Düşler Mezarlığı
--------------------------------------------------------------------------------
arkadaşlar aşağıda okuyacağınız hikaye belki çok uzun ama sabırla eğer okursanız muhakak sizde beğeneceksiniz şimdiden teşekkür ederim...
I
Kasabanın kuzeyinde yükselen sık, derin köklü ağaçların arasında, kasaba kurulduğundan beri kimsenin girmeye cesaret edemediği ve çoğu kimsenin bilmediği bir mezarxlık vardır. Ağaçların bir daire çizerek oluşturdukları bu mezarlığın ismi Düşler Mezarlığı’dır. ismi mezarlık ise de, toprağın altında sadece sonbaharda ağaçların dallarından düşen sarı yapraklar vardır. Zaten onlar da daha kış gelxmeden çürürler.
Evsizlerin, şarapçıların ve tinercilerin ziyaret ettiği bu mexzarlıkta kasabalıların artık kurmaya değer bulmadığı düşleri, anıları, insanların birbirlerine söylemekten vazgeçtiği scjzler, melodileri unutulan şarkılar ve unutulmuş ruhlar barınır. Cixvarda ölen herkesin ruhu ilkin buraya gelir, burada hatırlanxmayı bekler. Onu hatırlayan biri çıktığında Düşler Mezarlıxğından ayrılır. Bazen, bazı ruhlar için bu mezarlık bir bekleme yeri olmanın ötesine geçer, bir hapishane ya da ebediyen asıxlı kalınan bir boşluk oluverir. Bunlar hayattan yitip giden, bir daha hatırlanmayan ruhlardır.
Kasaba, mezarlığın yakınına kurulmadığı için olsa gerek, burası kasabalılar için bir sır olarak kalmıştır hep. Ve nesiller artık bu mezarlığı yavaş yavaş unutmaktadır.
II
Bir aya yakın bir zaman önce bilek damarlarını keserek, kanxlar içinde annesinin yanına gelmişti kız, hiçbir şey söylemexdi, kanayan bileklerini annesine gösterdi sadece. Kadın texlaşla hastaneye taşıdı kızını. Kızın ikinci intihar girişimiydi bu, diğerinde midesini uyku ilaçlanyla doldurarak sonsuz uykuya yatmayı denemişti.
Hastaneden çıkarılıyordu şimdi ve bir daha intihar etmexyeceğine dair annesine sözler veriyordu. Bu sözlerin bir işe yaxramayacağını ikisi de biliyordu aslında, ama annesi sadece içixni rahatlatmak istiyordu. Yıllar önce kaybettiği kocasının hüzxnüne, kızını yitirmiş olmanın acısını da eklemek istemiyordu.
Ölmemiş olmanın burukluğu içindeydi kız hastaneden çıkarken. Bileklerine jileti ilk vurduğunda anlamıştı devamını getiremeyeceğini, ama o an yapacak bir şey gelmemişti akxlına, babası olarak düşündüğü sevgili tarafından terk edilxmişti ve kendine baba bulamamanın hüznü derin yaralar açxmaktaydı yüreğinde.
Bir süre her şeyi annesiyle beraber yapacaktı, bir süre herkes üzerine titreyecekti ve bir süre kimse ona karşı çıkmayacakxtı, ilkin de böyle olmuştu, ölümden dönen birine bu şekilde davranılıyordu bu evin sınırları dahilinde. O zamanlar kız için anlatılan bir anıydı Düşler Mezarlığı, bu anı da kızın zihninxde yavaş yavaş soluyordu. Bir süre birlikte olduğu ve nedexnini bilmeden terk ettiği çocuk anlatmıştı kıza Düşler Mezar-lığı’nı, kız ona babasını özlediğini söylemişti. Çocuk baba olxmak istemiyordu, sevgililikti onun yeri; baba sevgisi farklıyxdı, onu karşılayamazdı hiçbir zaman.
