Felsefe ve Sivil Toplum Örgütçülüğü Üzerine

--------------------------------------------------------------------------------

(…)


İmdi efendim 1970’lerden bu yana tüm dünyâda sivil toplum örgütleri hem nitelik hem de nicelik bakımından oldukça gelişti. Bu durum 1970’lerden bu yana dünyânın giderek daha fazla demokratik bir nitelik kazandığını düşündürtse de aslında durum sanıldığının tam aksi yöndedir. İmdi efendim bu örgütler özellikle de geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde merkezî idârenin görev ve sorumluluklarını sınırlandırmak, bunları kendi üzerlerine almak ve bu ülkeleri kendisiyle işbirliği içinde oldukları emperyalistlerin ve tabiî ki siyonistlerin kucağına oturtmak için; başka deyişle bu ülkelerde belirli bir sömürgecilik siyâseti olan âdem-î merkeziyetçiliğin benimsenip tatbik edilmesi için olağanüstü bir faaliyet sürdürmektedir. Nitekim geçmişte Sabahattin Bey’in düzenleme kurulları olarak tanımladığı yapı bugünlerde birtakım sivil toplum örgütleri görünümüyle karşımıza çıkıyor, özellikle de geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler belirli bir sömürgecilik siyâseti olan âdem-î merkeziyetçiliği liberalizm ve liberal demokrasi propagandaları üzerinden ve birtakım sivil toplum örgütleri mârifetiyle tatbik etmeye çalışıyor; buna kendilerini mecbur hissediyor ve/veya hissettiriliyor.


Efendim bu sivil toplum örgütlerinden bir kısmı bu ülkelerde en çok da mikro-milliyetçilik hareketleri başlatmakta veya bunları şu ya da bu şekilde körüklemekte, bu ülkelerdeki üniter devlet yapısını bozarak onları kendi içinde parçalanmış ve siyâsî çekişmelerle uğraşmak zorunda bırakılmış devletler hâline getirmeye çalışmaktadır. Güncel bir örnek: 2004 yılı îtîbârîyle Irak’ta birtakım mikro-milliyetçilik hareketlerini körüklemek için ABD bâzı sivil toplum örgütlerine toplam 30 milyon dolarlık bir bütçe ayırmıştı. Öte yandan tüm bu sivil toplum örgütleri doğrudan ya da dolaylı olarak Batı ve Amerikan emperyalizmine bağlıdır ve nihâyetinde tüm bu örgütler ABD’nin ve siyonistlerin dünyâ hâkimiyeti projelerini adım adım gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Nitekim bu örgütler devletin yapması gereken işleri birtakım gönüllü kuruluşlara devretmek, bu ülkelerde siyâsî iktidarların gerek ekonomik gerekse siyâsî tasarruflarını sınırlandırmak; böylelikle bu ülkeleri emperyalistlerin ve siyonistlerin kucağına oturtmak için hazreti liberal demokrasiye secde eden bir kitle yaratma peşindedir.


Öte yandan uluslararası para spekülâtörleri hakkında da bir iki şey söylemek isterim: efendim sivil toplum örgütlerinin bu tür faaliyetleri sonucunda iç pazarın dış pazarla bütünleşmesinin sağlanması aslında iç pazar üzerindeki uluslararası para spekülâtörlerinin, bunlar üzerinden de emperyalistlerin ve siyonistlerin tahakkümünü arttırma stratejisidir; nitekim bu spekülâtörler arasında adı en meşhur olanı da Soros’tur. İmdi bu zat kendi örgütleri mârifetiyle hazreti liberal demokrasiyi şahlandırma âyinleri düzenleyen bir bezirgândır. İşte bu zat hem Anglo-Sakson-Siyonist Bloğa hem de Avrupa Bloğuna hizmet etmektedir. Bu zat bugün îtîbârîyle hazreti liberal demokrasinin yine bir Mesih olarak kabûl görmesinde en etkin rol üstlenen kişilerden biridir. Bu örgütler mârifetiyle hükümetler üzerinde ekonomik ve siyâsî tahakküm kurmayı başarmaktadır. Nitekim Gürcistan ve Ukrayna’da çıkan halk ayaklanmalarının arkasında da bu zâtın parmağı vardır, bu yolla bu ülkelerde emperyalistlere uşaklık eden bâzı zatlar iktidâra getirilmiştir, diğer Kafkas ülkelerinde de aynı yollar izlenmiştir. Öte yandan bu spekülâtörlerin en önemli destekçilerinden biri de küresel güç odaklarıdır. Nitekim bu odaklar da bu örgütler mârifetiyle gerçekleştirilen liberal demokrasi propagandaları için çok ciddî bütçeler ayırmaktadır. Bu odaklar Soros ve örgütlerinin mârifetiyle ilk önce Doğu Avrupa’da, sonra dağılan SSCB toprakları üzerinde ve daha sonra da Asya kıtâsının neredeyse tamâmında hemen tüm doğal kaynaklar üzerinde tahakküm kurmayı başarmıştır.


