmayan, insan doğasını adamakıllı bildiği halde, onunla hiçbir ilişkisi olmayan üstün bir zekâ gerekir. Öyle bir zekâ ki, mutluluğu bizimkine bağlı olmamakla birlikte, mutluluğumuzu istesin ve zamanın akışı içinde, uzak bir onur payıyla yetinsin, bir yüzyılda çalışıp, bir başka yüzyılda keyif edebilsin.
Rousseau’nun yukarıda bahsettiğim Halk Egemenliği kavramıyla çelişkili bu düşünceleri, onun halkın yasama ve yönetime katılma konularında daha muhafazakâr düşüncelere de sahip olduğunu gösteriyor.
Rousseau, toplum sözleşmesinin oybirliği gerektirdiğini söylerken, genel irade için böyle bir şart koşmaz. Ona göre, genel iradeye karşı çıkan vatandaşların kendi iyilikleri için bu iradeye uymaları zorla sağlanacak, diğer bir deyişle hakları ve özgürlükleri onlara zorla verilecek. Buradan da, genel iradeyi genel yapanın çoğunluğun iradesi değil, toplumun ortak yararı olduğu sonucuna varılabilir. Halk kendisi için hayırlı olanı göremez ise, toplumsal yarar için yapılan genel irade olur ve bu, bireylerin tek tek iradelerinden oluşan genel iradeden farklı olur. Bu toplumsal yararın farkında olan bir kişi de, bir azınlık grup da olabilir ve artık genel iradeyi o (tek kişi ya da azınlık grup) temsil eder, diğer bir deyişle egemenlik ona devredilir. Bu durumda doğruyu bilmeyen çoğunluk, toplumun ortak yararı için tek bir kişinin veya azınlık grubun genel iradeyi temsil eden mutlak ve tam egemenliğine itaat etmek mecburiyetindedir. Rousseau’nun bu mutlak yönetim anlayışı tarih boyunca birçok ülkenin tek adam, tek parti yönetimlerinin düşünce sistemine kaynak olmuştur. Kendilerini topluluğun iyiliğine ve özgürlüğüne adadıklarını iddia eden Lenin, Mussolini, Hitler gibi liderler Rousseau’nun genel irade kavramını kullanmışlardır.
Rousseau’nun “egemenlik devredilemez” ilkesiyle çelişkili bu düşüncelerini, Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Devrimi’nde uygulamasını görüyoruz. Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesinden, devrim boyunca yapılan reformlara kadar her aşamada aydın bir zümre, halka yol göstericilik yapmıştır. Mustafa Kemal, savaştan bıkmış, fakir ve zor durumdaki Türk halkını “ikaz edip harekete geçirmenin” gerekliliğine inanmıştı. Onun, “Fertler düşünür olmadıkça kitleler istenilen istikametlere sevk olunabilirler... Şüphe yok ki her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan ziyade yukarıdan aşağıya olması zarureti vardır” (13) sözleri devrimin ancak halka empoze edilerek yapılabileceği inancının ifadesidir. “Ona göre, toplumun bilgi ve eğitim düzeyi (maşeri fikri) belli bir düzeye yükseldiği vakit “hâkimiyet bilâkaydüşart millete” ait olacaktır. (14) Mustafa Kemal, bu nedenle de, reformlar boyunca devrimin seçkinlerinin görevinin toplumu yönlendirmek, aydınlatmak ve onun çağdaşlaşma yolunda ilerlemesini sağlamak olduğuna inanmıştır. O, halkın çeşitli kesimlerinden gelen istemlere hizmet etmeyi değil halkın ortak