III
Uzun boylu, renkli gözlü bir adam Düşler Mezarlığı’nın karxşısında akordeon çalışıyordu. Doğduğu toprakların çok uza-ğındaydı, başka bir coğrafyada, savaşta yıkılan memleketinxden kalan yaralı şarkıları çalıyordu. Akordeondan çıkan bu sesleri daha önce duyanlar şimdi yaşamıyordu, ama Düşler Mezarlığı’nda unutulmak üzere olan düşler biraz da olsa ne-şelenmişlerdi bu şarkılarla, belki de kasabadan birileri rüyaxsında bir Balkan ezgisi mırıldanacaktı bu akşam, şarkıyı nexrede duyduğunu, neden bütün gece bilmediği bir şarkıyı mıxrıldandığını sabah anımsamayacaktı.
IV
"Babamı görmek istiyorum," dedi kız annesine. "Babamı görmek istiyorum."
Anne kahvaltıdan kalan bulaşıkları yıkamaya çalışıyordu ve kaybettiği kocasının anısını yeniden anımsamamak için "Salak salak konuşma da bir işin ucundan tut. Her şeye ben yetişmek zorunda kalıyorum. Kaç yaşında kız oldun artık..." diyerek çıkışmaya başlamıştı.
Kız, mutfak kapısından çıkarken annesinin serzenişleri arasından "...Baban öldü, hem de çok oldu öleli, kabullen artık bunu..." sözlerinin ayırdına vardı.
Dışarıya çıktı ve nereye gideceğini bilmiyordu.
Yollar birbirine eklenirken kızın kafasında babasını görxmek vardı; bir de kendisine âşık olan çocuğun bahsettiği Düşler Mezarlığı.
V
Şarap kokan, aç bir akordeon sesi duydu. Uzaklardan gelen cılız bir sesti. Ama aşinaydı bu sese, babası akordeon çalarxdı neşeli olduğu akşamlarda. O zamanlar Balkanlar’dan göç eden herkesin evinde bulunurdu akordeon, bazı gecelerde herkesin evinden farklı notalarla yükselirdi sesi. Çeşit çeşit Balkan şarkıları gezerdi sokak aralarında ve bir Balkan kasaxbasında yaşadığını sanırdı insan.
"O akordeon çalan insanlar nerede şimdi?"
Hepsi teker teker öldüler.
"Geriye ne kaldı onlardan?"
Sandıklarda duran akordeonlar ve onları çalmayı bilmexyen çocuklar.
Kendisi de bilmiyordu çalmayı, öğrenememişti, ama baxbası ona öğretecek kadar yaşamamıştı bile.
Zaten zamanla birlikte müzik de değişmişti. Kim bir müxzik aleti öğrenmeye kalksa, gitarı tercih ediyordu artık.
Sese doğru gidecekti, belki de babasıydı onu çağıran, bu sexsi de kendi zihni yaratmış olamazdı, ama ondan başka duxyan kimse yoktu. Rüzgâr duyuyordu belki, ağaçlar, çiçekler, güneş, havadaki nem, ağaçlardaki yapraklar ve dallara koxnan kuşlar duyuyorlardı muhakkak. Hatta kuşlar eşlik edixyordu bazı yerlerine bu kısık melodinin.
VI
Ölmüş müydü? Yoksa bu karanlık bir rüya mıydı? Anlam vexremediği bir baskı hissetti üzerinde. Az evvel, hiçbir şeyi birxbirinden ayırt edemezken, birileri bu karanlık yere getirmişxti onu. İlk uzandığında güneş vardı gökyüzünde, ama yavaş yavaş kapandı ışınları. Öyle düzenli de değildi, parça parça karanlıklar düştü güneşin üzerine, bazen nokta halrnde baxzen de bir kütle olarak. Güneş lekelenirken, civardaki sesler de kısıldı. Sonra yok oldu sesler, yoğun bir nem kokusu kapxladı karanlığı.
"Sonra ne oldu?"
Bir sonrası yok şimdilik, yoğun bir nem var üzerinde, bir ağırlık ve buram buram toprak kokusu. Kafasını tahtaya vurduğunda anladı artık her şey için çok geç kaldığını, hak etxmediğini düşündü bu kadar erken ölmeyi ilkin, sonra da kaxzayı anımsadı. Karşıdan gelen arabanın ağırlığını bacaklarınxda hissetti tekrar. Sonra direksiyonu ve yanından gelen çığlıxğı... Sonrası karanlıktı... Gözlerini açtığında onu taşıyorlardı.
