Kar Geceleri Öldürür

--------------------------------------------------------------------------------


I-

Kendi sesinden ürküyor. Gecenin yarısını çoktan geçmiş. Her karışını adı gibi bildiği bu sokakta, karın serpiştirmesi bir yana, buzların sarktığı çatıların altından sakınarak yürüyen şu birkaç adam olmasa kendini terkedilmiş, yürüyen bir korku olarak hissedecek. Çoğunlukla insanlardan kaçsa da, bu saatte onların varlığına duyduğu mihneti anlatmasına imkan yok. Sokağın tam ortasından yürüyor, sokağın yüzünü yeni kaplamış beyaz örtünün üzerinde sakıngan ayak izlerini bırakıyor. İki yanda omuz omuza yaslı binaların pencerelerinden tek tük ışıklar sızıyor sokağa. Yalnızlığının sesini duyuyor. Tak..tak...tak..Kar üzerinde yürüyen adamın ayaklarının çıkardığı sese benzemiyor, bu sesler.Daha çok tedirgin bir ceylanın kalp çarpıntılarını andırıyorlar. Yürüyor...

Epeyce karanlık sokak. Bütün sokak lambaları söz birliği etmişlercesine sönmüşler. Kar yağıyor.Sakin ve tutarlı yağıyor. Her kar tanesi önce dönerek ağır ağır iniyor yere, sonra sonsuz bir inatla tutunup kalıyor konduğu yerde. Hemen hemen bütün apartmanların duvarlarına kazılı gibi duran o soğuk renkler, griler ve soluk sarılar karanlığın içerisinde kar tanelerine yol gösterir gibi kendilerini belli ediyorlar. Perde aralarından sızan titrek ışıkların üzerine oturan mutlu kar taneleri ve biraz huzursuz olanlar, hep birlikte, el ele sokağın üzerine iniyorlar. Binlerce kar tanesini öldürdüğünü düşünüyor birden. İçini yaban bir rüzgar alıyor. İlk çocukluğunun karlı akşamlarını hatırlıyor. Annesinin ve babasının erkenden kar yağan saçları geliyor aklına. Gözleri yaşarıyor. Yalnızlığının ayak sesleri yükseliyor...

İşte yaşadığı sokak. O sokakta üç katlı ve en az yirmi yıllık sarı boyalı bina. İkinci katında yaşadığı daire.Apartmanın girişinde yükselen minik kar tümseklerinin altında büyük ihtimalle, züccaciyecinin attığı karton kutular var. Kar yağmaya başlayalı beri hiç kimse apartmana girmemiş. Yerde hiç ayak izi yok. Anahtarları çıkarmaya üşendiği için kendi ziline basıyor, açılıyor kapı. Bu tersliği gidermesi gerektiği geliyor aklına. Binanın elektrik sistemindeki tadilat esnasında yanlış bağlanmış hat. Ne zaman otomat ziline bassa, giriş kapısı kendiliğinden açılıyor. İşte yine kendisine has gıcırtısıyla açıldı kapı. Yarın sabah ilk işinin, bu tersliği gidermesi için bir elektrikçi bulmak olmasına karar veriyor. Binanın ışık otomatı çalışmıyor. Kahretsin diyor içinden. Bütün aksilikler de onu buluyor gibi. Adım kararı çıkmaya başlıyor merdiveni. Bir...İki...Üç...Dört......Onbir....Oniki. Onüçüncü adımda sahanlık başlıyor. Merdiven basamağı saymanın güzelliği bu diye düşünüyor. İnip çıkarken sık sık saydığı merdiven basamaklarını aklında tutmuş olmanın güveniyle iki adım atıyor sahanlıkta. Sonra oniki adım daha çıkıyor merdiven basamağı olarak. Kapısının önüne geliyor...

Büyük beyaz kapının üzerinde kendi isminin yazılı olduğu pirinç tabelaya vuran sokak lambasının ışığı önce tabelayı, sonra yayılarak az da olsa aydınlatıyor kapıyı. Anahtarları nereye koymuş olabileceğini düşünüyor kısa bir an...Bütün ceplerini karıştırmaya başlıyor. Pantolonun, ceketinin ve kabanının ceplerinde olmadığını görüyor şaşkınlıkla. Nerede unutmuş olabileceği konusunda kafasında beliren bütün ipuçlarına hırsla saldırıyor ama hiçbir sonuca ulaşamıyor. Binlerce kitap, binlerce anıyla yığılı aklında anahtar kavramına ait sadece uzak hatıralar buluyor. Onlarda soğuk ve can sıkıcı. Anahtarı kaybettiği için babasından dayak yediği, karlı bir öğlen sonrasını hatırlıyor önce, sonra kapısını kilitlemediği için içine kedi giren köy ambarının önünde dedesinden azar işittiği sıcak bir yaz gününü. Bu akşama dairse en ufak bir iz bile yok...Yok işte diyor. Hırstan kızaran gözleri ve kulaklarından alevler boşanıyor. Allah kahretsin diyor...Gecenin yarısında çilingiri nereden bulabileceğini düşünüyor...Kızıyor kendisine ama yapabileceği hiçbir şey yok. Üçüncü kata çıkan oniki basamağın üçüncüsüne çöküyor. Ellerini başının arasına alıyor.Neden böyle yapar ki insanlar yapacak bir şeyleri kalmadığında?