çıkarına ulaşmayı hedeflemişti. Peki, bu ortak çıkar neydi? Yukarıdan dayatmacı reformların esas amacı Aydınlanma çağının hedefi olan “aklın egemenliğini kurmaktı.” Bu hedefe de ancak, Mustafa Kemal’in “hayatta en hakiki yol gösterici” olarak tanımladığı bilimle ulaşılabilirdi. İşte, halkın ortak çıkarını çağdaşlaşma olarak değerlendiren Mustafa Kemal ekonomik çöküntü içinde olan, Ortaçağ kurumlarına (saltanat, hilafet) körü körüne bağlı ve eğitim düzeyi oldukça düşük (genel nüfusun sadece %1’i yüksek öğrenim yapmıştı) Türk milletinin bu hedefe yukarıdan bir dayatma olmadığı sürece ulaşamayacağını biliyordu. Türk Devrimi boyunca “Egemenlik Devredilemez” ilkesinin ihlâl edildiği ve bu sınırsız gücün bir grubun hatta Tek Adamın elinde toplandığı değerlendirmesi doğrudur, fakat unutulmamalıdır ki devrimin reformları - dil devriminden hukukî reformlara, eğitimin birleştirilmesinden halkevlerine kadar - çağdaş ve özgür bireyi yaratıp, onun hür iradesiyle millî egemenliğe sahip çıkmasını hedeflemiştir. Mustafa Kemal’in bu otoriter yönetiminin nihaî hedefi, devrimi takip edecek evrimde yeni kuşakların “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” sözünü uygulayacak sosyal, kültürel ve ekonomik düzeye ulaşmalarıydı.
Rousseau’nun egemenlik kavramındaki çelişkisinin onun doğasında olduğu ve diyalektiğin bir sonucu olduğu söylenebilir. Halbuki, bir aksiyon adamı olan Mustafa Kemal iyi bir taktisyen ve devlet adamı olarak “Egemenlik Devredilemez” ilkesiyle Kurtuluş Savaşı’nın Önderi, Birinci Millet Meclisi’ni toplamış, ve yukarıda belirtilen hedefleri amaçlayan, yukarıdan dayatmacı reformları uygulamak amacıyla daha sonraları bu gücü kendi kullanmıştır.
VI. TÜRK DEVRİMİNİN JAKOBENLİĞİ
Mustafa Kemal - Rousseau ilişkisinin değişik bir boyutu ise İkinci Cumhuriyetçiler(15) olarak tanımlanan bir kesimin. Rousseau’nun Fransız Devrimi süresince ilkelerini uygulayan Jakobenler’den esinlenerek, Türk Devrimi’ne yaptığı “Jakoben” - diğer bir deyişle baskıcı terör dönemi -suçlamalarıdır.
Jakobenler’in Genel Karakteri ve Türk Devrimi:
Rousseau, yeni bir mutlakiyetçiliğin, çoğunluğun hegemonyası fikrine dayanan “mutlak demokrasi” anlayışının yaratıcısıydı. Jakobenler’in Fransız Devrimi’ndeki totaliter yönetimi de Rousseau’nun bu düşüncelerinden esinlenmiştir. Küçük burjuvazinin temsilcisi Jakobenler, Rousseau’nun bu sınıfa sağladığı doktrini kullanmışlar, özellikle onun “bütün yurttaşlar bütün haklarını egemene teslim ettiklerine göre, egemen özgürlüğü savunmak için sınırsız bir güce sahip olur” ilkesi Jakobenler’in devrimci terörünün temelini oluşturmuştur. Jakobenler’in diktatörlüğü büyük burjuvazi, kralcı aristokrasi ve dış düşmanlara karşı küçük burjuvazinin çıkarlarını sağlamak amacını gütmüştür. Benzer özellikleri olan Türk Devrimi’nde de ayrıcalıklı sınıflarla mücadele eden küçük burjuvazinin (seçkinler) Rousseau’nun “ortak çıkar” ilkesini kullandığı belirtilmişti.
