Şiddetli bir kapı çarpması duyuldu. Yüreği yerinden oynadı kadının,
titredi, ama tepkisizliğini korudu. Adam, kaçarcasına indi
merdivenlerden. O an, öfkenin özgürlüğünü, sinir uçlarının
titrediğini, adımlarının çıkardığı sesi, ve yüreğinin pres altındaki
değişimini hissediyordu. Dışarıda, alaca bir aydınlık, tene keskin bir
kılıç ucuyla dokunan soğuk, birde şekilden şekle giren bulutlar vardı.
Her şey olması gerektiği gibiydi evinin dışında.
YILLANMIŞ EVLİLİĞE USULCA DOKUNDUĞUNDA SUSKUNLUK ...
"N'oludu böyle?" dedi, kendisiyle konuşur gibiydi. Birden bire gelen
afetti. Doluya yakalanmış, camdan şemsiyesi kısa sürede tuzla buz
olmuştu. Denge uçurumlardan aşağıya bırakmıştı kendini. Kristallerin
yer çekimine yenik düşerek yerle kavuşması gibi duygular ve hisler
saçılmıştı ortalıklara. Neye uğradığının farkına henüz varamamış,
bilmediği onlarca duyguyu ev sahipliği yaparak bakakalmıştı. "Noldu
böyle?" diyordu, şaşkınlık ve öfke yalnız bırakmıyordu. Avuçlarını
yüzüne bastırıyordu. "n'oldu böyle? Lanet olası °°°°net hangi
cehennemdeydin? Allah kahretsin! Allah kahretsin!" ne yapacağını, ne
düşüneceğini bilmez haldeydi. Sanki hiç tanımadığı bir boyuta
geçmişte, o boyutun yeniliğini alışamamış, ama eski boyutta da kalmak
istemezmiş gibi yabanıl duyguların içindeydi.
GERÇK DUYGULAR TEMELDEN SARSILMAYA GÖRSÜN BİRKEZ, GERİ DÖNÜ
DÜĞÜNDE
NE GERİ DÖNEN AYNIDIR, NEDE GERİ DÖNDÜĞÜ YER...
"Biz mutluyduk! Biz mutluyduk!..." kısa cümleler ağzında nakarata
dönüşüyor, bıkana kadar tekrarlıyordu. "Bizi herkes gıpta ederdi! Ve
uyumumuzu örnek alırlardı!.. kızgınlıklarımız bile ufaktı... N'oldu
böyle?"
Çoğu zaman, gereksiz tartışmaların saçmalığını bildiğinden, haklı olsa
da özür dilerdi. Hala öfkesi geçmez ise, affetmesi için yalvarırdı....
boş yere sorun çıksın istemiyordu; yada çıkan sorun gereksiz yere
sürsün. Tek isteği vardı eşinden, uyum! İyiydi... bu güne değin iyi
<******> idare etmişlerdi... "n'oldu böyle? bize n'oldu böyle?" derken, kendine
inandırması gereken bir gerçek varmışta, bunu anlamakta güçlük
çekiyormuş gibi vurgulu kullanıyordu ses tonunu. Sanki bu olanlar
gerçek değildi, sanki onlar yaşamamışlardı; bir rüyaydı, yada başka
bir hayatın karmaşasını dıştan izler gibiydi.
"Bir iş, bir ev, çocuklar!.. Üç harika evlat... Her şey güzeldi!....
daha ne? ... Ne ister insan?... Varsın çoğu zaman sokulmasın yanıma,
varsın iki muhabbet etmesin... Sudan bahanelerle dengemi bozsun, sen
akıllı bir adamdın, gelmezdin bu oyunlara."dedi kırgın ve kendi
kendine kızan bir insanın sesiyle; üşüyordu. Hava ayaz mıydı, yoksa
buz dağına çarpan yüreğinin çaresiz donduruculuğu muydu pek önemi
yoktu şu an. "Birbirimizin dilinden hiç anlamayıp anlarmış gibi
görünseydik de bunları yaşamasaydık.... kötü bir eş, iyi bir anne!...
iyi bir anne o!... neyim var benim?! Bu başkaldırı niye?!" diyordu,
içinde başkaldıran suçluluk ve cesaret savaş mağdurlarıydı. Bir an
durakladı....... ruhunun derinliklerinden yükselen fısıltıyı dinledi.