Çaresizlik güçsüz kılar insanı, aynı zamanda yalancı ve cesur. Olması isteneni yaşamaya ve düşlemeye başlar insan...Önce üst kattaki komşusunun kapısını çalmak geçiyor aklından, sonra alt kattakinin ama hemen uzaklaştırıyor bu düşünceleri kafasından. Kapı çalmak,yardım dilemek ona göre değil.Dışarıda karı savurup kudurtan bir rüzgar başlamış. Apartmanın merdivenlerine bulduğu bütün boşluklardan kar taneleri ve rüzgar giriyor. Üşümeye benzer bir sessizlik ve koyu bir soğukluk, ıssız bir şehir...Aklına neler de geliyor böyle. Bu bir tesadüf olmalı. Klasikler geliyor aklına önce, sonra Murdoch. Evet Melekler Zamanı diyor. Gülümsüyor. Karın iki anlamı olduğuna hükmediyor. Pencerelerinin arkasından bakıp, sıcak evlerinin huzurlu sükunetini benimseyenler için güzel meleklerdir kar taneleri, içinde olanlar için beyaz şeytanlar. Merdiven boşluğunun kırık penceresinden içeri rüzgarın savurduğu kar taneleri saçlarına doğru uçuşuyor.. Olanca soğuk olmasına rağmen üşümediği geliyor birden aklına. Buna seviniyor. Üşümeyince kendini daha bir güvende hissediyor. Biraz sonra yavaş yavaş kaybedeceğine inandığı güven duygusuna iyice sarılmak için kendine sığınıyor. Yorgun bedenini saran kolları, yorgunluğu karşısında hayal kırıklığı yaşıyor gibiler. Kendi bedenine ulaşamıyor.

Telefon çalıyor. Gecenin yarısı. Kim arar onu. Açıyor, numara gözükmüyor.

-Evet diyor...

Tok bir kadın sesi;
–Seni seviyorum demek için aradım diyor.
O da;
–Sen karçiçeğisin, diyor...

Utanıp kapatıyor kadın. Neden utandığını düşündü ki şimdi. Kadınları anlamanın imkansız olduğuna bir kere daha kanaat getiriyor. Bir mesaj yazmak istiyor kadına. Düştüğü durumu anlatmak, yardım istemek geçiyor aklından. Bu sefer de kendi utanıyor, kendisinden. Telefonu kapatıyor. Gizli bir sözleşme imzalamış gibi kendi yaşamıyla. O sözleşmenin şartları hiç belli olmasa da, öyle anlarda gösteriyor ki kendini, elini ayağını bağlıyor. Hemen hemen her gün yeni bir madde ekleniyor sanki. Bugün ne eklendi ki acaba? Burada böyle oturamam diyor kendi kendine. Açık bir kahvehane ya da bir pansiyona atmalı kendini. Cebinde para olmadığını biliyor ama, gülümsüyor. Kredi kartları var ya. Şimdi inse şu sokaktan aşağı, sola sapınca köşebaşında duran büyük otelde geçirebilir geceyi. Neye malolabilir ki, en fazla bir kira parasına...Saat iki otuz...

Kapı çelik olmasa bir omuz darbesiyle kırabileceği geliyor aklına. Bir omuz darbesi,kırık bir kapı ve o içeride... Elleri soğuğu hissetmeye başlıyor... Katılaşmaya bile başlamışlar. Isıtmak için iki elini birleştirip dudaklarına götürüyor.Hohlayarak ısıtmaya çalışıyor.. Anlık bir ısınma olsa da, gittikçe katılaşıyor olmaları gerçeği değişmiyor. Bir hamleyle yerinden kalkmaya çalışıyor. Olmuyor. Sanki bütün merdiven onunla beraber kalkmak istiyor, kalkamıyor. Garip, gülümsüyor. Acıları gülümseyerek karşılayabileceğini hiç düşünmediği geliyor aklına. Babasının ona, “buzdan değilsin belki ama sen acılar arttıkça içlerinden gülümseyerek çıkabilecek bir çilekeşe benziyorsun” diye neden söylemiş olduğunu şimdi daha iyi anlıyor. Acılarım bu kadar çok mu oldu benim diyor... Ne zaman öğrendim ben acı çekerken gülümsemeyi?