“Jakobenizm, Fransız Devrimi’nin içte ve dışta büyük tehlikelerle karşılaştığı bir dönemde güç kazanmıştır. Touchard’ın belirttiği gibi, bu akını bir “vatan tehlikede” kuramıdır. Ama Jakobenler’in vatanseverliği, şoven bir vatanseverlik değildi.(16) Rousseau’nım izleyicisi ve Jakobenler’in lideri Robespiere’e göre “Anayasalı hükümetin görevi Cumhuriyet’i korumaktır; oysa devrimci hükümetin görevi Cumhuriyet’i kurmaktır. Devrimci hükümetler daha esnek ve geniş hükümlere bağlı olmalıdır çünkü hızla değişen, hemen tedbir alınmasını gerektiren koşullarla karşı karşıyadırlar. Birden beliren tehlikelere aynı çabuklukla karşı koyabilmek için, bütün kaynakları seferber edebilme olanağına sahip olmalılar. Anayasalı rejimlerde bireylen kamu gücüne karşı savunmakla yetinilir. Oysa devrimci hükümetler karşı-devrimin saldırısından kamu gücünü korumak zorundadır. Devrimci hükümet, devrimden yana olan vatandaşlara tüm korunma ve gelişme olanaklarını sağlar, fakat halk düşmanlarına verebileceği tek şey ölüm cezasıdır.”(17) Onun bu sözleri sanki iç ve dış düşmanlarla mücadele eden, tam bağımsız ve çağdaş bir ülke kurmaya çalışan Mustafa Kemal hükümetinin devrim sırasındaki tanımını yapıyor. Bu benzerliğin en önemli sebebi, Fransız Devrimi’nden oldukça etkilendiğini “Türk demokrasisi Fransa Devrimi’nin açtığı yolu takip etmiş” (18) sözüyle ifade eden Mustafa Kemal’in devrim sürecinde Fransız Devrimi’nin kurumlarına benzer kurumlar oluşturmasıydı (Konvensiyon Meclisi türünde bir Meclis Hükümeti ve Devrim Mahkemeleri benzeri İstiklâl Mahkemeleri gibi).
Jakobenler ülke içinde ve dışında karşı - devrimcilerle mücadele halindeyken, kendi içindeki muhalefete yer vermemişti. Dönemin koşulları seçim ve temsil ilkelerinin askıya alınmasına sebep olmuştu. Muhalefetin tasfiyesiyle terör (tedhiş) ve diktatörlük dönemi kendini iyiden belli ediyordu. Şüpheli şahıslar hakkındaki kanunla başlayan bu dönem her ilde kurulan devrim mahkemelerinin çalışmalarıyla iyice kendini gösterdi İdamların yanında mahkemeye çıkarılmadan yapılan infazlar eklendi. “Mahkeme kararıyla idam edilen 14.000 kişiden %6.5’i din adamı, %8.25’i aristokrat, %25’i burjuva, %28’i köylü ve %31’i işçiydi.(19) Yargılanmadan idam edilenlerle yaklaşık 40.000 kişi öldürülmüştü. Vatanın dış güçlere karşı tehlikede olmadığı bir dönemde vatan hainliği suçlamalarıyla yapılan idamlar diktatörlüğe karşı olan tepkileri çoğaltıyordu. Bu infazlar Jakoben hareketinin baskıcılığının ve şiddetinin kanıtıdır. Her kesimden ve sınıftan insanı yok ederek halkın kendilerinden iyice uzaklaşmalarına sebep olmuşlardır. Fransız Devrimi’nin Devrim Mahkemeleri’nden örnek alınmış olan İstiklal Mahkemeleri, terör yaratmamıştır. Jakobenlerin devrim mahkemelerinin aksine Türk Devriminin İstiklâl Mahkemeleri belli ve kesin bir amaca hizmet etmiştir. Kurtuluş Savaşı süresince asker kaçaklarını, savaşın karışıklığından yararlanıp kamuya zarar vermek isteyenleri ve karşı-devrimcileri cezalandırmak amacını gütmüşlerdir. Bu mahkemeler hiçbir zaman keyfî davranmayıp, günün koşullarına uygun olarak vatanın güvenliği ve yeni sistemin yerleşmesi adına kararlar vermişlerdir.(20)