Yavaş yavaş sıyrıldı kendinden. Karanlığın içinde kalan parçalarına baktı, bacakları ezilmişti, kafası yarılmış, kolu ters dönmüş. Tüm bunlardan sıyrılırken, ilk anda yaşadığı acıları ve ağrıları da geride bıraktı. Anlam veremediği bir huxzur vardı içinde. Yaşamı bitirmiş olmanın verdiği bir huzur. En sonunda başlamış olduğu bir şeyi bitirmişti, alnının akıyxla yapmıştı bu işi. Öyle ya da böyle yaşamıştı. Bedenini kapxlayan toprağa son kez baktı, sonra mezar taşına. Sonra okuxduğu şiirleri anımsadı; tek bir dizeydi belleğinde kalan ve en son o şiiri, o dizeyi mırıldanmıştı sarhoş dudaklarıyla:
"... yerim olmadı kendi mezarımdan başka..."
Yeri yoktu, zaten yaşadığı hayatta da fazla yer etmemişxti. Babası askerdeyken ölmüş, annesi de bu ölüm haberini aldıktan sona çıldırmıştı. Annesi her gün köyün bütün köxpeklerini peşine takarak köyü ve civarını dolaşıyordu bir şey ararmış gibi, ama bir türlü bulamıyordu aradığını. Kimseyi tanımadığı bir eve geliyordu her gece, kendisine yemek vexriyorlardı ve her gece bir çocuk ağlıyordu yanında. Anımsaxmıyordu, "Onun burada ne işi vardı?", "Kimindi?", "Kendixsine kızım diyen kadın kimdi?" Bunların bir cevabı yoktu anxnenin solan belleğinde, o sadece her akşam onların yanına sığınıyor ve sabahın ilk ışıklarıyla, köyün en telaşlı insanı olaxrak evden çıkıyordu. Aramaya başlıyordu ve bulamamanın yarattığı hayal kırıklığıyla dönüyordu o eve. Köpek havlıyorxdu ardından, çocuklar taş atıyordu... Bir çocuk durmaksızın ağlıyordu.
Kasabaya gelmişti çıldırmış annesinin ölümünün ardınxdan. Köpekler kemirmişti kadının tarlalar içinde yatan cesedini. Kötü anıları arkasında bırakarak bir iş bulmuş, artık büxyümüştü... Hayalleri de büyümüştü onunla birlikte, ama köyde doğan bir çocuk için gidilebilecek en büyük (uzak) yer köyün bağlı olduğu kasabaydı.
"Şimdi kasabayı dolaşmaya mı çıkmıştı?"
Bir yere doğru gidiyordu, sanki kendi gitmiyordu da rüzxgâr peşine takıp sürüklüyordu onu.
Bir müziğin sesine kapılmıştı rüzgâr, ağaçların arasından gexçerken ilk önce Akordeonçalanadam’ı gördü, sonra da Düşxler Mezarlığı’nı, daha sonra da unutulan düşleri, sesleri, kexlimeleri, artık hatırlanmayanları ve artık kaybolanları, kendixsi de onların arasındaydı şimdi. Cennette ya da cehennemxde değil, hiçbir kutsal kitabın yazmadığı, peygamberlerin atxladığı, Dante’nin bile tasvir etmediği bu yerdeydi. Kahvehaxnede duyardı buranın efsanesini, ama bir gün buraya gelexceğini hiç düşünmemişti. Düşünemezdi zaten.
"Kim düşünebilirdi ki?"
"Kim böyle bir yerin varlığına inanırdı?"
"Yanındakiler nelerdi şimdi?"
Yaşayanların tükettikleri vardı, bir tek Akordeonçalana-dam başkaydı. O, daha ölmemiş gibiydi. Karşısında durdu bir süre, el salladı, onu görmediğini fark etti. Dokunmaya çalıştı başaramadı.