Sokaktan, iki adamın küfürleşmelerini duyuyor. Sarhoş olmalılar diyor kendi kendine. Niye kavga ettiğini bilmeyen iki çocuk gibi kavga ediyorlardır şimdi, yaldızlı küfürleriyle, diye devam ediyor düşünmeye. Sarhoş... Anahtar kelimeyi buluyor. Bu akşamki bu üşümemeyi içkiye neden bağlamadığını soruyor kendine. Ne kadar sarhoş olduğunun ayırdına nihayet varıyor. Hayatta en iyi yaptığı şey içmekmişcesine kaç kadeh salladığını hatırlamaya çalışıyor. Baş ağrısını, ağız kokusunu, anahtarının neden yanında olmadığını o an anlıyor. Allah Kahretsin diye bir çığlık koparıyor, sonra Tanrı mıydı diye sormadan edemiyor kendine...Ne farkeder ki, yerinden kalkamıyor...Burnu buzlamış ve elleri... Gözleri kapanıyor, “uyumamalıyım” diyor kendi kendine... ama gözleri kapanıyor, kapanıyor...


II-

Ertesi gün akşam gazetelerinde bile öldüğü yazılmadı. Kimse nasıl öldüğünü,neler yaşadığını bilemedi ölüm anında. Sabah üst komşusu, merdivenden inerken kapının önünde cansız bedenini bulduğunda bastı yaygarayı. Polis geldi önce, sonra ambulans. Hiç sorgusuz, sualsiz ambulansa koydular cesedini. Bir yığın insan toplandı apartmana. Öldüğü yere baktılar. Hatta birkaç kadının gözlerinde gözyaşları belirdi ama ağlamadılar. Çünkü onlara sadece kendilerine ağlamaları öğretilmişti. Polis olağan işlerini yaptı, ölünün bulunduğu merdiven sahanlığında. Önce cinayetten şüphelendi, sonra hiçbir şeyden. Basit bir hikaye olarak düştü polis kayıtlarına. İntihar... O numarası gözükmeyen kişiyle konuşmuş ve kendisini ölüme mahkum etmişti. -Gençlik işte, dedi kalabalıktan biri. Gençlik...Aşk için intihar ediyor şimdi gençler...-Evet diye destekledi kalabalıkta dişlerinin arasında kahvaltıdan kalan ekmek kırıntısını çıkarmaya uğraşan kadın,-evet bunların kafası hiç çalışmıyor. Bir kadın için ya da bir erkek için ölmeye değer mi?. –Neden değmesin diye karşı çıktı bir başka kadın, eteğine asılan çocuk ha bire onu çekiştirirken,-neden ölünmesin...

Eğer polis zamanında araya girmeseydi, büyük bir meydan kavgasına şahit olacaktı sokak. Polis, araya girip, dağıttı kalabalığı. Herkes başka başka şeyler söyleyerek dağıldı. Üst kat komşusu, -aptal çocuk niye öldürmüş ki kendini, diye sordu alt kattaki komşuya.-Bilmem dedi ve kapattı kapısını. Üst komşu da aynı şeyi yaptı...

Bir ölüm geçti apartmandan ama kimsenin kılı kıpırdamadı. O gece içki masasında sırf şaka olsun diye anahtarını alıp vermeyen arkadaşları saatlerce boşuna beklediler onu. İşe gelmedi o gün. İşe gelmemesine en çok patronları bozuldu. –İyice alışkanlık haline getirdi işe geç gelmeyi bu çocuk deyip, haklı öfkeleriyle desteklediler birbirlerini. Ne ceza vereceklerini düşünüp durdular, polis ölünün üzerinde bulduğu kimlikten iş adresini saptayıp, onları arayıncaya kadar. Sonra büyük bir hüzün çökmüş gibi gönüllerine sustular. Anahtarı cebinde taşıyan arkadaşı usulca kaydırdı anahtarı onun oturduğu masanın çekmecesine. Anahtar masanın çekmecesinde çıktığında herkes ölümünü unutkanlığına verdi. Vicdanları rahat gittiler evlerine. Üç boynu bükük dizenin dışında hiç kimse gerçekten bilmedi-belki bilmek istemedi- nasıl ölüme gittiğini...

Sana hayat, lengerleri donmuş bir gemiden
Bir düş gibi veda ediyorum...
Biliyorum üşümeyeceksin ben öldüğümde

Ilkiftar Ezberci