Jakoben döneminin önemli özelliklerinden biri Hristiyan dinine karşı uyanan tepki ve bu konu ile ilgili alınan kararlardır. Aydınlanma felsefesinin etkisinde olan Jakobenler dine karşıydılar. Katolikliğin yerini vatan ve hürriyet inancının almasını istiyorlardı. Katolikliğe ilk darbe İsa’nın doğumuyla başlayan takvimi değiştirerek yapılmıştı. Bu takvim yerine Cumhuriyet’in ilk günü olan 22 Eylül 1792 tarihini başlangıç kabul eden yeni takvim getirilmiş, dinî bayramlar kaldırılıp, aylara doğa ile ilgili isimler verilmişti. Paris çevresindeki kiliseler kapatılmış, bunlar aklın tapınağı hâline getirilmişti. Bu dönemde, hükümet temsilcilerinin önderliğinde anti-katolik aşırı bir din düşmanlığı yayılmış ve Jakobenler, din üzerindeki sert tavırlarıyla halktan iyice kopmuşlardır. Aydınlanma felsefesinin “aklın egemenliği” ilkesi Türk Devrimi’nin de temelini oluşturmuştur ve dolayısıyla din konusunda reformlar yapılmıştır. Lâiklik ilkesinin esas amacı bireyi ortaçağın teokratik kurumlarından kurtarıp din ve vicdan özgürlüğüne kavuşturmaktı. Yüzyılların düzenini değiştirmek radikal kararlar gerektiriyordu. Mustafa Kemal de Hilâfet’in kaldırılmasından, popüler dinle (tarikatlarla) mücadeleye kadar zamanın koşullarına ters ve dolayısıyla dayatmacı bu kararların alınmasını ve yürütülmesini sağladı. Jakobenlerin lâiklik hareketi daha çok anti-katolik bir din düşmanlığı halini almıştı, halbuki Türk Devrimi için amaç dine zarar vermek değil onu “din oyunu aktörlerinden”(21) korumak ve aklın yolu çağdaşlaşmaya ulaşmaktı. II. Cumhuriyetçiler’in Türk Devrimi’ni kuran kadroyu ateist lâiklikle ve anti-İslâmlık’la suçlamasına en yerinde cevabı Mustafa Kemal’in kendisi verir: “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. (22)
Jakobenler, sosyal adalet ve hak kavramlarını ilk kez gündeme getirmişlerse de, ekonomik bir programları olmadığı için ne halkın sosyalist eğilimlerine, ne de ticaret burjuvazisinin çıkarlarına uygun davranmışlardır. Jakobenler aldıkları idarî, iktisadî ve malî tedbirlerle 1789’da getirilen ilkelerin dışına çıkarak vatandaşın hürriyetine karşı devletin güvenliğini, liberal iktisat ilkelerine karşı kamunun genel yararını ön plâna alan güdümlü bir iktisat politikası ve otoriter bir tutum izlemişler ve iktidarda kalabilmek için başvurdukları terör ve baskı yöntemiyle toplumdan iyice uzaklaşmışlardır.