Gün batmak üzereydi ve kasabanın uyumasına az zaxman kalmıştı.
Akşamın içerisinden bir kız, Düşler Mezarlığı’nın girişine kaxdar geldi, Akordeonçalanadam havanın kararmasıyla birlikxte akordeon çalmayı bırakmıştı. Cebinde kalan son paralar, ekmek ve bir şişe ucuz şarap almaya yetmişti. Şimdi bir fare gibi kemirmekteydi ekmeği. Önüne kızın gölgesi düştü ve başını kaldırıp kıza doğru baktı.
"Akordeon sizin mi?" diye sordu kız.
Adam anlamsız gözlerle baktı. Bilmediği bir dilde bir şeyxler söylüyordu kız ona. Adam kendi dilinde, anlamadığı soxruya cevap olmayacak şeyler söyledi, ama kız durumu anlaxmıştı.
"Ne iyi," dedi içinden.
Adam duymadı, ama duysa da değişen bir şey olmayaxcaktı, ağaçların arasında birbirini anlamayan insanlardı onxlar. Herkes birbirine daha da yabancıydı şimdi.
Kız adamın önünde duran ekmeğe bakıyordu, adam kıxzın bakışlarından karnının aç olduğunu anlar anlamaz ekxmeğini onunla bölüştü, sabah yaptığı kahvaltının ardından yarı baygın yollarda dolaşırken açlık hissetmemişti, ama bir yiyecek görünce aç olduğunu anladı.
Çocuk, Düşler Mezarlığı’nın sınırlarını aşmadan kıza ve adama bakıyordu. Kızın onu gördüğünü düşündü bir an, ama sonradan bunun imkânsız olduğuna karar verdi. Kız gözlerini boşluğa diktiğinde rahatsız oldu çocuk. Birden ir-kildi, telaşla ağaçların arkasına gizlendi.
Kız yerinden fırlayarak "Orada biri var," diye bağırdı. Adam kızın telaşının farkına varmış, ama neden bu kadar texlaşlandığını anlayamamıştı. Sadece gösterdiği yere, ağaçlaxrın arasındaki boşluğa baktı. Kız adamın yüzüne bakarak, "Gördüm onu, oradan bize bakıyordu," dedi.
Kız adama baktı ve onun ne bir şey gördüğünü, ne de söylediklerinden bir şey anladığını fark ederek yenik bir halxde oturdu. Otururken de kendi kendine "Orada bir şeyler vardı," diye mırıldandı.
VII
İnsanların öldüğü, binaların bombalarla yıkıldığı, yaşayan her şeyin yaralı olduğu toprakların çok çok uzağında antlaşxmalar imzalanmış ve savaş son bulmuştu.
"Masalarının başından bir gün olsun bile kalkmayan ve üstlerinden uçak geçtiğinde en yakın sipere doğru hiç koşxmamış biri bu antlaşmaları nasıl yapabilirdi, onun yaptığı bu antlaşmalar ne kadar inandırıcı ve gerçek olabilirdi?"
Ama yine de daha fazla insanın ölmeyeceği konusunda bir umuttu o el sıkışma, dünyanın her yerinde gösterilmişti. Ama o el Akordeonçalanadam’ın karısının kopan koluna uzanamamıştı, o el kimsenin alnına dokunmamıştı, o el kimxsenin yüzünden akan kanı silmemişti. O ele savaşta ölen ya da yaralanan kimsenin kanı değmemişti, ama o eller savaşxta tanımadığı insanları öldüren silahlı askerin ellerinden daxha da kanlıydı.
Karısının sadece kopan kolunu bulabilmişti Akordeonça-lanadam, yaşadıkları evin ölgün molozları arasında. Karısınxdan başka parçalar bulabilmek adına günlerce aramıştı moxloz yığınlarını, iki oğlu başka bir yerde savaşıyordu, hep bu iyi ihtimali düşünüyordu o zaman; onların savaştığını. Oysa onlar daha savaşın başladığı ilk günlerde ordudan ayrılmışxlardı. Ordu onlar için bir mektup yazmıştı Akordeonçalana-dam’a, "savaşın en önemli çarpışmasında kahramanca şehit olduklarına dair." Kızı tecavüz edildikten sonra kurşuna dixzilmişti, sadece kendi ailesinin yok oluşunun acısı değildi yaxşadığı, bütün mahallesi yok olmuştu. Mahalleden sonra da, yaşadıkları ülke yok olmuştu.