"Artık kaçacak bir yerin, sığınacak bir yalanın yok! İnanmıyorsan
paramparça ortalığa saçılan gerçeklere bak!" Bu ses nasılda
susturmuştu nakaratlarını. "Kendinle yüzleşme gerçeğini anlayamadın
henüz!" dedi o ses. Sahip olduğu her şeyi hoşnutlukla saymıştı da,
eşinin varlığını farklı bir ikirciklenmeyle dile getirmişti. Bugüne
değin derinlerde gizlediği kırgın ve küskün ruhu, onu anarken sevgiyi
esir almıştı. Tükenmiş bir sevda türküsü çığırtkanlığı yapmaya hiç
hali yoktu.
KORKULAR, GERÇKLERİ HEP EN ÖTELERE İTER DE, YALANCI BİR OYUN BAHÇ
Sİ
KURDURTUR BİZLERE.
"Sevda ölür mü? Yada sevda sandığımız duygu sanmaktan öte gidemediği
için mi olduğu yerde kalır, yada bizimki gibi bozguna uğrar.....yiter
gider hiçlikte?" bugüne değin bunca soruyu kendine sormakta nasıl
<******> korktuğunu, gerçeklerden nasıl kaçtığını anladı ilk kez. Gerçekler göz
ardı edilip ötelenince, olmayanı varmış gibi yaşamak, bu sonu
ertelemişti muhtemel. "Şimdi n'olacak?" diyordu sesindeki kaygıyla.
"Korkak adamım ben! Korkak adamın tekiyim."
Bazen hiç umulmadık anlarda kapılar acar ruhumuz. "Hadi gir!"der bize.
Ruh gözüyle
dengesizliklerimizi, sezgilerimizi görmemizi ister. Ama bizler akıllı
olduğunu inanan bir yığın akılsız insan, tenezzül bile etmeyiz önümüze
açılan kapıları. "Gerek yok!" deriz, çarparak kapatırız.. Çünkü
kendimizden bile gizlediğimiz gerçekler hep korkutur, türlü sorunlara
gebedir ve biz bu gerçeklerin sevimsizliğini yaşamaktansa, doğru
sandığımız yalanların dinlendiriciliğini yeğleriz. Ta ki, kendimize
yalan söyleyecek takatimiz kalmadığını keşfedene dek.
YETER ARTIK! DEMEK KOLAY OLSAYDI EĞER...
Neler düşlemişti sevda yangını yüreğinde. Sevda sandığı hayalin
kucağında, uçmayı başaramamış bir kuş yavrusu gibi çırpınıp durmuştu.
Yalan duygular gerçek olsun, gerçek yaşanılası bir dünya sunsun
diye... Ama hisler karşılıklı değilse, arkasına bakmadan kaçıyordu
sevda "Ve ben, bakmaktan doyamayacağım gözlerine en parlak yıldıza
bakar gibi bakıp, yorgun bedenimle dizlerinde uyuyacağım. Senin
kucağında senin rüyanı göreceğim, ta sonsuza kadar.. Aşkın gecelerime
dolunay gibi doğduğunda." Cümleleri düşse bile satırlara, satırlara
dokunan sevdalı bir yürek yoksa, önemini yitiriyordu. Bunun farkına
vardıkça, kor üstüne dökülmüş su gibi sönüyordu sevdası.
Hepsi hayaldi, istenirse gerçekleşme ihtimali en yüksek hayallerdendi.
Hayallerinin gerçek dışı olması ve bunlarla yüzleşmek kırıp dağıtmıştı
onu.
Parkın ölgün ışıkları altında, gecenin sessizliğinde, içini titreten
esintinin umursamazlığıyla dertleşiyordu; yapayalnızdı. Hep yalnızdı.
İlk kez doğruları itiraf edebiliyordu kendine. Yorgun adımlarla her
<******> akşam eve yöneldiğinde sevgi kırıntıları arıyordu ruhunu doyuracak.