İmdi efendim nedeni ne olursa olsun Soros’tan veya örgütlerinden yardım istemek târihin aslâ affetmeyeceği bir yanlıştır, güncel bir örnek: Gürcistan eski Devlet Başkanı Sevardnadze ekonomiyi düzeltsin diye Soros’tan yardım istediği için bin pişman; verdiği demeçlere bakılırsa Soros ve örgütlerinin büyük bir parlamento baskını düzenletebileceklerini ve bu ülkede büyük bir iç çatışmanın finansörlüğüne kalkışabileceklerini hiç ummamış. İmdi efendim Soros ve örgütlerinden icâzet alarak ve bizzat onlar tarafından gerçekleştirilen halk ayaklanmaları netîcesinde millî irâdenin iktidarda tecessüm etmesi aslâ ve aslâ mümkün değildir. Daha önceki yazılarımda da söylediğim gibi liberal demokrasi propagandalarıyla millî devlet ne kadar işlevsiz kılınırsa demokratik ve meşru yollarla millî irâdenin iktidarda tecessüm etmesi de o kadar imkânsız bir hâle gelmekte ve dolayısıyla kendi demokratik hak ve özgürlüklerini kullandığı sanısının arkasında geniş halk kitleleri bu çevrelerin uşaklığını yapmaya sürüklenmekte, emperyalist faaliyetlere de demokratik ve meşru bir görünüm kazandırılmaktadır; nitekim Gürcistan ve Ukrayna’daki halk ayaklanmaları da zamânımızın Napolyonist siyâsetin ve sivil toplum örgütçülüğünün üstün birer başarısıdır(!?).


*


İmdi efendim geldiğimiz şu nokta îtîbârîyle sivil toplum örgütçülüğünü biraz daha yakından incelemek istiyorum: efendim sivil toplum örgütçülüğü: emperyalizmi bu örgütlerin mârifetiyle demokratik ve meşru bir görünüm verdikleri birtakım faaliyetlerle kurumsallaştırma çabasıdır. Efendim bildiğim kadarıyla sivil toplum örgütlerinin ilk ortaya çıkışı 1950’lerde oldu; ancak büyük öbekler hâlinde ortaya çıkışı ise 1970’lerde oldu; Doğu Bloğunu içeriden, geniş halk kitlelerini sosyalizm aleyhine örgütleyerek yıkmak için bu örgütler kullanıldı. Brejnev zamânında da Moskova’ya sökün ettiler.


Efendim bu örgütlerin târihçesinde 1983 yılı oldukça önemli bir dönemeci ifâde ediyor. Nitekim 1982’de Başkan Reagan, Soğuk Savaşı artık bitirmek ve ABD’nin tek süpergüç hâline gelmesini sağlamak için, project democracy adını verdiği yeni bir eylem programı hazırladı ve tatbik etti. Bu amaç doğrultusunda ve ABD Kongresi’nin onayıyla Ulusal Demokrasi Fonu (İngilizce kısaltması: NED) kuruldu. NED’in teşkilâtlanma modeli Almanya’da kurulan siyâsî partilerin halk desteğini arttırmak için görev yapmakta olan vakıfların teşkilâtlanma modeliydi ve eskiden CIA kanalıyla yürütülmekte olan faaliyetler artık bu Fonun destekleyeceği birtakım sivil toplum örgütleri mârifetiyle gerçekleştirilecekti.


Efendim eski bir CIA ajanı olan Nelson Ledsky isimli bir zat Cumhuriyet Gazetesi’nden Leylâ Tavşanoğlu’yla yaptığı bir röportajda bakınız neler söylüyor (italik vurgular bana âittir): “O dönemde iktidarda olan R. Reagan yönetimi demokrasilere yardımcı olmak amacıyla bir fon ayrılmasını öngören bir yasa çıkardı. Yıllardır ABD Merkezî Haberalma Örgütü’nün (CIA) sınırlar ötesi bu tür faaliyetlerde bulunduğu konusunda şikâyetler vardı. CIA’in başka ülkelerin içişlerine karışmasının önüne geçilmesi isteniyordu. Böylece 1983’te “Ulusal Demokrasi Fonu Yasası” (Entitlement Bill for the National Endowement for Democracy) Kongre’den geçti. Böylece bu paranın dört enstitü tarafından kullanılması da kararlaştırıldı. (…) Bunların hepsi de 1983’te kuruldu. Benim koordinatörlüğünü yaptığım NDI tıpkı Alman vakıflarına benzer bir yapıda. Bu Alman vakıflarının da Almanya’da siyâsî partilerle bağlantıları var. Bunlardan üçü Türkiye’de etkin çalışmalar yapıyor. Biz kendimizi o Alman vakıflarının modeli üzerinde yapılanmış olarak görüyoruz. Dünyâ çapında demokrat nitelikli siyâsî partilerin yeni dünyâya ayak uydurmalarına ayrıca yeni ortaya çıkan dünyâdaki bu demokrasilerde sivil toplum çalışmalarına yardımcı olmayı amaçlıyoruz. Örneğin bu bölgelerde seçime girmek isteyen adaylar, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, gençlik ve kadın örgütleri ile birlikte çalışmalar yapıyoruz. Avrasya ülkelerinde 10 büro kurduk. En büyük büro Moskova’da. İkinci olarak Ukrayna’da, daha küçükleri de Bişkek, Almatı, Erivan, Bakû, Tiflis’te bulunuyor. Şimdi de Ankara’da bir büro açtık. NDI, Türkiye’ye üç yıl önce geldi. O dönem İstanbul’da çok küçük bir büro kurduk. Türkiye’de ortaklık kurduğumuz bâzı kuruluşlarla da konferanslar, seminerler düzenledik. Ama 1999’da, Türkiye’deki siyâsî süreci etkilemek istiyorsak büromuzun Ankara’da olması gerektiğine karar verdik. Ankara’daki siyâsî süreç bizi ilgilendiriyor. Ama esas ilgi alanımız parlamento. Biz parlamentoyu anahtar demokratik kurum olarak görüyoruz.” (Cumhuriyet; 9 Nîsan 2000)