VII. TÜRK DEVRİMİ İÇİN YAPILAN JAKOBEN SUÇLAMALARINA CEVAP
Jakobenler’in hareketiyle Türk devrimi arasında bir takım benzerlikler olduğunu ve özellikle bu devirde alınan bazı radikal kararların benzerlerinin Türk Devrimi boyunca alındığını görüyoruz. Ancak, Jakoben hareketi zamanla üst-yapıya yönelik ve toplumun ortak çıkarını gözeten bir hareketten baskıcı ve halkı karşısına almış bir terör hareketine dönüşmüştür. Bu bağlamda, II. Cumhuriyetçilerin Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurtuluş ve kuruluş hareketini “Jakoben” olarak tanımlamalarının esas anlamı devrimi, yöneticilerin keyfî idaresiyle kurulmuş baskı ve dikta rejimi olarak görmeleridir. Ancak, sağlıklı sonuçlara varmak için Türk Devrimi’ni objektif ve sübjektif koşullarıyla değerlendirmek gerekir. Bu noktadan hareketle II. Cumhuriyetçilerin Jakoben suçlamalarına aşağıdaki cevaplar verilebilir:
• Devrimlerin doğasında Jakobenlik vardır. Bir devrim sürecinde tam anlamı ile demokrasi olması beklenemez. Dünya üzerinde bugün istikrarlı demokrasiler olarak gördüğümüz devletlerin birçoğunda da. Demokrasinin başlangıç noktasını oluşturan devrim sürecinde anti-demokratik tavırlar olmuştur. Fransız devrim mahkemeleri 17.000 kişiyi idam ettirmişti. Yargılanmadan idam edilenlerle birlikte 40.000 kişi öldürülmüştü. Sovyet devrimindeyse aristokrat ve burjuva sınıfının çoğu ortadan kaldırılmıştı. Türk Devrimi’nde ise üç yılda İstiklâl Mahkemeleri, 1.054 kişiyi asmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere, İstiklâl Mahkemeleri amaca yönelik sertlik kullanmıştır, diğer bir deyişle savaş suçluları ve karşı devrimcilerin yargılanması ve infazını gerçekleştirirken keyfî davranmamışlar, fakat yeni kurulan rejimin temellerinin sağlam olmas için gerekli istikran sağlamak yolunda gerekeni de yapmışlardır. İstiklâl Mahkemeleri üzerine geniş çalışmalar yapan Ergün Aybars’a göre (23) “İstiklâl Mahkemeleri’nin devrim mahkemeleri oldukları nasıl bir gerçekse, terör mahkemeleri oldukları görüşü o derece yanlıştır.” (24) Unutmamak gerekir ki, bu mahkemeler Fransız Devrimi’ndeki gibi sınıfsal bir amaca yönelik çalışmayıp millî bir dava uğruna çalışmışlardır. Aybars’a göre. “İstiklâl Mahkemeleri kuruluşlarında öngürülen amacı büyük bir başarıyla yerine getirdiler. (25) II. Cumhuriyetçilerin özellikle bu konuda yoğun ve asılsız spekülasyonlar yapmalarının muhtemel sebebi bu başarıyı sindirememeleri olabilir.
Unutmamak gerekir ki. Türk Devrimi’nin ayrıcalıklı bir sınıfı tasfiye etmesinden dolayı demokratik bir yönü vardır. Taner Timur, “Her devrim egemen ve ayrıcalıklı bir sınıfı tasfiye ettiği ölçüde bir demokratik devrimdir” diyor. (26) İşte, Türk Devrimi.de monarşiyi ve teokrasiyi tasfiye ettikten sonra doğal olarak yeni rejimi korumak için karşı devrim potansiyelini engellemiş ve siyasî özgürlükleri kısıtlamıştır. Bu rejim baskısını karşı devrimcilere yapmış, devrimci fikirler tek parti döneminde de eleştiri özgürlüğü bulmuşlardır. Bu yüzden Türk Devrimi’nin kurduğu bu düzeni” demokratik otoriter” düzen olarak da nitelendirebiliriz.