Bir yudum su arıyordu tohumun boy vermesini sağlayacak. Sert bir kaya
gibi bakıyordu gözler. İrkiliyordu; anlamsızlığa ve sevgisizliğe yok
etmek adına didiniyor, çabalıyor, parçalanıyordu. Her görmezden gelip
elini ona uzattığında havada asılı kalan parmaklarının takatsizliği...
ah rengini yitiren hayaller, yeter artık terk etmeyin beni!.. Ruhunun
bitap düşmesi, bakışların umursanmaması, duyguların, hislerin,
sevilerin bir daha çıkmamacasına gömülmesi... bu gerçeği kendine
itiraf etmesi yıllarını almıştı.
Dağların doruklarında öbeklenen bulutlar, ayın bıraktığı çiğ bir
aydınlıkla dans ediyordu. Hayvan figürleri, çiçeklere, akarsulara,
sonra beyazlar içinde bir geline dönüşüvermişti. Yeniden başlama
arzusu işte tam o an düşmüştü içine. O gelinin yerine kime
koyabileceğini düşündü....düşündü.... sevda yiteli çok olmuştu
ruhunda. Ne geçmişten, nede şimdiden bir siluet insana dönüşerek
gülümsedi karşısında. Bomboş bir yürek, kıraç bir duygunun
solduruculuğunu yüklemişti ona. Bunca geçen zaman, nasıl olurda
yalnızlığını kendi kendine itiraf ettirmez, bunu anlamaya çalışıyordu.
Yeniden başlama duygusu güçlendikçe güçleniyor, düşler düşleri,
hayaller gerçekleri kovalıyordu. Hep yaşattığı veya yaşatmak için
didindiği sevdayı istiyordu... Güzel bakışlı bir kadın, yumuşak
sözleriyle ruhuna sevgi dağları örsün istiyordu. İçindeki çocuk
okşanılmayı, okşamayı istiyordu. Üşüme nöbetleri geçiriyor, bir anda
aklına düşen sevdanın ateşiyle ruhu ısınıyordu."Gerçek bir sevda...
bunu istiyorum ben... Gerçekten bir kadın istiyorum hayatımda. İlk kez
başka bir kadını düşlüyorum ve ilk kez hayalini kurduğum yaşamı
istiyorum. Yıllardan sonra ilk kez... Bir sevda ..... Allah'ım n'olur!
Yardımına ihtiyacım var... yüreğimin üşümesinden kurtar
beni!."diyordu. "Sevda aranılmaz ki, o kendiliğinden bakar yüze
sevdanın gözleriyle...."
BAZEN YOĞUN BİR SİSE TESLİM OLUR DUYGULAR, AMA SİS DE KALKAR, GECE DE
BİTER, GÜN DOĞAR YÜZÜMÜZE
Gözlerini kapadı. Ruhunu hayal dünyasına hibe etmişti şu an. Buna
ihtiyacı vardı. Gerçeklerin acıtıcılığıyla başka türlü yüzleşemezdi.
"Senden nefret ediyorum bunu bil! Benim için hiçbir anlam ifade
etmiyorsun! İstediğin her şeyi yapabilirsin! Defol git! Öğrencilerinle
uğraş, rahat bırak beni!" cümleleri hala kulaklarında çınlıyordu.
Paltosuna sıkıca sarıldı ve usulca gecenin ayazlı kollarına bıraktı
kendini.
"Baba!..........Babacımm!"
"Efendim kızım!"
"Bizi sevmiyor musun? Hala bizi sevmiyor musun?"
"O da nerden çıktı?"
"Sen söylüyorsun?"
"Olur mu öyle şey kızım!.. Hiçbir zaman sizi sevmediğimi söylemedim,
bunu biliyorsun."
"Ama sevmiyorsun."
"İyide buna nasıl karar verdin?.. O gelinlikte ne sırtındaki? Elini
tuttuğun çocuk kim? Arkanızda duran adam?... N'oluyor böyle?" Kızının
gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, nihayet babasıyla konuşabilme
gücüne erişerek karşısına geçip sorular sormaya başlayabilmişti.
"Bizi yok ediyorsun baba!"
"Prensesim, seni ne çok sevdiğimi bilmezmiş gibi konuşursun. Olur mu öyle şey!"