İmdi efendim bu satırları alıntılarken inanız ki ellerim titriyor, içimden birşeyler kopup gidiyordu. Efendim bu zat eskiden CIA kanalıyla yürütülmekte olan faaliyetlerin artık bu Fonun destekleyeceği sivil toplum örgütleri mârifetiyle gerçekleştirileceğini açık açık söylüyor; tüm dünyâ çapında demokrat nitelikli siyâsî partilerin(!?) yeni dünyâya ayak uydurmaya(!?); yâni yeni dünyâ düzenini kurumsallaştırmak amacına dönük faaliyetlere çanak tutmaya zorlanacağını çok açık bir biçimde belirtiyor ve önce Avrasya ülkelerinde, sonra da ülkemizde bu amaç doğrultusunda neler yaptıklarını ve daha neler yapacaklarını açık açık anlatıyor. Ne var ki hakîki Türk milliyetçileri birleşerek bu zâta ve arkasındaki güçlere karşı belirli bir halk ayaklanmasını bir türlü ortaya koyamıyor. Efendim Nelson Ledsky isimli zâtın bu sözleri ve üstelik bunları böylesi büyük de bir fütursuzlukla dillendirmesi bile bu ayaklanmanın başlatılması için kâfîyken neden Amerikan emperyalizmi ve arkasındaki siyonistler aleyhine sokaklara dökülmekten çekiniyoruz!.. Hele biz gençler!.. Efendim Mustafa Kemâl, Cumhuriyetimizi bize emânet etmemiş miydi!.. Emânetimize böyle susarak, olup bitenleri bir film gibi seyrederek mi sâhip çıkacağız!.. Neden korkuyoruz!.. Neden çekiniyoruz!.. Efendim ne çabuk unuttuk muhtâç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki asîl kanda mevcut olduğunu!..


Pekî ya nitelikli politikacılarımız!.. Onlar da ne büyük bir gaflet ve dalâlet içindeler böyle (efendim nitelikli politikacılarımız derken iktidardakilerden bahsetmediğimi belirtmek isterim; nitekim onların da hıyânet içinde olduklarını göstermiştim)!.. İmdi tutturmuşlar bir liberal demokrasi(!?), demokratik çoğunluk(!?), özgür seçimler(!?), özgür sendikalar(!?), basın özgürlüğü(!?) vb. lâflar ki bütün bunlar da zamânımızın Napolyonist siyâsetinin jargonları olarak kullanılmaktadır; emperyalistlere ve siyonistlere karşı üç maymunu oynuyorlar. Hâl böyle olunca meydanı elin emperyalistlerine ve siyonistlerine bırakıyorlar.


Efendim emperyalistler ve siyonistler bütün bunlardan o kadar büyük bir haz almaktalar ve bütün bunların dâimî kalacağından o kadar eminler ki zaman zaman hem de büyük de bir fütursuzlukla, yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatıyorlar, siyâsî mastürbasyon nasıl yapılırmış bizzat gösteriyorlar. Efendim örnek mi istiyorsunuz? Alın size bir örnek: bakınız eski bir CIA ajanı olan Philip Agee isimli bir zâtın ettiği lâflara: “Operasyonlarımızın U.S. merkezli çok uluslu şirketler için yararlı işletme koşullarını nasıl hazırladığını göstermeye çalışacağım. (…) Liberal demokrasi ve çoğulculuk denen şey sonuçta bu amaçlarımız için bir araçtı. ‘Özgür seçimler’ demek gerçekte bizim desteklediğimiz adaylara gizliden para ödeyerek seçimlere müdahâle etmemiz demekti. ‘Hür sendikalar’ demek bizim bize bağlı sendikalar kurma özgürlüğümüz demekti. ‘Basın özgürlüğü’ demek bizim hazırladığımız materyalleri kendisi yazmış gibi yayınlayan gazetecilere ödeme yapma özgürlüğümüz demekti. Seçilmiş bir hükümet ABD’nin iktisâdî ve siyâsal çıkarlarını tehdit etmeye başlarsa görevden uzaklaştırılmalıydı.” (On The Run; Bloomsburry Publishing Ltd., London 1987, syf: 76. Aktaran: Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında; Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 5. Basım, İstanbul, Şubat 2005, syf: 55-6.) İmdi elin emperyalistlerinin ve siyonistlerinin böyle fütursuzca siyâsî mastürbasyon yapmalarına daha ne kadar seyirci kalacağız!.. İmdi Napolyonist siyâsetin jargonlarına dâir gerçekler de bunlarken nitelikli politikacılarımızın üç maymunu oynamalarına da daha ne kadar sessiz kalacağız!..


Öte yandan bir süredir sokaklarımızda şovenist şaklabanlıklar cereyân etmektedir. Kendilerini Türk milliyetçisi(!?) olarak gören bâzı çevreler sokaklarımızı savaş arenasına çevirmektedir. Oysa ki bu olayların arkasında çok ciddî provokasyonlar vardır ve bu işler Türk milliyetçilerinden beklediğim/beklediğimiz işler değildir. Nitekim bu olaylarda gerek ayrılıkçılar gerekse şovenistler tam da Amerikan emperyalizminin ve siyonistlerin beklentileri doğrultusunda hareket etmekte ve Ilık Savaşın ortasındaki ülkemizi dönüşü olmayan yollara sürüklemektedir. Hakîki Türk milliyetçilerinin tam da Kuva-yı Milliye hareketinin ruhuna bağlı bir halk ayaklanması başlatması gerekmektedir ve bunda geç bile kalınmıştır.


Efendim bu tür bir halk ayaklanmasının başarıyla sonuçlanması için gerekli motor güç kuşkusuz hakîki Türk milliyetçileridir, onların iktidâr olmasıdır. Ne var ki görebildiğim kadarıyla hakîki Türk milliyetçileri bugün îtîbârîyle çeşitli siyâsî partiler içinde; bana sorarsanız milliyetçiliğin özüne uygunluklu bir milliyetçilik-pratiği ortaya koyamamış ve ortaya koymasını da pek mümkün görmediğim birtakım siyâsî partiler içinde demokratik ve meşru yollarla onurlu mücâdelerini sürdürmekte; ancak bu da hakîki Türk milliyetçilerinin iktidâr olmasına engel teşkil etmektedir. Görünen o ki hakîki Türk milliyetçilerinin ivedilikle birleşmesi; ancak çağdaş demokrasinin özüne uygunluklu bir siyâsî yapı içinde birleşmesi gerekmektedir.


*


İmdi efendim bu vesîleyle de şunları belirtmek isterim: son zamanlarda yakın dostlarım özellikle de son yazılarımda siyâsî unsurların daha fazla ön plâna çıktığını düşündükleri için benim aktif siyâsete girip girmeyeceğimi soruyorlar. Öyle sanıyorum ki siz okurlarım arasında da bunu merak edenler vardır; bu nedenle yakın dostlarıma verdiğim cevâbı bu satırlardan sizlerle de paylaşmak isterim:


Efendim bendeniz aktif siyâsete girmeyi hiç düşünmedim, şu sıralarda da düşünmüyorum. Ancak bu söylediklerimde herhangi bir çelişki aranmasın; imdi efendim bizde milliyetçiliğin özüne uygunluklu bir milliyetçilik-pratiği ortaya koyabilmiş ve ileride de ortaya koymasını pek mümkün gördüğüm bir siyâsî parti yok. Öte yandan bizdeki siyâsî yapı da şimdi deyinmeyeceğim bir dizi yapısal sorundan dolayı ayakları baş, başları da ayak yapıyor. Dilerim: günün birinde bundan yüzyıllar önce yaşamış değerli bir filozofun; Platon’un hayâlini kurduğu siyâsî yapı; filozofların yönetici, yöneticilerin de filozof olduğu bu tür bir siyâsî yapı, aynı zamanda da yüzyıllardan beri özlemi duyulan bu tür bir siyâsî yapı ülkemizde (de) tesis edilir, eğer buna ömrüm yeterse ve bu zaman dilimi içinde bahsettiğim türden bir milliyetçilik-pratiği ortaya koyabileceğine inandığım bir siyâsî parti de kurulursa işte o zaman aktif siyâsette de büyük bir istekle kendi yerimi alırım. Ancak bendeniz aynı zamanda da duyarlılık sâhibi hakîki bir Türk milliyetçisiyim ve bir kenâra çekilip de olup bitenleri seyretmeye hiç niyetim yok. İmdi efendim eğer hakîki Türk milliyetçileri demin bahsettiğim türden bir siyâsî yapı içinde birleşmek yönünde güçlü ve kararlı bir adım atacak olursa bendeniz de her zaman yaptığım gibi yine durumdan vazîfe çıkartarak elimi taşın altına koymaktan kaçınmam. Bu yapı içinde kafa ve gönül birlikteliğiyle hareket ederek kendi üzerime düşen görevleri elimden gelenin en iyisi biçiminde yerine getirmeye çalışırım.


*


Efendim geldiğimiz şu nokta îtîbârîyle hem Kafkaslardaki mikro-milliyetçilik propagandalarını hem de Ulusal Demokrasi Fonunun (NED) sürdürdüğü faaliyetleri biraz daha yakından incelemek istiyorum: imdi efendim NED buralarda görev yapmakta olan pek çok sivil toplum örgütünün ortak projeler geliştirmek(!?), demokratik hak ve özgürlükleri genişletmek(!?), kültürel hakları iyileştirmek(!?) vb. projelerine(!?) çok ciddî mâlî kaynaklar sağlamakta ve bu projelerin(!?) hükümetler tarafından dikkate alınıp tatbik edilmesini de liberal demokrasinin(!?) zaferi(!?) olarak nitelendirmektedir. Bu Fon liberal demokrasinin(!?) kurumsallaştırılması(!?); daha doğrusu hazreti liberal demokrasinin fetvâlarının tatbik edilmesi için bu örgütlerle dirsek temâsı içindedir.


Efendim Soğuk Savaş döneminde Amerikan emperyalizmi kendi ekonomik ve siyâsî tahakkümünü kurumsallaştırmak için sağ-sol çatışmaları yaratmaya ve bunları körüklemeye ihtiyaç duyuyordu. Bugün de Amerikan emperyalizmi yine kendi ekonomik ve siyâsî tahakkümünü kurumsallaştırmak için bu sefer de etnik ve dinsel çatışmalar yaratmaya ve bunları körüklemeye ihtiyaç duymakta, etnik çatışmalar için de mikro-milliyetçilik propagandalarına kalkışmaktadır. İmdi efendim bu Fon etnik bakımdan birtakım gerilim ve çatışma ortamlarına sâhip bu coğrafyada da demokratik hak ve özgürlükleri korumak, gerçekleştirmek ve geliştirmek(!?) nâmına etnik ayrılıkları güçlendirmek ve dolayısıyla böl-parçala-yönet ilkesini tatbik etmek için özellikle de birtakım televizyon kanallarında kültür anımsatma programlarını(!?) finanse etmekte ve bunlara sivil toplum örgütleri üzerinden bütçe desteği sağlamaktadır. Böylelikle yerel kültürün(!?) araştırılıp(!?) serimlenmesi(!?) nâmına sürdürülen bu tür çalışmalarla eskiye özlem duygusu yaratmakta ve emperyalizmi kurumsallaştırmaktadır. Son zamanlarda yapılmakta olan çok kültürlülük propagandası da bu faaliyetlerin meşrulaştırma araçlarından yalnızca biridir.


İmdi efendim Kafkaslarda da NED’e ve faaliyetlerine dâir gerçekler bunarken NED’in özellikle de Felsefe’deki operasyonları bir felsefeci olarak beni çok daha fazla yaralıyor. Efendim çalışmalarını bu Fonun tahakkümü altında sürdüren ve adı filozofa çıkmış bir ABD ajanı olan Fukuyama’ya göre de hazreti liberal demokrasi insanlığın son Mesihidir. Bu Fon, Fukuyama gibi ajanları vâsıtasıyla da geniş halk kitlelerini hazreti liberal demokrasiye secde etmeye zorlamakta ve hâl böyle olunca Felsefe, Fukuyama gibi ajanlar mârifetiyle de belirli bir üst-yapı kurumu hâline getirilmektedir.


Öte yandan NED’e bağlı olarak çalışan bir diğer önemli sîmâ da medeniyetler çatışması teorisinin sâhibi Huntington’dur. Efendim bu şahıs da Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Merkezinin başkanlığını yaptığı dönemde CIA ajanlığı yapmış, bu teorisi aracılığıyla küresel güç odaklarına, Amerikan emperyalizmine ve siyonistlere uşaklık etmiştir ve etmeye de devâm etmektedir. Nitekim bu şahıs medeniyetler arasında din temelli bir savaş olduğunun kabûl edilmesi amacına dönük bir propaganda yapmıştır ve yapmaya da devâm etmektedir.


Efendim NED kurulur kurulmaz tüm dünyâ çapındaki sivil toplum örgütlerini doğrudan ya da dolaylı olarak bu Fona bağlı olarak iş görsün; kendi tahakkümü altına alsın diye iki temel alt birim oluşturuldu; bunlardan ilki: Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüydü (İngilizce kısaltması: IRI) ve bu Enstitü dünyâ çapındaki tüm sağ eğilimli sivil toplum örgütlerine akıllara zîyân bir mâlî destekte bulunarak onları bu Fonun tahakkümü altına alacak ve bu amaçlar doğrultusunda kullanacaktı. Öte yandan bir diğer alt birim de: Ulusal Demokrasi Enstitüsüydü (İngilizce kısaltması: NDI) ve bu Enstitü de dünyâ çapındaki tüm sol eğilimli sivil toplum örgütlerine akıllara zîyân bir mâlî destekte bulunarak onları yine bu Fonun tahakkümü altına alacak ve aynı amaçlar doğrultusunda kullanacaktı. Efendim bu Fona bağlı bir diğer alt birim de: Uluslararası Özel Girişimciler Merkeziydi (İngilizce kısaltması: CIPE) ve bu Merkezin amacı da dünyâ çapındaki tüm iş çevrelerinin kurduğu sivil toplum örgütlerini yine aynı yöntem ve amaçla bu Fonun tahakkümü altına almaktı.


Efendim ben bu örgütlerin neler yaptıkları hakkında pek bir şey söylemeyeyim; nitekim değerli bir aydınımız Mustafa Yıldırım Beyefendi, Sivil Örümceğin Ağında isimli bu değerli çalışmasında bunları ayrıntılarıyla serimlemekte ve söylenecek pek bir şey de bırakmamakta. Öte yandan geldiğimiz şu nokta îtîbârîyle ben Soros denilen şahsın sürdürdüğü faaliyetler ile NED’i ve diğer enstitüler ile sivil toplum örgütleriyle olan ilişkilerini ve bunların dolayımında da Kafkaslardaki liberal demokrasi uygulamalarını biraz daha yakından inceleyeyim:


*


İmdi efendim Soros daha önce de söylediğim gibi zamânımızın uluslararası para spekülâtörleri arasında adı en meşhur olanıdır. Aynı zamanda da geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeleri NED’le, IRI’la, NDI’yle ve CIPE’yle ortaklaşa hareket ederek emperyalistlerin ve siyonistlerin kucağına oturtmak için faaliyet gösteren bir işbirlikçidir. Bu şahıs bu ülkelerde örneğin darbe finansörlüğü yapmakta ve yönetime işbirlikçilerin gelmesini başarıyla sağlamaktadır. Nitekim Gürcistan ve Ukrayna’daki sivil darbelerin arkasında da bu şahıs vardır. Emri altındaki sivil toplum örgütleri ve en çok da adını Karl Popper’in Açık Toplum ve Düşmanları isimli eserinden alan Açık Toplum Enstitüsü mârifetiyle geniş halk kitlelerini emperyalistlerin ve siyonistlerin çıkarlarına uygunluklu bir biçimde örgütlemekte ve onları demokratik ve meşru yollarla(!?) emperyalistlerin ve siyonistlerin uşağı hâline getirmektedir. Nitekim Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra bu coğrafyada şimdi sıra Ermenistan ve Azerbaycan’a gelmiş durumdadır, buralarda da yönetime işbirlikçilerin getirilmesi GOP bağlamında bu coğrafyada da yeni dünyâ düzenini tesis edecektir.


İmdi efendim geldiğimiz şu nokta îtîbârîyle Azerbaycan üzerinde nasıl bir oyun oynanmakta olduğunu biraz daha yakından incelemek istiyorum: efendim Anglo-Sakson-Siyonist Blok, Azerbaycan’da Aliyevler dönemini kapatmak istiyor: Aliyevler (de) emperyalistlere ve siyonistlere karşı çok ciddî mücâdeleler vermiş ve vermeye de devâm etmekteler. Bu Blok, Soros’un örgütleri mârifetiyle muhalefet önderlerini iktidâra getirmeye çalışıyor. Özellikle de Azerbaycan Halk Cephesi Partisi Genel Başkanı Ali Kerimli ile Musâvat Partisi Genel Başkanı Îsâ Gamber emperyalistlere ve siyonistlere uşaklık ediyor. Nitekim bunlardan ilki bir süre önce şöyle demişti: ‘Aliyev rejimi ya kendiliğinden kapanacak ya da halkı sivil itaatsizliğe çağırıp özgürlük(!?) ve demokrasi(!?) için sokaklara döküleceğiz, biz de karanfil devrim yapacağız.’ Öte yandan ikincisi de tıpkı bizdeki komprador iktidârın başında bulunan zat gibi Anglo-Sakson-Siyonist Bloğun talep ve beklentileri doğrultusunda hareket etmenin ülkesinin geleceği açısından büyük bir öneme sâhip olacağı yollu demeçler veriyor, Azerbaycan’da ABD askerlerinin konuşlandırılmasının buradaki demokratikleşme faaliyetlerine(!?) çok büyük bir katkıda bulunacağını(!?) iddiâ ediyor. Öte yandan her ikisi de GOP’u tıpkı bizde bugünkü siyâsî iktidârın nitelendirdiği gibi taktire şâyan buluyor. İmdi efendim bu iki zat da eşine az rastlanır bir emperyalizm işbirlikçiliği âbidesi dikiyor. Üstelik büyük de bir fütursuzlukla Soros ve örgütlerinin bu tür faaliyetlerinin Azerbaycan’a da özgürlük(!?) ve demokrasi(!?) getireceği yollu birtakım demeçler vererek diktikleri bu âbideyi taçlandırıyorlar. Görünen o ki Ilık Savaşın yöntem ve tekniklerinden biri olan sivil toplum örgütçülüğü Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra şimdi Azerbaycan’a da özgürlük(!?) ve demokrasi(!?) getirecek(!?).


Efendim Ilık Savaşın Kafkasya cephesinde dünyâ hâkimiyeti kurma savaşına; yâni Anglo-Sakson-Siyonist Blok ve Avrupa Bloğu ile Asya Bloğu arasında yaşanmakta olan savaşa baktığımızda da karşımıza bunlar çıkıyor; nitekim gerek Anglo-Sakson-Siyonist Blok ile Avrupa Bloğu gerekse Asya Bloğu, Kafkaslara hâkim olmanın dünyâ hâkimiyeti kurmalarında çok büyük bir öneme sâhip olduğunu çok iyi biliyor. İmdi her üç Blok için de Türkiye kilit bir öneme sâhip. Öte yandan şu hususu da belirteyim ki yanlış anlaşılmayayım: efendim bendeniz Türkiye’nin öncülüğünde ve Kafkasları da kapsayan Avrasya Bloğunun kurulmasıyla Rusya ve Çin’e dünyâ hâkimiyeti kurmalarında yardımcı olunsun demiyorum; Anglo-Sakson-Siyonist Blok ile Avrupa Bloğuna karşı bölgesel bir işbirliği ve ortak savunma projesi geliştirilmelidir diyorum. Bu proje yaşama geçtiği taktirde de gerek ülkemizde gerek Ortadoğu’da gerekse de Kafkaslarda küresel güç odaklarının, Batı ve Amerikan emperyalizminin ve tabiî ki siyonistlerin defterleri dürülecektir diyorum. Hem üstelik bu Blok kurulduğunda Kafkas halkları arasındaki çeşitli siyâsî anlaşmazlıkların çözümüne giden yolda da önemli bir adım atılacak ve ileride bu halklar arasında barış ortamı da tesis edilecektir.


Ne var ki bu söylediklerimin ne kadar zor olduğunun da farkındayım; bâzı bölge devletlerinin birbirleri üzerindeki emperyalist nitelikli birtakım tasarrufların bu Bloğun kurulmasını engellemekte olduğunu ben de görüyorum. Söz gelişi: Ermenî emperyalizminin Gürcistan üzerinde şöyle bir oyunu var: efendim Gürcistan’da mâlûm, birtakım otonom bölgeler var; burada âdem-î merkezî bir yapı var. Öte yandan burada otonomi isteyen(!?) bölgeler de var(!?) ve bunlardan Acaristan ve Cavakheti bölgelerinde Ermenî nüfus daha fazla. Ermenistan da bu bölgelerin insanlarını liberal demokrasi propagandalarıyla kışkırtarak bu bölgelerde de otonomi sağlanmasını istiyor. Amacı: bu bölgelerde siyâsî egemenlik kurmak ve Batum’un da içinde yer aldığı Acaristan üzerinden Karadeniz’e açılmaktır. Hele Ermenî diasporasının soykırım iddiâları ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden bu soykırım karşılığında toprak talepleri de vardır ki bütün bunlar da Avrasya Bloğunun kurulmasının gerçekten de çok ciddî bir Kafkas engeline de takıldığını apaçık bir biçimde gösteriyor. Öte yandan bu Bloğun kurulmasında çok ciddî bir Ortadoğu engeli olduğunu da unutmamak lâzım. Ne var ki bu Bloğu kurmak ne denli zor olursa olsun bu imkânsız değildir ve bu Blok kurulduğu taktirde kaydedilecek başarıları dikkate aldığımızda bu Bloğu kurmak için ivedilikle harekete geçmemiz gerektiğini görebiliriz.


*


İmdi efendim geldiğimiz şu nokta îtîbârîyle Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Kafkaslardaki liberal demokrasi uygulamalarını incelemiş olduk; yâni Ilık Savaşın Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Kafkas cephelerinde olup bitenleri incelemiş olduk. İmdi efendim geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki liberal demokrasi uygulamalarını incelediğim bu çalışmamda sırada Asya ülkeleri var; yâni Ilık Savaşın Asya cephesinde olup bitenler var:


Efendim Ilık Savaş içinde Anglo-Sakson-Siyonist Blok ile Avrupa Bloğu bir süredir Asya’da birtakım askerî üsler kurmakta ve Asya Bloğunu içeriden yıkmaya çalışmaktadır. Bu nedenle Rusya ve Çin özellikle de ABD’ye bu coğrafyadaki askerî birliklerini ivedilikle geri çekmesi ve burada açtığı üsleri de ivedilikle kapatması için çok ciddî baskılar uyguluyor. ABD yönetimi de Rusya karşısında değil ama Çin karşısında çok ciddî endişelere sâhip; nitekim bu ülkede bulunan ucuz işgücü Amerikan emperyalizminin gözünü korkutuyor. Hâl böyle olunca bir taraftan kapitalizmin kutsal kurumlarından biri olan Dünyâ Ticâret Örgütüne Çin’i alarak bu ucuz işgücünün Amerikan emperyalizmine zarar vermesinin önüne geçiyor ve Çin’in siyâsî manevra alanını daraltmaya çalışıyor, diğer taraftan da Uygur Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık taleplerinden yararlanarak Çin’i büyük bir iç savaşa sokmaya çalışıyor; imdi Ilık Savaşın yöntem ve tekniklerinden biri olan sivil toplum örgütçülüğü burada da kullanılıyor; öte yandan eski SSCB toprakları üzerinde de yine bu tür faaliyetler gerçekleştiriliyor, buralarda da mikro-milliyetçilik propagandaları yapılıyor.


Efendim bir kez daha görünen o ki Anglo-Sakson-Siyonist Blok ile Avrupa Bloğu geçmişte Doğu Bloğunu içeriden yıkmak için sürdürdüğü faaliyetleri bugün de Asya Bloğunu içeriden yıkmak için gerçekleştiriyor. Ne var ki bu olup bitenler arasında olan yine mâsum halklara oluyor; bunlardan bir kısmı belirli bir millet olmadıklarından ve bana sorarsanız belirli bir millet olmayı da başaramayacaklarından dolayı, milliyetçilik nâmına yaptıkları faaliyetler mârifetiyle tıpkı Kürtler gibi birer işbirlikçi hâline getiriliyor; öte yandan bir de gerçekten de belirli bir millet hâline gelmiş halklar da var ki onların da emperyalistlerden ve siyonistlerden medet ummaları yanlış. Bu yanlış da en çok Uygur Türkleri tarafından kaydedilmektedir. İmdi efendim bu vesîleyle de Uygur Türklerine seslenmek istiyorum: üzerine emperyalizmin gölgesinin düştüğü bir milliyetçilik-pratiği milliyetçiliğin özüne uygunluklu bir milliyetçilik-pratiği değildir, bunun böyle olduğunu sanmak yanılgıdır, târihte yaşanmış olaylardan ders alarak millî ekonomi, millî kültür ve millî devlet unsurlarını bu haklı dâvânızda gözetmekten vazgeçmeyin; aksi taktirde şimdiki günlerinizi bile mumla ararsınız.


İmdi efendim Anglo-Sakson-Siyonist Blok ile Avrupa Bloğunun Asya Bloğunu (da) içeriden yıkmak için gözü özellikle de Özbekistan ve Kırgızistan üzerine çevrilmiş durumda. Nitekim bu her iki ülke de hem Afganistan’a yakın ve Asya’da şu sıralar Amerikan emperyalizminin tahakkümü altında bulunan dünyâ uyuşturucu trafiğinde önemli bir geçiş noktası; dolayısıyla bu trafiğin sağlam bir biçimde akması için bu ülkeler üzerinde de Amerikan emperyalizminin ekonomik ve siyâsî tahakkümünün kurumsallaştırılması gerekiyor hem de bu ülkelerden Kırgızistan, Çin’e komşu olması bakımından jeo-stratejik bir öneme sâhip. Öte yandan bu ülkelerdeki Rus birliklerinden de Anglo-Sakson-Siyonist Blok ile Avrupa Bloğu hiç haz etmiyor, bu iki Blok yine sivil toplum örgütçülüğü mârifetiyle bu iki ülke üzerinde de çok ciddî oyunlar oynuyor. Bir süre önce bizde de basına yansıyan basit bir örnek: şu bezirgân Soros, Kırgızistan’da bir gençlik hareketi olarak gelişen Kel-Kel hareketini de finanse etti. Efendim Kırgızistan Devlet Başkanı Akayev de Gürcistan eski Devlet Başkanı Sevardnadze gibi Soros’tan ve örgütlerinden dertli. Soros’un ve örgütlerinin bu ülkede de yerel medya üzerinde de çok ciddî bir ekonomik ve siyâsî tahakkümü var ve tüm bunlar Kırgızistan’ın geleceği hakkında da ipuçları veriyor: görünen o ki buraya da özgürlük(!?) ve demokrasi(!?) getirilecek(!?).


*


İmdi efendim geldiğimiz şu nokta îtîbârîyle şu bezirgân Soros hakkında bâzı şeyler daha söylemek ve bu meseleleri daha farklı bir boyuttan incelemek istiyorum: efendim Soros 1980’lerden bu yana emperyalizm işbirlikçiliğinin kurumsallaşması için akademik çevrelerde de yoğun bir çaba sarf etmekte. Bu amaç doğrultusunda 1989 yılında o zamanki Yugoslavya’nın Dubrovnik kentinde Orta Avrupa Üniversitesini kurdu, tâ o târihten bugüne kadar da dünyânın değişik coğrafyalarında bu Üniversitenin şubelerini açtı ve yetiştirdiği akademik kadroları da emperyalizm işbirlikçiliği yapsın ve yaptırsın diye çeşitli üniversitelere yerleştirdi. İmdi bu çevreler diğer akademisyenleri ve tabiî ki üniversite gençliğini kendi saflarına çekmeye çalıştıkça bu tür bir işbirlikçiliğin kendi ülkelerinde de kurumsallaşmasının önü açılıyor, üniversiteler de birer beyin yıkama üniteleri hâline geliyor.


Öte yandan bizdeki Açık Toplum Enstitüsünün yetkililerinin verdikleri demeçlere bakılırsa bizde de Bilgi Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi bu tür bir kurumsallaştırma faaliyeti içinde; öte yandan Hacettepe Üniversitesini de unutmamak lâzım. Efendim özellikle de Sabancı Üniversitesi, Soros’la çok açık ve büyük bir işbirliği içinde. Hem üstelik Orta Avrupa Üniversitesi ile Sabancı Üniversitesinin ortak girişim mütevellî heyeti başkanlığına da Soros getirildi ve bu işbirliğine hukukî bir hüviyet kazandırıldı. Soros da birkaç defâ bu Üniversitenin dâvetlisi olarak ülkemize geldi ve büyük de bir fütursuzlukla ‘projelerimiz için hükümetle doğrudan görüşmem uygun olmaz; ben de bu nedenle projelerimizi destekler nitelikte çalışmalar yapan akademik çevrelere ve sivil toplum örgütlerine mâlî destekler sağlıyorum’ dedi ve bizde bu tür bir işbirlikçiliğin kurumsallaşması için neler yaptığını ve yaptırdığını çok açık bir biçimde söyledi; üstelik o da daha önce bahsettiğim siyâsî mastürbasyon nasıl yapılırmış Sabancı Üniversitesi kürsüsünden (de) bir güzel gösterdi. Efendim bunlar yetmiyormuş gibi bir de hükümetin PKK’yla siyâsî çözüme gitmesi gerektiğini söyledi ve bâzı uyarılarda(!?) bulundu(!?) ki bunlar da yenilir yutulur cinsten değil.


Öte yandan bu kurumsallaştırma faaliyetleri bahsettiğim diğer üniversitelerde de tam gaz sürdürülmekte. İmdi Bilgi Üniversitesindeki Sivil Toplum Kuruluşları Eğitim ve Araştırma Birimi ile İnsan Hakları Merkezi bu tür bir kurumsallaştırma faaliyeti içinde, bunlara en önemli destek de Açık Toplum Enstitüsünden gelmekte. Öte yandan Boğaziçi Üniversitesindeki Sosyâl Politikalar Forumu da yine bu tür bir kurumsallaştırma faaliyetine hizmet etmekte, bunlara en önemli destek de Soros’un emri altında bulunan Friederich Ebert Vakfından gelmekte. Öte yandan Hacettepe Üniversitesindeki İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi de bu tür kurumsallaştırma faaliyetlerine hizmet etmekte. Nitekim bu Merkez aynı zamanda da bizdeki hümanist etikçilerin yuvalandığı en önemli nifak yuvasıdır. Bu Merkeze en önemli destek de Goethe Enstitüsü, Alman Kültür Merkezi ve Heinrich Böll Vakfından gelmekte ve hümanist etikçiler de emperyalistlere ve siyonistlere uşaklık etmekte ve Felsefe’yi de belirli bir üst-yapı kurumu hâline getirmekte.


İmdi efendim Soros’un ve örgütlerinin akademik çevrelere bile nüfuz etmesi Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan deneyimlerinden sonra, içinde bulunduğumuz tehlikenin boyutlarını çok açık bir biçimde göstermekte. Efendim bir toplum için üniversite gençliği motor güçtür; nitekim toplumsal değişimler ve dönüşümler üniversite gençliğinin talep ve beklentilerinden bağımsız bir biçimde anlaşılamaz ve açıklanamaz. Soros bizdeki üniversite gençliğini de yine aynı yöntem ve amaçlarla kendi tahakkümü altına almaya çalışıyor. İmdi daha önce pek çok yazımda da söylediğim gibi bugün îtîbârîyle pek çok akademi büyük bir işgâl altındadır. Buralarda hazreti liberal demokrasiye secde eden mahlûklar üniversite gençliğini geçmişte tıpkı Prusyalı mahlûkların yaptığı gibi emperyalizm işbirlikçiğine hazırlamaktadır. Bunu da büyük oranda yeni algılama-dizgeleri üretmekle yapmaktadırlar; yâni öğrencileri üzerinde onlara enjekte ettikleri fikir ve görüşleri sanki bizzat kendileri üretmiş, kendileri ortaya koymuş gibi bu tür bir yeni algılama-dizgesi üretmekle yapmaktadırlar. Efendim benim görüşüme göre bu akademisyenlerin ders vermeleri ivedilikle yasaklanmalı ve onların yerlerine işinin ehlî ve hakîki Türk milliyetçileri geçmelidir.


***


Gün Dönümü II; Felsefe ve Kapitalizm’den

Alkım Saygın