• Türk Devrimi, toplumun kültürünü aklın, bunun ürünü olan bilimin eleştirisinden geçiren ve ilerlemeyi hedefleyen Aydınlanma felsefesini benimsemişti. II. Cumhuriyetçiler’in (dinci kesimin bir kısmı hariç) dahi kabul etmek zorunda kaldığı bu hedefe nasıl ulaşılacaktı? Feodalizme ve ortaçağ kurumlarına takılı kalmış, genel eğitim düzeyi düşük halkın bu hedefe o koşullar altında ulaşması imkânsızdı denebilir. Aydınlanma devriminin sınıfsal önderi burjuvazidir; halbuki Türkiye’de böyle bir sınıf yoktu. Demek ki, tepeden inme olacak bu hareketi ancak küçük burjuvaziden oluşan yönetici kadrosu yapabilirdi. Çağdaşlaşma amacı güden üst-yapı reformları gerçekleştirilirken aynı zamanda genel eğitim ve kültür düzeyinin artırılıp halkın bu reformlara sahip çıkması hedeflenmişti. “Aydınlanma dünya görüşünün baş özelliklerinden birinin de, akılcı kültür değerlerini olabildiğince yaymak” (27) olduğunu bilen devrimin yöneticileri, Halkevleri ve Köy Enstitüleri yoluyla bu reformları halkla indirmeye çalışmışlardı. Çağdaşlaşmaya ulaşmanın o koşullarda mümkün olan tek yolunu deneyen Türk Devrimi’ni “Jakobenlikle” suçlamak çok temelsiz ve taraflı olur.
Mustafa Kemal’in ilkeleri ve yöntemleri dikkatli incelendiği vakit onun “kendisinden sonra tek adamlar çıkmasın diye tek adamlık yaptığı” sonucuna varılır. (28) Onun devrim süresince yaptığı reformların amacı lâik, çağdaş, kapitalist ve tam bağımsız bir demokrasinin önkoşullarını oluşturmaktı. Kendi döneminde iki defa çok partili demokrasi denemesi yapmasının temelinde bu amaç yatmaktadır. Karşı - devrim bastırılıp sistem yerine oturduktan sonra nihaî hedefe doğru daha kolay adımlar atılmıştır. O dönem bu şekilde “yukarıdan” değiştirildiği içindir ki Türkiye 1945’te çok partililiğe yumuşak bir biçimde geçmiştir. Unutmamak gerekir ki, Türkiye’deki muhalefet de bu tepeden inmeciliğin ürünüdür, muhalefeti oluşturan kadrolar bu tepeden inmecilik sayesinde oluşturulmuştur. 1950 yılında iktidarı devralabilen muhalefeti yaratan devrim ne kadar “Jakoben” olabilir. Demek ki, Mustafa Kemal’in tek adamlığından bu üstyapı reformlarına kadar devrimin her süreci demokrasi için bir ön-koşulmuş denebilir.
• 1920’lerin Türk Devleti’ni Jakobenlikle, anti-demokratik uygulamalarla suçlarken objektif olmak lâzım. Zira, 1920’li yıllarda dünyanın hiçbir yerinde tam anlamı ile demokrasi yoktu. 1920’lerde, bugünkü Avrupa ülkelerinin büyük bir bölümünde kadınların, A.B.D’nin bir çok eyaletinde zencilerin, dünyanın pek çok yerinde okuma yazma bilmeyenlerin, belli bir eğitim seviyesinde olmayanların, diploması olmayanların, belli bir oranda vergi vermeyenlerin, oy verme hakkı yoktu. Türk Devrimi’nden seneler önce burjuva devrimi yapan ve kapitalist düzene geçen bu ülkelerin anti-demokratik (ırk ve cins ayrımı hariç) bu uygulamalarının altında, yönetimde entellektüel seçkin bir zümrenin söz sahibi yapılması amacı yatıyordu. Bu ülkeler böylelikle, ülke insanlarının eğitim seviyelerinin seçkin bir yönetim altında yükselmesini ve demokrasinin daha sağlıklı ve temelli yerleşmesini sağlamışlar ve günümüzün demokratik hukuk devleti amacına ulaşmışlardır. Anti-demokratlıkla suçlanan Türk Devrimi ise yukarıda bahsedildiği üzere üstyapı reformlarıyla düzenini kurmuş ve halkın demokrasiye tam katılımını sağlayarak nihaî hedefi olan çok partili sisteme 1945’te geçmiştir. Batılı demokrasiler incelenince, “Türkiye’de çok partili demokrasiye geçiş için, kurumların ve kuralların tam manası ile yerleşmesi (1924 Anayasası yerine 1961 Anayasası gibi bir sistemin getirilmesi gibi) amacıyla belli bir süreye gereksinim vardı” sonucuna varılabilir.
VIII. SONUÇ
Mustafa Kemal’in, ülkesinde kurmaya çalıştığı düzenin yıllar öncesinden düşünsel hazırlayıcıları sayabileceğimiz Comte. Voltaire, Rousseau gibi düşünürlerin kavramlarından ektilenmiş olduğu şüphe götürmez bir gerçek. Bu bağlamda, Rousseau’nun, egemenlik ve özgürlük kavramlarının Türk Devrimi için önem arz ettiği söylenebilir. Mustafa Kemal ve Rousseau’nun yaşadıkları zaman ve koşullara göre modern denebilecek bu kavramlar üzerine söyledikleri sözlerin içerdiği ifadelerin benzerliği de bu etkiden kaynaklanıyor olabilir. İkisinin de kişi için özgürlükçü ve siyasal rejim olarak da ayrıcalıklı sınıfların tasfiye edildiği cumhuriyetçi bir sistemi hedeflediği sonucunda varılıyor. Bu hedeflere ulaşmak için gerekirse, halk, egemenliğine, özgürlüğüne ve çıkarına sahip çıkana kadar, seçkinlerin önderliğinde otoriter düzenlerin dahi, araç olmak şartı ile kurulabileceğini söylüyorlar. Rousseau’yla Mustafa Kemal’in benzer kavramlarının uygulamada farklılık arz ettiklerini görüyoruz. Unutmamak gerekir ki, Rousseau bir doktrin adamıdır, ve fakat Mustafa Kemal ilkelerini uygulayan bir aksiyon adamıdır. Rousseau’nun doktrin verdiği Jakobenlerin uygulamaları ile Mustafa Kemal’in Türk Devrimi yapısal olarak benzerlikler arz etseler de Jakobenler, yarattıkları terör dönemiyle Türk Devrimi’nden ayrılıyorlar. Bu şiddetin sebeplerinden biri temsil ettikleri küçük burjuvazinin ve dolayısıyla bu sınıfa bir doktrin sağlayan Rousseau’nun çelişkilerinin uygulamada yarattığı aksaklıklardır. Halbuki, Türk Devrimi çelişkilerin değil taktiklerin üzerine kurulmuş; onun önderi Mustafa Kemal nihai hedefi olan tam bağımsızlık, çağdaşlaşma ve milli egemenlik yolunda ilerlerken aklın egemen olduğu tutarlı bir düşünce sisteminin kullanmıştır. Türk Devrimi’ni değerlendirirken onun etkilendiği düşünce sistemlerini ve bu sistemlerin nihai amaçlarını göz önüne almak yanlış sonuçlar çıkarılmasını engelleyecektir.
KAYNAKLAR
1. L. Allhusser. Politika ve Tarih, Çev: A. Şenel, O. Sezgin, V Yayınlan, Ankara. 1987. s. 89.
2. J.L.Lecetvle, İncinilir Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temcileri Üzerine Konuşma Giriş, Yorum, Çev: Kabili Nuri İleri, Say Yayınları. İstanbul. 1995. s. 54