"Peki o neden yaşıyordu?"
Bunun bir cevabı yoktu, hiçbir zaman da olmayacaktı. Tek bir açıklama vardı kafasında, "Tanrı böyle istemişti", tıpkı savaşı istediği gibi, tıpkı milyonlarca insanın ölmesini isxtediği gibi, tıpkı masa başında oturan bir adamı kahraman yaptığı gibi. Kahraman yaptığı o adam milyonlarca insanın cesedinin üzerine kurdu kahramanlık imparatorluğunu, kenxdisi birini dövdüğü için üç güri’nezarethanede yatmıştı.
Halkından kalan bir avuç insan trene bindirilmiş ve ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmıştı, onun olanlar şimdi başkalarınındı. Tren kasabanın girişinde durduğunda aşağıxya inen insanların hiçbiri nereye gideceğini bilmiyordu, hafif esen o rüzgâr sadece onu getirmişti Düşler Mezarlığı’na, yexnikti, en az ülkesi kadar yenikti. Ve toprak ana kadar utanıxyordu yaşadığı çağdan.
VIII
Kız gece eve gitmedi, Akordeonçalanadam bütün gece çalxdı, hiç ara vermedi müziğine. Bütün gece konuşmadan ya da konuşamadan yan yana durdular; tek bir ortak noktaları vardı: dinledikleri akordeon. Uzaktan izliyordu çocuk onları, tam anlamıyla gizlenebildiğini düşünmüyordu, bu yüzden de biraz korkuyordu. Büsbütün canlı olduğu ortada olan bu kız onu nasıl görebilirdi ki?
Kızın bakışları çoğu zaman ağaçların arasına kayşa da, genelde karanlık her şeyi gizliyordu. Uzaktaki asfalttan gixden araçların ışıkları azaldığında zamanın iyice ilerlediğini düşünüp uyumaya çalıştılar. Akordeonun susmasıyla yaşaxmın başka sesleri ortaya çıktı. Doğanın yarattığı bu ürkütüxcü melodi kızın kulaklarında çınlıyordu. Gözlerini kapadı, bir baykuşun sesine irkilerek açtı gözlerini ve etrafta dolaştı baxkışları, karanlık ve seslerden başka bir şey olmadığını anlaxyınca rahatladı biraz.
Babasıyla açılan bir rüyanın içinde buldu kendini.
Çocuk uyuduklarını anladığında saklandığı yerden çıktı, yavaş ve sessiz adımlarla yaklaştı yanlarına, zaten istese de ses çıkaramazdı, ama temkinli olmakta fayda vardı her zaman için.
Kıza baktı, duru bir güzelliği vardı, yüzünün yarısını dalgaxlı saçları öıtse de belli oluyordu yüzünün güzelliği, ama solxgundu her zamanki gibi yüzü. Küçük elleri göğüslerinin üzexrinde birleşmişti. Sessizce izledi kızı. Sonra dayanamadı ve yaxnağını okşamaya başladı. Dokunuyordu, az evvel Akordeonçalanadam’a dokunamamıştı, ama şimdi kıza dokunduğunu hisxsedebiliyordu, donuk da olsa yanaklarının sıcaklığını hissetti.
Kız babasının çaldığı akordeonu dinliyordu, başı babasıxnın omzuna dayalı... Ne annesi vardı, ne de annesinin akraxbaları. Babasının açık bıraktığı camdan soğuk geliyordu, bixraz daha sokuldu babasına. Sıcaklığını hissetti babasının.
Babası yanaklarını okşuyordu. Gülümseyen bir yüzü varxdı babasının, parlayan yeşil gözleri...
"Sana dokunmak istiyorum baba," dedi.