Yerinden kalktı. Nedenini anlamasa bile kızının sesindeki mutsuzluğu
ve gözlerinden süzülen yaşları silmek istiyordu. O bir adım attığında
kızı on adım uzaklaşıyordu. İkinci adımdan sonra kızına doğru adım
atmaktan vazgeçti; akıllı adamdı. Hemen iki adım geri attı. Kızını
yakınlaştırdı.
"Bizi yok ediyorsun baba!" dedi kız yine.
"Sizi yok etmektense ölürüm daha iyi kızım. Bunu hepiniz bilirsiniz.
Nasıl inanırsın böyle şeylere? Ben sizin incinmenize bile
dayanamazken."
"Ama geçmişini silmek üzeresin! Bizi yok etmek üzeresin! Bak bu
torunun, buda kocam."
Sıçrayarak kalktı uyuyup kaldığı banketten. Soğuk iliklerine
<******> işlemişti. Şimdi ruh üşümesi büsbütün artmıştı. O kısacık anda sızıp
kalmasına kendide şaşırdı. "Hiçbir şeye akıl sır erecek gibi değil.
Yardımına ihtiyacım var Allah'ım."
Tepelerin doruklarında şekilsiz duran bulutlara baktı, birde göz
kırpıp duran yıldızlara..... zaman kavramı yitmişti....uykuda
yitirdiği zaman ne kadardı farkında değildi. Şehrin gürültüsü azalmış,
yüksek binaların camlarından yansıyan ışıklar sönmüş, gökte parlayan
ay yeryüzünü gümüşi bir tülle örterek, bütün şehri rüyanın kollarına
çekmişti.
Yüzünü avuçlarının içine aldı; öylece kaldı bir süreliğine. Aklında
rüyadaki kızının yüzü vardı. Kan çanağına dönmüş gözleri, elinden
sıkıca tuttuğu oğlan çocuğu ve yüzünü net olarak hatırlayamadığı genç
bir adam.Usulca kalktı yerinden, ayaklarının onu nereye
sürükleyeceğini bilmiyordu. Kendini, ara sokaklarda, Tanrının unuttuğu
insanların yaşadığı karanlık ve dar sokaklarda buldu. Eli ayağı donmak
üzereydi. Çiğ aydınlık, binaların gölgelerini dokunamasa da soğuk
esinti kağıt parçalarını, naylon poşetleri gizemli şekillere sokup
savurarak başından aşağıya bırakıveriyordu.
Keşke bir tek sigarası olsaydı; yada bir içki masasında hiçbir şeyi
anımsamadan yuvarlasaydı rakı bardaklarını. Hiç kültürü yoktu ki bu
konularda. "Acizlik bu olsa gerek" diye geçirdi içinden. Bu şekil
güçsüzlüğü ilk yaşıyordu, bu şekil yenilmişliği. Bir otel odasında
onlarca insanın uyuduğu ve yüzlerce rüyalara ev sahipliği yapan yatağa
uzansa.... ama dört duvar arasını istemiyordu şu an. ayakları
sürüklüyor, o da itirazsız peşine düşüyordu.... Şu kısacık zamanda ne
çok su akmıştı köprülerinin altından. Ne çok düş kırılıp parçalanmış,
ne çok sevi terk etmişti.
Kızının siluetine tutunup kalmıştı.... Ve silmek istediği geçmişteki
bağımlılığını düşündü. Üç buruk yüz, üç canından can koparan sevgi ve
boynuna sıkıca dolanan sıcacık kollar.Bundan böyle yabancılıkları su
yüzüne çıkan iki küskün insanın yaşam rollerini üstleneceklerdi.
Adımlarının sürüklediği noktada durdu, başını yüksek binaların
pencerelerine dikti, ortalardaki bir evin camından perdelerin
koruyuculuğunu aşan ölgün bir ışık sızıyordu geceye.
( alıntıdır)(Mısra hanıma teşekkürler)


LinkBack URL
About LinkBacks
K DUYGULAR TEMELDEN SARSILMAYA GÖRSÜN BİRKEZ, GERİ DÖNÜ
DÜĞÜNDE
Alıntı Yaparak Cevapla