3. J L. Lecerele, a.g.e.. s. 49
4. Macit Gökberk. Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, Nejat Eczacıbaşı Vakfı. İstanbul. 1983. s. 296
5. Le Contrat Social’in 1913’te Ziya Paşa tarafından yapılan Türkçe çevirisi. Mukavele-i İçtimaiyye.
6. Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Derleyen: Gürbüz Tüfekçi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan, Ankara, 1983, s. 396
7. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri 1. s.216
7a. Mete Tuncay’a göre M.Kemal “güçler birliği” ilkesini savunurken aslında bu sözleriyle “güçler ayrılığı” (nazariyat-ı meşrutiyet) ilkesinin savunucusu Montesquieu’yu kastetmiştir, yani onu Ro-usseaau’yla karıştırmıştı. “Atatürk’e Nasıl Bakmak”, Toplum ve Bilini, no. 4. Kış 1977
8. Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1993, s. 91
9. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II. s, 97
10. Kurt Steinhaus. Atatürk Devrimi Sosyolojisi. Çev: M. Akkaş. Sarmal Yayınevi. İstanbul 1995, s. 77
11. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri 11. s. 95
12. Şerafettin Turan. Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar. Düşünceler, Kitaplar, Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ankara. 1982. s 13-14
13. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, s. 11
14. Metin Heper, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, Nejat Eczacıbaşı Vakfı, İstanbul. 1983, s. 226
15. İkinci Cumhuriyettiler, genellikle değişimden yana olduklarını iddia eden farklı cephelerden insanların oluşturduğu bir grup. Bu farklı cepheler: İslamcılar, Kürtçüler. Asker-Sivil bürokrasinin egemenliğinden rahatsız olan burjuvazinin bir bölümü. Bu insanların değişik konularda genellikle ortak bir görüşleri olmamasına rağmen tek bir konuda konsensüsü varmış oldukları görünüyor: Anti-Kemalizm. Bknz. Metin Sever-Cem Dizdar 2. Cumhuriyet Tartışmaları. Başak Yayınları, Ankara.1993
16. Murat Sarıca. Siyasî Düşünce Tarihi, Gerçek Yayınevi, İstanbul. 1983. s. 103
17. Murat Sanca. 100 Soruda Fransız İhtilâli, Gerçek Yayınevi, İstanbul. 1995. s. 100
18. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III. s.81
19.Mural Sarıca. 100 Soruda Fransız İhtilâli. Gerçek Yayınevi. İstanbul. 1995. s. 100.
20. Ergün Aybars. İstiklâl Mahkemeleri. Bilgi Yayınları. Ankara. 1975. s. 228.
21. Atatürk. Nutuk II, l927. s. 208
22. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III. 1923. s.70
23. 11. Cumhuriyetçilerin genellikle ihmal ettikleri (ya da etmek isledikleri). İstiklâl Mahkemeleri hakkındaki hu eserler : Ergün Aybars, İstiklâl Mahkemeleri I 1920-1923. Bilgi Yayınevi. Ankara 1973 - Ergün Aybars. İstiklâl Mahkemeleri II 1923-1927, Kültür Bakanlığı. Ankara. 1982
24. E. Aybars, a.g.e., s. 229
25. E. Aybars. a.g.e.. s. 229
26. Taner Timur. Türk Devrimi ve Sonrası. İmge Kitabevi. Ankara. 1994. s. 292
27. Macit Gökberk, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, Nejat Eczacıbaşı Vakfı, İst. 1983, s.326.
28.Mustafa Kemal’in hayatında toplanan son kurultay (1935) için Recep Peker’in hazırladığı parti programındaki totaliter yönetim biçimi ile ilgili M.K.’ in Rıza Soyak’a söylediği aşağıdaki sözler bu konuyu aydınlatıcı nitelikte: “Bütün kuvvetleri nefsinde toplayıp tek partiyi, devleti ve memleketi kendi başlarına idare edecek olan yüksek meclisin azasını kim seçecek; bu zorbalar heyeti, kuvvet ve salahiyetlerini kimden ve nasıl alacak? Hayret, hayreti uznıa. Bu ne sakat düşüncedir, bu nasıl zihniyettir! Görülüyor ki varmak istediğimiz hedef henüz, en yakın arkadaşlar tarafından bile, zerre kadar anlaşılmış değildir. Biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki; bu memlekette bir gün Padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kurabilsinler”. Emre Kongar. Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk. Remzi Kitabevi. İstanbul. Şubat 1994. s.313


LinkBack URL
About LinkBacks
Onun Rousseau hakkındaki şu sözleri ilgi çekicidir:
Alıntı Yaparak Cevapla