Sonra da dokunmaya başladı babasına, yanakların okşaxdı, dudaklarını.
"Seni tanımak için bir sürü erkekle yattım baba."
Babası bir şey dememişti, ses çıkarmamış, şefkatle sarılxmıştı kızına.
"Ama hiçbiri sen değildin, sonunda her erkeğin ayrı bir vücudu olduğunu anladım, her erkeğin ayrı bir kokusu varxdı, her erkeğin dokunuşu başkaydı."
Sonra tanımlayamadığı bir telaş sarmıştı ortalığı, sesler geliyordu uzaklardan. Sesler yaklaşıyordu sonra, seslerle birxlikte annesi ortalarda dolanmaya başlamıştı yine, babası yaxnından kalktı, ona bir gülücük atarak annesinin yanına gitti ve annesi soyundu babasının karşısında, sarkmış göğüsleri ortaya çıktı. Babası dokundu annesine, kendisi orada kala-kalmıştı. Bir şey yapmak istiyor, annesinin babasını öpmesixne, onu baştan çıkarmasına engel olmak istiyordu, ama baxşaramadı. Dudağında bir sıcaklık hissetti. Babası gibi dokuxnan bir sıcaklık. Hayır, ıslak değildi. Kimse öpmüyordu onu.
Birden gözlerini açtı ve gri bir insan siluetiyle karşı karşıxya geldi. Birbirlerine bakıyorlardı ve gün yeni doğmaktaydı.
IX
Kızın gece eve gelmemesi bütün aileyi bir araya topladı. Poxlise haber verildi, bütün hastaneler tek tek aranarak kayıtlarda kızın adı olup olmadığı kontrol edildi. Hiçbir haber çıkxmadı bu çabalardan. Aslında böyle şeyler olmuyor değildi, ama dışarıda kalacağı zaman genelde haber verirdi. Annexnin bildiği kadarıyla yanında kaldığı bir sevgilisi de yoktu son zamanlarda. Dayı, abuk sabuk konuşan son sevgiliyi aradı, ondan da bir yanıt çıkmayınca çeşitli teoriler yaratılmaya başlandı.
Temel konu, "Ne olacak bu kızın hali?" çevresinde şekilxleniyordu.
"Kimseyi dinlemiyor, başına buyruk yaşıyor," dedi Dayı.
Anne savunmaya çalıştı kızını, belki de ilk defa.
"Biliyorsun hasta o."
"Ne hastası be abla, hepimiz aynı .şeyleri yaşadık, biz hasta oluyor muyuz? Dövmüyorsunuz, dayak istiyor bu kız. Temiz bir pataklayacaksın, bak bir şeyi kalıyor mu?"
"Salak salak konuşma."
"Neden salak salak konuşacağım, işinize gelmiyor tabii, ben söyleyince ağrınıza gidiyor. Bırakacaktınız hamile kaldıxğında bir temiz dövecektim ben onu, evlenmeden hamile mi kalınırmış? Ama siz ne yaptınız; aman kız hasta, aman kırılxmasın. Ne oldu bak..."
"O başka, o konuyu hiç açma."
"Sen de bir şeyi açtırmıyorsun ki, hep koru kızını. Ama inşallah ben buradayken gelmez. xxxxxx olacak bu kız, haxberin olsun."
X
Sabah’olduğunda Akordeonçalanadam uyanmıştı, bir süre kıza baktıktan sonra kahvaltı bulmak için kasabaya doğru uzaklaştı. Çocukla kız birbirlerine bakıyorlardı.
"Beni nasıl görüyorsun?" diye sordu çocuk.
"Bilmiyorum, ama görüyorum!"
"Ama ben ölüyüm."
"Biliyorum!"
"O görmüyor beni."
"Burada ne işin var?"
"Hiç"
"Tesadüfen mi geldin?"
"Akordeon sesine geldim."
"Buraya Düşler Mezarlığı deniyor, kahvede arkadaşlar anlatmıştı."
"Biliyorum."
"Ailen merak etmez mi seni?"
"Meraktan ölmüşlerdir."
"Neden gitmiyorsun?"
Kız omuz silkti.
"Gitmek istemiyorum."
"Adamı tanıyor musun?"
"Hayır."
Uzun bir sessizlik oldu aralarında, sadece birbirlerine baktılar. Birbirlerinden bir şey bekliyor gibiydiler.
Kız sessizliği bozdu bir anda.
"Bana yeniden dokunsana, akşamki gibi, yüzümü okşa."
Çocuk şaşırmıştı. Şimdiye kadar hiçbir kadın böyle bir şey istememişti ondan; kime dokunmaya kalksa kaçardı. O sadece genelevde kadınlara dokunmuştu. Onları okşamış, onları öpmüş ve onların içine girmişti.
Kıza doğru sokuldu ve yanağını okşamaya başladı. *
"Sanırım çok erken öldüm ben."
"Neden böyle dedin şimdi?"
"Sana canlı olarak sarılmak isterdim."
"O zaman tanışamazdık ki."
"Şimdi tanışıyor muyuz?"
Kız karşısındaki gri siluetin dudaklarına dokundu ve "Sus," dedi.
Çocuk kızın parmağını öptü ve sonra dudakları birleşti.
Akordeonçalanadam akşama doğru gelmişti, elinde kız için bir parça ekmek vardı, kız bir şey demeden adamın getirdixği ekmeği ısırmaya başladı. Çocuk kızın çaresiz bir iştah ile ekmeği ısırışını izlerken, biraz da içgüdüsel olarak "Yaşasay-dım, seni hiç aç bırakmazdım," dedi. Kız gülümsedi çocuxğun dediğine.
Yaşasaydı bile kimseden böyle bir şey istemezdi. Karnıxnın değil, baba açlığıyla kıvranan ruhunun doymasını istiyorxdu o ilk önce.
Hava kararmaya başladığında uzaklardan gelen sesler tükenmeye başlamıştı, Akordeonçalanadam eline aldı yine müzik aletini ve hünerini göstermeye bgşladı. Balkanlar’dan gelmiyordu bu defa müzik, ama çok da uzaklardan değildi, kaldırımlarda yaşayan bir kadının ritimleri akıyordu akordexondan ve kız ayağa kalktı önünde uzanan ele tutunarak, ama Akordeonçalanadam görmüyordu bu eli. Kız çocukla dans etmeye başlamıştı. Akordeonçalanadam müziğin bü-yüsüyle tek başına dans eden kıza bakıyordu bir taraftan. Çocukla kız öpüştüler, birbirlerine dokundular tekrar ve saxrıldılar.
Kasabanın sesleri yok olmuştu iyice ve polis arabası Düşxler Mezarlığı’na yaklaştığında Akordeonçalanadam hâlâ dexvam ediyordu çalmaya.
Birazdan polis arabasından tutulan projektör ortalığı ayxdınlatacak ve kızla birlikte Akordeonçalanadam da zorla arabaya bindirilecekti.
XI
Başka bir ülkenin nezarethanesinde, dilini bilmediği adamxlarla birlikte sabah gelecek olan emniyet müdürünü beklixyordu adam. Kızı annesiyle dayısı almaya gelmişlerdi ve bir sürü soru soruyorlardı. Özellikle dayısının tükürükler saçarak sorduğu sorular bir yanıt bekliyordu, ama o hiçbir zaman ya-nıtlamayacaktı onları.
Aradan çok fazla zaman geçmemişti, Akordeonçalanadam elindeki son gerçeğini karakolda bırakmak zorunda kalarak sınırdışı edildi. Sınırdışı edilmesinin tek sebebi vardı, "Akli dengesi yerinde olmayan bir kızı alıkoymak."
Bu zaman içerisinde kız hiç konuşmamıştı, dayısının soxruları da tükenmişti artık, en son sözü doktor söylemişti: "Hastaneye yatırmaktan başka çaremiz kalmadı."
Hastaneye yattığında yanında bir griliğin olduğunu kimxse göremeyecek olsa da, o orada da, çıktıktan sonra da, yaxni bir daha hiç yalnız kalmadı.
Ferhat Uludere


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla